. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 8609

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2008 
 Türkiye'nin Demokrasi Süreci
 KÖPRÜ / Yaz 2004 
 Popüler Esaret: Nefisperestlik


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Ölüm Gerçeği
Güz 2001   [ 76. Sayı ]


Ölümün Varlık Eksenli İdraki

Dr. Hakan Yalman

"Solunum hareketlerinin gözlenmemesi, kalp ve solunum seslerinin alınamaması, pupillaların fikse dilate olması ve ekg'nin düz hat çizmesi nedeniyle hasta exitus olarak kabul edilmiştir."

Bunlar bir insanın sergüzeşt-i hayat defterine hastanede yazılan son cümleler. Hayat kitabına konulan son noktanın ifadeleri. Bir zamanlar ağlayarak dünyaya gelen, emekleyen, koşan, oynayan, üzülen, yıpranan, hastalanan, sevinen, gurur duyan, pek çok duyguları yaşayan, bedenen pek çok farklı hallerde bulunan ve bunların toplamı ile insan adını alan varlık, ölümle mülk boyutundaki bu hallerin sonuna geliyor. Artık, hareket etmeyecek, bizim algıladığımız şekilde sevinç ve üzüntü halleri onda gözlenmeyecek. Mevcudiyetini bir müddet daha, şeklen ve hareketsiz olarak koruduktan sonra, bir şekilde mülkten kaybolacak. Yanarak veya çürüyerek kendisini teşkil eden temel maddelere ayrışacak. Bu bedeni oluşturmak için bir zamanlar dünyanın belki kainatın pek çok farklı bölgesinden o bedene yönelen, canlılığını idame için koşup o bütün içinde vazife alan mineraller, aminoasitler, yağlar, proteinler, karbonhidratlar artık vazifeleri bitmişçesine dağılıp bedeni terk edecekler.

"Daha dün, gülüp oynuyordu.", "Dağ gibi adamdı", türünden cümleler, hafızalarda veya kasetlerde kayıtlı görüntüler kalacak. Bütün bunların ardından, beyinleri zonklatan, asırlardır net bir çözüm bulunamayan muhteşem soru tekrar gündeme gelecek "Hayat nedir?" ve bununla bağlantılı olarak çözüm bulacak soru "Ölüm nedir?"

Karşımızda hareketsiz duran soğuk bedene "hayatta" sıfatını veren yalnızca kalbin, akciğerin ve beynin çalışması mıdır? O sevgiler, gülüşler, öfkeler, azgınlıklar, üzüntüler, ağlamalar, endişeler ve daha pek çok halin ortaya çıkışı yalnızca bu üç organla mı bağlantılıdır?

Belki de bu organlar ve hayat arasındaki bağlantı yalnızca görebildiğimiz alemin, yani şehadet aleminin bir verisidir. Yani, mülk olarak adlandırdığımız, elle tutup gözle gördüğümüz, algılarımıza hitap eden dünyanın daha doğrusu algılarımızla sınırlı kartezyen dünyanın ölçüleriyle kurulmuş bir ilişki olmalıdır. Algılarımızla sınırlı bir alemde, algılayamadığımız şeylerin yok kabul edildiği bir anlayışta, ölümün anlamı hiçlik ve yokluk olacaktır. "O, artık yok" cümlesi bu yaklaşımın yaygın bir ifadesi olmalıdır. Böyle bir yaklaşımın şekillendirdiği zihinlerde ise uhrevî alemler ve ölümden sonra tekrar dirilme, hatta gerçek anlamda hiç ölmeme gibi özellikle semavî dinlerin ortaya koyduğu tezler kendini avutma, ölümün soğuk yüzüne, benliğe olan büyük darbesine karşı bir savunma mekanizması olarak algılanmaktadır. Gerçekten de genel psikolojik eğilim vahyin verileri ile ortaya konan ölüm anlayışını samimiyetle benimsemekten öte, gene mülk boyutu ve benlik hesabına, bunlarla bağlantılı olarak "sahibim" zannettiklerini kaybetmemek adına bir kaçış şeklinde uhrevî hayatı kabullenmek tarzında ortaya çıkar. Bütün sahip olduklarını mülk boyutuyla bağlantılı bilen ve varlığı şehadet aleminden ibaret sayan bir yaklaşımda uhrevî alemleri, Cennet ve Cehennem gibi kavramların varlığı konusunda bir şüphe hep devam etmektedir. Büyük çoğunluk, "gözüyle görmüş gibi" inanmaz. "Şüphe" düzeyindeki o inancı ise kaybetmek istemez; çünkü ölümle gelen yıkıma karşı o bir sığınak ve kaçış yeridir. Yani uhrevî alemlere olan inancın gerisinde bile bir bencillik, "ben"in ayakta kalabilmesi adına menfaatle bağlantılı bir kabul olduğu izlenimi hakimdir. Bu durumda, bir taraftan önünde duran ölüm gerçeğinden kaçış arayışı içinde olan, diğer taraftan zorakî olduğuna inandığı ölümden sonra hayat olduğu inancından rahatsızlık duyan "ben"de bir yırtılma şuuraltındaki "samimi değilim" düşüncesinden kaynaklanan bir huzursuzluk hali çoğu zaman kendini gösterir. Oysa bu çelişkiler yumağından çıkış yolu varlığı ve onunla bağlantılı olarak hayatı tekrar sorgulamak, kartezyen dünyamızdan çıkıp, algılarımızın sınırlarından kurtulup yeni bir hayat anlayışı ortaya koymak ya da varlığı ve hayatı gerçek şekli ile algılamaya çalışmak olmalıdır. Varlıkla ilgili şüphelerini netliğe kavuşturmadan, insanların ölüme net bir izah getirebilmeleri mümkün gözükmemektedir.

Varlık Nedir?

Wolfgang Smith'in insanlık aleminde varlıkla ilgili çıkmazlarına dair şu cümleleri de olayın temellerini irdeler mahiyette bize destek vermektedir. "En temel kavrayışımızla çelişen ve prensipte kendisini onaylayacak bir delilin bulunamayacağı şüpheci bir doktrin olan Kartezyen felsefesinin nasıl bunca zaman Batı düşüncesinde hakim bir yer edindiği yolunda bir soru yöneltilebilir. Niçin bilim adamları, dış dünyayı deneysel yollarla bilinemez kılan bu asılsız öğretiyi kabul etmek zorunda olsunlar ki? Biri çıkıp Kartezyenci spekülasyonu, kendi amacının önündeki en büyük engel, metafizik fanteziler ve başıboş düşler diye küçümseyebilir. Bilindiği gibi 18. yüzyıldan bu yana Kartezyencilik ile fizik öylesine yakınlaşmıştır ki yüzeysel bir gözlemci çatallanma* doğmasının gerçekte fiziksel keşiflerin olanca ağırlığıyla desteklenen bilimsel bir görüşü ortaya koyduğunu sanabilir. Her şey bir yana o büyük Newton bile bu tuhaf yakınlaşmaya bel bağlamıştır. Böylece günümüze değin bu birliğin görünürde çözülemez olduğu kanıtlanmıştır."1

Aslında varlık ve oluş konusu insanlık tarihi boyunca üzerinde durulmuş ve farklı dönemlerde farklı yaklaşımların konusu olmuştur. Mesela, Thales, Ksenophanes, Phythagoras gibi düşünürler günümüzdeki kartezyen yaklaşıma benzer tarzda varlığa kendi içinde izah bulmaya çalışmışlar, Aristoteles de bunlara "fizikçiler" adını vermiştir. Bu ekolün ortaya çıkışı ile felsefenin doğduğu düşünülmektedir. Bu şahıslar "mertebe ve süre bakımından ötekilerden önce gelen ve dolayısıyla ötekilerin doğuş sırasıyla kendisinin çıktıkları ilk elemanın hangisi olduğunu araştırmakla işe başlıyor."2

Pek çok felsefî ekolün üzerinde durduğu bir konudur bu. Varlığın temelini oluşturan, üzerine bina edildiği öz, hep merak edilmiştir. "Milet Okulu'nun şefi ve bütün İonia okullarının atası olan Thales 600 yıllarına doğru bu ilk prensibin su olduğunu, bunun evrensel temel olup, öteki cisimlerin bunun değişimlerinden meydana geldiklerini, suyun her yandan dünyayı kuşattığını, dünyanın bu sonsuz okyanusta yüzdüğünü ve ihtiyacı olan besleyici elemanları hiç durmadan ondan aldığını söylüyor."2

Aslında, varlığa, hayata dair geçmiş dönemlerin izahlarında sezgi ya da gözlem yoluyla pek çok önemli şey ortaya konmuştur. Zamanla pozitivist ve materyalist bir yaklaşımla bu izahlar küçümsenmiş ve ortaya konan önemli hakikatler hafife alınmıştır. Bu yaklaşımla, bütüncül, madde ve ötesini kuşatan varlığa geniş bir perspektiften bakan izahlar olsa bile sonraki dönemlerde bunların algılanışı çok sathi kalmıştır. Bilimsel ve pozitivist bakış adı altında geçmiş dönemlerin eşyayı daha bütüncül kuşatan bakışları her alanda kısırlaştırılmış daha da geliştirilmesi şöyle dursun, küçümser tavırlarla hep uzağında kalınmıştır. Bu günün bilim sadece maddeye hasrolmuş bakışı ile Milet Okulu dönemlerindeki şu izahlar kadar bile yaşananları kuşatıcı olamamıştır. "Anaksimandros'a ve Anaksimandros'un öğrencisi Milet'li Anaksimenes'e göre ilk prensip su değildir, belki de toprağı ve denizi her yandan kuşatan ve her ikisini de bereketli hale getiren ince bir maddedir. Hocaya göre belirsiz bir cevher (aperion), öğrenciye göre aer, pneuma, psykhe olan bu madde, göklerin ve içindeki alemlerin ortak anasıdır (ton ouranon kai ton en autois koimon). Var olan her şey, varlığı bu prensipten alır ve ondan ayrılma yoluyla çıkmıştır. Şu halde, bu hayatın dolaşması ve yeni varlıklara geçmesi için, her şeyin, kaderin belirttiği saate, ondan aldığı hayatı gene ona vermesi yerinde olur."3 Bu bölümde Çin ve Uzakdoğu felsefî ekollerinin de esası olan bütünde denge, sıcak ve soğuk, kuru ve yaş antitezleri arasındaki denge üzerine kurulmuş bir varlık ve hayat anlayışı, günlük yaşantıda karşılaştığımız olaylara da materyalizmin darlığından bakış açısından daha geniş bir yaklaşım sunmaktadır. "Oluş Sorunu" başlıklı bölümdeki şu cümleler çevremizdeki olaylara varlığı algılama eksenli çözümler arayışının işaretleridir: "Milet okulunun Fizik'ine ve onun ilk cevher, devamlı hareket, kanun veya yöneten kader (dike, anangke) gibi temel kavramlarına, ondan sonra gelen filozoflarda, kavramların kendileri hakkındaki düşünce, metafizik gelip katılıyor. Bu arkhe'nin, su, hava, nefes, sonsuz dediğimiz bu ilk prensibin kendisi nedir? Ona atfettiğimiz bu yansıtıcı ve öldürücü hareketi, bu physis'i nasıl anlamalıdır? Çünkü nihayet prensip ezelî ve ebedîdir, oysa onun halleri her an değişiyor, madde değişmez, ondan yapılan şeylerse meydana geliyorlar ve kayboluyorlar; varlık olduğu gibi kalıyor ve varlıklar ister doğmak ve gelişmek için olsun, ister bozulmak ve ölmek için olsun, sürekli olarak değişiyorlar. Şu halde nasıl oluyor da var olan hem var olarak kalabiliyor, hem kalamıyor? Nasıl hem var oluyor, hem var olmuyor? Bir kelime ile, oluş (ginesthai) nedir?"4

Aslında "arkhe", yani varlıkların temelini oluşturan unsur "esma" olarak kabul edilirse bu problemlerin çözümü çok kolaylaşmaktadır. Bu bakışla aslolan isimlerdir ve bizlerin varlık olarak algıladıklarımız, bu isimlerin bizim duyularımıza, algılarımıza uygun şekilde ifadesinden ibarettir. Zaten duyularımız ve algılarımız bu şekli ile isimlere muhatap olacak tarzda yaratılmış oldukları izlenimini vermektedir. Bu bakış açısı ile ele alındığında, Zatî, aslî, başkasına bağlı olmayan tek varlık Vacibü'l Vücut'tur. Zatî hayat, Zatî ilim, Zatî kudret ve Zatî olan tüm sıfatlar, fiiller ve vücutlar O'na mahsustur. Bizlerin benlik ve varlıklar olarak algıladıklarımız ise O'ndaki özelliklerin bize, bizim ölçülerimizle ifadesi şeklinde algılanmalıdır. Belki de Heidegger'in "Zaman ve Varlık Üzerine" isimli eserindeki şu cümleler varlığa bu perspektiften bakamamaktan kaynaklanan ve böyle bir bakış açısını arayan ifadeler: "Her şeyden önce şu tümcede büyük bir çelişki vardır: "Varlığı varolanlar olmaksızın düşünce girişimi zorunlu hale geliyor. Zira başka türlü bana öyle geliyor ki bugün bütün yeryüzünde (var) olan'ın varlığı açıkça görmenin bir olanağı yok." Bu çelişkinin zorunluluğu ve olanağı, "Bugün... (var) olan'ın varlığı" ifadesi kullandığımız zaman kendisi hakkında düşündüğümüz Çevreleme'nin belirsizliği ile ilgilidir. Sahiplenmenin ilk görünüşü olarak Çevreleme (Gestell)'de ek olarak bu girişimi zorunlu kılandır. Böylece şimdiki zamanı anlama zorunluluğu, metine ilk bakışta sanıldığı gibi girişimimizin asıl dürtüsü değildir.

Ayrıca "Bugün bütün yeryüzünde (var) olan'ın varlığı" ifadesinin varlık problemi gibi evrensel bir problemin bu küçük gezegene, yeryüzü denilen ufacık kum tanesine indirilişini imleyip imlemediği, bu daraltıcı indirilişin bir antropolojik ilgiden ortaya çıkıp çıkmadığını sorduk. Bu soruyla ayrıca uğraşılmadı. Biz, modern teknolojinin özünü oluşturan Çevrelemenin, bildiğimiz gibi yalnızca yeryüzünde ortaya çıkan bir şeyden dolayı nasıl olup da evrensel Varlığın bir adı olabileceğini açıklamadık."5

"Zaman ve Varlık Konferansı Üzerine Bir Seminerin Özeti" başlıklı bölümde şu şekilde devam etmektedir: "Konferansın girişinden sonraki ilk tümceleri de yine bazı güçlüklere neden oldu.

"İlkin doğrudan şöyle ifade edildi: "Batı Avrupa düşüncesinin başlangıcından bugüne kadar Varlık, bir yerde mevcut olma ile aynı anlama gelir." Bu tümce ne anlatıyor? Varlık yalnızca bir yerde mevcut olma anlamına mı gelir yoksa mutlaka buna fazlasıyla öncelik vermekle onun başka karakteristikleri görmezlikten gelinebilir mi? Konferansta vurgulanan tek belirlenim olan, Varlığın bir yerde mevcut olarak belirlenmesi, yalnızca konferansın, Varlığı ve zamanı bir arada düşünme niyetinin sonucu mudur? Ya da bir yerde mevcut olma (mevcudiyet), Varlığın belirlenimlerinin bütünselliği içinde, konferansın niyetinden bağımsız bir "olgusal" önceliğe mi sahiptir? Her şeyden önce, Varlığın zemin olarak belirlenmesine ne dersiniz?

"Mevcut olma, mevcudiyet, Varlığın bütün metafizik kavramlarında, Varlığın bütün belirlenimlerinde konuşur. Hatta zaten mevcut'u olduran olanak, altta duran olarak zemin, kendinde düşünüldüğünde devam eden, kalıcıya, zamana, mevcut'a görünür.

Sadece, Varlığın Grekçe belirleniminde değil, sözgelimi Kantçı "konum"da ve yine tez, antitez ve sentezin bir hareketi olarak Hegelci diyalektikte de (burada yine bir varlık konumlanır) mevcut (present) konuşur, mevcut olagelmenin önceliği kendini bilinen kılar."6

"Varlığı Varolanlar Olmaksızın Düşünmek"

Bütün bu satırlarda gözlenen, en temel kavram olan "varlık" zihinlerde net değildir. Neye mevcut denecek? Mevcudiyetin kaynağı ve tarifi ne olacak? Gibi sorulara varlığı kendi içindeki özelliklerle anlamlandırarak cevap vermek mümkün değildir. Aslında, "varlık" maddi alemin çok üstünde oraya sığması mümkün olmayan, hele dünyanın kesinlikle kuşatamayacağı bir kavramdır. "Varlığı varolanlar olmaksızın düşünme"nin gerisindeki arayışta bu durumdan kaynaklanıyor olmalıdır. Mülk boyutunun dışında zaman ve mekanla sınırlı olmayan, arızî özelliklerden sıyrılmış bir varlık gerçek Varlık manasını taşıyabilir. Bunun dışındaki "varlık" kavramları ya da varolma duygusu bu gerçek ve mutlak varlığın kendini ifade için bu ifadelere muhatap olabilecek kapasitede yarattığı şuur sahiplerinin ruh ayinelerindeki yansımalarından ibarettir. Bu noktada benlik sonsuz ve sınırsız sıfatları ve özellikleri varlık da dahil olmak üzere kayıt altına alan bir ayine gibidir. Otuzuncu Söz'de "Niçin Cenab-ı Hakk'ın sıfat ve esmasının marifeti, enaniyete bağlıdır?" sorusuna verilen cevapta bu ayinelik özelliği daha net olarak ortaya konmaktadır: "Çünkü, mutlak ve muhît bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için ona bir şekil verilmez ve üstüne bir sûret ve taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Mesela, zulmetsiz daimi bir ziya, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakiki ve vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. İşte, Cenab-ı Hakk'ın, ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfat ve esması muhit, hudutsuz, şeriksiz olduğu için, onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise, hakiki nihayet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî bir haddi çizmek lazım geliyor. Onu da enaniyet yapar; kendine bir rububiyet-i mevhume, bir malikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had çizer."7 İşte varlığın sırrı burada yatmaktadır. Sonsuz, sınırsız olan isimlerin anlaşılabilmesi için farazî, itibarî, emrî şekilde verilmiş sınırlı esma buketi gibidir varlık ve onun zemini olan benlik.

İlahi yüze bakan, Cenab-ı Hakk'a dönük melekûta göre bizim bulunduğumuz mülk yüzün farazîliği ve itibarîliği bir baba ve çocuk arasındaki şöyle bir diyaloga benzer: Baba çocuğunun kabiliyetlerini anlamak için bazı konularda sınamak ister. "Farz edelim senin büyük bir çiftliğin var, içinde pek çok teknik imkan, aletler, yirmi adet personel, iki traktör, iki dönüm meyve bahçesi,... vs." şeklinde bir cümle ile başlayan baba bu farazî çiftlik üzerinde çocuğa pek çok soru sorar. Alış verişler, felaketlerle yüzleşmeler, soğuklar, baskınlar ve savaşlar gibi pek çok senaryo üzerinde konuşulur. Artık çocuk çiftliğe iyice sahiplenmiştir. Nihayetinde baba çocuğa yeterince sınadığını düşünüp "Şimdi bu çiftliğin yıkıldığını düşünelim." dediğinde çocuk bir türlü bunu kabullenmez. Alem-i ervah ve elest meclisindeki mükalemede konumumuza göre dünyevî varlığımız ve sahip olduklarımız aynen çocuğun farazî çiftliği gibi olmalıdır. Ölümle yaşadığımız sıkıntı, ona karşı olan ürpertimizde aynen çocuğun "Şimdi bu çiftliğin yok olduğunu düşünelim" cümlesi karşısındaki tepki gibidir. Hayat ve varlık, derinden derine daldığımız dünya ise babanın farazî çiftlik üzerindeki sorularına benzer. Altıncı Söz'de Tevbe Suresi'nin izahı yapılırken, "Bir zaman bir padişah raiyetinden iki adama, her birisine emaneten birer çiftlik verir ki; içinde fabrika, makine, at, silah gibi her şey var. Fakat fırtınalı bir muharebe meydanı olduğundan, hiçbir şey kararında kalmaz. Ya mahvolur veya tebeddül eder, gider."8 cümleleri de benzer bir mizansen oluşturmaktadır.

Her şeye bakışımızdaki temel problem hayata, varlığa ve ölüme bakışta da kendini göstermektedir. Sadece mülk boyutunun ölçüleri ile, dar, sınırlı, kartezyen bir bakışın hayat algısı akciğerin çalışıyor, kalbin atıyor olmasından ve hareketler, değişimlerden ibaret olmaya mahkumdur. Oysa bunlar melekût boyutuyla mukayese edildiğinde farazî, itibarî bir mülk aleminin yine farazî ve itibarî değişimleridir. Zenginlikler, neş'eler, üzüntüler, kayıplar, savaşlar, akıl almaz teknolojik gelişmeler... hepsi öyle. Bütün ihtiraslar, kavgalar, yıkımlar böyle farazî bir alem üzerinde dönüyor.

Hayata Bütüncül Bakabilmek

Aslında, fiziki anlamda da temel dayanakları çok sağlam olmayan, aynı anda hem var hem yok olarak kabul edilen, hem dalga hem tanecik özellikleri taşıyan bulutumsu bir zerreler ordusunun teşkil ettiği bir varlıklar aleminde yaşıyoruz. Gözlemciye göre şekillenen bir zerreler topluluğunun ortasında algılarımızla, bedenimizin özellikleri ile uyumlu bir işleyişin gerisinde ruhumuzda manalar oluşuyor. Bu konuda "Felsefenin Quantum Mekaniksel Temelleri" isimli makaledeki şu açıklamalar oldukça dikkat çekici: "Felsefede Platon'dan kaynaklanan, sonra da Skolastik Felsefe'de de hatta bugünkü felsefî tartışmalarda bile karşılaşılan 'evrenseller' kavram ve sorunuyla başlayalım. Örneğin, neden tüm kediler birbirlerinden biraz farklı da olsa hepsini kedi olarak tanıyıp sınıflandırabiliyoruz? Platon bir ideal biçimler evreninde ideal bir kedi fikrinin ya da temsilcisinin bulunduğunu, bizim de bir şekilde bu şekilden haberdar olduğumuzu ve her kedi gördüğümüzde bu biçimde karşılaştırma yaptığımızı söylüyor. Platon'un açıklamasını bütünüyle benimsemesek de, maddesel dünyayı kediler, bulutlar, çakıltaşları gibi kategorilerle algıladığımız ve yorumladığımız bir gerçek.

Şimdi sayı fikrinin nereden geldiğine bakalım. Russell ve Frege, gördüğümüz şeyleri sınıflandırabilmemiz, sayı kavramını oluşturmamızda temel bir rol oynuyor; aslında bu sınıflandırmanın altında da bir anlatımda yukarıdaki 'evrenseller' fikri yatıyor. Üç kedi, üç ceviz, üç kaşık gibi; aynı evrensellik alınmış tüm nesneleri düşününce, bunların aralarındaki ortak özelliğin 'üçlük' olduğunu kavrıyor ve bir soyutlamayla üç rakamını elde ediyoruz.

Platon'un sorusunun yanıtı ve bununla ilgisini belirttiğimiz sayı kavramı, temelde quantum fiziğine dayanıyor. Kedileri sınıflandırabilmemiz kedi DNA'sının kararlılığından ve dayanıklılığından geliyor. Bu ise, DNA gibi moleküllerin kesikli enerji düzeylerine sahip olmalarına ve çevresel etkilere bu enerji düzeylerinden birinden ötekine geçmenin çok zor olmasına; ayrıca yaşamın temelindeki DNA'dan kopyalanma süreçlerinin de belirli, her zaman ve her yerde aynı şekilde cereyan eden tepkimeler yoluyla gerçekleşmesine dayanıyor. Bu değişmez özelliklerin altındaysa evrendeki tüm karbon atomlarının diğer karbon atomlarıyla, oksijen atomlarını diğer oksijen atomları ve tabii ki genel olarak bir kimyasal elementin tüm atomlarının birbirleriyle aynı olması yatıyor. Saydığımız diğer örneklerin de gene temelde atomların özdeşliğine dayandıklarını görmek güç değil. Mesela, insan DNA'sından gelen beslenme gereksinimi, ağız büyüklüğü, elin özellikleri gibi şartlarıyla doğada kaşık haline getirilmeye uygun metal, tahta ya da seramik gibi malzemelerin özellikleri bir araya gelince kaşıkların da neden birbirlerine benzemeleri gerektiği anlaşılıyor."9

Otuzuncu Söz'ün, Üçüncü Nokta'sında zerreler ve hayat arasında kurulan bağlantı yukarıdaki anlatılanları çok daha çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır: "Hem madem şu dünyanın pekçok âsârı ve maneviyâtı ve meyveleri ve cin ve ins gibi mükellefînin mensucat-ı amelleri, sahâif-i ef'âlleri, ruhları, cesedleri, ahiret pazarına gönderiliyor; elbette o semerata ve manalara hizmet eden ve arkadaşlık eden zerrât-ı arzıye dahi vazife noktasında kendine göre tekemmül ettikten sonra, yani nur-u hayata çok defa hizmet ve mazhar olduktan sonra ve hayatî tesbihata medar olduktan sonra, şu harap olacak dünyanın enkazı içinde, şu zerrâtı dahi öteki alemin binasında derc etmek muktezi adl ve hikmettir. Ve şu hakikatten pek muazzam bir "kanun-u adl"in ucu görünüyor."10

Bu iki durum bir arada değerlendirildiğinde hayata bütüncül bakışın farklılığı daha net seziliyor. Asırlardır maddenin geneline hakim olan özellikler analitik yaklaşımla, mekanik özellikler ön planda tutarak ve varlık alemindeki her bir varlık belirli bir tasnif yaklaşımı ile ele alınarak anlaşılmaya çalışılmaktadır. Bu yaklaşım içinde hayat, atom, molekül, hücre ve organ eksenli anlaşılmaya çalışılırken hareket, organların işleyişi, kalbin çalışması ve akciğerin faal olması gibi faktörler ön plana çıkmaktadır. Varlığı yalnızca maddeyle bağlantılı olarak algılanan yaklaşımda hayat ve ölüm tanımları da madde ile bağlantılı olacaktır.

Ölüm Nedir?

Prof. Dr. Korkut Yaltkaya "Ölümün Tanımı" başlıklı yazısında madde eksenli tanımı şu şekilde ortaya koymaktadır: "Organ nakillerinin yapılabilmesi için üç önemli koşul vardır: 1. Organın alındığı kişinin tıp açısından ölmüş olması. 2. Buna karşın alınan organın canlı olması. 3. Organı kullanacak kişi ile organın alındığı kişinin doku gruplarının birbirine önemli derecede uyması. Demek ki, organın alındığı kişi hem ölmüş olacak, hem de bu kişiden alınan organ (ya da doku) canlı olacak. Bu öneride çok açık bir ikilem var. Organları ya da en azından bir organı canlı bir beden nasıl ölü olarak kabul edilebilir? İşte "beyin ölümü" kavramı bu kritik noktaya çözüm getirmektedir.

Yukarıdaki soruyu başka türlü soralım: Hangi organımız ölürse tüm beden ölmüş olarak kabul edilebilir? Bunun yanıtı "beyin"dir. Oysa alıştığımız düşünce biçimi bu yanıtın "kalp" şeklinde olmasını dilerdi. Kalp değil, beyin! Kalp durunca kanı pompalama görevini yitirince kişi öldü kabul edilebilir; ancak bu durum düzeltmek; örneğin, kalbi elektriksel akımlarla ya da mekanik olarak (kalp masajı) uyarıp tekrar çalıştırmak mümkündür. Buna karşın, beyin ölünce beyni tekrar canlandırıp, diriltmek olası değildir. Beyni oluşturan sinir hücrelerinin ölümü geriye dönüşsüzdür. Beyin hücrelerine (nöronlara) üç dört dakika süreyle oksijen gelmezse, bu hücreler ölür. Kalbin kendi dokusunun ölümü ise, saatler sürer ve bu süre içinde kalp tekrar çalıştırılabilir.

Bir başka yönüyle de beyni seçmek zorundayız: Bütün organların işleyişini düzenleyen, organların karşılıklı işlevlerinin uyum içinde olmasını sağlayan beyindir. Organlar fonksiyon bütünlüğünü oluşturacak şekilde çalışmalıdır. Birbirlerinden bağımsız çalışmaları o bedende kaos yaratır. Beyin öldüğünde organların işlevsel bütünlüğü bozulur ve tek tek çalışmaları da o bedenin yaşamı sürdürmesine yetmez. Belki de beyin ölümünün gerçek ölüm olmasının ana nedeni de budur.

Salt beyin ölümü, teknolojinin ilerlemesiyle artmıştır. Hatta beyin ölümünün ilerleyen "tekrar canlandırma" tekniklerinin bir sonucu, iatrojenik (hekimlerin oluşturduğu) bir durum olduğunu ileri sürenler vardır. Gerçekten de beyin ölümüne, yoğun bakımları iyi çalışan nöroloji ve nöroşirurji bölümleri bulunan büyük hastanelerde daha çok rastlanır.

Yüksek teknoloji gelişmeden önce (1950'lerden evvel) insanlar, beyin ölümü basamağına gelmeden ölüyorlardı. (Örneğin solunum durması nedeniyle) İlerleyen teknoloji, yapay solunum aygıtlarını, kalp-ciğer makinalarını, kan kimyasının ve beden işlevlerinin anında ve sürekli gözlemlenmesi, düzeltilmesi yöntemlerini getirdi. Böylece belki de bazı hastaları erinçli bir ölümden uzaklaştırdı, fakat bazı hastaların da yaşama yeniden kavuşmasına neden oldu. Yaşama tekrar dönen ya da yoğun teknik bakımla yaşam süreleri uzatılan hastaları bir teknoloji ürünü olarak görenler de vardır.

18. yüzyılda hastanın yalnızca solunum ve kalp atımlarına bakarak ölümün saptanması fikri yavaş yavaş terk edilmeye başlanıldı. Çünkü bu tarihte Paris'li bir hekim, sadece kendi olanaklarıyla 52 erken gömülme olgusu göstermiştir. 19. yüzyılda da 46 kişi cenaze törenleri sırasında dirilmişti. Bunun üzerine hekimler hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde ölümü saptayacak ölçütleri araştırmaya başladılar. Solunum ve kalp atımlarının kontrolünün yanısıra, cesedde ölüm sertliğinin oluşması önemli bir kanıt kabul edildi. Hatta cesetlerin göğüsleri üzerine bir çan konularak ölüler gömülmeye başlandı. Böylece ceset canlanacak olursa hareket edecek ve çan ses çıkarıp bekçilere durumu haber verecekti."11

Bu satırlar "modern tıp" olarak adlandırılan ve pozitivizmin uzantısı olan bakış açısından insan ve ölüm anlayışını çok net olarak ortaya koyuyor. Bu ifadelerde bir taraftan beynin diğer organlarla olan ilişkilerinde bütünlük ön plana çıkarken o beynin fonksiyon gördüğü bedenin kainatın bütündeki konumu, varlıklar alemi ile olan ilişkileri, maddi varlıkların dışında kalan alemlerle irtibatı çok dikkate alınmamaktadır. Bu bakış açısından hareketle ortaya konan hayat ve ölüm sadece maddi bedenle yani cesetle bağlantılı olarak ortaya konmaktadır. Bu durumda bile, net olmayan bazı noktalar hala vardır.

Mesela, daha detaya inildiğinde, atom veya moleküller bazında "beyin ölümü" net değildir. Hangi noktadan sonra geri dönüşün mümkün olmadığında bu alanlarda ortaya konacak gerçeklerin büyük önemi olmalıdır. Sonra beyin hücrelerindeki ölümün geri dönüşümsüz olması sadece şu anı ilgilendiren, ileriki dönemlerde geçerliliğini koruyup korumayacağı belli olmayan bir bilgidir. Yani, mutlak değildir, genel geçer bir gerçekliği ifade etmemektedir. Bunun üzerinden yapılan bir ölüm tarifi de aynı şekilde mevzî kalmakta, belirli zaman ve mekan sınırlamaları içinde kalan kartezyen bir bakışın ifadesi olmaktadır. İnsan bedenindeki muhteşem ahenk, sinir sistemi ve endokrin sistem dediğimiz hormonların, organlar arası ahengi sağlaması; aslında, maddi bedenimize, sonu belli olmayan uzay boşluğunda bir tanım getirmemizi gerekli kılmaktadır. Vücuttaki hormon armonisi dış faktörlerden çok etkilenmektedir.

Tıp alanında nöropeptitler, vazo aktif peptitler, endorfinler gibi yakın bir zamanda keşfedilen ve her geçen gün çorap söküğü gibi genişleyip sayıları artan maddeler bedene bakışı da kökten etkilemiştir. Yara iyileşmesinden kalp atımlarına kadar pek çok beden fonksiyonunu etkilerler. Hormon sistemleri ile bağlantılı bu maddeler güneş ışığı, çok uzaklardaki yıldızların ışığı gibi bütün kainatla bağlantılı uyaranlardan etkilenmektedir. Bedendeki kalp, beyin, böbrek gibi organlar bir ahenk içinde bütünlük teşkil ederken insan bedeni de bütün kainatın içinde onunla sıkı sıkıya bağlı ve uyumla işleyen bir unsur haline dönüşmektedir. Varlığa bakışta köklü değişimler ortaya koyan quantum mekaniği varlık adını alan her şeyin tarifini etkilediği gibi "insan bedeni"ne de çok farklı bir tarif getireceği muhakkaktır. Dr. Deepek Chopra "Quantum Mekaniksel İnsan Bedeni" başlıklı yazısında bu duruma şöyle işaret etmektedir: "Ortaya çıkışından doksan yıl sonra quantum fiziğinin iç yapısı çoğu kişiye tam bir gizem olarak görünmektedir. Yine de nöro-peptidlerin keşfinin ne olduğunu anlarsanız quantumu anlamakta bir adım atmış olursunuz, nöropeptidlerin keşfi, bedenin zihinle uyum sağlayacak kadar değişken oluşunu göstermesi bakımından önemliydi. Haberci moleküller sayesinde tümüyle birbiriyle bağlantısız gibi gözüken olaylar -düşünce ve bedensel tepki gibi- şimdi tutarlı sayılmaktadır. Nöro-peptid bir düşünce değildir ama bir dönüşüm noktası olarak iş görerek düşünce ile birlikte hareket eder. Söz konusu evren veya tüm doğa ise, quantum bunun dışında aynı işi görür.

"Quantum'a bir molekülün, dönüm noktasında zihne bağlılığını anlatmak için başvurmak gereğini duyarız. Bir nöropeptid, düşüncenin tamamıyla varoluş durumuna çıkar ama nereden? Korku düşüncesi ile nöro-kimyasal bir bakıma gizli bir süreçle -maddesel olmayanın maddeye dönüşümü ile- bağlantılıdır.

"Aynı şey doğanın her yerinde ortaya çıkarsa da bunu düşünce olarak adlandırmayız. Atomların düzeyine inince görünüm, dans pistinde önceden kestirilebilen adımlar atan çiftler gibi, birbiri çevresinde dönen katı cisimler değildir. Atom altı (subatomik) parçacıklar % 99.99 boş alan bırakacak biçimde büyük boşluklarla birbirinden ayrılırlar. Bu havadaki hidrojen atomları, odundaki karbon atomları için doğru olduğu gibi, hücremizdeki "katı" atomlar için de doğrudur. Bundan dolayı, bedenlerimiz dahi her katı şey galaksiler arası uzayla orantılı ölçüde boştur.

"Birbirinden bu kadar uzak aralıklarda maddesel noktacıklar gibi gözüken bu büyük boşluk insana nasıl dönebilirdi? Bu soruya cevap vermek için quantum perspektifi gereklidir. Quantum'u anlamak için, quarklardan galaksilere kadar uzanan daha büyük bir gerçeğe gireriz. Quantum gerçeğinin bize çok yakın gelen bir davranışı vardır -gerçekten o, insan bedenini kozmik bedenden ayıran en silik gölge- çizgisidir."12

Ölüm Maddeyle Açıklanabilir mi?

Burada gerçekliği sırf katı madde boyutunda algılamanın, "elle tutulup, gözle görülme" esasına oturtulmuş bir gerçeklik anlayışının ne kadar (% 99.99) boş olduğu ortaya çıkıyor. Bir taraftan, "öldü, onun için her şey bitti!" dediğimiz bir insan cesedinin o halde bulunabilmesi için, onu teşkil eden zerrelerin ahenkle bir arada bulunmaya devam ettiği çarpıcı gerçeği ile yüzleşiyoruz. Cesedin de temel yapısı ele alındığında üzerindeki bütün kontroller kalkmış, başıboş bir unsur olmadığı ahenkle bir arada bulunan zerrelerin teşkil ettiği bir görünüm olduğunu anlıyoruz. Diğer taraftan, varlığın sürekli kaynaşan, halden hale geçen (tahavvül eden) zerrelerin bütün isimlere, aynı anda mazhariyeti ile farklı görünümler almasından, katılık görüntüsü vererek kendine aitmiş gibi gözüken özellikler (teşahhusat) kazanmasından ibaret olduğunu görüyoruz. Bu tarz bakışın kainatı bütüncül idrakin sonucunda hayat kavramı şöyle farklı bir şekle dönüşüyor: "... sair mevcudat gibi şu dünyadaki tahavvülat-ı zerrat dahi, gayet âlî hikmetler için kaderin çizdiği hudut üzerine kudretin verdiği evâmir-i tekvîniyeye göre hassas bir mizân-ı ilmî ile cevelân ediyorlar. Âdeta başka yüksek bir âleme gitmeye hazırlanıyorlar.Haşiye" 13

Bu hayat tarifinde öyle büyük bir genişlik ve kuşatıcılık var ki, cansız bir cesedi de, toprak altındaki kemikleri de, hatta minerallere ve zerrelere dönüşmüş hali de içine alıyor. Zaten bu mineraller ve zerreler de kainat çarklarının dönüşü ve halden hale dönüşüm ile yine maddi anlamda hayat mazhar olacaklar. Bugün bir kayada yer alan sodyum minerali, yarın bir otta veya yaprakta, sonra belki bir koyunun bedeninde, ardından bir insan vücudunda görev alacak. Varlık alemindeki bu sürekli dönüşüm ve hayata mazhariyet devam edecek ve her şey, her unsur hayatla parlayacak. Belki de, tenasuh ya da reenkarnasyon türü düşüncelere insanları sevk eden bu hali hissetmeleridir. Diğer taraftan insanın yaratılışında bir ebediyet arzusu, fıtratta bir ölümsüzlük arzusu bariz şekilde varlık aleminde yaşanmaktadır. Bu arayışı "Zamanı Durdurmak" başlıklı yazısında Prof. Dr. Korkut Yaltkaya şöyle dile getiriyor: "... zaman dursaydı ya da hiç olmazsa yavaşlasaydı ne iyi olurdu. Örneğin bugün kanser gibi amansız bir hastalığa yakalanan kişi zamanı durdurabilseydi ve amansız hastalığının tedavisinin kolayca yapılabildiği yıllara kadar bekleyebilseydi daha uzun yaşama olanağı elde edebilirdi. [Oysa, "tedavisinin kolayca yapılabildiği yıllar"ın geçmesi için zamanın durmaması gerekir. H.Y.] Bu geçmiş yıllarda gerçekleşebilseydi, o dönemde sıtmadan, firengiden, veremden ölenler zamanımızda tekrar yaşıyor olabilirlerdi. [Bu halde dünyanın ve kainatın genel dengesinin nasıl etkileneceği de ayrı bir soru işaretidir. H.Y.]

"Zamanı nasıl yavaşlatabiliriz ya da insanı uzun yıllar bozulmadan, çürümeden nasıl koruyabiliriz? Akla ilk gelen çarelerden biri soğuk... Soğuk, organizma işlevlerini ileri derecede yavaşlatır. Bütün bir geceyi eksi on, on beş derecede soğukta geçirip kalp atımı sayısı normalin 1/3'üne, beden ısısının da 20 derece düşmesine karşın yaşayan insanlar bilinmektedir.

"Organizmayı donduracak etkenlikte olan soğuk ise iyi bir konservasyon [muhafaza. H.Y.] yöntemidir. Örneğin 1991 yazında, Alp Dağları'nda, yarı erimiş bir buzulun yanında bir ceset bulunmuş. Radyokarbon yaş saptaması sonucunda bu cesedin yaşının 5000 ya da 5500 yıl olduğu anlaşılmıştır. Soğuk, binlerce yıl bu insan ölüsünü ve yanındaki eşyaları da koruyabilmiş. Deriden dikilmiş elbiseleri olan bu taş devri elçisinin sırtında da döğmeler varmış. Mavi renkli olan döğmeler, bilinen en eski döğme. Cesedin yanındaki erzaklar içinde bulunan ve tanınabilecek durumda olan eriklerin cinsinden, doğa sonbahara çıktığı anlaşılmış.

"Demek ki, soğuk, uygun koşullar olursa organik maddeleri ayrıntılarına kadar bozulmadan binlerce yıl koruyabilir. Alaska'da bulunan bir mamut ise, bu taş devri habercisi kadar şanslı değil: 1970'de bulunan bu kalıntının 21.000 yıllık olduğu saptanmış. Ancak havanın yumuşak dokuları hemen tümüyle bozulup, yok olmuş. Yine de bir miktar kas dokusu kalabilmiş. Buna göre, dondurma yöntemini kullanan, "Yaşamı Uzatma Derneği", "Kriyonik Derneği" gibi dernekler kurulmuş. Bu işlemin birçok zorlukları, engelleri var. Birincisi, dondurma işlemine ölümden hemen sonra başlamak gerekli. Çünkü ölümden birkaç dakika sonra dokular bozulmaya başlıyor. Fakat insanın nerede ne zaman öleceği belli olmadığından bu işlemi her zaman anında uygulamak olası değildi. Bu birici engeldir. Örneğin, Amerika'da yalnız yaşayan bir kadın bu derneklerden biriyle anlaşmış. Fakat dernek yetkilileri, kadıncağızı öldükten üç gün sonra ve dokularında çürüme başlamışken bulabilmişler. Cesedin arkasında "Böyle olmak istiyorum" yazılı ve 30 yıl önce çekilmiş bir resmi varmış.

"Diyelim ki, ölümden hemen sonra dondurma işlemine başlanıldı. Bu işlemin de birçok basamakları vardır. Önce cesedin damarının içine kanın pıhtılaşmamasını engelleyen bir ilaç (heparin) enjekte edilir. Sonra beden buz paketleri ile 25 derece kadar soğutulur. Daha fazla soğutma ile hücreler içindeki su kristalleşeceğinden ve bu kristaller hücrede ileri hasar oluşturacağından kristalleşmeyi engelleyen bir ilaç damar yoluyla ve bir iki saat süreyle verilir. Sonra daha derin bir soğutmaya geçilir. Bu, kuru buz ile yapılır. Kuru buz, dondurulmuş karbondioksit gazıdır. Kuru buz ile beden eksi 80 dereceye kadar dondurulur. İşlemin sonunda ceset içi sıvı azot ile doldurulmuş insan büyüklüğünde bir kapsüle aktarılır. Bu aktarma sırasında dondurulmuş ceset bir cam gibi kırılabileceğinden işlemin dikkatle yapılması gerekir.

"Bütün bu işler hem zordur, hem de masraflıdır. Masraf bu kadarla da kalmaz, yıllar boyunca kapsülün depolanması, korunması ve dört ayda bir de içindeki sıvı azotun değiştirilmesi gerekir. Böylece engeller çoğalmış olur. En önemli engel, istenilen zaman geldiğinde diriltmenin başarılıp başarılamayacağıdır. Her ne kadar teknik bakımından ilerlemiş bir çağa ulaşılacaksa da, o çağda da diriltme olayı gerçekleşmemiş olabilir. Ya da bilinen yöntemler yetersiz kalabilir. Ve böylece yapılan bunca iş ve ümitlerin sonunda Mısır mumyacılığından daha ileri gidilmemiş olur."14

Haşir Hakikati

Halbuki Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan ve tüm semavî kitaplar masrafsız, külfetsiz ve garantili bir çözüm ortaya koymaktadırlar. "Haşir" hakikatine iman bütün bu arayışların, ebed arzusunun, yokluktan, hiçlikten kaçışın en etkili çözümü ve en şifalı ilacıdır. Yalnızca "iman etmek" ucuzluğu ile zamanı durdurup ebedileşmek arzusunda olanların bu talepleri karşılanmakta ve çok daha güzel bir hayat vadedilmektedir. Varlığı yalnızca maddi bedene sınırlı algılayan ve bu nedenle kesîf maddelere, cesede büyük önem verenler bile dikkate alınıp cismanî haşir vadedilmektedir. "... şu kainatın en mükemmel meyvesi ve Halık-ı Kainatın en sevdiği masnûu ve kainatın mevcudatıyla en ziyade alâkadar olan insandaki şedit, sarsılmaz, daimi olan aşk-ı beka ve şevk-i ebediyet ve âmâl-i sermediyet, bilbedahe işareti ve delaletiyle, bu alem-i fâniden sonra bir alem-i bâki ve bir dâr-ı ahiret ve dâr-ı saadet bulunduğu o derece katî bir surette ispat ederler ki, dünyanın vücudu kadar, bilbedahe ahiretin vücudunu kabul etmeyi istilzam ederler."15

Zamanı durdurmanın, ebedî bir hayatın, sonsuz mutluluğun bir arzu olarak insana verilmesi bunların varlığının bir işareti olmalıdır. Bütün bu arayışlar sonucunda ulaşılmak istenen nokta ancak imanla mümkündür. Yani, bu hayatın hayatı imandır. Sonra, yaratılış gayesine bakıldığında, varlık nedenleri nazara alındığında, hayat denen kavramın hedefine ulaşması yani hayat bulabilmesi iman ile mümkün olmaktadır. Bu zaviyeden bakışla hayat öyle geniş bir kavram haline dönüşür ki, bütün alemlerle birlikte, mülk boyutunu ve şehadet alemini de içine alır. Zaman ve mekan üstü bir kavram haline dönüşür. "... Evet, madem kainat hayat için yaratılmış ve hayat dahi Hayy-ı Kayyûm-u Ezelî'nin bir cilve-i âzamıdır, bir nakş-ı ekmelidir, bir sanat-ı ecmelidir. Madem Hayat-ı Sermediye, resûllerin gönderilmesiyle ve kitapların indirilmesiyle kendini gösterir. (Evet, eğer kitaplar ve peygamberler olmazsa, o Hayat-ı Ezelî'ye bilinmez. Nasıl ki, bir adamın söylemesiyle diri ve hayattar olduğu anlaşılır; öyle de, bu kainatın perdesi altında olan alem-i gaybın arkasında söyleyen, konuşan, emir ve nehyedip hitap eden bir Zâtın kelimâtını, hitâbâtını gösterecek, peygamberler ve nâzil olan kitaplardır.) elbette kainattaki hayat, katî bir surette Hayy-ı Ezelî'nin vücub-u vücuduna katî şehadet ettiği gibi, o Hayat-ı Ezelîyenin şuââtı, celevâtı, münâsebâtı olan "irsâl-i rusûl" ve "inzal-i kütüb" rükünlerine bakar, remzen ispat eder. Ve bilhassa risâlet-i Muhammediye (a.s.m) ve vahy-ı Kur'ânî hayatın ruhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücudu gibi hakkaniyetleri katîdir denilebilir.

"Evet, nasıl ki hayat bu kainattan süzülmüş bir hülâsadır ve şuur ve his dahi, hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır, ve akıl dahi, şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır ve ruh dahi hayatın halis ve sâfî bir cevheri sabit ve müstakil zâtıdır. Öyle de maddi ve manevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi hayattan ve ruh-u kainattan süzülmüş hülâsatü'l-hülâsasıdır. Belki maddi ve manevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) âsârının şehadetiyle, hayat-ı kainatın hayatıdır. Ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.) şuur-u kainatın şuurudur ve nûrudur. Ve vahy-i Kur'ân dahi, hayattar hakaikının şehadetiyle, hayat-ı kainatın ruhudur ve şuur-u kainatın aklıdır.

"Evet, evet, evet! Eğer kainattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m) nuru çıksa, gitse kainat vefat edecek. Eğer Kur'ân gitse, kainat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir Kıyameti koparacak."16

Bu bütünü kuşatan, varlığı mülk ve melekûtu, gayb ve şehadeti ile içine alan tarifte hayat çok farklı bir kavram haline dönüşmektedir. Yalnızca hareket, konuşma, kalbin ve akciğerin çalışması, sonra bedeni ve zihni faaliyetlerin oluşumu ile dünyevî ilişkilerin zemini değildir artık. Aslını risalet-i Muhammediye'den (a.s.m.) alan bir kavramdır. "Kim ki O'na (a.s.m.) iman ediyor idiyse, bilsin ki o öldü!" diyen Hz. Ebubekir (r.a.) o Zatın yalnızca maddi bedeni ve bir beşer olarak içine girdiği cesedi ile ilgili olmalıydı. Yoksa kainatın gerçek hayatı Hayy-ı Kayyum'dan kaynaklanmakta bu hayatın "safî bir cevheri", "sabit ve müstakil bir zatı" olan ruh ise o Zatın (a.s.m.) ruhunda, yani risaletinde temsil edilmekteydi. Gelmiş geçmiş bütün enbiya, evliya ve asfiya ile gelecek bütün mü'minlerin ruhlarının katıldığı bütün varlık alemini kuşatan ve ondaki hayatı temsil eden ruh ise şecere-i Muhammediye (a.s.m.) olmalıdır. O'nun (a.s.m.) çekirdeği olduğu ve fihristesi olduğu bu varlık ağacı gerçek hayata mazhardır. Bu hayat ise, mülk aleminden, maddi bedenden çok üstte varlık alemini derinden kuşatan bir kavramdır. Hareketli canlı gibi gözüken, marketleri, yolları, şehirleri dolduran ve farklı cinslerde farklı alemleri süsleyen cesetlerdeki hayat yalnızca Hayy-ı Kayyum'un cilvelerinin yansımalarıdır. Güneşin kabarcıklarda yansıması gibi. Hiçbir özellik kabarcığa ait değildir, yalnızca ayinelik etmektedir. Bu anlamda gerçek hayata mazhariyet ancak imanla, yani Hayy-ı Kayyum'u tanımakla ancak mümkün olur. İman hayata hayat verir. Aksi halde hareketli, konuşan, üzülen, sevinen, koşan, akciğeri, kalbi, beyni faal olan cesetler yalnızca hareketli cesetler "meyyit-i müteharrik" hükmündedirler. Gerçek ölüm ruhun Hayy-ı Kayyum'a yönelik olmadığı onu tanımadığı, körelmiş hali olmalıdır. Maddi boyutta, cesedin vazife paydosu şeklinde ölüm ise bir nimet olarak kabul edilmektedir. Cesed varlık dediğimiz, mülk dediğimiz şehadet aleminden çıkmakla birlikte ruhun etrafında şekillenmiş benlik, şuur ve akıl farklı boyutlarda mevcudiyetini devam ettiriyor olmalıdır. Bu farklı hayat tabakaları beş sınıfa ayrılmış olarak Birinci Mektup'da izah edilmektedir. Bu izahın ardından gelen sualde "O ki, hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de, hayatı da yaratmıştır." Mealindeki Mülk Suresi'nin ikinci ayeti ile ilgili olarak şu soru ortaya konmaktadır: "Bu gibi ayetlerde 'Mevt dahi hayat gibi mahlûktur; hem bir nimettir' diye ifham ediliyor. Halbuki, zahiren mevt inhilâldir, ademdir, tefessühtür, hayatın sönmesidir, hâdimü'l-lezzâttır. Nasıl mahlûk ve ni'met olabilir?" Bu soru, varlığı maddeye hapsetmiş zahirperest, eşyanın sadece göze ve algılara hitap eden kısmından ibaret anlamlar veren bakışın özetlenmesidir bir anlamda. Verilen cevapta ise varlığı bütüncül olarak kuşatan maddi ve manevi boyutlarıyla, ruh ve bedenle birlikte insan tarifinden yola çıkan bakış ortaya konmaktadır:

"Elcevap: Birinci sualin cevabının ahirinde denildiği gibi, mevt vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücuddur, hayat-ı bakiyeye bir dâvettir, bir mebde'dir, bir hayat-ı bakiyenin mukaddemesidir. Nasıl ki, hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir; öyle de, bu dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile, bir hikmet ve tedbîr iledir. Çünkü en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i sanat olduğunu gösteriyor. Zira, meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti tefessühle, çürümekle ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mîzanlı bir imtizâcât-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölüm, sünbülün hayatıyla tezahür ediyor. Demek çekirdeğin mevti, sünbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi hayat kadar mahlûk ve muntazamdır.

"Hem zihayat ve meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe' olduğundan, "O mevt, onların hayatından daha muntazam ve mahluk" denilebilir.

"İşte, en ednâ tabaka-i hayat olan hayat-ı nebâtiyenin mevti böyle mahluk, hikmetli ve intizamlı olsa, tabaka-i hayatın en ulvîsi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette yeraltına girmiş bir çekirdeğin hava aleminde bir ağaç olması gibi, yeraltına giren insan da alem-i berzahta elbette bir hayat-ı bakiye sümbülü verecektir."17

Sonuç

Kader, haşir, Cennet, Cehennem, hayat ve ölüm gibi kavramları yalnız mülk boyutunun ölçüleri ile algılama girişimimiz hep dar, mevzî, sınırlı ve kartezyen olmak durumundadır. Hiç bir kavram ve unsur varlığın maddi boyutu ile sınırlı değildir. Bu yüzden kavram haritamızı şekillendirirken, eşyaya anlam yüklerken konumumuzu iyi belirlemek durumundayız. Mesela, şu satırları okurken, birilerinin düşünüp kaleme aldığı ve yayınevinde dizilip bilgisayara aktardığı ve matbaadaki teknolojik imkanlarla basılı hale gelen bir derginin dağıtım şirketleri ile size ulaşması ve mürekkebin kağıt üzerinde aldığı şekillerin beyninize ulaştırdığı mesaj olarak algılıyorsunuz. Bu okuma eylemi ile ilgili konumumuzu mülk boyutunun kağıdı, basım unsurlarını, ışık ve bedenle ilgili olarak belirliyorsunuz. Oysa, dergiyi okuduğunuz şu esnada uçsuz, bucaksız diye adlandırılacak bir uzay boşluğunda, bu ortama göre çok küçük, bizim ölçülerimize göre çok büyük bir gezegende bir taraftan süratle dönüp, sistem ve galaksi içinde helezonlar çizen bir gezegendesiniz. Diğer taraftan bütün bu yazıları, sayfayı, dergiyi, odayı, şehri, gezegeni ve uzayı oluşturan unsurların % 99.99'u boşluktan ibaret. Temelinde varlığı ve yokluğu eşit, gözlemciye göre şekillenen, ne zaman nerede olduğu kestirilemeyen bir ortamda şu okuma fiilini gerçekleştiriyorsunuz. Ama bu haller şu anki konumumuzu belirlemede iç aleminizde çoğunlukla genel bir fikirdir, sürekli nazara alınan bir kanaat oluşturmuyor. Dolayısı ile kavram haritası yalnızca mülk boyutunun ölçüleri ile, elle tutulup gözle görünen kavramlar etrafında şekilleniyor. Ölümü ve diğer pek çok "metafizik" şeklinde tarif edilen kavramı gerçek şekliyle anlayabilmek bu sınırlılıktan kurtulmakla ancak mümkün olabilecektir. Varlık alemi içindeki kulluk pozisyonu, eşyanın şu işleyişinde Hz. Muhammed (a.s.m.) ve diğer enbiya ile, Hayy-ı Kayyum ile bağlantımız bu bakışla daha netleşecektir. O zaman ölümün bir bitiş, yok oluş, çürüme olmadığını kabullenmek yalnızca bir inanç meselesi olmayacak yakînen kabul edilen bir ilmî bir veri haline dönüşebilecektir. Toprak altında çürümenin daha üst boyutta ve daha kuşatıcı bir hayatın başlangıcı olduğu ancak bu şekilde idrak edilebilir. Belki o zaman yukarıdaki satırlar ve Hz. İsa'nın "Ölüm bir son değil, başlangıçtır." sözü bize daha yakın hale gelebilir.

* Çatallanma algılanabilir nesnenin özel ya da salt öznel olduğunu ileri süren Kartezyen görüş. Çatallanma görüşü, dış dünyanın bütünüyle nicelikler ve matematiksel yapı ile niteli olduğu varsayımıyla birlikte işlev kazanır. Bu görüşe göre tüm nitelikler (renk gibi) yalnızca algılayanın zihninde vardır.

1. Smith Wolfgang, Quantum Bilmecesi, İnsan Yayınları, Çev: Orhan Düz, s. 20.

2. Weber, Alfred, Felsefe Tarihi, Sosyal Yayınlar, Çev: H. Vehbi Eralp, s. 12.

3. A.g.e., s. 12.

4. A.g.e., s. 14.

5. Heidegger, Martin, Zaman ve Varlık Üzerine, A yayınevi, Çev: Deniz Kanıt, s. 45.

6. A.g.e., s. 46

7. Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksad, s. 495.

8. Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, Altıncı Söz, s. 28.

9. Saçlıoğlu, Cihan, Bilim ve Teknik, Sayı: 395, Ekim 2000, "Felsefenin Quantum Mekaniksel Temelleri."

10. Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, Otuzuncu Söz, Üçüncü Nokta, s. 512.

11. Yaltkaya, Prof. Dr. Korkut, Beynin ve Yaşamın Gizemleri, Altın Kitaplar Yayınevi, s. 22.

12. Chopra, Dr. Deepak, Quantum Healing (Quantum İyileşme), İnkılap Kitapevi, Çev: Nihat Oralbi, Dr. Tolga Taymaz, s. 99.

Haşiye: "Çünkü, bilmüşahede gayet cevâdâne bir faaliyetle şu âlem-i kesif ve süflîde pek kesretle nûr-u hayatı serpmek ve iş'al etmek, hatta en hasis maddelerde ve taaffün etmiş cisimlerde kesretle taze bir nûr-u hayatı ışıklandırmak, o kesif ve hasis maddeleri nûr-u hayatla letafetlendirmek, cilâlandırmak, sarâhate yakın işaret ediyor ki, gayet lâtif, ulvî, nazîf, hayattar diğer bir alemin hesabına, şu kesîf camid alemi zerratın hareketiyle, hayatın nuruyla cilâlandırıyor, eritiyor, güzelleştiriyor. Güya latîf bir aleme gitmek için, zînetlendiriyor. İşte, beşer haşrini aklına sığıştıramayan dar akıllı adamlar, Kur'ân'ın nûruyla rasat etseler görecekler ki, bütün zerrâtı bir ordu gibi haşredecek kadar muhît bir "kanun-u Kayyûmiyet" görünüyor, bilmüşahede tasarruf ediyor."

13. Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, Otuzuncu Söz, Üçüncü Nokta, s. 512.

14. Yaltkaya, Prof. Dr. Korkut, Beynin ve Yaşamın Gizemleri, Altın Kitaplar Yayınevi, s. 41.

15. Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, Onuncu Söz, Zeylin Beşinci Parçası, s. 110.

16. Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, Onuncu Söz, Zeylin İkinci Parçası, s. 103.

17. Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, Birinci Mektup, s. 13.

Yukarı