. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 18477

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2005 
 Adalet
 KÖPRÜ / Bahar 2005 
 Sivil Toplum & İletişim


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Medeniyet
Kış 2003   [ 81. Sayı ]


Mehmet Âkif’te “Medeniyet”

Ahmet Dursun

Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!
Tükürün ehl-i salîbin hayasız yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyet denilen maskara mahlûku görün,
Tükürün maskeli vicdanına asrın tükürün!

Mehmet Âkif

Tarihimizin kaydettiği müstesna isimlerden biri olan Mehmet Akif'in ismi herhangi bir sebeple anıldığında, ülkemizdeki kimi fikir adamlarının rahatsızlık duyduğunu ve bunu çeşitli şekillerde örtülü olarak dillendirdiklerini görürüz. Bir "İstiklal Marşı Şairi"ni açıkça hedef almak, Akif'i gönlünde yaşatan bu milletin nefretine maruz kalmak demek olduğundan, bu kimseler M. Akif'in şiirlerinde kullandığı bazı kavramları ya gerçekten yanlış anlayarak ya da kasıtlı olarak çarpıtarak merhum M. Akif Ersoy'u olduğundan farklı biri gibi göstermeye ve onu bu şekilde karalamaya çalışırlar. Bu kavramlardan biri de "medeniyet"tir.

İstiklâl Marşı'nın dördüncü kıtasında geçen "Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" mısraından yola çıkarak Akif'in medeniyet düşmanı olduğunu ileri sürenler vardır. Acaba, bu milletin çektiği acıları evvela kendi yüreğinde hisseden bir gönül ve dava adamının, bu millete en zor günlerinde hediye ettiği İstiklal Marşı ile yürekleri coşturan ve milletimizin millî mücadelede şahlanışında önemli bir paya sahip olan büyük bir şairin, Batı ve Doğu edebiyatlarına hakim, Fransızca'yla birlikte Arapça ve Farsça'yı iyi bir şekilde bilen ve Batı'yı sürekli takip eden, Kur'ân'ın tercümesini yapacak kadar dini bilgisi olan, Hugo ve Tolstoy'la birlikte Sadi'yi anlamaya çalışan aydın bir fikir adamının "medeniyet karşıtı" olduğunu söylemek mümkün müdür? Bu sorunun cevabını M. Akif'in hayatıyla birlikte yazdığı eserlerinde bulabiliriz. Bu yazı, Mehmet Akif Ersoy'un medeniyet anlayışını ortaya koymayı ve bu konudaki yanlış anlaşılmaları ortadan kaldırmayı amaçlayan bir çalışmadır.

Medeniyetin Tarifi

Sözlük anlamı yanında terim anlamı da olan "medeniyet" kelimesi, özellikle Tanzîmat'tan sonra birçok fikir adamımız tarafından tartışılmıştır. Bugün de tartışılan bu kavrama Tanzimat'tan itibaren yapılmış belli başlı sözlüklerimizde şu anlamlar verilmiştir. Lügat-ı Nâcî: "Medenîlik, şehirlilik, bedevîliğin zıddı. Terakkiyât-ı hâzıraya muvafık surette maîşet ve ictima" (Muallim Nâcî, 1995); Kâmûs-î Türkî: "İlim, teknik, sanayi ve ticâretin nimetlerinden gerçek anlamda yararlanarak, bolluk, rahatlık ve güvenlik içinde yaşayış, hazariyet, terakkî. (Şemseddin Sâmî, 1989); Mükemmel Osmanlıca Lügat: "Bedeviyetin zıddı. Medenîlik, şehirlilik, terakkîyât-ı hazıraya muvafık surette maîşet ve ictima" (Ali Nâzimâ, 1318); Osmanlıca-Türkçe Sözlük: "Şehirlilik, hayattan tam faydalanmak, iyi ve rahat yaşama. (Özön, 1997); Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat: "Medenîlik, şehirlilik, uygarlık" (Devellioğlu, 1993); Türkçe Sözlük: "Uygarlık" (Türk Dil Kurumu, 1988); Osmanlıca-Türkçe Lügat: "Medenilik, şehirlilik uygarlık, bir topluluğun hayat tarzı, bilgi seviyesi, sanat gücü, maddi ve manevi varlığı ile ilgili vasıfların tamamı. İlim teknik sanayi ve ticaretin nimetlerinden gerçek anlamda yararlanarak bolluk güvenlik ve rahatlık içinde yaşayış." (Risale-i Nur Enstitüsü, 2001)

Bu kavram üzerinde duranlardan biri de Ziya Gökalp'tir. Gökalp, "Türkçülüğün Esasları" ve "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak" isimli eserlerinde medeniyet ile ilgili görüşlerine yer verir. Gökalp, Türkçülüğün Esasları'nda kültür ve medeniyet arasındaki ilişkiyi ortaya koyarken medeniyetin tanımını da yapar. Buna göre medeniyet, "Aynı gelişmişlik düzeyinde bulunan birçok milletlerin toplumsal yaşayışlarının ortak bir toplamıdır." (Gökalp, 1994, s. 25) Örneğin, Avrupa ve Amerika gelişmişlik düzeyinde, bütün Avrupalı milletler arasında ortak bir Batı medeniyeti vardır.

Ayrıca medeniyet, yöntem aracılığıyla ve bireysel isteklerle oluşan toplumsal olayların toplamıdır. Örneğin dinle ilgili bilgiler ve bilimler yöntem ve istençle oluşturduğu gibi, ahlakla, hukukla, güzel sanatlarla, iktisatla, usla, dille ve fenlerle ilgili bilimler ve kuramlar da hep bireylerce yöntem ve istençle oluşturulmuşlardır. Bu yüzden aynı gelişmiş düzeyinde bulunan bütün bu kavramların, bilgilerin ve bilimlerin toplamı medeniyet dediğimiz şeyi ortaya koyar. (1994, s. 25) Gökalp, "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muâsırlaşmak" adlı eserinde sosyal olayları nefsî (kişisel, sübjektif) ve şey'i (objektif, nesnel) olmak üzere ikiye ayırır. Sübjektif bir nitelik taşıyan inançlar, ahlâka ait görevler güzellikle ilgili şekiller ve bütün mefkûreler bir kültür (hars) topluluğunun inançlarıdır. Objektif nitelik taşıyan ilmî gerçekler sağlığa, ekonomiye ve bayındırlığa ait kurallar, tarım ve ticaret aletleri ile bütün matematik ve mantık kavramları bir medeniyet toplumunun görüşleridir. Gökalp'e göre bir medeniyetin bilimsel kavramları, teknik âletleri, ekonomik ürünleri taklit ve değiştirme yolu ile bir halktan diğer halka geçer ve böylece, bir medeniyet toplumu önce bölgesel bir biçimde görünüp zamanla yavaş yavaş ülkeleri, kıtaları ve sonunda da bütün insanlığı kucaklar. (Gökalp, 1992, s.28, 29)

Medeniyet kelimesi, M. Akif'in şiirlerinde sıkça geçen bir kelimedir. Onun şiirlerinde medeniyet kavramı bazen sözlük anlamı ile (terakkî, ilerleme, yükselme, medenilik vb.), bazen de terim anlamı ile kullanılmıştır. Ayrıca Safahat'ta M. Akif'in bu kavrama yeni nüanslar kazandırdığı da görülmektedir. Safahat'ta medeniyet kavramı ile, medenî insanların gözünde matbûatın önemi, medeniyet ile fennin yakınlığı ve birlikteliği, medeniyet ile ilerleme, (terakkî) yükselme arasındaki ilişki ve medeniyetin faziletle ilgisi, İslam toplumlarının sanıldığı gibi medeniyetten uzak olmadıkları, İslâm'ın da ilerlemeye engel olmadığı gözler önüne serilir. Aslında Mehmet Akif'in medeniyet hususunda yanlış anlaşılmasını sağlayan, Avrupa medeniyeti ile ilgili söyledikleridir. Safahat'ta Avrupa medeniyetini de ayrıca zikreden M. Akif, Batı medeniyetinin vahşetle ilgisini, Batı medeniyetin dayanak noktalarını ve temel esaslarını ortaya koyar.

Safahat'ta medeniyet kelimesi ile bir çok defa kastedilen Batı medeniyetidir ve dolayısıyla Avrupa'dır. Bu sebeple Mehmet Akif'in Avrupa'ya nasıl baktığını, Avrupa'yı hangi esaslar üzerine bina ettiğini bilmekte de fayda vardır. Bu sebeple Safahat'ta Avrupa nasıl ele alınmıştır? Öncelikle bu sorunun cevabı verilirse Akif'in medeniyet anlayışı daha kolay açıklığa kavuşacaktır.

Mehmet Akif, Avrupa ve Batı Medeniyeti

Bir çok aydının gözünde medeniyeti temsil eden Batı dünyasının ilim ve teknik alanındaki üstünlüğünü kabul ve takdir eden M. Akif, buna karşılık Batı'nın kendisi dışında kalan milletlere (Müslüman Doğu'ya) karşı giriştiği saldırılara, onlara uyguladığı zulümlere, insanlık dışı taarruzlara hayret etmekte ve bunları tenkit etmektedir. Medeniyeti temsil etme iddiasındaki Batı dünyası, İslam dünyasına karşı acımasızdır ve Müslüman milletlere her türlü saldırıyı yapmaktan çekinmez.

M. Akif, Kastamonu'da, Nasrullah Camii'nde irad ettiği vaazının bir yerinde şöyle der: "Avrupalıların ilimleri, irfanları, medeniyetteki, sanayideki terakkîleri inkâr olunur şey değildir. Ancak insaniyetlerini, insanlara karşı olan muamelelerini kendilerinin maddiyattaki bu terakkîleri ile ölçmek katiyen doğru değildir. Heriflerin ilimlerini, fenlerini almalı. Fakat kendilerine asla inanmamalı, kapılmamalıdır." (Ersoy, Sebilürreşad, 1339, s. 250) Batı'ya son derece temkinli ve ölçülü yaklaşan M. Akif, başka bir makalesinde "Memleketimizde iki sınıf halk görüyoruz: Ne varsa Şark'ta vardır, Garb'a doğru açılan pencereleri kapamalıyız" diyenler. "Ne varsa Garp'ta vardır. Harîm-i âilemizi bile Garplılara açık bulundurmalıyız" iddiasına kadar varanlar. Bana öyle geliyor ki, ne varsa Şark'ta vardır diyenler, yalnız Garb'ı değil, Şark'ı da bilmiyorlar, nitekim ne varsa Garp'ta vardır davasını ileri sürenler, yalnız Şark'ı değil Garb'ı da tanımıyorlar." (Ersoy, 1327, s. 357) diyerek ülkemizdeki Şark-Garp hakkındaki ifrat-tefrit arasında gidip gelen fikirleri gözler önüne serer ve Batı'yı da tümüyle yok saymaz. Avrupa'dan yararlanabileceğimiz hususların da olduğunu kabul eden Akif, Avrupa'ya karşı son derece şuurlu bir yaklaşım içindedir. Safahat'ta M. Akif'in Avrupa'ya nasıl baktığını daha net görmek mümkündür.

Sözlüklerde genelde yön olarak ele alınan "Garp" kelimesi, M. Akif'in şiirlerinde bir zihniyeti, dini, Avrupa kıtasını ve medeniyetini temsil eder. Safahat'ta bir ilim diyarı olarak gösterilen Batı ile ilişkilerimizin nasıl olması gerektiği üzerinde durulurken, Batı'nın çalışkanlığı, Batı medeniyetinin güzellikleri yanında çirkinlikleri, Batı'nın çifte standart uygulamaları ve maddi açıdan zenginliği ile ilim ve sanayideki üstünlüğü gözler önüne serilmektedir.

Batı ile ilişkilerimizde Japonları örnek almamız gerektiğini ifade eden M. Akif, Batı'nın kıymetli, işimize yarayacak eşyalarını almamızda bir sakınca görmez. Ancak "moda" gibi millî bünyemize uymayan çirkinliklerin ülkemize girmesine de izin verilmemelidir. M. Akif bu düşüncelerini şu mısralarla ifade eder:

Garb'ın eşyası, eğer kıymeti hâizse yürür / Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür. (Ersoy, 1990, s. 145)

Bir başka yerde:

Alınız ilmini Garb'ın alınız san'atini, / Veriniz hem de mesâinize son süratini. (1990, s. 160) diyen M. Âkif, Batının ilim ve sanat yönünü ön plana çıkarmakta ve Batı'nın ilim ve sanat cihetine yönelmemiz gerektiğini ifade etmektedir.

Medeniyyet girebilmiş yalınız fenniyle / O da sâhiplerinin lâhik olan izniyle. (1990, s. 145)

M. Akif, bu mısralarda medeniyet ile fennin, bilimin yakınlığını ortaya koyar. Safahat'ın ikinci kitabı olan "Süleymâniye Kürsüsünden" adlı manzumede geçen bu mısralarda, Batı medeniyetinin sadece ilmini ve fennini almamız gerektiği düşüncesi verilir. Yukarıda da zikredildiği gibi bu konuda Japonlar örnek alınmalıdır. Onlar Batı'nın yalnız fennini, ilmini almışlar, Batı'nın kültürel değerlerinden uzak durmuşlardır. Bizde ise tam tersi yapılmaktadır.

M. Akif: Hele i'lânı zamanında şu mel'un harbin / "Bize efkâr-ı umumiyyesi lâzım Garb'ın / O da Allah'ı bırakmakla olur" herzesini / Halka iman gibi telkîn ile dînin sesini / Susturan aptalın idrâkine bol bol tükürün! (1990, s. 170) mısralarında Batı'nın "efkâr-ı umumiyesi"nden söz ederek Batı'nın sadece ilim ve sanattan ibaret olmadığını, bizim toplumumuza uymayan pozitivist fikirlerinin de bulunduğunu ifade etmektedir.

O günlerde, "Tek bir medeniyet vardır, o da Batı medeniyetidir" şeklinde bir düşünceye sahip olan Abdullah Cevdet gibi bazı aydınlar, Osmanlının geri kalışını dine dayandırmakta, ilerleyebilmemiz için Batı'nın bütün fikirlerini kabul etmemiz gerektiğini, bunun için gerekirse "Allah" inancının dahi terk edilebileceğini ileri sürmektedirler. Dönemin önemli isimlerinden Said Halim Paşa, aydınların bu halini şöyle anlatır: "Bu aydın sınıf, Batı medeniyetinin tesiri altında şahsiyetini kaybetmiş ve aşırı derecede Batı hayranlığına mübtelâ olmuştur. Daha da fenası bu aydınlar millî kurtuluşumuzun çaresini, kendilerinin tutulduğu bu hastalığın bütün memlekete yayılmasında görmektedirler.) (S. Halim, 1993, s. 61)

M. Akif de bu tür davranış ve fikirlerin aptalca olduğunu ifade ederek,

Hayır mehâsin-i Garb"ın birinde yok hevesi; / Rezâil oldu mu lâkin, şiârıdır hepsi! (1990, s. 234) mısralarıyla, bu düşünceye sahip olanların, Batı'nın işimize yarayacak güzelliklerini değil de, Batı'nın rezilliklerini arzuladıklarını ve bunları ülkemize getirmek istediklerini, böyle kimselerin idraklerine tükürülmesi gerektiğini söylemekte ve şu tavsiyeyi yapmaktadır.

"Sade Garb'ın yalnız ilmine dönsün yüzünüz." (1990, s. 370)

Safahat'ın bir çok yerinde Batı'nın çalışkanlığı ile beraber ilimde üstünlüğü ön plana çıkarılır.

Bakın mücâhid olan Garb'a şimdi bir kerre; / Havâya hükmediyor, kâni' olmuyor da yere. (1990, s. 212) mısralarında Batı, ilim ve teknikte üstündür. Mehmet Akif yeni yetişen nesillere Batı'yı örnek olarak sunmakta, Batı'nın ilim ve sanayi kapısının yeni nesillerce açılması için onları teşvik etmekte ve zorlamaktadır.

—Hepsinin mesleği sağlam mı?

—Evet müsbet ulûm.

—İnkılâbın yolu mâdemki bu yoldur yalınız,

—Nerdesin hey gidi Berlin ? diyerek yollanınız.

…

—Şark'ın âgûşu açıktır o zaman işte size. (1990, s. 371)

Görüldüğü gibi M. Akif Ersoy, Batı ile münasebetlerimizi bazı prensipler üzerine oturtmakta, Batı'nın ilmini almamız gerektiğini savunurken kendi değerlerimizi korumamız gerektiğini ifade etmektedir. Bu mısralarda da görüldüğü gibi Akif, Batı'ya tümüyle karşı değildir. Avrupa, Safahat'ın bir çok yerinde, ilme, sanayie sahip olması nedeniyle yüceltilmiştir. Akif'in Batı düşmanı, dolayısıyla medeniyet düşmanı olduğuna insanları hükmettiren, Onun, Batı'nın vahşetle ilgisini ortaya koyduğu sözleridir.

"Mim"siz Medeniyet

M. Akif Ersoy, yukarıda zikrettiğimiz mev'izesinin bir yerinde de "Avrupa medeniyeti, bir medeniyet-i fâzıle, bir medeniyet-i hakikiye-i insaniye değildir" (Ersoy, 1339, s. 392) diyerek, Batı medeniyetinin faziletten, insanlık vasfından uzak olduğunu belirtmekte, bu fikrini de, özellikle Balkan Savaşları, Çanakkale Savaşı ve Millî Mücadele sırasında yaşanan olaylardan yola çıkarak Safahat'ta tekrarlamaktadır.

Safahat'ta fen diyarı olarak yüceltilen Avrupa medeniyetinin ikinci yüzü olarak parçalayıcılığı, bencilliği, kuvveti üstün tutma ve zayıf olanı ezme özelliği, hissizliği, vahşeti ve kundakçılığı da ön plana çıkarılır. Avrupa medeniyetinin daha çok vahşetle ilgisini ortaya koyan bu mısraları Safahat'taki geçiş sırasına göre şöyle gösterebiliriz.

O zaman Rusya'da hâkimdi yaman bir tazyik… / Zulmü sevdirmek için var mı ya bir başka tarik? / Düşünen her kafanın mutlak ezilmekti sonu! / Medenî Avrupa, bilmem niye görmezdi bunu? (Ersoy, 1990, s. 139)

Safahat'ın İkinci Kitabı olan "Süleymaniye Kürsüsü"nde yer alan bu mısralarda M. Akif, Avrupa ile medeniyeti beraber zikretmektedir. Buna göre Avrupa medenî olduğunu iddia etmektedir. Ancak bu medeniyetin esasında bencillik vardır. Bu beyitlerde Avrupa'nın bencil bir Avrupa olduğu gözler önüne serilir. Avrupa kendi milletdaşlarının ezilmesi karşısında sesini yükseltirken Rusya'nın yönetimi altındaki Müslümanların ezilmesi karşısında sessiz kalmakta, yapılan zulümleri görmezden gelmektedir. Bugün de Çeçenistan vb. meselelerde sessiz kalan aynı Avrupa değil midir?

İşte Fas, işte Tunus, işte Cezayir, gitti! / İşte İran'ı da taksîm ediyorlar şimdi. / … / Müslüman, fırka belâsıyle zebun bir kavmi; / Medenî Avrupa üç lokma edip yutmaz mı? (1990, s. 152)

M. Akif, burada da Avrupa'yı medenî sıfatı ile tavsif etmektedir. (Bu vasıflandırma medenî olma iddiasındaki Avrupa'ya karşı ta'rizlidir) Ancak Avrupa parçalayıcı ve bölücü bir medeniyete sahiptir. Bir cihan devleti olan Osmanlı'nın parçalanmasında, fitne tohumlarının bu topraklar üzerine serpilmesinde Batı'lı devletlerin rolü unutulmamalıdır.

Akif, Ertuğrul Düzdağ'ın naklettiği bir makalesinde, Avrupalıların Şark siyasetini şöyle anlatır: "Avrupalılar, zapt etmeyi kararlaştırdıkları memleketin ahalisi arasına evvelâ tefrika sokarlar, senelerce milleti birbirleriyle boğuştururlar. Sersem ahali yorgun düştükten sonra gelip çullanırlar. Bugün de işte bize karşı aynı siyaset kullanıldı. Zaten her yerdeki siyasetleri budur. Hindistan'da, daha evvel Endülüs'te, sonraları Cezayir'de, İran'da hep böyle yaptılar. Takip ettikleri siyaset hep aynı siyasettir, hiç değişmez." (Düzdağ, 1998, s. 199)

Gitme ey yolcu, berâber oturup ağlaşalım! / Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım! / Ne yapıp ye'simi kahreyliyeyim, bilmem ki? / Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!.. / … / Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar / Dipçik altında ezilmiş, paralanmış kafalar! / Bereden reng-i hüviyetleri uçmuş yüzler! / Kim bilir hangi şenâatle oyulmuş gözler! / "Medeniyyet" denilen vahşete la'netler eder, / Nice yekpâre kesilmiş de sırıtmış dişler! / Süngülenmiş, kanı donmuş nice binlerle beden! / Nice başlar, nice kollar ki cüdâ cisminden! / Beşiğinden alınıp parçalanan mahlûkât; / Sonra, nâmusuna kurbân edilen buncâ hayât! / Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler! / Göğsü baltayla kırılmış memesiz vâlideler! / Teki binlerce kesik gövdeye âid kümeler / Saç, kulak, el, çene, parmak… Bütün enkâz-ı beşer! / Bakalım yavrusu uğrar mı, deyip, karnından, / Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nice can! / İşte bunlar o felâketzedelerdir ki düşün, / Kurumuş ot gibi doğrandı bıçaklarla bütün! / Müslümanlıkları biçârelerin öyle büyük / Bir cinâyet ki: Cezâlar ona nisbetle küçük! (Ersoy, 1990, s. 169) Balkan Harbi sırasında meydana gelen felaketler karşısında şairin feryatlarından meydana gelen, Safahat'ın da 3. kitabı olan "Hakkın Sesleri" adlı dokuz manzum tefsirin ikincisinde geçen bu mısralarda, Batı medeniyetinin vahşetle ilgisi anlatılmaktadır. Bu beyitte kastedilen medeniyet Batı medeniyeti ve dolayısıyla Avrupa'dır. Balkan savaşları sırasında, Avrupa'nın Batı medeniyetinin vahşeti, bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. Tek suçu Müslüman olmak olan zavallı Rumeliler, tefrikalara, gafletlere kurban olmuşlar, Balkan Harbi'nde katledilmişlerdi.

Tükürün milleti alçakça vuran darbelere! / Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere! / Tükürün ehl-i salîbin hayasız yüzüne! / Tükürün onların asla güvenilmez sözüne! / Medeniyet denilen maskara mahlûku görün, / Tükürün maskeli vicdanına asrın tükürün! (1990, s. 170)

M. Akif, yukarıda zikrettiğimiz vahşî medeniyeti maskara bir mahluka benzeterek tanımlar. Kuvvete dayanan Batı medeniyeti, kendi milletdaşları dışında kalan milletlere yapılan her türlü zulmü görmezlikten gelmektedir. Batı'nın bu çifte standart uygulamaları onu tarih sahnesinde maskara haline getirmeye yetmektedir. Bu medeniyetin mensupları, güvenilmezdir, alçaktır.

Artık ey millet-i merhûme, sabâh oldu uyan! / Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan? / Ne Araplık, ne de Türklük kalacak aç gözünü! / Dinle Peygamber-i Zîşân'ın ilâhi sözünü. / Veriniz başbaşa; zînâ sonu hüsrân-ı mübîn; / Ne hükûmet kalıyor ortada bilâhi, ne din! / "Medeniyet!" size çoktan beridir diş biliyor; / Evvelâ parçalamak, sonra da yutmak diliyor. (Ersoy, 1990, s. 174)

Bu mısralarda da M. Akif, medeniyet kelimesi ile Avrupa medeniyetini ve devletlerini kastetmektedir M. Akif burada Avrupa medeniyetinin bazı özelliklerini ortaya koyar. Buna göre medeniyeti temsil eden Avrupa'nın Osmanlı'ya karşı yüzyıllardan beri süren bir düşmanlığı vardır. Osmanlıya diş bileyen Avrupalı ilk fırsatta onu yok etmek istemiştir.

Avrupa medeniyetinin parçalayıcı, bölücü yönü üzerinde duran Akif'in bu tespitlerini yaşanan olaylar doğrulamaktadır Örneğin, bizim yaşadığımız Hatay meselesinden Musul-Kerkük meselesine, Kıbrıs meselesinden Ege Adalarına, Batı Trakya meselesinden Ermeni meselesine kadar, ülkemizi bölmeye ve parçalamaya yönelik bütün olayların arkasında İngilizler, dolayısıyla Batı medeniyeti vardır.

Safahat'ın 4. kitabı olan "Fatih Kürsüsünde" adlı manzumede geçen: "Zebûn-küş Avrupa bir hak tanır ki; kuvvettir." (1990, s. 215) mısraında M. Akif, Avrupa medeniyetinin dayanak noktalarından birini gözler önüne serer ve Avrupa medeniyetinin bazı özelliklerini ön plana çıkarır. Zebûn-küş Avrupa, kendisinden daha zayıf olanı ezen, ona yaşama hakkı tanımayan Avrupa'dır. Burada Avrupa, kuvvet üstünlüğüne dayanan bir unsur olarak görülmektedir. Avrupa için önemli olan kuvvettir. Avrupa için hukuk ikinci plandadır. Avrupa'nın bu özelliği, özellikle Millî Mücadele sırasında ortaya çıkmıştır. Batılı devletler, milletlerarası hukuk kurallarını çiğneyerek, hukuka saygılı olmadıklarını Milli Mücadele yıllarında açıkça göstermişlerdir. Hak ile Avrupa arasındaki ilişki ortaya konulduğunda, Avrupa'nın milletlerarası münasebetlerde aldığı ölçünün "kuvvet" olduğu ortaya çıkmaktadır. Bediüzzaman da "Avrupa'nın medeniyeti fazilet ve hûda üstüne tesis edilmediğinden belki heves ve hevâ, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden..." (Nursî, 1993, s. 42)" diyerek Avrupa medeniyetinin heva, heves, rekabet, tahakküm gibi mefhumlar üzerine bina edildiğini ifade etmektedir.

Bediüzzaman'ın "medeniyet-i hâzıra" dediği Avrupa medeniyeti ile Kur'an medeniyetini karşılaştırırken ortaya koyduğu tahliller, Mehmet Akif'i destekleyici niteliktedir. Buna göre; "Medeniyet-i hâzıra"nın (şimdiki Avrupa medeniyeti), kuvvet, menfaat, cidal, unsuriyet, (ırkçılık) heva ve heves gibi beş menfi esas üzerine tesis edildiğini ifade eden Nursi, Şeriat-ı Ahmediye'nin (a.s.m.) tazammun ettiği medeniyetin ise, hakka, adalete, fazilete, muhabbete, ırkçılık yerine din ve vatan bağının oluşturduğu samimi kardeşliğe, yardımlaşma düsturuna, heva yerine Hûda'ya dayandığını ifade etmektedir. (1993, s. 128)

Fransız'ın nesi var? Fuhşu, bir de ilhâdı; / Kapıştı bunları "yirminci asrın evlâdı!" / Ya Alman'ın nesi var zevki okşayan? Birası, / Unuttu ayranı, ma'tûha döndü kahrolası, / Heriflerin, hani, dünya kadar bedâyi'i var; / Ulûmu var, edebiyatı var, sanâyi'i var. / Giden birer avuç olsun getirse memlekete; / Döner muhîtimiz elbet muhît-i ma'rifete. / Kucak kucak taşıyor olmadık mesâvîyi, / Beğenmezsek, "medeniyyet!" diyor, inandık, iyi! / "Ne var biraz da ma'ârif getirmiş olsa... desek; / Emîn olun size "hammallık etmedim?" diyecek. (1990, s. 235)

M. Akif burada Batı medeniyetinin iyi ve kötü yanlarını birlikte zikreder. Batı medeniyetinin çirkin yanları, onun ahlâkî zaaflarıdır. İçki, fuhuş, dinsizlik, gibi Batı'nın yaşam tarzı ve inanç sistemi, bizim toplumumuza uymayan taraflardır. Bu medeniyetin iyi tarafı ise, onların, bizim sahip olamadığımız ilme, fenne, sanayie sahip olmalarıdır.

M. Akif'e göre bizim ihtiyacımız Batı medeniyetinin ilmi, fenni, sanayisi, edebiyatı gibi özellikleridir. Tanzimat'la birlikte birçok genç, Batılılaşma fikriyle Avrupa'ya gönderilmiştir. Ancak Batı'ya giden bu gençler, geri döndüklerinde, ülkemize, Avrupa'nın ilmi yerine yaşam şeklini, kültürünü getirmişlerdir. Akif bu durumdan son derece muzdariptir.

Onun netice-i ikâzıdır ki: "Avrupalı" / Denince rûhu sağır, kalbi his için kapalı, / Müebbeden bize düşman bir ümmet anlardık. (1990, s. 275)

M. Akif bu mısralarda da bazı sıfatları kullanarak Avrupa'yı tanımlamaktadır. Avrupa'nın ruhu sağır, kalbi hissizdir. Özellikle Şark milletlerine yapılan zulümler karşısında, Avrupa'nın bu özellikleri net bir şekilde görülmektedir.

Bu, yanmadık yeri kalmışsa, kağşamış yurda, / Meğerse Avrupa kundak sokar dururmuş da! (1990, s. 281) mısralarında ise M. Akif, Avrupa'nın "kundakçı" olduğunu söylemektedir. Türk Dil Kurumu'nun hazırladığı Türkçe sözlüğü göre kundakçı, yangın çıkarmak için kundak koyan kimse ve ara bozcu anlamlarında kullanılmaktadır. (T.D.K, 1988)) Buna göre Avrupa, siyasi anlamda, diğer milletleri birbirine düşürerek onların arasını bozan, onların siyâsî istikbalînî ortadan kaldırmaya çalışan bir özelliğe sahiptir. Bunun somut örnekleri çoktur. Avrupa, özellikle İngilizler, Mısır, Hindistan gibi Asya'daki sömürgelerinin siyasi varlıklarını ortadan kaldırmışlar, bugün bile bu toprakları yangın yerine çeviren kundağı bu topraklara koymaktan çekinmemişlerdir. Bugün sıkıntılarını çektiğimiz Kıbrıs meselesi, Ermeni sorunu, Adalar meselesi, Ortadoğu vb. problemlerde Batılı devletlerin kundakçılığının rolü elbette ki inkar edilemez.

Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı! / Nerde-gösterdiği vahşete "bu bir Avrupalı" / Dedirir-yırtıcı-his yoksulu, sırtlan kümesi, / Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi! (1990, s. 354)

M. Akif, bu mısralarda "Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…" diye nitelediği Avrupa devletlerinin Çanakkale savaşlarında ortaya çıkan özelliklerini bazı sıfatları kullanarak ortaya koyar. Avrupa yırtıcı, his yoksulu bir varlık olarak nitelenirken, Çanakkale Savaşı sırasında Avrupa devletlerinin ortaya koyduğu vahşet, Akif'in böylesine vahşi bir medeniyete karşı oluşunu da haklı kılmaktadır.

Ah o yirminci asır yok mu o mahlûk-i asîl, / Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl, / Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına, / Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına. / Maska yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz... / Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz. (1990, s. 355)

Akif'in 'Çanakkale Şehitleri'ne ithaf ettiği şiirinde geçen bu mısralarda, M. Akif bazı sıfatları kullanarak Batı medeniyetini tanımlamakta, ona yeni anlamlar yüklemektedir.

Buna göre Batı medeniyeti iki yüzlüdür. Yüzüne sevimli bir maske takan Avrupalı, yıllarca diğer milletlere karşı şirin gözükmüştür. Ancak Batı'nın bu maskesi Çanakkale Savaşlarında yırtılınca, bu medeniyetin gerçek yüzü ortaya çıkmıştır. Kuvvete dayanan, zayıfı ezen, kendisinden başkasına yaşama hakkı vermeyen bu medeniyet, gerçekte kahpe ve yüzsüzdür. Hayasız, sefil olan Batı medeniyeti, Çanakkale Savaşları'nda her türlü vahşeti sergileyerek bu vahşî tarafını ortaya koymuştur.

Garb'ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar; / Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var. / Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar, / "Medeniyyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar? (1990, s. 441)

İstiklâl Marşı'nda geçen ve Mehmet Akif'in en çok medeniyet düşmanı olduğuna hükmettiren bu mısralarda 'medeniyet' tek dişi kalmış canavara benzetilmiştir. Buradaki medeniyet kelimesi ile kastedilen, milletimiz üzerinde alçakça emelleri bulunan Avrupa'dır.

Rıdvan Canım ve Etem Çalık'ın hazırladıkları "Mehmet Âkif ve İstiklâl Marşı" adlı eserde, bu dörtlük şöyle tahlil edilmektedir : "Bu dörtlükte Batılı milletler ile Türk milletinin karşılaştırılması yapılmaktadır. Batı, çelik zırhını kuşanmış ehl-i salîb (haçlı ordusu) ruhuyla medeniyet adına Türk milletini yutmak için saldırmaktadır.

… Medeniyet bir canavara benzetilmiştir. Evet, Yunanlılar İzmir'i işgalleri sırasında (15 Mayıs 1919) 'Türklere medeniyet götürüyoruz' propagandasını bütün dünyaya yaymışlar, İzmir'e çıktıklarında halka akla hayale gelmedik işkenceler yapmışlardı. Bu muydu medeniyet? Dörtlükteki 'Ulusun' kelimesine zaman zaman yanlış mana verildiğini görüyoruz. Bu kelimenin kökü 'Ulu' değil, 'Ulumak'tır. Yani fiil soyludur. Tek dişi kalmış canavarın uluması...Bu dörtlükten hareketle Âkif'in medeniyet düşmanı olarak gösterilmek istenmesi cehalet değilse gaflettir." (Canım, 1995, s. 33)

F. Kadri Timurtaş, "Mehmet Akif ve Cemiyetimiz" adlı eserinde, bu hususta şunları söyler: "Akif, daima tırnak içine aldığı "medeniyyet" kelimesi ile, Batı emperyalizmini kastediyor. Onun kaleminde "medeniyyet", müstevli, saldırgan, insaniyetsiz, zalim Avrupa karşılığı hususi bir mana ifade etmektedir. Bir kelimeye gerçek anlamı dışında hususi bir mana vermek, edebiyatta bir sanattır. Buna mecaz-ı mürsel denir. Edebî sözün ne olduğunu bilmeyenler ancak, 'Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar' mısraından dolayı O'na medeniyet düşmanı diyebilirler. Akif'e medeniyet düşmanlığı isnad etmek, bilgisizlik ve anlayışsızlık eseri değilse, muhakkak kötü niyet ve hususi maksattan ileri geliyordur." (Timurtaş, 1987, s. 65)

Görüldüğü gibi Akif'in karşı çıktığı, eleştirdiği, "bölücü, vahşî, maskara mahluk, sağır ruhlu, hissiz, kundakçı, kahpe, yüzsüz, tek dişi kalmış canavar" olarak nitelediği "medeniyet" Batı medeniyeti, dolayısıyla Batı'dır. Bu medeniyet "mimsiz" bir medeniyettir ki o da "deniyyet"tir. "Deniyyet" alçaklık, aşağılık anlamına gelmektedir. Kendi milleti dışında kalan milletlere her türlü alçaklığı, kahpeliği ve zulmü reva gören bir anlayış hangi medeniyetin ürünüdür?

Bu gün hangi sebeple olursa olsun, Ortadoğu'yu kana bulayacak, binlerce masum insanın mahvına sebep olacak, nice İslam beldelerini yerle bir edecek Irak Savaşı'nı başlatmak için ellerini ovuşturarak, ağzının suyunu akıtarak bekleyen ABD nasıl bir medeniyetin temsilcisidir? Böyle bir medeniyete karşı çıkmak sadece aklî değil, yüreğinde birazcık da olsa his taşıyanları harekete geçirecek vicdânî bir mesele değil midir?

Medeniyet ve Din

Özellikle Tanzîmat'tan sonra bir çok fikir adamı, Osmanlıyı Avrupa'dan geri bırakan faktörün 'din" olduğunu, dinin terk edilerek ilerleyebileceğimizi savunmuşlardır. Bu fikre karşı çıkan M. Akif, birçok mısrada medeniyet ile ilerleme arasında ilişki kurmuş, din ile medeniyet arasındaki ilişkiyi de gözler önüne sermiştir.

Nasıl olmuş da o fâzıl medeniyyet, o kemâl, / Böyle bir kavmin içinden doğuvermiş derhâl? (1990, s. 159)

Bu beyitte, medeniyetin faziletle ilgisi ortaya konulmuştur. İslâm medeniyeti fazileti, insanî değerleri üstün tutan bir medeniyettir. İslam'dan önceki cahilliye dönemlerinde, kızlarını diri diri toprağa gömecek kadar vahşî ve cahil bir kavimden Hz. Ömer gibi medeniyet üstatları çıkması, İslam medeniyetinin fâzıl bir medeniyet olduğunu gözler önüne serer.

Bizim de var medeniyyetle âşinâlığımız... (1990, s. 196)

M. Akif, gerçek medeniyeti Batıda arayanlara, Osmanlı'nın medeniyet harikası olan tarihi yapılarını (Fatih Camii vs.) göstererek medeniyetin sanatla ilgisini ortaya koyar. Gerçekte, sanatıyla, mimarisiyle biz de gerçek bir medeniyete sahibiz.

Süveyş'i yardı herif... Akdeniz'le Şab Denizi / Bitti. Öyle ya, bizler de kendi fikrimizi / Çıkarmış olsak eğer, şimdi, kuvveden fi'le, / Kucaklaşır medeniyetle din tamamıyle. (1990, s. 223)

M. Akif bu mısralarda, bazı aydınların medeniyetle dinin birleşemeyeceği, dinin ilerlemeye engel olduğu şeklindeki düşüncelerinin aksine, medeniyetle dinin kucaklaşabileceği fikrini verir. Akif'e göre medeniyetle din birbirine zıt kavramlar değildir. İslam milletleri, İslâm'ı en güzel yaşadıkları devirlerde, bütün dünyaya önderlik yapacak bir medeniyet kurmuşlardır. Endülüs Emevî Devleti'nin, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarının en güçlü dönemleri, İslam'ın en iyi anlaşıldığı ve yaşandığı dönemler olarak medeniyetle dinin birlikteliği fikrini doğrulamaktadır. Tarih bunun en doğru ve en güzel şahididir. Said Nursî de bu konuda şunları söyler. "Hıristiyanlığın malı olmayan mehâsin-i medeniyeti ona mâl etmek ve İslâmiyet'in düşmanı olan tedenniyi ona dost göstermek, feleğin ters dönmesine delildir" (Nursî, 2001, s.457) diyen Said Nursî, İslâmiyet'in ilerlemeye engel olmadığını ifade etmekte ve Müslümanların İslâmî hakikatlere bağlılıkları nisbetinde ilerlediklerini, temeddün ettiklerini (medenileşme), İslâm hakikatlerinden uzaklaştıkları nisbette de gerilediklerini, vahşete ve tedennîye düştüklerini tarihi delil göstererek anlatır. (Nursi, 1995, s. 29)

Medeniyetle dinin kucaklaşabileceği fikri Osmanlı'nın çöküş dönemlerinde pratikte gösterilememişse de, fikir olarak vardır. Akif'e göre yapılacak iş, bu fikri bir an önce hayata geçirmek olacaktır.

Osmanlı'nın en buhranlı yıllarında yetişmiş, çekilen sıkıntıları yakından görmüş ve bizzat yaşamış, yaşanan hadiseleri de tahlil ederek kurtuluş reçeteleri sunmuş olan M. Akif Ersoy, "medeniyet" hususunda son derece tutarlı, akılcı ve tarihi gerçeklerle örtüşen şuurlu bir çizgide durmuştur. Genel bir bakışla, M. Akif'in ilerleme, yükselme olarak gördüğü medeniyeti yücelttiği, ona sahip çıktığı ve onun elde edilmesi gerektiği söylenebilir. Bu da ilim, fen, sanayi gibi unsurlarla mümkündür. Batı bu unsurlara sahiptir. Bunlar Avrupa'da da olsa alınmalıdır. Ancak, Akif'in karşı çıktığı medeniyet, Batı medeniyetinin ikinci yüzünü oluşturan, parçalayıcı, zalim, vahşî, hak tanımaz taraflarıdır. M. Akif'in medeniyet düşmanı olduğu zannını verdiren de Akif'in Batı'nın bu yüzünü ortaya koyduğu şiirleridir. Sonuçta İstiklâl Marşı şairimiz, her yönüyle ilerleme, yükselme, gelişme taraftarı olan, insan haklarına, uluslar arası hukuka saygılı, kuvvet yerine hakkı üstün tutan, insanlığa ve insânî değerlere önem veren fâzıl medeniyetin taraftarıdır ve o medeniyetin aşığıdır.

Kaynaklar

Ali Nazima, (1318): Mükemmel Osmanlı Lügatı, Dersaadet.

Canım, Rıdvan-Çalık, Etem (1995): Mehmet Akif ve İstiklâl Marşı, Yedi İklim Yay., İstanbul.

Devellioğlu Ferit, (1993): Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Aydın Kitabevi Yayınları, Ankara.

Düzdağ, M. Ertuğrul (1998): Mehmet Akif Ersoy, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara.

Ersoy, Mehmet Akif, (1990): Safahat (Edisyon kritik), haz: M Ertuğrul Düzdağ, Kültür Bak. Yay., Ankara.

Ersoy, Mehmet Akif (1327): Edebiyat Bahisleri, Sırat- ı Müstakim, c. 6, no: 147.

Ersoy, Mehmet Akif, (1336): Nasrullah Kürsüsünden, Sebilü'r- Reşad, c. 18, no: 464.

Gökalp, Z. (1992): Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Toker Yay., İstanbul.

Gökalp, Z.(1994): Türkçülüğün Esasları, İnkılap Kitabevi, İstanbul.

Muallim Naci, (1995): Lügat-ı Naci, Çağrı Yay., İstanbul.

Risale-i Nur Enstitüsü, (2001): Osmanlıca-Türkçe Lügat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

Özön, Mustafa Nihat, (1997): Osmanlıca-Türkçe Sözlük, İnkılap Kitabevi, İstanbul.

Said Halim Paşa, (1993): Buhranlarımız ve Son Eserleri, haz. M. Ertuğrul Düzdağ, İz Yay., İstanbul.

Nursi, Bediüzzaman Said, (2001): Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

Nursi, Bediüzzaman Said, (1993): Hutbe-i Şamiye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

Şemseddin, Sami (1989): Kâmûs-i Türkî, Çağrı Yayınları, İstanbul.

Şengüler, İ. H. (1990): Açıklamalı Mehmed Akif Külliyatı, C: 5-6, Hikmet Neşriyat, İstanbul.

Timurtaş, F. Kadri (1987): Mehmet Akif ve Cemiyetimiz, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara.

Türk Dili Kurumu, (1988): Türkçe Sözlük, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.

Yukarı