2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 989

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2011 
 Sıdk, Muhabbet, Kardeşlik ve Dayanışma Manifestosu: Hutbe-i Şamiye
 KÖPRÜ / Bahar 2007 
 Güneydoğu'daki Etnik Problemler Ve Çözüm Arayışları


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İnsanlık ve Dünya Barışı İçin Said Nursî’nin Milliyet Anlayışı
Yaz 2013   [ 123. Sayı ]


Bediüzzaman ve Ziya Gökalp’te “Fikr-i Milliyet” Meselesi

“The Idea of Nationality” in Bediuzzaman and Ziya Gökalp

Şükrü Nişancı

. Dr. Atatürk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Öğretim Üyesi

Giriş

Modern devletlerin, daha doğrusu modernliğin başat özelliklerinden biri, birey açısından inanç sahasındaki “birlik”in, yerini biyolojik bakışa terk etmesidir. Tanzimat’la birlikte topyekün modernleşmeyi en başta dev¬let politikası olarak hedefleyen Osmanlı yöneticilerinin maruz kaldıkları ve çözme ihtiyacı içinde oldukları en önemli sorunlardan birisi milliyetçilikti. Zira, Avrupa’da Roma İmparatorluğunun dağılmasıyla ufalanmış parçaları “merkezî” bir yapıda bütünleştirmenin bir aracı olarak millet\ulus nosyonu, Osmanlı devleti gibi, çeşitli din ve alt kültürleri bir arada yaşatma formülü¬ne dayanan imparatorluk-devletlerinde derin bir krizi tetiklemiştir. Tanzi-matçılar ve onların başlattığı sürecin bir ürünü olan yeni Osmanlılar Avrupa için kurtarıcı ve inşa edici rolü olan milletçiliğin Osmanlı sınırlarına ulaş¬tığında yıkıcı bir dalgaya dönüşen etkilerine karşı Osmanlıcılık fikrine dört elle sarılmışlardır. Onlara göre, Türk, Kürt, Ermeni, Laz, Çerkez, vs. gibi Fransız devriminin görünür kıldığı ayrımlar, bu coğrafyanın gerçeklerine uygun değildi. Batılı devletler, dil, kültür, etnisite bağıyla ne kadar, İngiliz, İtalyan, Fransızsa, biz bir ailenin, milletler halinde örgütlenmiş eşit üyeleri olarak o kadar Osmanlıydık. Bu aklîleştirme çabası, bir din olarak İslâm’ın soy asabiyetine dayanan anlayışı reddetme itikadına açıkça ters düşmediği gibi, milliyetçiliğin imparatorluk olgusuna ters düşen etkilerini nötralize ederek, devleti kurtarma siyasetiyle de uyumludur. Ancak, bu fikre taraftar olanlar, nisbeten İslâm unsuruydu. Gayri müslimler, Osmanlıcılık’ın ken¬dileri için ne anlama geldiğini gayet iyi biliyorlardı ve atı alanın Üsküdar’ı geçtiğini ironik bir şekilde dile getiriyorlardı: “Biz ancak Osmanlı Bankası kadar Osmanlıyız.” Malum, Osmanlı adıyla kurulan bankanın, sermayesi tamamen İngiliz ve Fransızlara aitti.

Tanzimat’ın başından itibaren giderek zayıflasa da Balkan Savaşlarının başlamasına kadar, “Osmanlıcılık,” bir kimlik/kültür politikası olarak dai¬ma önemini korumuştur. Bu tarihten sonra, Osmanlıcılık savunulamayacak kadar zayıflamış, aralarındaki farklar oldukça muğlak ve silik olan, Türk¬çülük ve İslâmcılık akımları, zamanla müstakil iki fikir haline gelmiştir. Tanzimat’tan beri fikir hayatımızda var olan İslâmcılığın bundan sonrası etki sahası tartışılabilir, ama oldukça zayıf bir damarı teşkil eden Türkçü¬lüğün giderek kuvvetlendiğine şüphe yoktur. II. Meşrutiyet ve sonraki 10 yılda, çok verimli tartışmaların yapıldığı gerçek anlamda bir hürriyet or¬tamında, biri Türkçülüğün diğeri İslâmcılığın temsilcisi iki önemli şahsın fikirleri etrafında son dönem Osmanlı milliyetçiliğini anlamak ve tartışmak istiyoruz. Bunlardan birincisi, yeni rejimin kuruluşuna fikirleriyle ışık tu¬tan, ‘Türkçülük’ün temsilcisi Ziya Gökalp; diğeri ise yeni rejimin daima şüpheyle baktığı, Türkiye’nin en başta gelen kanaat önderlerinden Said Nursî’dir. Bu mukayese, sadece iki önemli düşünürün kimliğe dair düşünce¬lerini karşılaştırmak açısından değil, Devletçi fikirlerle, sivil toplumcu hare¬ketlerin bir asırlık macerasını değerlendirmek açısından önem taşır. Kimlik meselesinde bu iki isim üzerinde yoğunlaşmamızın diğer bir sebebi, her iki¬sinin de aynı dönemde yaşamış olmaları, aynı kültürel havzada yetişmeleri, benzer problemlerle yüzleşmeleri ve ancak fikirlerinde bazı ortak noktalara rağmen oldukça farklı bir kimlik/benlik nosyonundan hareket etmeleridir.

Milliyetçiliğin Ortaya Çıkması:

Tanım ve Teori

Milliyetçiliğin ortaya çıkışı ile ilgili olarak, başlıca iki teori vardır ve milliyetçililiğin sınıflandırılmasında bu temel esas alınmaktadır. Bazılarına göre milliyetçilik, tarihte zaten var olan, yani doğal olan bir şeyin, 18 ve19. yüzyıllarda yüksek bir bilinçle hatırlanmasından doğmuştur. Bu anlayışa bağlı olanlar, milliyetçiliği bir icad değil bir keşif olarak görürler. Yani onla¬ra göre milliyetçilik yapay değil doğaldır. Bu kavrayış, Rousseau’un “genel irade” kavramına bağlandığı takdirde milliyetçiliğin siyasal teorisine ulaşılır ki, bu teoriyi savunanlar farklı etnisitelerin özgürce bir arada yaşamaları¬nın bir hak olduğu sonucunu çıkarırlar. Kısaca, milliyetçiliği doğal bir süreç olarak görmek, onu, “Kültürel Bir Birlik”, bir ölçüde de “siyasal bir birlik olarak görmek” demektir. Herder, Anatony Smith milliyetçiliği bu şekilde ele alanların başında gelir.

Bazılarına göre ise milliyetçilik tamamen yapay bir kurgudur. Ve insan¬lık için, onu icad edenlerin bile sonradan pişman olduğu, tam anlamıyla Frankeistein’dir. Bu düşünceyi ileri sürenler, modernleşme ile birlikte eski yapıların ortadan kalkmasıyla doğan boşluğu doldurmak ve daha önemlisi burjuvazi sınıfının beklentilerini karşılamak üzere, geliştirilmiş tamamıy¬la yapay, rasyonalist bir kurgudur. Ernest Gellner, Hobsbawn, Anderson bu fikrin savunucuları arasında ilk akla gelen isimlerdir. Ernest Gellner’in deyişiyle, “milliyetçiliği ortaya çıkaran milletler değildir, milletleri ortaya çıkaran milliyetçiliktir.” Böyle bir tanıma göre milliyetçiliğin şifresini pratik olanın, kültürel olanı; muhayyel olanın müşahhas olanı tayin ettiği kodlarda aramak lâzımdır. Gellner gibi, yapaylıktan hareket edenler, milliyetçiliğin ardında gizlenmiş, kapitalist sınıf menfaatlerine dikkat çekmek isterler. Ba¬zıları ise, milliyetçiliği burjuva sınıfıyla değil, modern devlet formasyonu¬nun bir gereği olarak değerlendirirler.

Etnisiteye dayanan politizasyonun oluşumu modern devletin niteliği ile yakından ilgilidir. Giddens’e göre modern devletin geleneksel devlet ile zıtlaşan en temel özelliklerinden biri devlet idaresinin günlük faaliyetlerin en ayrılmaz vasıflarını etkileme kapasitesindeki büyük genişlemedir. Buna göre devletin gündelik hayata müdahale kapasitesi etnik duyguların uyan¬masına neden olmaktadır. Geleneksel yaşam tarzının modernleşme süre¬cinde dönüşüme uğraması zaten etnik kültürel özelliklerin dönüşümü anla¬mına gelir. Avrupa’da imparatorluğa dayalı devlet sistemlerinin çöküşünden ortaya çıkan feodal yapılardan sonra modern devlet tek ve meşru otorite olmuş ve bu yapı ulus olarak tanımlanan, kültürel bütünlük gösteren etno-dinsel ve etno-dilsel varlık temelinde oluşmuştur. Fakat Batı-dışı dünyada devlet, uyumlu ve bütünleşmiş gruplar yerine, birbiriyle yarışan ve çatışan etnik grupların bulunduğu bir ortamda Batı’ya bağımlı olarak oluşageliş¬miştir. Asya ve Afrika toplumlarının etnik çoğulluğu devletin etnik gruplar üzerinde otonom bir statü kazanmasını engellemektedir. Bu açıdan üçüncü dünyadaki durumu açıklamak için ulus-kurma (nation-building) kavramı oldukça kullanışlıdır. Bütünleşmenin önündeki engeller büyük ölçüde ulu¬sun Batı’daki gibi kendiliğinden bir gelişme seyrinde olmaması, buna karşı¬lık bir ulus kurma sürecini içermesiyle ilgilidir. [1]

Bu tanımlara göre, Ziya Gökalp’in, milliyetçiliği, Herderci çizgidedir. Yani ona göre de milliyetçilik, kültürel bir birlik kurmanın, günümüzdeki en doğal formudur. Alman romantikleri, bir topluluğun geliştirme potansi¬yellerinin, geçmiş yapılarda gömülü olanın irdelenmesine bağlayarak, milli¬yetçiliği bir hatırlatma süreci olarak görürler. Ziya Gökalp, başta Almanları, kalkındıran şeyin milliyetçilik olduğunu ileri sürmekte, Avrupa’da uyanan kıvılcımın, bizde kasdî bir surette söndürüldüğünü, güya diğer milletleri uyandırmamak üzere, ileri sürülen Osmanlıcılığın tam bir basiretsizlik ol¬duğunu düşünmektedir. İçinde yaşanılan topluluğa kendisini feda edercesi¬ne yaşama ideali olan mefkure, bizde yoktur. Devleti, yıkımdan kurtarmak için, kültürün temeline inilmeli, milliyetçilik de esasen bunun muharriki olarak değerlendirilmelidir.

Said Nursî’nin milliyetçiliğin doğuşu ile ilgili görüşleri, milliyetçiliğin bir icad olduğu şeklindeki teoriye denk düşmektedir. Yani ona göre milli¬yetçilik, modern dönemlerde dinden boşalan aidiyet duygularının seküler¬leşerek yön değiştirmiş ve hatta sapkınlığa varmış halidir. Bu yeni durumda içerik yeni, biçim ve espri eskidir[2] . Bu bağlamda, Said Nursî Mesnevi-i Nu¬riye isimli kitabında milliyetçiliğe ilişkin şunları söylemektedir: “Asabiyet-i cahiliye birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkep bir macundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mabud ittihaz ediyorlar.” [3] Bu ifadenin ilk cümlesi ile ikinci cümlesi arasında ilk bakışta bir bağlantı kurmak zormuş gibi gözükse de, milliyetçiliğin gaflet, dalalet, riya ve zulmetten meydana gelmesinin milliyetin mabud olarak görülmesine se¬bep olduğu tesbit edilmektedir ki bu “bir din olarak milliyetçilik” kavramını ortaya çıkarmakta, milliyetçilikte gözlenen genel eğilimi yansıtmaktadır.

Fransız devrimi modern ulusçuluğun en önemli işaret taşıdır. Devrim, Batı’da eski dinin yerine yeni bir “ulus dini”ni ikame edecek bir gelişmenin simgesiydi de. Bu yeni beşer menşeli dinin kendine göre taşıyıcı kadrosu, ritüelleri, ayinleri ve kutsalları vardı. Çağdaş anlamda ulusçuluk, dinden boşalan ve kutsaldan tecrit edilen duygu veya duygulara ulusçu düşünce ve ırkçılık burjuva seçkinleri tarafından “bilimsel” yöntemlerle şırınga edildi. Ünlü filozof Nietzche’ye göre modern çağda artık “Tanrı ölmüş” idi, onun yerini ulus ve ulusçuluk yeni bir idol olarak ikame edildi. [4] “Akılcılık” ile birleşen “ulusçuluk” düşüncesinin etkileri pek çok kesimden pek çok insanı etkisi altına almıştı. 1793’te şair Marie, Konvansion’a, devletin dini olarak resmî ulusçuluk kurumunun kabul edilmesini teklif etti. İki gün sonra Pa¬ris Katolik Piskoposu “Hürriyet ve kutsal eşitliğe ibadetten başka hiçbir toplu ibadetin artık kalmaması gerektiğini” açıklayarak Hıristiyanlıktan ir¬tidat ettiğini açıkladı Aynı günlerde Notre Dame Katedrali’nde büyük bir coşkuyla “Akla Tapınma Ayinleri” yapıldı. [5] Din ve milliyetçiliğin genellik¬le aynı kutuplar gibi birbirini itmeleri dini ortadan kaldırmak isteyenlerin milliyetçiliği ikame etmek etmeleri ve nihayet milliyetçi(ırkçı) olanların gerçek anlamda dindar olamamaları bu tezi desteklemektedir.

Milliyetçiliği anlama konusunda en çok başvurulan yöntemlerin ba¬şında gelen din analojisinin yerindeliğini, söylem düzeyinde olduğu kadar; psikolojik ve sosyolojik boyutlardaki tezahürlerde görmek mümkündür. Milliyetçilik hayalî de olsa cemaatçi bir yapı ortaya çıkarır, kitleler arasında yeni bağlar kurmaya çalışır. Modern birey hem “sonsuz bencil,” hem de ih¬tiyaçlarını karşılama noktasında kendi kendine yetersizdir. Sonsuz bencillik kendine tapınmayı, sınırlılık ise hayalî de olsa cemaatleşmeyi gerektirecek, milliyetçilik bunların engellenemeyen evliliğinden doğacaktır. [6] Muhayyel (tasarlanmış) cemaat kavramı bir bakıma icad edilen geleneğin bir alt tü¬rüdür. Arma, marş, vs ile plastik bir biçim kazandırılmaya çalışılan yeni ideoloji, belli bir kitle sathına yayılmak istendiği zaman hedef alınan kitle yönetici sınıf tarafından belirli bir biçimde tahayyül edilir (tasarlanır). Bun-dan sonraki aşama bu kitlenin de kendi kendisini o prizmadan bakarak bir muhayyel cemaat olarak kendini ortaya koymasını temin etmektir.

Gellner’e ait bir ifade bu değerlendirmeyi desteklemektedir: “Milliyetçi¬lik ortak bir belleğe değil ortak bir unutmaya (oblivion) dayanır. [7] Unutulan, “geçmiş düşüncesi”dir, eleştirel bir biçimde bakıldığında “geçmiş” teki din-devlet birliği yerini sadece ulus-devlet birliğine bırakmıştır.

Kökleri reformasyona dayanan ırkçılık düşüncesi, başlangıçta, din, ahlâk, hukuk gibi kavramları tarihin dışına iterek kasdî bir unutma süre¬cinin önemli bir parçası olarak gelişmişse de, Avrupa tarihi dikkate alın¬dığında, diğer pek çok kavramda olduğu gibi, başka biçim ve formlarda bir “beşer dini” olarak ortaya çıkmıştır. Deyim yerindeyse, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibi bir hal, her toplumdan daha çok Avrupa halkları için geçerli olmuştur denebilir. Kendisine tabi halkları sömürdüğü için Roma Katolik Kilisesi kitlelerin nefretini celb etmişti. Uygulamaları¬nın kendi evrensel topluluk idealiyle uygunluk içinde olduğunu ilân ederek zulmünü ve sömürüsünü haklılaştırması, bu uygulamalarla beraber bizzat ideali de nefret edilen bir şey haline getirmiştir. Böylece Roma Kilisesi’ne karşı isyan aynı zamanda halkı sömürenlere karşı bir isyandı. Kralın etra-fında ve Roma Kilisesi’ne karşı yeniden bir araya geliş, bu boyunduruktan “ulusal kurtuluş” demekti. [8]

B) Milliyetçiliğin Fonksiyonları ve Etkileri

Türkiye’de milliyetçilik denilince akla ilk gelenlerin başında, Yusuf Akçura’nın açtığı yolda giden Ziya Gökalp gelir. Gökalp’i daha önemli kı¬lan, Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset”inde hatları tam belli olmayan Türk¬çülüğü, uygulanması mümkün bir forma sokması ve cumhuriyeti kuran kadroyu derinden etkilemiş olmasıdır. Onun, milliyetçilik anlayışı, şove¬nizmden uzak, tam anlamıyla “kültürel birlik” fikrine dayanır. Bu bağlamda ona göre, millet, ne kavmî, ne siyasî, ne de iradî bir zümredir. Milleti; lisan¬ca, dince, ahlâkça, bediiyatça müşterek olan, aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bir zümre olarak tanımlayan Gökalp’e göre, bu ideali Türk köylü¬sü, “dili dilime, dini dinime uyan” şeklinde benimsemiştir ve buna göre “Ben Türk’üm diyen herkesi Türk kabul etmek gerekir.” Zira, insanlarda değil, atlarda şecere aranır. Bütün meziyetleri doğal içgüdüye sahip hayvanlarda ırkın önemi vardır. Bunun aksini düşünürsek, memleketimizde yalnız saa¬det zamanında değil felâket zamanında bizden ayrılmayanları feda etmek gerekecektir.

Gökalp, dönemindeki tartışmaları da hesaba katarak, Türkçülüğün İslâmcılıkla ve muasırlaşmakla olan münasebetini ele almış, her bir fikrin ayrı bir sahası olduğunu, her birisine ayrı ayrı ihtiyaç olduğunu belirtmiş, söz konusu kategorilerden müteşekkil bir uygulama setini, “muasır bir İslâm Türklüğü” meydana getirmenin formülü olarak düşünmüştür. [9] Ona göre, Türkçülüğün millet mefkuresi Türklükse, ümmet mefkuresi İslâmlık, beynelmileliyet mefkuresi ise muasırlaşmaktır. Türkleşmekle, İslâmlaşmak arasında bir tezat olmadığı gibi bu ikisi ile muasırlaşmak arasında da bir çelişme yoktur. İslâmlığı zayıflatma endişesine karşı Gökalp, tam tersi-ne, Türklüğü, kozmopolitliğe karşı İslâmlığın koruyucu payandası olarak görür. Muasırlaşmayı ise, kültürel değil, teknik bir konu olarak ele alır ve teknikte, din ve millet ayrımı gibi farklılaşmaların gereksiz ve önemsiz ol¬duğuna işaret eder ve bu ideali “Avrupalılar gibi, uçaklar, otomobiller yapıp, kullanmak olarak” somutlaştırır.

Gökalp, Türkiye’nin kurtuluşunun, Avrupa’da millî iktisat akımını or¬taya çıkaran, bir milliyetçilik fikrinin inşasıyla mümkün olabileceğini iddia etmekte ve Tanzimat’tan beri, “Osmanlıcılık” yalanına yalnız Türklerin iti¬bar ettiğine esef etmektedir. Millî kültürün yokluğu, “kendini tanımamak”, “millî sorumluluğu bilmemek” gibi sonuçlar vermektedir. Bunun panzehiri, Türkçenin sadeleşmesi, millî iktisat, millî ahlâkın gelişmesi, her fert tara¬fından millî sorumluluk hissedilmesi ve deruhte edilmesi demek olan mil¬liyetçiliktir. Ona göre, günümüz şartlarında, millî mefkure olmadığı için, Türkler arasında, millî /kamusal ahlâk da gelişmemiştir. Ahlâk ancak, bi¬reysel ve ailevidir, dolayısıyla, yardımlaşma, fedakârlık duygusu birey ve aile dairesine hapsolmuştur. Ona göre, ortak mefkure için bazılarının ileri sür¬düğü “ümmet birliği” ise çok geniş bir dairedir. Millet; fedakârlık hislerinin ne bireysel alana hasredildiği aile kadar dar, ne de fikirlerde bir odaklaşma sağlanamayacağı kadar geniş bir dairedir.

Durkhem’in Türkiye’deki sadık izleyicisi Gökalp, milliyetçiliğin ayrıl¬maz parçası olarak değerlendirdiği mefkureyi (ülkü) toplumun bütün et¬kinliklerini yöneten ve harekete geçiren gizli bir güç olarak görür. Oldukça geç ortaya çıksa bile, Gökalp, milliyetçilik sayesinde Türk kavminin “Ben varım” diyebildiğini ve sorumluluklarını daha iyi idrak ettiğini ileri sürmek¬tedir. [10]

İkinci meşrutiyet dönemi İslâmcılığının önde gelen isimlerinden biri olan Bediüzzaman, muasırları gibi, milliyet(çilik) meselesiyle meşgul ol¬muştur. Mamafih, onun bu konudaki düşünceleri İslâmcılık akımının genel düşüncesiyle paraleldir. Yani, onun da, Batılılaşma karşısında düşünceleri çok daha keskin ve açıkken, milliyetçilik konusundaki çizgiler daha esnek ve daha az belirgindir. Bediüzzaman, Ziya Gökalp’in ileri sürdüğü gibi, müstakil bir kategori olarak, İslâm’a alternatif ya da eş bir milliyetçiliği asla kabul etmez. Özellikle, kan bağından doğan, ırkçılık esası üzerine müesses şovenist milliyetçilik, İslâm’ın akidesine terstir. Bu anlamdaki milliyetçilik, İslâmca yasaklanmış cahiliye asabiyetidir. Bediüzzaman ve diğer İslâmcı âlimler, dönemin en güçlü paradigmasına, milliyetçiliği ikiye ayırarak, İslâmî düşünce içinde ona da yer açma ihtiyacı hissetmişlerdir. Bediüz¬zaman, bir yandan ırk temelli bir milliyetçiliğin dâvâ-yı kavmiyet demek olduğuna ve dince kesin yasaklanmasına, diğer yandan ise levh-i mahfuz açılmadıkça ırkların bilinemeyeceğinden hareketle, mantıksal ve tarihsel tutarsızlığına da dikkat çeker.

“İşte bu halde levh-i mahfuz açılsa, ancak hakiki unsurlar tefrik edile¬bilir. Öyle ise hakiki unsuriyet [ırkçılık] fikrine hareketi ve cemiyeti bina etmek mânâsız hem de pek zararlıdır” [11]

Öte yandan, ırksal üstünlük düşüncesine dayalı fikr-i milliyette bir zevk-i nefsani bulunduğunu ifade eden Said Nursî, şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara, “fikr-i milliyeti bırakınız” demenin bir kolay¬cılık sayılacağını belirterek bu duygunun müsbete kanalize edilebileceği bir vasat teklif eder. “Fakat, fikr-i milliyet iki kısımdır bir kısmı menfidir, şeametlidir, zararlıdır. Başkasını yutmakla beslenir, diğerine adavetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise muhasemet ve keşmekeşe sebep olur”. [12]

Bediüzzaman’ın burada, ırksal üstünlük inancı ile biyolojik-tarihî ka¬rakteristiklere evrensel değer atfeden, kendi değer sistemleri hıyerarşisinde diğer grupların değerlerini daha düşük ve ikinci derecede gören, dolayısıyla diğer grupların varlığı için kendi grubunkine oranla yardımcı\vasıta nite¬liğinde bir statü ve değer veren anlayışa ‘menfi milliyet(çilik)’ adını verdiği anlaşılmaktadır. Bu milliyetçilikte, ırkın çıkarı en yüksek konumdadır. Di¬ğer bütün çabalar ona tabi olmalıdır. Bu düşünce, milliyetçinin\ırkçının gözünde diğer gruplara yönelik kendi tecavüzünü haklılaştıran bir dünya görüşüne dönüşür.

Bediüzzaman’ın, müsbet milliyet- menfi milliyet ayrımı, milliyetçilik türlerinden liberal milliyetçilik, kolonyal(sömürgeci) ayrımına denk düş¬mekte, yaşayan milliyetçiliğin yaşayan resmini vermektedir. Gerçekten de Avrupa’daki ilk milliyetçilik dalgası, “kendi kaderini tayin” ilkesinden güç almaktadır ve Avrupa toplumlarının kendi devletlerinin mefkuresinin iti¬ci gücünü oluşturmaktadır. Avrupa toplumları adına bu “müsbet milliyet” olarak telâkki edilebilir. Ancak daha sonraki muhafazakâr ve kolonyalist milliyetçilik, Avrupa’nın diğer toplumlar üzerinde baskı kurmalarını meş¬rulaştıran bir sonuç doğurmuştur. Anlaşıldığı kadarıyla Bediüzzaman, za¬rarını özellikle Müslümanların çektiği uygulamalarından hareketle “menfi milliyet” tanımını yapmakta ve milliyetçiliği üreten değil, maruz kalan dün¬yanın geri kalan kısmını uyarmaktadır.

Ziya Gökalp milliyetçilik türlerinden yalnız birini, Avrupa’ya güç ve kuvvet kazandıran türünü alıp diğerleri hiç yokmuşçasına davranmakta, adeta Polyannacılığa varan bir iyimserlik sergilemektedir. Vaktiyle, Tanzi¬matçıların Avrupaî reformlara, Yeni Osmanlıların Avrupa modeli meşruti¬yet atfettiği kurtarıcı role, Ziya Gökalp’te milliyetçilik olarak yeni bir halka daha eklenmiştir. Bediüzzaman özellikle “menfi milliyet”e dikkat çekmekle yeni dünyanın resmini daha gerçekçi resmetmektedir. Günümüzün moda kavramıyla, swot analizi mantığıyla hareket ederek, milliyetçi dünyada zin¬cirin zayıf halkasını oluşturan Müslümanları uyarmaktadır. Ziya Gökalp’in fikirleri, Avrupa’da dağınık toplulukları kuvvetli siyasî birlik haline getiren milliyetçiliğin ilk safhasında kalmış gözüküyor. Avrupa’ya faydası doku¬nan milliyetçiliğin, muhafazakar ve yayılmacı formlarını yok sayarak adeta milliyetçilik fetişizmi yapıyor. Bediüzzaman ise, Avrupa milliyetçiliğinin Müslümanlara yaptığı fenalıkların yanında, kendi medeniyetleri için bo¬ğucu etkilerini de nazara vermektedir. Mesela 1. Dünya Savaşı, onun or¬taya çıkardığı felâketler, menfi milliyetçiliğin, onu ortaya çıkaran Avrupa dahil, insanlığa ödettiği bedeldir. Keza, Gökalp milliyetçiliğin, diğer mil¬letleri uyandırdığı tezine Bediüzzaman karşı çıkmaktadır. Ziya Gökalp’in, zamanında bizde niçin uyanmadığını ifade edip hayıflandığı milliyetçiliğe, Bediüzzaman tabir yerindeyse, esef etmektedir. Menfi milliyet fikriyle, baş¬ta Rum ve Ermeni olarak pek çok “kulüpler” namındaki sebep-i tefrika-i kulûp, muhtelif mülteciler cemiyetleri teşekkül etti ve onlardan şimdiye kadar ecnebilerin boğazına gidenlerin ve perişan olanların halleri, menfi milliyetin zararını gösterdi” [13]

Bediüzzaman fikr-i milliyet milliyeti, Kur’ân-ı Kerim’de yardımlaş¬manın temeli olan bir farklılaşma olarak tanımlanmaktadır. Nitekim, 26. Mektub’ta, Hucurat suresinin 13 âyeti: “Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içti¬maiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yok¬sa, sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkârla yabanî bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir” şeklinde tefsir edilmektedir. Bu mânâ, İbni Haldun’un sebep “asabiye”yesini akla getirmektedir. Ziya Gökalp’in “mefkure”nin kaynağı olarak gördüğü milliyetçilik, fonksiyon olarak, “müs¬bet milliyet”in mündemiç olduğu mânâya oldukça yaklaşmaktadır.

Bu bilgiler ışığında Bediüzzaman’ın, milliyetçiliği ikiye ayırarak, mil¬liyetçiliğe aynen siyaset için belirlediği ehven-i şer ilkesiyle bir yer aç¬maya çalıştığı söylenebilir. Tarihî ve egemen bir milliyetçilik konusunda, Bediüzzaman’ın genel yaklaşımında olduğu gibi, Batı’ya ait bir fenomen olmasına rağmen, yok sayma değil, sivri uçları yontarak İslâmiyet’e hizmet¬çi hale getirme çabası dikkat çekmektedir.

Son tahlilde müsbet ve mukaddes İslâm milliyetinin ırkçılık fikrini ka¬bul etmediğini, çünkü ona ihtiyaç bırakmadığını ileri sürmekte, bunun de¬lili olarak da üç yüz elli milyon Müslüman’a kardeşlik duygusunu kazandı¬ran şeyin İslâmiyet olduğunu söylemektedir. [14] Bu satırlar, Bediüzzaman’ın, Gökalp’in fikirleriyle kendi düşüncesi arasına koyduğu kırmızı çizgi olarak da okunabilir. Zira, Gökalp’in, “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” adlı eserinden de takip edileceği gibi, İslâm fikirlerden herhangi birisi ola¬rak, başat belirleyiciliğini yitirmiş, eserin adında olduğu gibi adeta arada sıkışıp kalmıştır. Gökalp’in, 3’lü tasnifi “medeniyet zümresi,” “hars zümresi” şeklinde yeniden formülüze ettiğine bakılırsa, İslâmiyet; geniş daire demek olan “medeniyet”in yapıcı-yoğurucu atmosferi olmak noktasında gözden çıkarılmış oluyor. Kültür zümresine dahil edilerek, beşerî olan kültürle aynı hizaya getiriliyor. Bediüzzaman ise, Gökalp’in aksine, çok ihtiyatlı yaklaş¬tığı ve pek çok kayıtla evcilleştirerek “müsbet milliyet” olarak yaklaştığı milliyet(çilik)e, ancak İslâmiyet’in temel sınırları içinde ve ona yardımcı olmak şartıyla yer açmaktadır. 26. Mektub’un Dördüncü Meselesinde Be¬diüzzaman: “Şu müsbet fikr-i milliyet, İslâmiyet için hadim olmalı, kale olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli.” demektedir. Milliyeti İslamiyet’le bir tutmak ve onun yerine ikame etmeye çalışmak adeta bir cinayete eş tutulmaktadır: “ Onun için, uhuvveti milliye ne kadar da kavi olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onun yerine ikame etmek, aynı kalenin taşlarını kalenin içindeki elmas hazinenin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nevinden ahmakâne bir cinayettir.” [15]

Bediüzzaman, millet, İslâmiyet, medeniyet ayrımı yapan Jön-Türkleri eleştirirken, Ziya Gökalp’in üçlü ayrımına gönderme yapıyor olmalıdır. Ona göre, Jön Türkler dinin hayatın temeli olduğunu göremeyip, millet ve İslâmiyet’i birbirinden ayırmışlardır. Onlar medeniyeti (muasırlaşmak) ise daimî ve genişleyen, hayatı kolaylaştırıcı/rahatlatıcı olarak görüyorlardı. “Medeniyet sistemi bozuktu, hem muzırdı. Tecrübe-i katiye bize bunu gös¬terdi.” Bediüzzaman üstü örtük bir şekilde, Gökalp’in, İslâmlık ve Türklük arasında kurduğu karşılıklı bağımlılık ilişkisini de eleştirdiği sezilmektedir. O, Gökalp’in, milliyetçiliği, kozmopolitliğe karşı dinin koruyucusu olarak değerlendirmesinin yanlışlığı konusunda tarihin şahitliğine başvurmakta¬dır. Bediüzzaman’a göre, Türkler İslâm’a yardım etmişlerdir, ama Türklüğün varlığı bizzat İslâm’a bağlıdır. “Türk Milleti anasır-ı İslâmiye içinde en kes¬retli olduğu halde dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslüman’dır. Sair unsurlar gibi müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkisam etme¬miştir. Nerede Türk taifesi varsa Müslüman’dır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (macarlar gibi)”. Görüldüğü gibi, Türklük İslâmiyet’in gücü kuvveti, İslâmiyet ise Türklü¬ğün ruhu, canı gibi değerlendirilerek, Gökalp’in tezi reddedilmektedir. Bir düşüncesinde, kuvvetle muhtemeldir ki, isim vermeksizin onu eleştirmekte “dil ve dini” milletin kurucu ögesi olarak kabul etmek zorunda kaldığını şu şekilde nazara vermektedir: “Hakiki unsuriyet fikrine hareketi ve hamiyeti bina etmek, manasız hem pek zararlıdır. Onun içindir ki, menfi milliyet-çilerin ve unsuriyetperverlerin reislerinden ve dine karşı pek lakayt birisi mecbur olmuş, demiş ‘dil, din bir ise milet birdir’. Madem öyledir. Hakiki unsuriyete değil, belki dil, din, vatan münasebatına bakılacak.” [16]

Bazı noktalarda birbirine oldukça yaklaşan Gökalp’in milliyetçiliği ile Bediüzzaman’ın “müsbet milliyet”i arasında bile asla tesviye edilmeyecek bir uçurum vardır. Gökalp’te İslamiyet asıl ve belirleyici olmaktan çıkmış¬tır. Bediüzzaman’da ise İslâmiyet’in temel referans olarak alınmadığı hiçbir düşünceye, milliyetçilikte olduğu gibi, yer yoktur. Dolayısıyla, Gökalp’i, taşı elmasla aynı gören hatta onu elmasa tercih eden adam gibi gördüğü varsa¬yılabilir.

İnsanlık/Evrensellik Açısından Milliyetçilik ve Bediüzzaman

Bir ideoloji olarak milliyetçilik, diğer ideolojiler gibi modern çağın ürü¬nüdür. Yani, büyük insanlık tarihinin yalnızca son iki-üç asrı caridir. İn¬sanlık tarihinin en sancılı ve buhranlı döneminin ürünüdür. Bazılarının milliyetçiliği, ergenlik sivilcesi diye nitelendirmesi pek yerinde ve pek ma¬nidardır. Kendisini var etme çabasında, başkalarını umursamama ve aşağı¬lama psikozu insanın tabiatının en bilindik marazlarından birisidir. Ego, bazen sınıf ayrımı, bazen de millet ayrımında kendisine rol çalabilir. Eski Yunan’da efendi-köle; Roma’da Patrici-plep ayrımını ortaya çıkaran moti-vasyonla, milliyetçiliği ortaya çıkaran dürtü, Batı’nın önemli düşünürlerinin önemli bir kısmına göre, beşer egosunun aynı yönünden beslenmektedir

Bediüzzaman’ın menfi milliyetin, bir- iki istisna dışında, İslâmlar için¬de yer tutmadığı, bunun ait bir hastalık olduğu şeklindeki açıklaması tarihî bir açıklamadır. Tarihçi A.Toynbee, benzer şekilde, Müslümanlar arasında ırkçılığın kaldırılışını İslâm’ın ahlâkî başarılarından biri olarak göstermekte ve bu İslâmî özelliği günümüzde yerleştirmeliyiz demektedir. Çünkü ona göre, ırkçılığın bu denli kabul görmesi bir felâket sayılmalı, ki bu daha çok son dört yüz yıl içinde yeryüzünün paylaşılması konusunda Batılı güçler arasındaki yarışmada, aslan payını alan ülkeler körüklemekte. İnsanlık için son derece önemli bir kavgada gittikçe kaybeden ve ırkçılığın karşı¬sında olan güçler, eğer bu ana kadar beklettikleri gizli bir kuvveti ortaya çıkartırlarsa, tekrar kazanabilirler. İslâm ruhunun barışı seven, toleranslı ve ırkçılığa karşı olan kişilerin yararına bir takviye olabileceği akla uygun gö¬zükmektedir” [17]

Bediüzzaman, menfi milliyetçiliğin, ahlâkî açıdan içerdiği can alıcı so¬runa, adeta Kantvarî bir mantıktan hareket ederek, parmak basmaktadır. Ona göre, milliyetçilik, her toplumun en çok yüzde yirmi beşine hitap ede¬bilir. Çünkü, bir toplumun yüzde yetmiş beşini, ihtiyarlar, hastalar, çocuklar, zayıflar, musibetzedeler, ya da tamamen ahirete dönük yaşayanlar oluşturur. Milliyetçilik, dünyevî-geçici bir lezzet verdiği için, bunların bunda hissesi yoktur. Onlar, ahirete dönük şefkate, merhamete muhtaçtır. Bunların ışık¬larını söndürmeye ve tesellilerini kırmaya hangi hamiyet müsaade eder. [18] Bediüzzaman, menfi milliyetçiliği hamiyet olarak görenlere bu tabloyu sunduktan sonra şöyle sorar: “Nerede millete şefkat, nerede millet yolunda fedakârlık?”

Bu meyanda, milliyetçiliğin vatan, vatanseverlik kavramlarıyla karıştırıl¬maması gerekir. Yurtseverlik, kişinin komşularına soydaşlarına hatta bütün dünyadaki varlıklara karşı duyduğu sevgi, merhamet ve sorumluluk duy¬gusu taşıması olarak kabul edilirse, “milliyetçilik” de bu anlama geliyorsa ortada sorun kalmaz. Din bağlamında, vatanseverlik, kişisel ve öznel bir tercihe bırakılmayacak konular arasındadır. İçeriden gelen tehlikelere ve dışarıdan yapılan tecavüzlere karşı müdafaa yapmak her bir müminin dinî görevleri arasındadır. İslâm söz konusu olduğunda, bu dünyanın ceza ve mükâfatına ahirettekini de ilâve ederek, vatanseverliğin icaplarına uymak için gerekli motivasyonu iki kat artırır. Milliyetçilik\ırkçılık düşüncesine, müsbet milliyet kavramsallaştırması ile ıslah edici bir alan açma çabasına girse de, genellikle olumsuz bir tavır takınan Said Nursî eserlerinde, sık sık “vatana ve millete nafi [menfaatli] adamlar yetiştirmek,” vb. ibarelere yer vermektedir ki bu, onun “vatan sevgisi”yle ırkçılık arasında kesin bir ayrıma gittiğini göstermektedir.

Irksal üstünlük mânâsına gelen “menfi milliyetçilik” vatan ve yaşanılan fizikî ve sosyal çevreye karşı duyulan irtibat bağından oldukça farklı bir duygudaşlık temelinde yükselir. Şöyle ki, ırksal üstünlük inancı; insanın ait olduğu etnik varlık bağlamında ayırt edilebilir olduğu, etnik varlıktaki iyi¬liğin, iyilik ve kötülüğün nihai kriteri olduğu ve insanların yer yüzündeki işlerinde etnik realite ve değerlerin esas alınması fikrine dayanır. Bu etnik varlık kabile veya millettir. Kısaca, milliyetçilik (ırkçılık) mevcudiyeti kaçı¬nılmaz ve dayandığı biyolojik, coğrafi, psikolojik, tarihî ve siyasî olgular se¬bebiyle haklı görülen bir inanca dayanır. Bu yüzyıl boyunca karşılaştığımız “üstün ırk,” “seçilmiş kavim” teorileri biyolojik temelli ırkçılığın en bildik örnekleridir.

Milliyetçilik her ne surette olursa olsun, mantıkî olarak eşitlikçi değildir. Zira milliyetçiliğin en masumu olan “kültürel milliyetçilik” bile buna izin vermez. Her kültürün sonsuz sayıda bölünmesine hak tanımak gerekir ki bunu savunmak mümkün değildir.

Din, Devlet Açısından Milliyetçilik ve Bediüzzaman

Ziya Gökalp, milliyetçiliğin milâdı olarak Tanzimat’ı göstermekte ve geç kalmışlıktan dert yanmaktadır. Halbuki İslâm toplumlarında Bediüzzaman bir olgu olarak milliyetçiliğin ortaya çıkışını çok daha gerilere götürmek¬te ve bunun için İslâm’ın ilk dönemlerini işaretlemektedir. Bediüzzaman’a göre milliyetçilik, İslâm nasları açısından yasaklandığı gibi pratik olarak da faydasızdır. Ona göre, İslâm itikadınca merdud sayılan milliyetçilik, Cahi¬liye kabileciliği olarak Emeviler döneminde yeniden gün yüzüne çıkmıştır. Onlar, milliyet fikrini siyasetlerine bulaştırdıkları için hem İslâm âlemini küstürmüş, hem de kendileri çok felâketler çekmişlerdir. Günümüzde ise, milliyetçilik Avrupa zalimlerinin, İslâm toplumlarını bölüp, parçalayıp, yut¬mak için sahnelediği bir oyundur. “Avrupa zalimleri milliyet fikrini İslâmlar içinde uyandırmaya çalışmaktadır, ta ki onları kolayca yutabilsin.” Yeni Os¬manlıların “İttihad-ı İslam” düşüncesi, İttihat Terakki döneminde giderek zayıflayıp, Türkçülüğün revaç bulduğu dönemde, İslâmcı düşünürler tara¬fından yeniden aynı heyecanla savunulmuştur. Bunlar içinde belki bir tek, Cemalettin Afganî’nin görüşleri istisna sayılır ve Gökalp’in düşünceleriyle kesişir. Afganî, Batı’nın sömürgeci politikalarına karşı, asrın gerçeği olarak gördüğü milliyetçiliğe sarılmaktadır. Ona göre milliyetçilik, İslâm birliğine zarar vermez, aksine bir başka açıdan onu pekiştirir. Çünkü, milliyetçilikle tek tek kuvvetli hale gelen Müslümanların çok daha güçlü bir İslâm birliği oluşturacaklarını düşünüyordu.

Bediüzzaman, milliyetçilerin, içinde İslâm’ın da olduğu Asya toprakları¬nın coğrafî, kültürel, demografik farklılıklarını kavrayamadıklarını “Asya’da uyanan akvam, fikr-i milliyete sarılıp, aynen Avrupa’yı her cihetle taklit ederek, hattâ çok mukaddesatları o yolda feda ederek hareket ediyorlar. Halbuki her mil¬letin kamet-i kıymeti başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa, tarzı ayrı ayrı olmak lâzım gelir. Bir kadına bir jandarma elbisesi giydirilmez. Bir ihtiyar hocaya tango bir kadın libası giydirilmediği gibi, körü körüne taklit dahi çok defa maskaralık olur”1[19]şeklindeki bir analojiyle ifade etmeye çalışmaktadır.

Bediüzzaman “Hem bizde, iptida-yı Hürriyette, Babil harabiyeti zama¬nında “tebelbül-ü akvam” tabir edilen teşâub-u akvam ve o teşâub sebebiyle dağılmaları gibi, menfi milliyet fikriyle, başta Rum ve Ermeni olarak pek çok kulüpler namında sebeb-i tefrika-i kulûb, muhtelif mülteciler cemiyet¬leri teşekkül etti. Ve onlardan şimdiye kadar ecnebîlerin boğazına giden¬lerin ve perişan olanların halleri, menfi milliyetin zararını gösterdi.” [20] der. Keza, Ahmet Naim de İslamiyet’in “uhuvvet-i İslamiye” ilkesini milliyetçi¬likle sentezleme çabasını hem itikadî, hem pratik açıdan zararlı görmekte¬dir. Ona göre İslam dünyasının zayıf olduğu bir durumda “dâvâ-yı milliyet” tam bir cinayettir: “Bahusus hemen hemen bütün diyar-ı İslâm, diyar-ı küfre inkılap etmişken, buradaki bir avuç Müslüman ‘ben Türküm’,’ ben Arabım’, ‘ben Çerkezim’ gibi daiyelerle yekdiğerine karşı zerre kadar revabıt-ı muhabbeti gev¬şetmeleri– hele düşmanlarımızın pay-ı tecavüzü ta kalbimize bastığı bir sırad – cinnettir.” [21]

Aynı şekilde Bediüzzaman da, “şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî tahakkümü altında ezilen anâsır ve kabâil-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabanî bakmak ve birbirini düşman telâkki etmek öyle bir felâkettir ki, tarif edil¬mez. Adeta bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılanlara arka çevirip sine¬ğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle, büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa›nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda onlara ehemmiyet vermeyip, belki mânen onlara yardım edip, menfi unsuriyet fikriyle şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya cenup tara¬fındaki dindaşlara adâvet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâlikiyle beraber, o cenup efradları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Cenuptan gelen Kur’ân nuru var; İslâmiyet ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur. İşte o dindaşlara adâvet ise, dolayısıyla İslâmiyet’e, Kur’ân’a dokunur. İslâmiyet ve Kur’ân’a karşı adâvet ise, bütün bu vatandaşların hayat-ı dünyeviye ve hayat-ı uhreviyesine bir nevi adavettir” [22] demektedir.

Sonuç

Aynı dönemde yaşayan, aynı kültürel havzada yetişen ve etnik olarak aynı kökene sahip Ziya Gökalp ve Said Nursî’nin, devletin yıkılışı döne¬minde yoğun tartışma konularından birisi olan milliyetçilik konusundaki görüşleri bazı ortak noktalara rağmen çok derin farklılıklar göstermektedir.

Şöyle ki;

Ziya Gökalp Osmanlının kurtuluşu bakımından İslâm’ı temel referans olmaktan çıkarmış, dini milliyetçilikle eşit bir kategoride değerlendirmiş¬tir. Hatta, Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak fikirlerinin nihai gayesi olarak “çağdaş bir İslâm Türklüğü” meydana getirmek olduğunu söyleme¬sinden de anlaşıldığı gibi, İslâm’ı; pozitivist-ilerlemeci “yeni ideoloji”nin hizmetçisi yahut payandası mevkiinde değerlendirmektedir. Türkçülüğü, kozmopolitliğe karşı İslâm’ın koruyucusu olarak görmesi; Gökalp’in kafa¬sındaki fikirlerin önem sıralaması hakkında bize kesin bilgi verir.

Said Nursî ise, dönemindeki diğer İslâmcı düşünürler gibi (Babanzade Ahmet Naim vs), İslam’ı temel referans olarak görmektedir. Gökalp’in ak¬sine, “müsbet milliyet” kavramıyla evcilleştirdiği milliyetçiliği, İslâmiyet’in temel sınırları içinde ona yardımcı ve destekçi olmak şartıyla kabul etmek¬tedir. “İslâmiyet’le eşit tutulan ve onun yerine ikame edilen milliyetçiliği” bir cinayet olarak niteleyerek, Gökalp’in düşüncelerini, onu hedef alarak, kesin ve net bir dille reddetmektedir.

Bu meyanda, Ziya Gökalp’in İslâm karşısında Türklüğü öne çıkaran yaklaşımını da tersine çevirmekte ve Türklüğün varlığının ancak İslâm’a bağlı olduğunu ifade etmektedir. Ona göre İslâmiyet Türklüğün ruhudur. Nerede, Türk varsa Müslüman’dır. Müslüman olmaktan çıkanlar Türklük¬ten de çıkmıştır.

Milliyetçiliğin doğuşu ile ilgili olarak da Gökalp ve Bediüzzaman farklı düşünmektedir. Gökalp milliyetçiliği, kültürel bir devamlılık olduğu fikrin¬den hareket olarak tabiî bir süreç olarak görmektedir.

Bediüzzaman’a göre ise milliyetçilik, bir keşif değil, icaddır. Ona göre, milliyetçilik modern dönemde adı konulmamış bir dindir ve bu yüzden “milliyetçiler, milleti mabud ittihaz” etmektedirler. Pozitivizmle birleşen milliyetçilikte bu çok açıktır. Nitekim pozitivizmin en temel ritüellerinden biri de akla ve millete tapınma ayinleridir. Bediüzzaman’a göre milliyetçilik bu haliyle adeta eski cahiliye asabiyesinin günümüzdeki versiyonudur. Çün¬kü her ikisinin de hamuru, “gaflet,” “dalalet,” “riya” ve “zulmet” ten ibarettir.

Ziya Gökalp, milliyetçiliğin “tesanüt” ruhunu uyandırdığını ve milletleri güçlendirdiğini ifade ederek milliyetçiliği, yalnız “liberal milliyetçilik”ten ibaret saymaktadır. Kültürel milliyetçiliği, millet için fedakârlık anlayışını, evrensel bir gerçek olarak düşündüğü anlaşılmaktadır. Halbuki, başkasına zarar vermeme prensibinden hareket eden milliyetçilik Avrupa açısından ilk dönemlerde ve kısa bir süre için geçerli olmuştur. Yaygın olan ve günü¬müzde de kabul gören milliyetçilik; muhafazakâr milliyetçilik ve sömürgeci milliyetçiliktir: bunların temel niteliği, başka toplumları ötekileştirme ve sömürmeyi bir hak olarak görmektir.

Bediüzzaman milliyetçilik konusunda, Avrupa için yarayışlı olana değil, dünyanın geri kalan kısmına felâket getiren ve bizim de millet olarak maruz kaldığımız milliyetçiliğe (muhafazakâr ve yayılmacı milliyetçilikler) dikkat çekmektedir. Ona göre milliyetçilik, İslâm’ın ilk dönemlerinde (Emeviler) bizim için zararlı olduğunu bildiğimiz bir hastalıktır. 20. yüzyılda İslâm âlemini parçaladığı gibi, Osmanlıda kulüpleri ortaya çıkararak çok zararlara yol açmıştır. Kaldı ki, milliyetçiliğin, onu ortaya çıkaranlar için bile kötü olduğunu 1. Dünya Savaşının felâketleri göstermiştir. Kaldı ki, milliyetçili¬ğin, kısmî iyilik doğuran versiyonuna (liberal, kültürel milliyetçilik) ihtiyaç yoktur. Bediüzzaman “müsbet milliyet” olarak gördüğü bu anlayışın zaten İslâm’ın özünde var olduğunu, yani, yabancı bir kaynağa ihtiyacımız olma¬dığını ifade etmektedir.

Yine Bediüzzaman milliyetçiliğin evrensel bir iyilik olamayacağını; “milliyetçilik” duygusunun bir toplumun sadece yüzde onuna hitap etti¬ği gerçeğinden hareketle söylemektedir. Ona göre milliyetçilik; çocukları, hastaları, yaşlıları ve musibetzedeleri hesaba katmamakta, onları milletten saymamaktadır. Dolayısıyla, milliyetçilik sadece dar bir kitleye hitap ettiği için, ahlakî temelden de yoksundur.

Özet

Tanzimat’la birlikte topyekün modernleşmeyi en başta devlet politikası olarak hedefleyen Osmanlı yöneticilerinin maruz kaldıkları ve çözme ihti¬yacı içinde oldukları en önemli sorunlardan birisi milliyetçiliktir. Zira, bu ideoloji, Osmanlı devleti gibi, çeşitli din ve alt kültürleri bir arada yaşatma formülüne dayanan imparatorluk-devletlerde derin bir krizi tetiklemiştir. Bu çalışma; biri Türkçülüğün, diğeri İslâmcılığın temsilcisi iki önemli şah¬sın fikirleri etrafında son dönem Osmanlı milliyetçiliğini anlamak ve tar¬tışmak amacını gütmektedir. Bunlardan birincisi, yeni rejimin kuruluşuna fikirleriyle ışık tutan, ‘Türkçülük’ün temsilcisi Ziya Gökalp; diğeri ise yeni rejimin daima şüpheyle baktığı, Türkiye’nin en başta gelen kanaat önder¬lerinden Said Nursî’dir. Bu mukayesenin devletçi fikirlerle, sivil toplumcu hareketlerin bir asırlık macerasını değerlendirmek açısından önem taşıdı¬ğını düşünüyoruz.

Anahtar Kelimeler

milliyetçilik, muasır İslam Türklüğü, müsbet milliyet, menfi milliyet, li¬beral milliyetçilik, din ve devlet

Abstract

One of the most serious problems encountered by the Ottoman statesmen, who aimed at a complete modernization since Tanzimat (The Reorganizati¬on) is nationalism which they urgently felt the need for a solution, since that ideology triggered deep crises in empire-states like the Ottoman State, which is based on a formulation of coexistence of various religions and subcultures together. This study has the purpose of understanding and discussing the late Ottoman nationalism based on the thoughts of two prominent figures, one of whom is a representative of Turkism, and the other that of Islamism. The first of them is Ziya Gokalp, the representative of Turkism, who shed light with his ideas on the establishment of a new regime and the other is Said Nursi, one of the foremost opinion leader of Turkey and whom the new regime always had doubts about We think that this comparison is of vital importance in terms of evaluating a century-long adventure of statist ideas and civil society move¬ments.

Key Words

Nationalism, contemporary Islamic Turkism, positive nationality, negative nationality, liberal nationalism, religion and state

Dipnotlar:

[1] TOPÇUOĞLU Abdullah, “Ulus Devlet ve Etnisite Olgusu”, Türkiye Günlüğü, Sayı:33, Mart-Nisan 1995, s.104-105

[2] Köker Levent, “Kimlik Krizinden Meşruluk Krizine”, Toplum ve Bilim, S:71, Kış 1996, s. 157

[3] Nursî Said, Mesnevi-i Nuriye, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1996, s. 96

[4] Duran Bünyamin, “Irkçılık, Ulusçuluk, Milliyetçilik ve Müslümanca Tavır”, Köprü, No:52, s.15

[5] Hayes J.H Carlton, Milliyetçilik: Bir Din, Çev. Murat Çifkaya, (İstanbul: İz Yayıncılık, 1995), s.80-83

[6] Balibar Etienne, I, W. Irk, Ulus, Sınıf: Belirsiz Kimlikler, ( İstanbul: Metis Yayınları, 1993), s. 120

[7] Kadıoğlu Ayşe, “Milletini Arayan Devlet: Türk Milliyetçiliğinin Açmazları”, Türkiye Günlüğü, S:33, 1995, s.97-98

[8] Farukî İsmail, İbrahimî Dinlerin Doğuşu, çev. Mesut Karaşahan, ( İstanbul: Pınar Yayınları, 1993), s.105-106

[9] Gökalp, Ziya, Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, 5.b, Hazırlayan, İbrahim Kutluk, Kültür Bakanlığı Ziya Gökalp Yayınları, 1976, s.12.

[10] Gökalp, Türkleşmek…., s.50-52

[11] Nursî Said, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1996, s.313

[12] Nursî Said, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1996, s.310

[13] Nursî, Said, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1996, s.311

[14] Nursî, Said, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1996, s.314

[15] Nursî, Said, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1996, s.311

[16] Nursî, Said, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1996, s.314

[17] Toynbee Arnold, Medeniyet Yargılanıyor, çev., Ufuk Uyan, ( İstanbul: Ağaç Yayınları, 1991), 182-183

[18] Nursî, Said, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1996, s.409

[19] Nursî, Said, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1996, s.312

[20] Nursî, Said, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1996, s.311

[21] Kara, İsmail, “İslamcılarla Türkçüler Arasında Bir Milliyetçilik Tartışması”, Tarih ve Toplum, S.28, Nisan 1986,s.240-241

[22] Nursî, Said, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1996, s.311

Yukarı