2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1699

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2001 
 Ahlâk
 KÖPRÜ / Kış 97 
 Hoşgörü: Nereye Kadar?


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Demokratlık
Kış 2014   [ 125. Sayı ]


Siyasal İslâm’ın “Muhafazakâr Demokrat” Söylemi ve Tarihsel Arka Planı

Celil Bozkurt

Yrd. Doç. Dr. Düzce Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi.

Giriş

Türk siyasetine son 11 yıldır damgasını vuran iktidar partisi Ak Parti’nin, memleket ahvaline dair her söylediği rahatlıkla gündem oluşturmaktadır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan son olarak, Denizli’de üniversite öğrencilerinin kızlı erkekli aynı evlerde ve apartlarda kalmalarını şiddetle eleştirmiş, bu durumun partisinin “muhafazakar demokrat” yapısına ters düştüğünü vurgulamıştır. Erdoğan, son derece gayri ahlaki bulduğu bu ortamların devlet tarafından denetim altında tutulacağını ve bu duruma müsaade edilmeyeceğini ifade etmiştir. Başbakan’ın bu kararlı tutumu, liberal çevrelerde “özel hayata müdahale” olarak algılanmış ve ateşli bir polemiğe neden olmuştur.

Türk medyası, Başbakan Erdoğan’ın gündeme getirdiği “muhafazakar demokrat” söylemi üzerine hararetli bir tartışmaya girmiş durumda. Muhalif çevrelerin tepkileri bir yana, iktidar çevreleri, Başbakan’ın marifetiyle Türk siyasetine giren “muhafazakar demokrat” söyleminin yeni bir açılım ve parti geleneği getirdiği görüşünde. Fakat, 1945’te başlayan çok partili süreç dikkate alındığında, “muhafazakar demokrat” söyleminin daha önce “İslam demokrat” tabiriyle Cevat Rifat Atilhan tarafından Türk siyasetine sokulduğu ve epeyce tepki topladığı görülecektir. Ak Parti’nin içinde yoğrulduğu “Milli Görüş” geleneğini derinden etkileyen Atilhan,1951’de kurduğu İslam Demokrat Partisi’yle ilk kez muhafazakar demokratlığa vurgu yapmış, keskin ve polemikçi söylemiyle hem muhafazakar hem de liberal çevrelerde büyük yankı uyandırmıştı.

Demokratik Süreç ve İslam’ın Uyanışı

Cumhuriyet ilk yıllarında otoriter bir şekilde kontrol edilen İslami hareket, 1945 yılında başlayan demokratik süreçle birlikte varlığını ve görüşlerini ortaya koyma fırsatı bulmuştur. Bu özgürlük ortamı, bazı partilerin muhafazakar politikalarına paralel olarak İslam’a kuvvetli vurgular yapmasına zemin hazırlamıştır. Hatta bazıları, açıkça din adına siyasete girmiş ve “İslam” adını kullanarak kitleleri etkilemeye çalışmıştır. Bu konuda ilk atılım, 19 Temmuz 1946’da kurulan İslam Koruma Partisi’nden gelmiştir. Necmi Güneş, Mustafa Özbek ve Özbek Ziya Süer tarafından kurulan parti, maksadını; “her türlü siyaset ve siyasi partilerden uzak olarak sırf İslam medeniyeti, tesanüdü, menfaati, sevgi, yardım ve birliği koruma” gayesi olarak belirlemiştir. Fakat parti, hiç bir varlık gösteremeden dağılmıştır. [1]

İslam adını kullanan bir diğer parti, 27 Ağustos 1951’de İstanbul’da kurulan İslam Demokrat Partisi’ydi (İDP). Başkanlığını Cevat Rifat Atilhan’ın yaptığı parti, tartışmalı programı, keskin ve polemikçi söylemiyle uzun yıllar Türk siyasetinde adından söz ettirmiştir. Atilhan; Balkan, I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele’ye katılmış, kahraman ve cesur mücadelesiyle tanınmış emekli bir Osmanlı askeriydi.[2] Atilhan, I. Dünya Savaşı’nda Filistin-Suriye Cephesi’nde bir süre IV. Ordu’nun istihbaratını idare etmiş, bu sırada bölge Yahudileri tarafından kurulan ve İngilizlere istihbarat sağlayan NİLİ adlı casusluk teşkilatını deşifre ederek çökertilmesini sağlamıştı. Yahudilerin Osmanlı aleyhtarı faaliyetlerini kabullenemeyen Atilhan, sonraki yaşamında Yahudilerle amansız bir hesaplaşmaya girişmiş; kitap, broşür ve makale yoluyla bu mücadeleyi hayatı boyunca sürdürmüştü. Atilhan’ın bu Yahudi aleyhtarı tutumu, İDP’nin milliyetçi muhafazakar çevreleri etkilemede Yahudi ve İsrail karşıtı bir söylem geliştirmesine zemin hazırlamıştı.

İslam Demokrat Partisi’nin “İslam” Vurgusu

İDP, oldukça idealist bir programa sahipti. Türk milletini her alanda kalkındırmayı ve onu saygın dünya milletleri arasına sokmayı amaçlamaktaydı. Bu bağlamda amacını, “Maddi ve manevi ölçülerle ve bütün mana ve şümulüyle Türk milletini medeni alemde mümtaz ve tarihiyle, şerefli mazisine layık bir refah ve ümran seviyesine çıkarmak ve Türk vatanını en ameli ve yapıcı sistemlerle ve zecri çalışmalarla baştanbaşa imar etmek” olarak belirlemişti. [3]

İDP, propaganda organı olarak İstanbul’da Hür Adam, Samsun’da Büyük Cihad, Bursa’da Yeşil Bursa, Eskişehir’de Yeşil Nur ve Konya’da yayımlanan Yeni Meram gibi milliyetçi muhafazakar yayınları kullanmaktaydı. Ayrıca, Eşref Edip’in Sebilürreşad ve Osman Yüksel’in Serdengeçti’nin Serdengeçti dergileri, İDP’nin politikalarını destekleyen yazılar yazmaktaydı. Parti başkanı Atilhan, özellikle Büyük Cihad’da, İDP’nin varlık nedenini anlatırken, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Demokrat Parti’yi (DP) eleştiren şiddetli yazılar yazmaktaydı.

İDP’nin en dikkat çeken tarafı İslam adına hareket etmesi ve İslam’ı modern demokratik normlarla bağdaştırma gayretiydi. Parti lideri Atilhan, “İslam” tabirini, bir dinin ibaresi olmakla birlikte, bir siyasetin, bir doktrinin de remzi olarak görmekteydi. Ayrıca, demokrasiyi modern garp demokrasisi ve İslam demokrasisi olmak üzere iki gruba ayırmaktaydı. Birincisi, 1789 yılında patlak veren Fransız İhtilalı’ndan sonra dünyaya yayılan fakat Yahudilik ve Farmasonluk tarafından kontrol edilen Batı demokrasisi; diğeri de geçmişi çok eskilere dayanan, meşvereti ve danışmayı esas alan İslam demokrasisi idi. Atilhan, İDP’nin muhafazakar demokratik kimliğini “İslam” ibaresiyle klasik demokrasiden ayırmakta ve onu halk egemenliğine dayalı gerçek bir demokrasi olarak tanımlamaktaydı.[4] Ayrıca, partisinin Türk siyasetinde İslam’ın gerçek savunucusu olduğu iddiasıyla iktidarda bulunan DP’ye de gönderme yapmaktaydı.

Atilhan’a göre “din”, tarihin her devrinde etkin gücünü muhafaza etmiş ve bundan böyle de modası geçmeyecek bir realiteydi. “İster hak ister batıl olsun, insan kütlelerine kati bir istikamet verecek ve ruh telkin edecek en büyük vasıta ve kuvvetin din olduğu anlaşılmıştı.”[5] Atilhan, dinin işlevsel yapısıyla siyaset dışı kalamayacağını, Türk milletinin tarih ve kültür inşasında İslam’ın pragmatik bir unsur olarak kullanılması gerektiğini düşünmekteydi.

İDP’nin “din” vurgusu, partinin nizamnamesinde ve politik tavrında da dikkat çekmekteydi. Parti, Türk milletinin tarihi boyunca bağlı kaldığı tüm kutsî, ahlakî, harsî ve içtimaî prensip ve akidelere bağlı kalırken; milletin ananesine, milliyetine ve mukadderatına olan bağlılığını her türlü görünür görünmez tecavüz ve müdahalelere karşı korumayı esas almaktaydı.[6] Bu maddeye uygun olarak, Türk anayasasına CHP’nin umdeleri olarak giren “bütün demokrasiye zıt” kanunlar hemen kaldırılacaktı.[7] Atilhan, anayasanın ikinci maddesinde belirtilen Türk Devleti’nin niteliklerini CHP umdeleri olarak görmekte ve bunlar var olduğu sürece gerçek bir demokrasinin hayal olacağını savunmaktaydı. [8]

İDP’nin siyasi söyleminde şiddetli bir CHP aleyhtarlığı göze çarpmaktaydı. Atilhan CHP’yi, Milli Mücadele’nin emektar paşalarını unutturmakla, sahte kahramanlar yaratmakla ve savaş sonunda ülke servetini yağmalamakla suçlamaktaydı. Atilhan’a göre, Türkiye’nin İslam dünyasıyla olan kopukluğunda da CHP’li devlet adamları sorumluydu.

İDP; Türk milletinin milli ve manevi değerlerine düşman olan unsurları da açıkça betimlemekte ve bunlarla mücadele kararı almaktaydı. Bu bağlamda, Masonluk, Komünizm ve Siyonizm gibi “İslamiyet’in ve Türklüğün ezeli düşmanları” olan “şer” güçlerle örgütlü bir mücadeleye girilecekti.[9]

Batı’yı, İslam dünyasını siyasi ve ekonomik açıdan sömüren emperyalist bir güç olarak niteleyen Atilhan, İslam dünyasının ancak Türkiye gibi güçlü bir ülkenin liderliğinde ayağa kalkabileceğini savunmaktaydı. Atilhan, bu doğrultuda Türkiye’nin liderliğinde bir “İslam Birliği” kurulması taraftarıydı.

Bediüzzaman’ın İDP’yi İkazı

İDP, muhafazakar kesimlerin desteğini almaksızın büyüyüp gelişemeyeceğinin farkındaydı. Bu bağlamda, İslamcı çevrelere verdiği mesajlarda baskı ve yıldırmanın olmadığı huzurlu bir ortamda ibadet ve faaliyet özgürlüğü vaat etmekteydi. Böylelikle, arzu ettiği toplum desteğini büyük oranda sağlayacak, din ve milliyet düşmanı gördüğü çevrelere karşı mücadele bayrağını açabilecekti.

İDP, bu bağlamda dönemin en önemli toplumsal hareketi durumunda bulunan ve faaliyetlerini türlü baskılar altında yürüten Nurculuk hareketine başvurmuştur. Atilhan’a Masonluk ve Komünizm’le mücadelesinde destek veren Bediüzzaman Said Nursî, İDP’nin din adına siyaset yapmasını eleştirmiş, partiyi de İslam’a ve Müslümanlara zarar getireceği yönünde açıkça uyarmıştır. Bediüzzaman, yakın dostları olan Atilhan ve Eşref Edip’in İDP’ye politik destek verme yönündeki ısrarlı talebini “Risale-i Nur, rıza-i ilahiden başka hiç bir şeye alet edilmediğinden”[*] olumsuz karşılamıştır.[11] Bediüüzaman, İDP’ye karşı “ehvenüşşer” olarak gördüğü DP’yi desteklemiştir.

İDP’nin “İslam” adına siyasete girmesi, keskin ve polemikçi jargonu özellikle liberal ve laik kesimlerde olumsuz karşılanmış ve basında sert tartışmalara neden olmuştur. Hüseyin Cahit Yalçın, Ulus’ta parti adındaki “İslam” ibaresini şiddetle eleştirmiş ve komünizme geçit verilmeyen bir ülkede hükümet makamlarının din esasına dayalı bir partiye nasıl izin verdiğini sorgulamıştır. Yalçın; “Dünyanın en büyük toleransını en birinci prensip olarak ilan etmiş olan ve din namına hesaplaşmayı dünyada hiçbir şahsa, hiçbir makama hatta peygambere bile tanımayarak tamamıyla fert ile Halik arasında bırakan İslamiyet, kendi yüksek siyasi bir teşekküle bir tahrik ve faaliyet vasıtası olarak kullanılmasından ancak teessür duyabilir” diyerek partinin “tahrik” siyasetine dikkat çekmiştir.[12] İDP’nin “İslamî demokrat” kimliğine bir tepki de emekli hukuk profesörü Nimetullah Öztürk’ten gelmiştir. Öztürk, İDP’yi “31 Mart’ta memleketi kana boyayan Derviş Vahdeti’nin ‘İttihad-ı Muhammedi’ Cemiyeti’ne” benzeterek, Parti’nin dini siyasete karıştıran, Cumhuriyet ve Laiklik karşıtı bir teşekkül olduğunu iddia etmiştir.[13] Nimetullah Öztürk’ün bu yazısı, İDP’nin kapatma davasında Savcılık makamının partinin kapatılmasına yönelik olarak öne sürdüğü delillerden biri olmuştur.

İDP, “din” merkezli olarak yürüttüğü Yahudi ve Mason düşmanlığı, Türkiye ve Avrupa kamuoyunun Yahudi çevrelerini de ayağa kaldırmıştır. Yahudi medyası, Atilhan’ı “ırkçı” ve “faşist” olmakla suçlarken, İslamcı siyaset anlayışının laikliğe aykırı olduğunu öne sürerek hükümet yetkililerinin dikkatini çekmiştir.[14]

İDP’nin partiye yöneltilen eleştirilere cevabı çok sert olmuştur. Atilhan, muhaliflerine adeta meydan okumuş, onları Yahudi ve Mason tesirinde kalmakla ve CHP ve DP’nin kışkırtmasına gelmekle suçlamıştır. Atilhan, İDP’nin millet hesabına ve idealleri doğrultusunda kararlılıkla yoluna devam edeceğini deklare etmiştir.

İDP’nin kamuoyunda meydana getirdiği rahatsızlık hükümet makamlarını harekete geçirmiş, İstanbul Eminönü Sulh Ceza Mahkemesi, Cemiyetler Kanunu’nun ilgili maddeleri gereğince partinin merkez ve şubelerinin faaliyetinin durdurulmasına hükmetmiştir. Ardından, parti başkanı dahil 15 kurucu üye hakkında da dava açılmıştır. Parti avukatı Abdurrahman Şeref Laç, mahkeme kararına itiraz etmiş ve partinin kapatılmasını gerektirecek hukuki bir delil bulunmadığını beyan ederek kapatma kararının iptalini istemiştir. İDP’nin itirazını haklı bulan Asliye 2. Ceza Hakimliği 24 Mart 1952 tarihli kararında Eminönü 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nin verdiği kapatma kararını kaldırmıştır. Ancak savcılık, İDP’nin Medeni Kanun’un 71. maddesine göre feshi için İstanbul Asliye 7. Hukuk Mahkemesi’ne başvuruda bulunmuştur. Mahkeme, aylar süren bir yargı sürecinden sonra İDP’nin durumunu üç kişilik bir ehli vukufa havale etmiştir. Ord. Prof. Dr. Sıdık Sami Onar, Ord. Prof. Dr. Kemalettin Birsen ve Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken gibi yetkin isimlerce hazırlanan ehl-i vukuf raporu, İDP’yi aklamış ve kapatılmasını gerektirecek bir hukuki zemin bulunmadığına hükmetmiştir. Buna rağmen, 2. Asliye Ceza Mahkemesi, 20 Ekim 1952 tarihli son duruşmasında İDP’yi kapatmış ve kurucularını da temyize kapalı olmak üzere onar lira gibi sembolik bir para cezasına çarptırmıştır.[15] Böylelikle, demokratik sürecin ilk İslamcı partisi aynı dönemde İslamî sembollerle kitlelere seslenen iktidar partisi DP’nin kararlı tutumuyla pasifize edilmiştir.

İslam Adına Siyasetin Faturası: Malatya Olayı

Alanında yetkin bir ehl-i vukufun İDP’yi aklamasına karşın partinin temyize kapalı olarak kapatılması, parti çevrelerinde DP Hükümetine karşı bir infial uyandırmıştır. İDP yöneticileri, İDP’nin kapatılmasında Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın etkin bir rol oynadığını, Bayar’ın parti muhalifi olan Yahudi ve Masonlarla ittifak kurduğunu iddia etmiştir. İddiaya göre, İDP’nin iktidara yürümesinden korkan Masonlar, dönemin Mason gazetecisi Ahmet Emin Yalman vasıtasıyla Celal Bayar’a ulaşıp partinin kapatılmasını sağlamıştı. İDP, yayın organı Büyük Cihad’da Masonları sert bir şekilde ikaz etmiş ve onları adeta meydan savaşına davet etmiştir.[16] Atilhan’a göre, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın 1954 yılındaki Amerika seyahatinde Yahudi Cemaati tarafından ilgiyle karşılanması ve kendisine gümüş madalya takdim edilmesi Yahudi-Mason ittifakının en tipik kanıtıydı.

İDP’ ye yakın duruşuyla bilinen, aynı zamanda Bediüzzaman’ın yakın dostu olan Eşref Edip de DP hükümetine sert tepki göstermiştir. Edip, İslamî sembollerle siyaset yapan DP’yi iki yüzlü olmakla ve din aleyhtarı CHP ile “laiklik” perdesi altında ittifak kurmakla suçlamıştır.[17]

İDP’nin kapatılması, liberal çevrelerde memnuniyetle karşılanırken, Nadir Nadi, Hüseyin Cahit Yalçın ve Ahmet Emin Yalman gibi isimler İDP’ye yakın çevreleri “kara softa” diye nitelemiş “irtica” ve laiklik vurgusu yapmışlardır. İDP’nin bu suçlamalara aynı sertlikle ve kararlılıkla cevap vermesi, Türk basınında haftalarca sürecek gerilimli bir polemik yaratmıştır.

Başbakan Adnan Menderes’in 1952 Kasım’ında yaptığı Malatya gezisinde kendisine eşlik eden Ahmet Emin Yalman’ın bir suikasta maruz kalması, milliyetçi muhafazakar kesimlerin adeta 28 şubatı olmuştur. Yalman’ın yaralı olarak kurtulduğu suikast olayı, Türkiye’de ve dünyada bomba etkisi yaratmıştır. Suikastın Başbakan Menderes’in gezisinde gerçekleşmesi, olayı bir zabıta olayı olmaktan çıkarmış, bir devlet sorunu haline getirmiştir.[18]

Laik basın, olayı “kara irtica” başlıklarıyla duyurmuş, haftalarca irticanın kaynakları ve bağlantıları konusunda ateşli yorumlar yapmıştır. Basın, irticanın kaynağı konusunda daha önce feshedilen Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu Cemiyeti (BDC) ile Atilhan’ın kapatılan partisi İDP üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu iki partinin İran’da faaliyet gösteren Fedayan-ı İslam gibi İslamcı örgütlerle irtibatına dikkat çekilmiş ve buralardan büyük meblağlarda para desteği aldıklarına işaret edilmiştir. Sonradan suikast olayını gerçekleştiren kişinin Elazığ Lisesi’nde okuyan Hüseyin Üzmez adındaki toy bir delikanlı olduğu anlaşılmıştır. Basın, Üzmez’in BDC ve İDP’yle olan bağlarına dikkat çekerek ateşli ve kışkırtıcı yayınlara devam etmiştir.[19]

Laik basının İDP ve BDC’ye dikkat çekmesinin ardından, bu kuruluşların yöneticileri ve üyeleri hakkında geniş çaplı tutuklama başlatılmıştır. Kapatılan İDP’nin başkanı Cevat Rifat Atilhan, münfesih BDC başkanı Necip Fazıl Kısakürek’le birlikte, Milliyetçiler Derneği’ne yakınlığıyla bilinen Osman Yüksel Serdengeçti, İDP’nin yayın organı Büyük Cihad gazetesinin imtiyaz sahibi Mustafa Bağışlayıcı gibi dönemin milliyetçi muhafazakar aydınları Malatya Hapishanesi’ne atılmıştır. Sanıklar, “devletin ictimai ve hukuki nizamlarını dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla cemiyet tesis etmeğe telkinde bulunmak, propaganda yapmak ve işlenen suçu methetmek” suçundan yargılanmıştır.[20]

“Malatya Davası, 21 ay devam etmiş, suikast olayıyla en çok ilişkilendirilen Atilhan ve Kısakürek “...öldürmeğe teşebbüs suçuna iştirak ettikleri netice ve kanaatine varılamamış olduklarından” beraat etmişlerdir. Diğer taraftan, suikastin faili Üzmez, 20 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Üzmez, 10 yıl 3 gün süren mahkumiyet süresinin 1.5 yılını Malatya’da Atilhan ve Kısakürek’le geçirmiştir.[21]

Malatya Davası’nın sonuçlarından tatmin olmayan laik basın, haftalarca laiklik ve irtica vurgusuna devam etmiş, aklanmalarına karşın milliyetçi muhafazakar aydınlar aleyhindeki şiddetli neşriyatını sürdürmüştür. Suikast mağduru gazeteci Ahmet Emin Yalman, sahibi olduğu Vatan’da bir “irtica” dosyası yayımlamış, burada BDC, İDP, Nur Cemaati ve Milliyetçiler Derneği’ni rejimi yıkmaya yönelik gizli veya açıktan çalışan birer “irtica” teşekkülü olarak tanımlamış, bu unsurları Malatya Olayı’nın tertipçileri olarak göstermiştir.[22] Yalman, Malatya davasında adı geçen Cevat Rifat Atilhan, Necip Fazıl Kısakürek, Mustafa Bağışlayıcı ile Bediüzzaman Said Nursî ve Eşref Edip’i “nizamın ve rejimin düşmanı” ve “irticaın elebaşı” olarak tanıtmıştır.[23] Bu suçlama, bahsi geçen şahısların üzerinde kalmış ve uzun yıllar “mürteci” olarak tanınmalarına neden olmuştur.

Tarihe Malatya Olayı adıyla kaydedilen Yalman suikastı, Türk kamuoyunu uzun süre meşgul etmiş, belli zümreler tarafından mütedeyyin çevrelere karşı bir baskı ve yıldırı aracı olarak kullanılmıştır. Bediüzzaman’ın tarihi ikazını göz ardı eden İDP, ateşli ve meydan okuyan jargonuyla, geride, milliyetçi muhafazakar kesimlere ödetilmek üzere acı bir fatura bırakmıştır. Böylelikle, İslam adına yapılan ilk siyasi teşebbüs, tüm iyi niyetine karşın, Müslümanları mağdur eden bir ibret vesikası olarak tarihe not edilmiştir.

İDP’den Milli Görüşe

Siyasal İslam, başarısız İDP deneyiminin ardından 1970’lerde ortaya çıkan Milli Görüş hareketine kadar uykuda kalmış, bu süreçte DP ve Adalet Partisi gibi merkez sağ partilerde temsil imkanı bulmuştur. 1970 yılında Necmettin Erbakan’ın liderliğinde kurulan Milli Nizam Partisi’yle (MNP) geri dönen İslamcı hareket, “Milli Görüş” parolasıyla kitlelerle buluşmuştur. İDP’nin üzerinden yaklaşık 20 yıl geçmesine karşın, Milli Görüş’ün büyük oranda İDP mirasına sahip çıktığı görülmüştür. Milli Görüş’te hakim olan Yahudi ve Mason aleyhtarı söylem ve İslam Birliği projesi, en belirgin İDP mirası olarak dikkati çekmiştir.

Milli Görüş lideri Erbakan da, tıpkı Atilhan gibi, her ulusal veya uluslararası sorunun temelinde Yahudileri ve onların tarihi emellerini öngören Siyonizm’i görmüştür. İnsanoğluna üç türlü istikamet çizen Erbakan; Komünizm, Siyonizm ve Milliyetçi-mukaddesatçı gibi yollardan üçüncüsünü benimsediklerini duyurmuştur. Ayrıca, MNP olarak, “kökü dışarıda” olan Siyonist, mason ve komünistlerle amansız bir mücadeleye gireceğini ve bu unsurların partiden uzak tutulacağını vurgulamıştır.[24] Erbakan’a göre, dünyanın en önemli para, banka, silah sanayi, iletişim ve medya gibi küresel güçlerine sahip olan Yahudilik, Siyonizm vasıtasıyla tüm milletlere hükmedecek bir “dünya egemenliği” hedeflemekteydi. Özellikle, Türkiye üzerinde sinsi oyunlar tertip eden Siyonizm, Türkiye’yi İslam dünyasından koparıp Müslümanları başsız bırakma niyetindeydi. Erbakan’ın Yahudilik ve Siyonizm telakkisi, Atilhan’ın seneler evvel Türk kamuoyunda dile getirdiği ve ateşli savunuculuğunu yaptığı Yahudi aleyhtarı temalarla birebir örtüşmektedir.

Erbakan, Yahudilerin “dünya egemenliği” tehdidine cevap olarak, Türkiye önderliğinde bir İslam Birliği projesi geliştirmişti. Buna göre, İslam ülkeleri aralarında kuracakları “Müslüman Ülkeler Birleşmiş Milletleri” teşkilatıyla ayağa kalkacak ve Batı’nın sömürgeci güçleriyle mücadele edebilecekti. Erbakan, teşkilat içinde kurulacak İslam Ortak Pazarı, İslam Dinarı, İslam Savunma Teşkilatı ve Müslüman Ülkeler Kültür İşbirliği Teşkilatı gibi alt birimlerle İslam dünyasının küresel bir aktör olabileceğini öngörmekteydi. [25] Erbakan’ın bahsi geçen projesi, Atilhan’ın 1950’lerde Türkiye kamuoyunun tartışmasına soktuğu “Birleşmiş İslam Milletleri Teşkilatı” fikrinin komplike edilmiş şekliydi. Atilhan, söz konusu teşkilatın kurulması için yoğun mesai sarf etmiş, bunun Hıristiyan ülkelerde propagandasını yapmak üzere bir de The Islamic United adında İngilizce gazete yayımlamıştı.[26]

MNP ile başlayan Milli Görüş hareketi, Milli Selamet Partisi (MSP), Refah Partisi (RP), Fazilet Partisi (FP) ve Saadet Partisi’yle (SP) devam etmiş ve Türk siyasetinde derin izler bırakmıştır. Bunlardan, MNP, 1971 Muhtırası’nın, MSP de 1980 Darbesi’nin ardından feshedilmiştir. RP ve FP de laiklik karşıtı ve irticaî eğiliminde olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmıştır. Günümüzde SP, Milli Görüş’ün tek temsilcisi olarak varlığını sürdürmektedir.

RP’li yıllar, Milli Görüş hareketinin Türk siyasetini en çok etkilediği ve kalıcı etkiler bıraktığı dönem olmuştur. RP, 1995 genel seçimlerinde 1. parti olmuş ve Doğru Yol Partisi’yle 54. Koalisyon Hükümeti’ni (Refah- Yol) kurmuştur. Başbakan Erbakan, hesaplaşmacı söylemi, İslam vurgusuyla yoğrulmuş projeleri ve muhaliflerine meydan okuyan keskin jargonuyla kısa sürede dikkatleri üzerine çekmiştir. Hükümetin, ülke içinde ve dışında ortaya koyduğu politik tavır muhalefetin günden güne büyümesine neden olmuştur. Fakat halk desteğini arkasına alan Erbakan, bir yandan muhafazakar kitlelere zafer müjdelerken, bir yandan da karşıtlarına meydan okumaya devam etmiştir.

Başbakan Erbakan’ın, İslam Birliği çerçevesinde Arap ülkelerine yaptığı bir ziyarette Libya’da devlet başkanı Kaddafi tarafından ağır bir şekilde eleştirilmesi ve fütursuzca azarlanması kamuoyunda bomba etkisi yapmıştır. Türk kamuoyu, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir “kabile lideri” tarafından aşağılanmasını hazmedememiştir. Diğer taraftan, Başbakan Erbakan’ın din vurgusu ve din aleyhtarı çevrelere karşı yaptığı cihad çağrıları, bazı irticai gelişmelere de zemin hazırlamıştır. 20 Ekim 1996 tarihinde, Aczmendi denilen sakallı ve cüppeli bir grup, ellerindeki asalarla Ankara Kocatepe Camii’nde “şeriat isteriz” naraları altında bir gösteri düzenlemiştir.[27] Ardından, RP’nin Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin 10 Kasım 1996 tarihinde RP il divan toplantısında yaptığı laiklik karşıtı ve Müslümanları kine ve nefrete davet eden sözleri tansiyonu daha da yükseltmiştir.[28]

Erbakan’ın, 11 Ocak 1997 tarihinde Başbakanlık Konutu’nda tarikat liderlerine ve şeyhlere verdiği iftar yemeği, koalisyonu yakından takip eden Genelkurmay’ı harekete geçirmiştir.[29] Bazı yüksek rütbeli subaylar, 22 ocak 1997 tarihinde Gölcük’te yaptıkları toplantıda son hadiseleri tartışmış ve irticanın iktidarı ele geçirdiği kanaatine varmıştır.[30] 30 Ocak 1997 tarihinde Sincan ‘da Belediye tarafından düzenlenen ve İran büyükelçisinin de hazır bulunduğu bir ortamda sergilenen “Cihad” oyunu basında büyük tepkilere neden olmuştur.[31] Nihayet, “devrim bekçiliği”ni temel misyonu gören Genelkurmay, 4 Şubat’ta Sincan’da 20 tank ve 14 zırhlı araçla bir geçiş yaparak hükümeti açıkça ikaz etmiştir.[32] Fakat, hadiselerin önü alınamamıştır. 23 Şubat 1997 tarihinde Fatih Camii’nde bir grup kalabalığın ellerindeki yeşil bayraklarla “şeriat isteriz” naraları atarak düzenlediği gösteri tarihi 28 Şubat sürecinin fitilini ateşlemiştir. [33]

Milli Güvenlik Kurulu, 28 Şubat 1997 tarihinde 9 saat süren toplantısında, Laikliğin Türkiye’de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu sert bir şekilde vurgulamış, aldığı bir dizi kararı da Hükümet’e bildirmiştir. Bu kararlarda, laiklik vurgusu yapılmış, ülkedeki dini faaliyetlerin sıkıca kontrol edilmesi, sekiz yıllık kesintisiz eğitime geçilmesi ve Atatürk aleyhinde işlenen suçların cezalandırılması gibi istekler sıralanmıştır.

28 Şubat kararları, pratikte muhafazakar kesimleri bir çok açıdan rencide eden, kamu haklarını kısıtlayan, din ve vicdan özgürlüğünü baltalayan bir baskı ve yıldırı süreci başlatmıştır. İmam hatip okullarına üniversiteye girişte katsayı engeli getirilmiş, başörtülü öğrencilere üniversite kapısı kapanmış, en doğal dini vecibelerde bile bariz zorlamalar ve kısıtlamalar getirilmiştir. Böylelikle, talihsiz İDP deneyiminin ardından, din adına siyaset yapan ve muhaliflerine meydan okuyan Milli Görüş de geride muhafazakar kesimlere ödetilmek üzere acı bir fatura bırakmıştır.

AK Parti’de İDP Etkisi

Refah Partisi’nin, 16 Ocak 1998’de Anayasa Mahkemesi tarafından “laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerden” dolayı kapatılmasından sonra Milli Görüşçüler, Fazilet Partisi bünyesinde toplanmıştır. Ancak, partinin RP çizgisinde devam etmesi benzer suçlamalarla 22 Haziran 2001’de kapatılmasına neden olmuştur. Partiden ayrılan Milli Görüş’lü milletvekilleri, Recai Kutan başkanlığında Saadet Partisi’nde toplanmıştır. Fazilet Partisi kongresinde, Abdullah Gül’ü destekleyen yenilikçi grup da Türk siyasetine damgasını vuracak olan Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (Ak Parti) kurmuştur.

14 Ağustos 2001 tarihinde kurulan Ak Parti, Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Abdüllatif Şener, İdris Naim Şahin, Binali Yıldırım ve Bülent Arınç gibi deneyimli siyasetçilerden oluşmaktaydı. 3 Kasım 2002’deki seçimlerde %34:63’lük oy oranıyla 1. parti olan Ak Parti, Abdullah Gül’ün başbakanlığında 58. Hükümeti kurmuştur. Sonradan, Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaset yasağının kalkmasının ardından Hükümet istifa etmiş, 15 Mart 2003’te Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında 59. Hükümet kurulmuştur.

Ak Parti, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde girdiği 2007 genel seçimlerinde, %46.58 ve 2011 genel seçimlerinde de %50’lik oy oranıyla 1. parti olmuş ve rakiplerine ezici bir üstünlük sağlamıştır. Parti, Türk siyasetinde girdiği 3 genel seçimde de oy oranını artırarak iktidarda kalan tek parti olma özelliğine sahip olmuştur.

Türk siyasetinin ilk İslamcı partisi unvanına sahip İDP, Milli Görüş üzerinden Ak Partiyi de etkilemiştir. Ak Parti’de görülen İDP benzeri söylem ve politikalar şaşırtıcı derecede geçmişi hatırlatmaktadır.

Başbakan Erdoğan, 15 Ocak 2004 tarihinde “Uluslararası Muhafazakarlık ve Demokrasi Sempozyumu”nda yaptığı konuşmada, Ak Parti’nin, “muhafazakar demokrat” temelinde siyaset yapan bir kitle partisi olduğunu açıklamıştır. Erdoğan, Ak Parti’nin “muhafazakar demokrat” söylemiyle Türk siyasal hayatında yeni bir siyaset tarzını getirdiklerini, partisinin, İslami kimliğine paralel olarak, çağdaş demokratik ve laik değerleri de gözeteceğini, farklı fikir ve görüşlere saygılı davranacağını vurgulamıştır.[34] Ak Parti’nin yeni bir siyaset tarzı olarak geliştirdiği “muhafazakar demokrat” söylemi, 1951 yılında kurulan ilk İslamcı parti İDP’nin “İslam Demokrat” sloganıyla siyasete girmiş ve şiddetli tartışmalara neden olmuştu.

Gelenekle modernliği sentezleyen Ak Parti, “muhafazakar demokrat” söylemiyle birlikte, laik devlete vurgu yapmış, laikliği “devletin tüm dinler karşısında nötr kalmasını ve eşit mesafeyi korumasını sağlayan, bir tür hakemlik müessesesi” olarak tanımlamıştır.[35] Fakat, laikliğin CHP’nin tek parti yıllarında din aleyhtarı bir malzeme olarak kullanıldığını, buna izin verilmeyeceğini vurgulamıştır. İDP lideri Atilhan da, CHP’nin laiklik çatısı altında uyguladığı din aleyhtarı politikaları şiddetle eleştirmiş, fakat “Türk bayrağının gölgesinde yaşayan tüm insanların din ve vicdan özgürlüğünü garanti” eden laikliğin işlevsel yönüne destek vermişti.[36]

Ak Parti; “muhafazakar demokrat” söyleminde, dini toplumsal bir değer görmekle birlikte, din üzerinden siyaset yapmayı, devleti ideolojik bir dönüşüme uğratmayı ve dini sembollerle örgütlenmeyi doğru bulmadığını vurgulamıştır. Din üzerinden siyaset yapmanın ve din adına dışlayıcı bir tavır takınmanın, toplumsal barışa, siyasi çoğulculuğa ve dine zarar verdiğine dikkat çekmiştir.[37] Fakat, Başbakan Erdoğan’ın, son yıllarda dile getirdiği “dindar gençlik” projesi, liberal ve laik çevreler tarafından partinin laik devlet anlayışından bariz bir ödünü olarak değerlendirilmiş ve kabul görmemiştir. Ak Parti’nin “dindar gençlik” projesi ve buna ulaşılacak yol haritası, muhtelif cemaatler tarafından da eleştirilmiştir. Özellikle, Bediüzzaman öğretisine sahip Nur Cemaatleri, “dindar gençlik” projesine özü itibarıyla destek verirken, bunun devlet eliyle gerçekleştirilmesine karşı çıkmışlardır. Şüphesiz ki, bunda Bediüzzaman’ın siyasi vasiyeti ve tarihten alınan acı derslerin etkisi büyük olmuştur.

Ak Parti, demokratik normlar ve barış düzleminde Batılı milletlerle diyalogu ve iş birliğini kaçınılmaz görmektedir. Başbakan Erdoğan, ülke içinde ve dışında sağlam bir barış ortamının, değişik milletlerce temsil edilen bir “Medeniyetler İttifakı”yla kurulabileceğini kaydetmiştir. Bu hususta, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Erdoğan’la İspanya Başbakanı Zapatero arasında 2005 yılında ittifak tesis edilmiş, ilk toplantısını İspanya’nın Palma de Mallarco kentinde yapmıştır.[38] Farklı ülkelerde bir kaç toplantı gerçekleştiren ittifak, İspanya’nın 2013’te çekilmesiyle birlikte dağılmıştır.[39] Söz konusu ittifak, İDP lideri Atilhan’ın 1950’lilerde gündeme getirdiği İslam- Hıristiyan İttifakını andırmaktadır. Atilhan’ın İslam Birliği kapsamında dillendirdiği ittifak, dünyanın “şer” güçleri olan Yahudilik ve Komünizme karşı bir tür dayanışmayı ve iş birliğini öngörmekteydi. Atilhan bu hususta, The Islamic United Nations adlı İngilizce gazete yayımlayarak yoğun bir propaganda faaliyetine girişmişti.[40]Ak Parti’nin, siyaset felsefesinde İDP’den ayrılan en farklı tarafı, İDP’nin ulus devlet içinde değerlendirdiği Türklüğe ve Türk kültürüne kuvvetli vurgular yaparken, Ak Parti’nin “çok toplumlu” ve “çok kültürlü” bir kimliği referans alan kozmopolit bir bakış içinde olmasıdır.[41] Başbakan Erdoğan, defalarca “ırkı” referans alan milliyetçi görüşleri reddettiğini ve “çok kültürlü” bir barış ortamı hedeflediklerini belirtmiştir. Halbuki Atilhan, İslamcılığı Türkçülükle bağdaştırmış, muhafazakar çevrelere Türk kimliği üzerinden seslenerek İslam potasında buluşmayı vaat etmişti.

Ak Parti’nin son yıllardaki siyasi söylemi tahlil edildiğinde, “muhafazakar demokrat” kimliğinin dışında, seçmen kitlesine dinsel sembollerle mesajlar verdiği gözlemlenmektedir. Partinin bu dinsel jargonu, laik ve liberal çevrelerde rahatsızlık yaratmış ve devletin dinselleştirildiği yönünde suçlamalara neden olmuştur. Başbakan Erdoğan’ın, bir güç kriteri olarak gördüğü nüfus unsurundan yola çıkarak kitlelere 3 çocuk yapma tavsiyesinde bulunurken, toplumda gittikçe artmakta olan kürtajı din dışı kabul edip bunu devlet eliyle yasaklama gayreti ve sezaryenle yapılan doğumları eleştirmesi [42] liberal kesimler tarafından tepkiyle karşılanmış ve “özel yaşama bir müdahale” olarak algılanmıştır.[43] Benzer şekilde, Ak Parti Hükümeti’nin Türk gençliğini zararlı maddelerden korumak maksadıyla gece saat 10.00’dan itibaren içki satışını yasaklaması da[44], aynı kesimlerin endişelerini daha da artırmıştır.

Sonuç

Ak Parti’de orijinal bir siyaset tarzı olarak gündeme getirilen “muhafazakar demokrat” vurgusu, 1951’de İDP tarafından dile getirilen “İslam demokrat” söyleminin devamı niteliğindedir. Türk siyasetinde dinsel gelenekle modern normların sentezleme girişimi, ilk kez İDP lideri Atilhan tarafından tecrübe edilmiş, İslamcı çevrelere bir kurtuluş ve kalkınma projesi olarak servis edilmiştir. Atilhan’ın İslam adına siyaset yapması, dinsel sembollerle kurguladığı keskin ve polemikçi söylemi, Malatya Olayı’nda görüldüğü gibi, milliyetçi muhafazakar çevreleri mağdur eden bir baskı ve yıldırı sürecine zemin hazırlamıştır.

İDP, kısa ömrüne karşın Türk siyasetinde derin izler bırakmış, Milli Görüş ve Ak Parti gibi İslamcı akımlara ciddi etkiler yapmıştır. Mili Görüş’te hakim olan Yahudi ve Mason aleyhtarlığı, İslam Birliği siyaseti ve muhaliflere meydan okuyan cihadçı ve keskin jargon İDP’nin bıraktığı köklü izlerdir. Mütedeyyin çevreleri oldukça yıpratan meş’um 28 Şubat süreci, İDP ve Malatya Olayı’ndan gerekli dersleri alamayan İslamcı siyasetin acı bir meyvesi olarak gelişmiştir. Maalesef, Bediüzzaman’ın Atilhan’a yaptığı tarihi uyarı hakkıyla anlaşılamamış, İslam adına yapılan meydan okuyucu siyaset daima Müslümanları mağdur eden ağır travmalarla sonuçlanmıştır.

Milli Görüş’ün dar vizyonlu siyaset anlayışını terk ederek, daha reel ve liyakatli politikalar üreten Ak Parti, muhafazakar çevreler için bir ümit kaynağı olmuştur. Parti’nin ekonomi, sağlık, finans, yatırım vb alanlarda sergilediği başarılı icraatlar, bu ümidi daha da güçlendirmiştir. Ancak, Ak Parti’nin “muhafazakar demokrat” düzleminde yaptığı kararlı icraatlar ve muhaliflere karşı sertleşen söylemi, toplumun bazı kesimleri için yaşam sahalarının daraltılması olarak algılanmıştır. Tarihi Malatya Olayı ve 28 Şubat süreci gibi ibret vesikalarını doğru okuyan bir iktidarın, sağ duyulu ve toplumun her katmanını kucaklayıcı mesajlarının Türk toplumu için yegane huzur kaynağı olduğu unutulmamalıdır.

Özet

1951’de kurulan İslam Demokrat Partisi (İDP), İslamcı siyaseti derinden etkilemiş ve günümüze önemli bir siyasal miras bırakmıştır. İktidar partisi Ak Parti’de hakim olan “muhafazakar demokrat” söylem, İDP’nin izlerini taşımaktadır. Türkiye’nin ilk İslamcı partisi olan İDP, “İslam demokrat” vurgusuyla ilk kez dinsel gelenekle modern normları sentezlemeyi ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kalkındırmayı hedeflemiştir. İDP’nin İslam adına siyaset yapması, keskin ve polemikçi bir söyleme sahip olması kamuoyunda şiddetli tartışmalara neden olmuştur. Bedüzzaman Said Nursî, İDP’ye tepki göstermiş ve lideri Cevat Rifat Atilhan’ı İslam adına siyaset yapmaması yönünde uyarmıştır. 1953’te meydana gelen Malatya Olayı ile 1997’de başlayan 28 Şubat süreci, İslam adına yapılan siyasetin ağır bedelleri olarak gelişmiş ve milliyetçi muhafazakar kesimleri derinden sarsan bir baskı ve sindirme sürecine zemin hazırlamıştır. Bu makale, ilk İslamcı parti olan İDP’nin, Milli Görüş’e ve Ak Parti’nin “muhafazakar demokrat” söylemine olan etkilerini incelemektedir.

Anahtar Kelimeler:

İslamcılık, İslam demokrat Partisi, Milli Görüş, muhafazakar demokrat.

Abstract

Islamic Democratic Party (İDP), which was founded in 1951, has effected islamic policy deeply and has left an important political legacy for these days. Conservative and demokratic discours epervading ruling Justice and Development Party (JDP) has been bearing the traces of Islamic Democratic Party. Islamic Democratic Party ,which was the first islamic party in Turkey, aimed tosynthesize modern norms and islamic traditions, stressing Islamic in its party name and to make Turkish Republic developed.Itcaused strong arguments in public that Islamic Demokratic Party did politics in the name of Islam and had strong controversialist discourse. Prominent Islamic Scholar, Said Nursi, showed reaction to Islamic Democratic Party and warned Cevat Rifat Atilhan, the leader of IDP, not to do politics in the name of Islam. 28 February process in 1997 and Malatya incident occuring in 1953 have grown the heavy price of Islamic politics and prepared an oppression and suppression process under mining nationalist and conservative parts deeply. This article analyzes the effects of Islamic Democrat discourse belonging to IDP, national opinionand JDP.

Key Words:

Islamism, Islamic Democratic Party, National Opinion, conservative democrat

Kaynakça

Kitaplar

Atilhan, Cevat Rifat. Tarih Boyunca İslam Hakimiyeti ve Uğradığı Su-i Kastlar, Kit-san Matbaacılık, İstanbul 1979.

Bozkurt, Celil. Yahudilik ve Masonluğa Karşı Cevat Rıfat Atilhan, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2012.

Edip, Eşref. Kara Kitap, Sebilürreşad Neşriyat Bürosu, İstanbul 1967.

Erbakan, Necmettin. Gayemiz Bütün Beşeriyetin Saadetidir, Esam, Ankara 2006 .

İslam Demokrat Partisi Esas Programı, Teknik Basımevi, İzmir 1952.

Nursi, Bediüzzaman Said. Risale-i Nur Külliyatı, Emirdag Lahikası, Cilt 2, Yeni Asya Yayınları, İstanbul 1996.

Tunaya, Tarık Zafer. Türkiye’de Siyasi Partiler (1859-1952), Arba Yayınları, İstanbul 1952.

Yalman, Ahmet Emin. Turkey in my time, Universty of Oklahoma Press, 1956.

Gazeteler

Akın

Akşam

Büyük Cihad

Cumhuriyet

Hür Adam

Hürriyet

Milliyet

Ulus

Vatan

Dergiler

Sebilürreşad

Web siteleri

http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2004/01/10/396636.asp.

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno;=6425.

http://www.zaman.com.tr/dunya_ispanyadan-medeniyetler-ittifakina-adios_ 2112236.html.

http://www.sabah.com.tr/Gundem/2012/05/29/kurtas-yasasi-geliyor

http://arsiv.gercekgundem.com/?p=542816.

http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/06/20130611-1.htm.

Dipnotlar:

[1] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler (1859-1952), Arba Yayınları, İstanbul 1952, s. 708-709.

[2] Cevat Rifat Atilhan’la ilgili yapılmış akademik bir çalışma için bkz. Celil Bozkurt, Yahudilik ve Masonluğa Karşı Cevat Rıfat Atilhan, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2012, 413 s.

[3] İslam Demokrat Partisi Esas Programı, Teknik Basımevi, İzmir 1952, s.2.

[4] Cevat Rifat Atilhan, “İslam Demokrat”, Büyük Cihad, Sayı 30. 5 Ekim 1951.

[5] Cevat Rifat Atilhan, “Müslümanlığın Büyük Hedefi 4”, Sebilürreşad, Cilt 3, Sayı 70, 1950.

[6] İslam Demokrat Partisi Esas Programı, Madde 1.

[7] İslam Demokrat Partisi Esas Programı Madde 2.

[8] Cevat Rifat Atilhan, “Milletin bağrına saplanmış altı kazık çıkmadıkça, demokrasi serabdır”, Hür adam, 16 Ekim 1951.

[9] Cevat Rifat Atilhan, “Bu menfur ve esrarengiz siyonist tekkeleri”, Büyük Cihad, Sayı 41, 21 Aralık 1951.

[*]

[11] Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Emirdag Lahikası, Cilt 2, Yeni Asya Yayınları, İstanbul 1996, s.1822.

[12] Hüseyin Cahit Yalçın, “İslam Demokratlar”, Ulus, 24 Şubat 1952.

[13] Nimetullah Öztürk, “Müslüman Demokrat Partisi”, Akın, 29 Şubat 1952.

[14] Bozkurt, s. 217.

[15] “İslam Demokrat Parti Kurucularının duruşmasına dün de devam edildi”, Milliyet, 18 Temmuz 1952.

[16] “Masonlar Büyük Sevinç İçinde”, Büyük Cihad, Sayı 54, 21 Mart 1952.

[17] Eşref Edip, Kara Kitap, Sebilürreşad Neşriyat Bürosu, İstanbul 1967, s. 84.

[18] “Başmuharririmiz Ahmet Emin Yalman’a suikast yapıldı”, Vatan, 23 Kasım 1952.

[19] Bazı gazete manşetleri şöyleydi; “Malatya’da bir irtica şebekesi yakalandı”, Cumhuriyet, 27 Kasım 1952, “Malatya Hadisesinde komünist tahriki”, Akşam, 19 Aralık 1952, “Fedayan-ı İslamdan 1000 lira almışlar”, Akşam, 23 Aralık 1952; “Hükümet dini ve siyasi irticaı ezmeye kadirdir”, Akşam, 28 Aralık 1952, “İrtica tahkikatında yeni safhalar”, Vatan, 25 Ocak 1953.

[20] Bozkurt, s. 67.

[21] Bozkurt, s. 71.

[22] Ahmet Emin Yalman, “Nizamin ve rejimin düşmanları ve irticaın elebaşları kimlerdir?”, Vatan, 22 Temmuz 1953. İnkılap ve Din İlavesi, s.5,9.

[23] Ahmet Emin Yalman, Turkey in my time, Universty of Oklahoma Press, 1956, s. 250-251.

[24] “Mnp kuruldu”, Cumhuriyet, 27 Ocak 1970.

[25] Necmettin Erbakan, Gayemiz Bütün Beşeriyetin Saadetidir, Esam, 2006 Ankara, s. 226.

[26] Cevat Rifat Atilhan, Tarih Boyunca İslam Hakimiyeti ve Uğradığı Su-i Kastlar, Kit-san Matbaacılık, İstanbul 1979, s. 229.

[27] Milliyet, 21 Ekim 1996.

[28] Hürriyet, 10 Ekim 1997.

[29] Milliyet, 12 Ocak 1997.

[30] Hürriyet, 30 eKİM 1999.

[31] Milliyet, 14 Şubat 1997.

[32] Milliyet, 12 Şubat 1997.

[33] Milliyet, 24 Şubat 1997.

[34] http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2004/01/10/396636.asp.

[35] http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2004/01/10/396636.asp.

[36] Bozkurt, s. 206-207.

[37] http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2004/01/10/396636.asp.

[38] http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno;=6425.

[39] http://www.zaman.com.tr/dunya_ispanyadan-medeniyetler-ittifakina-adios_2112236.html.

[40] Bozkurt, s. 369-370.

[41] http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2004/01/10/396636.asp.

[42] http://www.sabah.com.tr/Gundem/2012/05/29/kurtas-yasasi-geliyor

[43] http://arsiv.gercekgundem.com/?p=542816.

[44] http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/06/20130611-1.htm.

Yukarı