2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 4229

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2001 
 İslam’ın Yeniden Yorumlanması
 KÖPRÜ / Kış 97 
 Hoşgörü: Nereye Kadar?


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Hoşgörü: Nereye Kadar?
Kış 97   [ 57. Sayı ]


Hoşgörünün Adresi

Metin Karabaşoğlu

Her bir insanın, hayat yolculuğu içinde yüz yüze geldiği en can alıcı sorulardan biri, belki de birincisi, hayatını hangi eksende yaşayacağıdır. Hayatının mihverinde ne olacaktır? Kime göre, neyi esas alarak, nasıl yaşayacaktır? Hangi temelde düşünecek, tutum ve davranışlarını neye göre belirleyecektir?

Her insan gibi, iç dünyasında bu soruyla hemhal olmuş olan Resul-i Ekrem’in (a.s.m.) cevabının kısa ama olabildiğine kapsamlı ve net olduğu görülür. İnsanın varoluş amacıyla ve şu dünyadaki konumuyla doğrudan ilintili bir cevaptır bu: “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın.”

‘Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma’nın nasıl olacağını ise, Rabbimiz, Resulüne atıfla bildirir. Onun hepimiz için ‘güzel bir örnek’ olduğunu; eğer Allah’ın sevgisine erişmek istiyorsak O’nun Habibine tâbi olmamız gerektiğini bildirir ve ‘Resul’e itaat’ etmemizi emreder.

İşte bu noktada, Kelâm-ı Ezelî olarak Kur’ân devreye girer. Zira, her mü’minin örnek edinmesi gereken o şanlı Resul’ün ‘Allah’ın ahlâkı’yla nasıl ahlâklandığını anlamanın yolu, Kur’ân’a muhatap olmaktan geçer. Hz. Âişe’nin belirttiği gibi, “Onun ahlâkı Kur’ân’dı” çünkü.1

Allah, Kelâmullah ve Resûlullah... İman hakikatlarının temeli, esası, sacayağı, onlardır. Bu üç iman esasından yalnızca biri aradan çekilecek veya ikinci plana atılacak olsa, ilahî ve semavî bir din olarak İslâm’ın, rahatlıkla dünyevî ve arzî bir ‘ideoloji’ mesabesine indirgenmesi tehlikesi vardır. Kitab’ı ve Resul’ü reddedip yalnızca Allah’ın varlığını kabul etmek, insanı bir mü’min ve müslim yapmaz; olsa olsa, kendi aklınca bir ‘doğal teoloji’ icad eden deistler zümresine dahil eder. Kelâmullah olarak Kur’ân’a, Allah’a inanmadan iman etmek de, tanım gereği, mümkün değildir. Yine Kur’ân’ı, onun ‘elçisi’ olan ve ihtiva ettiği hakikatlerin nasıl yaşanacağını hayatıyla gösteren Resul-i Ekrem’i (a.s.m.) görmezden gelerek düşünmenin, tanım gereği, imkânı yoktur. Resûlullah olarak Muhammed-i Arabî’yi (a.s.m.) Allah’ı unutarak düşünmek de tanım gereği imkânsızdır. Resul-i Ekrem’i, elçisi olduğu Kur’ân’dan sarfınazar ederek düşünmenin de imkânı yoktur.

Bu bakımdan, aslında şu zamanın tüm insanları, ama hususan ehl-i din açısından en kritik meselelerin belki de başında, Allah’ı ne şekilde tanıdıkları, O’nun kelâmı olarak Kur’ân’a ve O’nun Resûlüne ne şekilde muhatap oldukları meselesi gelmektedir.

‘Esmâ-i Hüsnâ’nın önemi

Kur’ân’ın en temel vurgusu, elbette, uluhiyet ve tevhid hakikatıdır. Baştan sona, tüm âyetler bize bir Rabbin varlığını ve birliğini bildirir; diğer tüm hakikatler, bu hakikatin bir yansıması olarak ifadesini bulur. Melekler, Kitab, peygamberler, kıyamet, haşir, âhiret, insanın varoluş amacı, ubudiyet, amel-i salih, emir ve yasaklar, cennet ve cehennem.. kısacası Kur’ân’ın beyan ettiği tüm hakikatlerin merkezinde uluhiyet hakikatı yer almaktadır.

Peki, bize öncelikle ve özellikle Allah’ı tanıtan Kur’ân, O’nu nasıl tanıtmaktadır?

Kur’ân’a muhatap olan hemen her insan için, bunun cevabını vermek sanırım zor değildir. Kur’ân, daha ‘Besmele’den başlayarak, tüm âyetleriyle, Allah’ı ‘isimleriyle’ tanıtır. Birçok âyet, Rabbimizin ayrı ayrı isimlerine atıfla son bulur. Tâhâ sûresinin 8. âyeti gibi bazı âyetler de, en güzel isimlerin, yani esmâ-i hüsnânın ona ait olduğunu bildirir. “O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. En güzel isimler O’nundur.”

Allah’ı ‘lehul esmâul husnâ’ diyerek tanıtan, O’nu ’esmâ-i hüsnâ’sı ile tarif eden âyetlerden, şu dersi çıkarmak mümkün, hatta elzemdir: Allah’ı gerçekten tanıyor olabilmek için, O’nu bütün isimleriyle tanıyor olmak gerekir. Ve ancak bu takdirde, insan, O’ndan başka ilah olmadığını hakkıyla kavramış olur.2

Risale-i Nur’un ‘esmâ-i hüsnâ’ üzerindeki o yoğun ısrarı, bu bakımdan, son derece anlamlıdır. Esmâ-i hüsnâ üzerindeki bir yoğunlaşma, kimilerinin anladığı şekilde ‘fazladan bir fantazi’ değil; durmaksızın ilahî isimlere atıfta bulunan ve Allah’ı ‘en güzel isimler O’nun olan’ diye tarif eden Kur’ân’ın öngördüğü sahih bir imana erişmenin olmazsa olmaz şartıdır. Yoksa, Allah’ı yalnız ‘Yaratıcı’ olma vasfıyla, yani Hâlik ismiyle tanıyor olmak, ‘lehul esmaul husna’ vasfını taşıyan bir Rabbi tanıyor sayılmak için yeterli değildir.

Bu konuda, birçok risaleden önemli atıflar çıkarmak mümkündür. Ama, Tâhâ sûresinin 8. âyetiyle başlayan ve bu âyetin bir tefsiri mahiyetinde olan “Yirmidördüncü Söz,” meseleyi bir başka risaleye ihtiyaç bırakmayacak kadar vuzuhla ortaya koyu-yor olsa gerektir. Beş ‘dal’dan oluşan bu risalenin dalları arasında dolaşırken, insan, her dala asıl rengini sözkonusu âyetin verdiğini görür. En başta birinci dal, tüm ilahî isimlerin içiçeliğini, birbirine bakıyor ve birbirini gerektiriyor oluşunu bir ‘Sultân’ temsiliyle açıklar. Bu bahsin açıkça gösterdiği üzere, ‘isimler birbiri içinde görünmekte; şuunat birbirine bakmakta; ve unvanlar birbirini ihsas etmekte’dir. O yüzden, “elbette gerektir ki, Cenab-ı Hakkı bir isim, bir unvan ile, bir rububiyetle ve hakeza.. tanısa, başka unvanları, rububiyetleri, şe’nleri içinde inkâr etmesin.” Yani, bir isim, başka isimleri gölgelemesin. Meselâ, yalnız Hâlik ismiyle görmekle, Allah’ı hakkıyla tanıdığını zannetmesin. O ismi diğer isimleri görmeyi engelleyen bir ‘perde’ değil; diğer isimleri gösteren bir ‘ayna’ kılsın. Ya böyle olmazsa? “Her bir ismin cilvesinden sair esmaya intikal etmezse, zarar eder. Meselâ, Kadîr ve Hâlik isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse, gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir.”

Nitekim, İbn Sina gibi feylesofların ayağının kaydığı bir nokta, ilm-i ilahînin herşeye nüfuzunu görememeleri; yani Allah’ı Alîm olarak, mutlak ve sonsuz ilim sahibi olarak tanıyamamalarıdır. “Cüz’iyata ilm–i ilahî taalluk etmiyor” hükmü, Alîm ismini kavramadaki bir zaafın sonucudur. Öte yandan, Cebriye ve Mu’tezile gibi düşünce okullarının çizgiden saptığı noktalarda, belli bazı isimleri kavrama probleminin yattığını görmek pekâlâ mümkündür. Pek çok ‘fırâk-ı dâlle’nin, içinde bir ‘dâne-i hakikat’ barındırdığı halde niye saptığını, ‘esmâ-i hüsnâ’ eksenli bir yaklaşımla analiz etmek bu çalışmanın hacmini aşmakla birlikte, ‘esmâ-i hüsnâ’nın anlamını ve önemini idrak etme açısından elzem olsa gerektir. Böylesi kritik bir konuya himmet edecek bir tahkik ehlinin zuhuru, rahmet-i Rahman’dan yaptığımız talepler arasındadır.

Celâl ve cemal bütünlüğü

İslâm tefekküründe, esmâ-i hüsnânın, celâlî ve cemâlî olarak iki kolda mütalaa edildiği görülür. Meselâ ‘cemalî’ özelliklere örnek olarak, güzellik, kerem, ihsan, lütuf, rezzakiyet, rahmet, şefkat ve sevgi; ‘celâlî’ özelliklere örnek olarak kahr, izzet, azamet, kibriya, cebr ve kudret gösterilir. Allah, hem celâlî, hem de cemalî sıfatların sahibidir; hem zülcelâl, hem de zülcemâldir. Bir yanda Rahman, Rahîm, Rezzak, Kerîm, Muhsin, Mün’im, Latîf, Cemîl, Hannan, Mennan, Hakîm, Halîm, Vedûd gibi cemalî isimleri; diğer yanda Azîz, Hâkim, Kadîr, Cebbar, Kahhar, Azîm ve Zü’ntikâm gibi celâlî isimleri vardır. Onu ‘en güzel isimler O’nun olan’ olarak tanımak, işte tüm bu isim ve sıfatlarıyla; yani, hem celâlî, hem de cemalî isim ve sıfatlarıyla birden tanımakla mümkün olmaktadır.

Aslında, kâinatın da, bize durmaksızın hatırlattığı bir gerçektir bu. Bir dağ, ilk anda azamet ile çıkar karşımıza. Ama, insana korku ve ürperti veren o azametli dağ, aynı zamanda yeryüzü için ‘hazineli direkler’ hükmündedir. İnsana ilk anda ürperti vermesi; sel, çığ, sarp kayalar, dik bayırlar, erişilmez tepeler ile ilk anda nazarımıza ilişmesi ile birlikte; suların içinde depolanıyor oluşundan toprağı tutmasına, içinde saklı madenlerden hava akımıyla olan ilgisine.. uzanan nice hikmetler ve güzellikler de taşımaktadır. Ki, insan, tüm bunları bilmiyor olsa bile, dağın o ürpertici görüntüsünün, aynı zamanda göze çok güzel göründüğünü de kolaylıkla farkedecektir. Öyle olmasa, sıra sıra dağların, eşsiz bir simetri içinde ve bir renk uyumuyla sıralandığı dağ manzaralarını seyretmek ‘doyumsuz’ olarak tarif edilmezdi elbette.

Aynısını, deniz sözkonusu olduğunda da görürüz. Adı ilk anıldığında insana ürperti verir deniz. Çünkü, içine dalan insanı yutabilir; üstünde seyreden gemiler batabilir. Ama aynı deniz, bilhassa gündoğumu ve batımı esnasındaki güzelim manzarasının, güneşli bir yaz gününde yanıp sönen kabarcıklarla sergilediği benzersiz şehrayinin ötesinde, dağ gibi gemilerle binlerce ton yükün zahmetsizce taşınması, içindeki binbir balık çeşidinin insan için rızk olması, suların aktığı ve buharlaşıp temiz-lendiği bir kab hükmünde olması.. gibi sayısız hikmetler ve güzellikler de taşımaktadır. Denizle birlikte muhakkak hatırlanan dalgada da aynı sırrı bulmak mümkündür. Bir yanda koca gemileri bile devirip yutması ile insana ürperti veren dalgalar, diğer yandan denizin akciğeri hükmündedirler ve kıyıya vurduklarında çıkardıkları sesler insanın cemalî duygularına tarifsiz hazlar yaşatmaktadır.

‘Celâl’ ve ‘azamet’in öne çıktığı mevcudlar aynı zamanda bir ‘cemal’ boyutu taşıdığı gibi; ‘cemal’ boyutu öne çıkan mevcudlarda da bir ‘celâl’ yönü görülür. Meselâ, kar tanelerinin ya da yağmur damlalarının inişi, insanın güzele tutkun duygularını okşar. Her bir kar tanesi, bir diğerinin aynısı olmayan altıgen nakışlar yüklüdür, ama ele geldiğinde eriyecek kadar da nahif ve latiftir. Fakat, o incecik, küçücük kar taneleri yağar, birikir ve insanoğlunu tüm teknolojisiyle birlikte acze düşüren bir celâl tablosu sergiler. Yolların kapandığı, çığların indiği bu celâl tablosu, aynı zamanda, son derece güzeldir de... Pencere camlarına, yapraklara, su yüzüne değişini seyre doyamadığımız yağmur damlaları ise, suya muhtaç biçimde yaratılmış sayısız canlıyı sevindirdiği gibi, sel misali celâl tabloları da içermektedir.

Kısacası, celâl içinde cemal, cemal içinde celâl vardır. Meselâ dağlar ve deniz-ler Rabbimizi Celîl-i Zülcemâl olarak tanıtırken, kar taneleri ve yağmur damlaları O’nu Cemîl-i Zülcelâl olarak bildirmektedir.

Ve, bakış açımızı biraz daha derinleştirirsek, mevcudların her bir taifesinin tür olarak celâli, fert olarak cemali gösterdiği görülecektir. Meselâ, baharda açmış her bir çiçek, kendi başına, sanatla yapan, bir renk uyumu içinde süsleyen ve nakışlandıran, gözlere ve gönüllere hoş gelen bir ölçü ile var eden Sâni’, Nakkaş, Müzeyyin, Mülevvin, Mukaddir bir Rabbin cemalini bildirir. Ama o çiçek tek değildir. Yalnızca bir bayırda dahi, onun kadar güzel milyarlarca çiçeği görmek mümkündür; ve akıl, tüm yeryüzündeki sayılarını hesaplamaktan aciz düşmektedir. Bu kadar sanatlı bir mevcudun bu kadar kolaylıkla ve çoklukla icadı ise, kudreti sonsuz bir Rabbin celâlini ders vermektedir.3

Kâinata mührünü vuran bu celâl-cemâl bütünlüğü, Kur’ân’da da ma’kes bulacaktır. Zira, tüm kâinatın Hâlikının, tüm âlemlerin Rabbinin kelâmıdır Kur’ân. Kâinatın Cemîl-i Zülcelâl ve Celîl-i Zülcemâl olduğuna her bir cüz'üyle şahitlik ettiği bir Rabbin kelâmı da, elbette O’nun celâl ve cemalini beraberce bildirecektir.

Hem de, bu celâl ve cemal gerçeğinin, insanın iç dünyasına ve âhiret âlemlerine bakan tüm yansımalarıyla birlikte...

O cemal ve celâl ki, bir açıdan lutuf ve kahr, bir başka açıdan hüsün ve heybet olarak tezahür eder. Lutuf âhiret âlemlerine cennet ve nur olarak yansır; kahr da cehennem ve ateş olarak tecelli eder. İnsanın kalbinde ve dilinde cemal ve lutfa karşılık hamd, celâl ve kahra karşılık tesbih kelimeleri doğar. Kelâm-ı Ezelîde ise, yine cemal ve celâl sırrı iledir ki, ilahî buyruklar emir ve nehiy sûretinde tezahür eder. İnsanın—ve elbette insanlığın—irşadı noktasında ise, ödüllendirme ve cezalandırma, müjdeleme ve uyarıp korkutma şeklinde yansırlar. Vicdana tecelli ettiklerinde ise, biri ‘reca’ya, diğeri ‘havf’a bürünür. İnsan O’nun cemal, lutuf ve rahmetinden hep ümit eder; ama celâl, kahr ve azametinden de korkar. Ve bu denge sayesinde insan ‘istikamet’i bulur. Reca ile doğru yollara sülûk eder; havf ile de eğri yollara gitmekten çekinir. Ne Allah’ın rahmetinden ümitsiz, ne de azabından emin olur; bilakis, bir korku ve ümit dengesi içinde ubudiyet halini korur.4

Celâl-cemal dengesini bulmak

Kur’ân’ın nuranî ikliminde dolaşırken, tüm kâinatın da cilvelendirdiği cemal–celâl dengesini, değişik veçheleriyle sürekli görürüz. Kur’ân ‘bütün güzel isimler O’nun olan’ bir Celîl-i Zülcemâl ve Cemîl-i Zülcelâlin kelâmıdır çünkü. Ve Kur’ân’ın tümünde görülen cemal-celâl bütünlüğü, her bir sûreye, hatta her bir âyete dahi yayılıp nüfuz etmiştir; bir nümunesini o sûre ve âyette sergilemektedir.

En başta, Kur’ân’ın en birinci dâvâsı olan ‘Lâ ilâhe illallah’ hakikatinde bunu görürüz. Yalnızca üç kelimeden oluşan bu tevhid cümlesi, celâli de içerir, cemâli de. ‘Lâ ilâhe’de celâl hâkimdir; sebepler dairesinde bulunan herhangi bir şeyin ve herhangi bir mahlukun ilahlığına dair iddialar, ‘lâ’ kılıcıyla kesilmektedir. ‘Lâ ilâhe’deki bu celâl yüklü nefy ve redde karşılık, ‘illallah’ ile ‘kabul ve teslim’ gibi iki cemalî tavır sergilenmekte; mahlukat cinsinden olmayan, müteâl ve münezzeh tek bir Rabbin varlığı kabul ve teslim olunmaktadır.

Kur’ân’ın tüm insanları çağırdığı kısacık tevhid mesajına dahi yansıyan bu celâl-cemâl denkliğini ve dengesini, daha Kur’ân okumaya başlar başlamaz bir kez daha yaşama durumundadır insan. Çünkü, ilahî emir gereği, iki ‘ön-söz’ ile âyetleri okumaya başlamamız gerekmektedir. Kur’ân okumaya başlarken ‘kovulmuş olan şeytan’dan sığınmamız da, ardından Rahman ve Rahîm olan Allah’ın ismi ile başlamamız da ilahî emir gereğidir. Avâm arasında ‘euzu-besmele’ şeklinde yer etmiş bu iki ‘ön-söz’ün ilkinde celâl, ikincisinde ise cemal cilvesi okunmaktadır.

Kur’ân’ın ilk sûresi olarak Fâtiha’da da bir celâl-cemal dengesi görülür. Hamd’in kime mahsus olduğunu bildiren ilk üç Fâtiha âyetinden ikisi Allah’ı Rabb, Rahman ve Rahîm gibi üç ‘cemâlî’ ismiyle tanıtır. Üçüncü âyette, dördüncü bir isim zikredilir: ‘Mâliki yevmiddîn.’ Mâlikiyetin bizatihî bir celâl boyutu taşımasının yanısıra, ‘yevmiddîn’ de celâl yüklüdür. Zira, ‘din günü’ ile kastedilen, ‘daire-i itikadın daire-i esbaba galebe çaldığı’ gündür. Ki, kıyamete, mahşere ve Mahkeme-i Kübra’ya atıfta bulunmaktadır.

Fâtiha’nın dördüncü âyetinde de, celâl-cemal bütünlüğünü görürüz. ‘Na’budu’ celâli, ‘nestaîn’ cemali cilvelendirir. Sûrenin sonunda zikredilen üç grup insandan ilki ‘ellezîne en’amte,’ yani ‘kendisine nimet verilenler,’ diğer bir deyişle ‘nimetlendirilenler’dir. Nimetin bir cemal cilvesi olduğu aşikârdır. Diğer iki grup ise, dâllîn ve mağdûb olanlardır ki, her iki hal celâli ihsas etmektedir.

Fâtiha sûresinde görülen, ancak anahatlarıyla temas ettiğimiz celâl-cemal dengesi, Kur’ân’ın diğer sûre ve âyetlerinde de açıkça görülür. Meselâ, kıyameti ve Cehennemi anlatan kimi sûre ve âyetlerde, birden Gafûr, Halîm, Raûf, Rahîm gibi bir ‘cemalî’ isme atıfta bulunulur. Bir yanda mü’minlerin eriştiği nimetler, diğer yanda inkârcı kavimlere gelen azab; bir yanda ‘ebrar’ın cennet nimetlerine mazhar oluşu, diğer yanda ‘füccar’ı bekleyen ateş; bir yanda nefsini temizleyenlerin felâh buluşu, diğer yanda şeytanın desiselerine aldananların helâk oluşu; bir yanda cennet müjdeleri, diğer yanda cehenneme dair uyarılar; bir yanda emirler, diğer yanda nehiyler.. tüm bunlar bir celâl-cemal dengesine çağırır bizi.

Kur’ân’daki bu denge, Said Nursî’ye şunu söylettirir:

“İşte Kur’ân-ı Hakîm’in ulviyetine en sâdık bir delil ve hakkaniyetine en zahir bir bürhan ve i’cazına en kavî bir alâmet şudur ki, Kur’ân bütün aksâm-ı tevhidin bütün meratibini bütün levazımatıyle muhafaza ederek beyan edip muvazenesini bozmamış, muhafaza etmiş. Hem bütün hakaik-ı âliye-i ilâhiyyenin muvazenesini muhafaza etmiş; hem bütün esmâ-i hüsnanın iktiza ettikleri ahkâmları cem’etmiş, o ahkâmın tenasübünü muhafaza etmiş. Hem rububiyet ve uluhiyetin şuunatını kemal-i muvazene ile cem’etmiştir. İşte şu muhafaza ve muvazene ve cem’, bir hâsiyettir. Kat’iyen beşerin eserinde mevcut değil ve eâzım-ı insaniyenin netâic-i efkârında bulunmuyor.” (bkz. Sözler, ‘Yirmibeşinci Söz.’)

Resul-i Ekrem’in izinde

Kâinat gibi, Kur’ân da Rabbimizi Cemîl-i Zülcelâl ve Celîl-i Zülcemâl olarak tanıttığına göre, ‘Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma’sı gereken insanın tefekküründe ve yaşayışında bir celâl-cemal dengesi içinde yaşama sorumluluğu açıktır. Nitekim, ‘Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma’nın en güzide örneğini sergileyen Resul-i Ekrem (a.s.m.), ‘ahlâkı Kur’ân’ olan bir zât olarak, bize nasıl bu dengede yaşanılacağını öğretmektedir. Ki, yine Kur’ân’ın târifiyle, o, hem ‘mübeşşir,’ hem de ‘nezir’dir. Hem müjdeler, hem uyarır; hem cennet ve rü’yet-i cemalullahın muştusunu verir, hem cehennem ateşiyle korkutur. Sözleri ve fiilleri, onun, celâl-cemal dengesinin eşsiz bir örneği olduğunu belgelemektedir—ki bu yüzden, Hz. Musa’da celâl, Hz. İsa’da ise cemal öne çıkarken, Resul-i Ekrem’in ikisinin tam bir kıvamını temsil ettiği, İslâm düşüncesinde sıklıkla vurgulanan konular arasındadır.

Kur’ân’ın ‘örnek’ almamızı istediği; ilahî sevgiye mazhariyeti ancak onun sünnetine tâbi olma şartına bağladığı o şanlı nebîden ders alan sahabilerde de, bir celâl-cemal dengesi görülür. Bütün ilahî isimlere en azamî mertebede mazhar olan Resul-i Ekrem’in sahabileri, yine Kur’ân’ın beyanıyla, ‘kâfirlere karşı çok şiddetli, aralarında ise çok merhametli’dirler. Bir yanda imanî olan karşısında dökümhaneye girmiş demir gibi yumuşak; öte yanda, küfrî olana karşı çifte su verilmiş çelik kadar serttirler.

Elbette, tüm insanlar gibi, sahabiler arasında da, celâl yönü ağır basanları da, cemal yönü ağır basanları da vardır. Ama, ilkinin celâli içinde bir cemal, ikincisinin cemali içinde bir celâl saklıdır. Hz. Ömer ile Hz. Ebubekir’in durumu, bunun bir örneğidir. Ömer’in (r.a.) imana ters düşen her hal karşısında ne kadar keskin ve celâlli olduğu, hakkında anlatılagelen hadiseler sayesinde, herkesin mâlûmudur. Ama aynı Ömer, bir kuzunun Dicle kenarında ayağının incinmesinde bile halife olarak kendini sorumlu bilen bir cemal de yüklüdür. ‘Cemal’ timsali Ebubekir’in küfr karşısındaki gösterdiği ‘celâl’in örnekleri de siyer kitaplarında kayıtlıdır. Kendisi öylesine cemal yüklüdür ki “Mü’minler cehenneme gitmemek için Allah’tan isterim, benim vücudum cehennemde büyüsün ki, onların yerine azab çeksin” diye dua etmektedir. Ama, bu cemal, cemal–celâl dengesi içinde bir cemaldir. Nitekim, onun, bugün kimilerinin aktardığı gibi, ‘Kimse cehenneme gitmemek için,’ veya ‘İnsanlar cehenneme gitmemek’ için demeyişi manidardır. Zira, o, üzerindeki cemal halini celâl ile dengelemiş; küfrüyle tüm mahlukatı anlamsızlık ve abesiyetle itham eden ve onların varoluşlarıyla Rablerine ettikleri şehadeti yalanlayan kâfirleri hoşgörüp cennet ehli kılma gibi bir dengesizliğe kesinlikle düşmemiş bir ‘sıddîk’tır. Yanlış anlaşılmasın, Hz. Ebubekir, tüm sahabiler gibi, kâfirlerin de cennete girmesini arzulamıştır; ama tüm hayatı boyunca, onların o küfür halinden çıkıp şu dünyada varoluş amaçlarına uygun bir iman ve ubudiyet tavrını takınmaları için çalışarak—gereğinde maddî cihad da dahil!

‘Ahlâkıyla ahlâklanma’ yükümlülüğü taşıdığımız Rabbimiz Celîl-i Zülcemâl ve Cemîl-i Zülcelâl bir Rab olduğuna; Kur’ân’ıyla baştan sona bir celâl-cemal dengesini ders verdiğine; Resul-i Ekrem’de (a.s.m.) de bu denge en mükemmel şekilde görüldüğüne; keza, sahabiler de sergiledikleri celâl-cemal dengesi ile Kur’ânî övgüye mazhar olduklarına göre, mü’minlere düşenin ne olduğu tam bir berraklıkla ortada durmaktadır. Mü’min, hem şeytana tapmama, hem Allah’a tam bir abd olma; hem tağutu reddetme, hem Allah’a iman etme; hem küfrü temsil eden kişi ve tavırlara karşı sert, hem imanı temsil eden kişi ve tavırlara karşı çok merhametli olma yükümlülüğü altındadır. Kısacası, ister celâl yönü ağır basan bir insan olalım, ister cemal yönü ağır basan bir insan, sonuçta bir celâl–cemal dengesini bulma ve bu dengeyi muhafaza etme yükümlülüğümüz vardır.

Denge yitirilirse...

Bu muvazenenin izi sürülmediğinde ise, insan—Kur’ân dahil—herşeye yalnız bir yönüyle bakacak; cüz’î ve yarım zihniyle, celâl-cemal dengesini ihtiva eden küllî hakikatlerin yalnız bir-iki tarafını görüp onunla meşgul olmakla kalacak, dahası onda hapsolacaktır. Ya ifrat veya tefrit ile hakikatların muvazenesini ihlâl edip, Kur’ânî tenasübün uzağına düşerek, dengesiz ve tutarsız yaklaşımlara duçar olacaktır.

Hakikatın dengesini bozan, çok hakikatın rengini değiştiren, tutarsızlığını perdeleme çabası içinde bir dizi te’villere yol açan, hatta bazı hakikatlerin inkârına kadar varan bir tehlikeli dengesizlik halidir bu.

Bu dengesizliğin ne raddeye varabildiğine dair, iki manidar örnek vardır. Bir tarafta Haricîler, dengeyi celâl lehine bozmuş ifrat ehli olarak, Hz. Ali gibi eşsiz bir sahabiyi bile katledecek ve varoldukları sürece kılıçlarını hep mü’minlere yöneltecek kadar sapabilmiş; öte yandan, dengesiz-liğin tefrit tarafında, putperestlerin bile aslında put haline getirilmiş taşa değil, o taşı yaratan Allah’a tapıyor oldukları gibi bâtınî yorumlar serdedilmiştir.

Bugün, ehl-i dinin haline nazar ettiğimizde, belki bu raddeye vardırılmış bir aşırılıkla karşılaşmıyoruz. Ama, dengenin iki yönden de yitirildiğini; ve iki uçtan her birinin diğerini besliyor olduğunu izlemenin de mümkün olduğunu sanıyoruz. Gerçekten, bugün kimi ehl-i dini, hatta birçok ehl-i dini tekfire cür’et eden dengesiz bir celâl halini de; Allah düşmanlarına, küfre ve küfrün sembolü olmuş kişilere dahi kucak açan dengesiz bir cemal halini de maalesef zaman zaman gözlemliyoruz.

Öte yandan, kimi zümrelerde, gerek celâlin, gerek cemalin adres değiştirdiğini görmemiz mümkün. Nedense ehl-i dine karşı olabildiğine sert, ehl-i dünyaya karşı olabildiğine yumuşak tavır alışlar da sergilenebiliyor.

Meleklerden ders almak

Bu durumu yorumlama bâbında, ‘melekler’e bile haksızlık ediliyor olması, işin başka bir yönüdür. Gayriimanîliği temsil eden hallere ve kişilere karşı takınılan yumuşak tavır kimilerince ‘melek gibi olmak’ şeklinde görülerek takdir edilirken; bu tavrı onaylamayan bazı ehl-i dinin ‘sağcı melekî sapma’lardan söz ettikleri görülmektedir.

Oysa, Allah’a tam abd olan melekler de bir celâl-cemal dengesi sergilemektedirler. Mülk (67:5) âyeti, Said Nursî’nin bir tefsir şaheseri hükmündeki ‘Onuncu Risale’de sergilediği gibi, bunun açık bir ifadesidir. Bu âyet, Allah’ın göğü semavî kandillerle, en zahir anlamıyla düşünürsek yıldızlarla süsleyişine dikkat çeker. Bu cemal taliminin ardından ise, bir ‘celâl’ talimi gelir. Zira, göğü süsleyen bu kandiller, aynı zamanda şeytanları semavattan tard eden semavî mancınıklar olarak anlatılır. Rabbimizin celâl, cemal, azamet ve kibriyasını gören gözlere açıkça gösteren yıldızlı gökyüzünün, verdiği bu azamet ve kibriya dersiyle şirk ve esbabperestlik yüklü şeytanî desiseleri silip yok ettiğini de ihsas eden bu âyet, meleklere bakan boyutuyla, şunu göstermektedir: Emr-i ilahî karşısında tam bir itaat ve teslimiyet gösteren ‘cemal’ timsali melekler, aynı zamanda şeytanlar karşısında yıldızları semavî mancınıklar olarak kullanan ve şeytanları recmeden birer celâl ehlidirler de. Rablerinin emrine karşı itaatkâr, ama şeytanî vehim ve desise-ler karşısında keskin ve pervasızdırlar. Bedir gibi gazvelerde ashâb-ı kirama yardım etmek üzere küffar ile muharebe etmek için semadan melekler indiğini bildiren âyetler de, bunu teyid etmektedir. Melek gibi olmak, ne küfre ve nifaka hoşgörülü olma anlamına gelir, ne de bir ‘sapma’ olarak görülebilir. Bilakis, Said Nursî’nin Mülk (67:5) âyetinin tefsiri bâbında vurguladığı gibi, Kur’ân, ‘semada yapılan bu recm [ile], sema gibi en vâsi dairelerde bile vukua gelen mübareze hadisesini insanlara göstermekle insanların mutîlerini asilerle mübarezeye teşvik ile alıştırmakt[ad]ır.”5

‘Yükselen değer’ler: Hoşgörü ve uzlaşma

Buraya kadar arzettiklerimiz, bugün gerek ‘radikalizm’ diye ifade edilen kimi hareketlerin, gerek ‘hoşgörü’ ve ‘uzlaşma’yı öne çıkaran hareketlerin tavır alışının temelinde, itikadî düzlemdeki bazı kaymaların mevcut bulunduğunu sanırım yete-rince açık bir şekilde göstermektedir. Bugünün horgörü ile hoşgörü arasında bir denge yerine, adreslerin karıştığı bir dengesizlik ve/veya ölçüsüzlük sergileyen müslümanları, bu halleriyle, esasen birçok noktada varolan zaafı belgelemektedir. Rabbimizi hem celâlî, hem de cemalî isimleriyle tanımada yaşanan aksama, bu zaafların en önde gelenidir. Bizi ‘Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma’dan alıkoyan budur. Aynı şekilde, Kur’ân’ın ortaya koyduğu reca-havf, müjde-uyarı, cennet-cehennem, tağutları red-Allah’a iman, şeytanları recm-Allah’a ibadet, küfre karşı şedit-imanî olana karşı yumuşak olma.. gibi bir dizi dengeli tutumdaki zaaf, yani ‘Kur’ân ahlâkı’ üzere yaşamadaki zaaf da bununla doğrudan ilgilidir. Ve tüm bunlar, elbette ‘Resul’e ittiba’ ve onu ‘usve-i hasene/güzel bir örnek’ edinme noktasındaki zaafla da kendini göstermektedir.

Konunun bu açıdan tahlili, tüm bu noktalardaki zaafların eseri olan çift-yönlü dengesizlikten çıkış yolunu bulmanın zorunlu bir şartıdır. Bu, ifrat ve tefritleri törpüleyip bizi ‘hadd-i vasat’a getirecek; karışmış adresleri düzeltecek; hoşgörünün gerektiği yerde hoşgörüyü, horgörünün gerektiği yerde horgörüyü temin edecektir.

Konunun ‘radikalizm’ diye ifade edilen, ama aslında kelimenin etimolojik anlamıyla içerdiği ‘köklü’lükten ziyade bir köksüz- lüğün tezahürü olan akımlara bakan yönünü ayrı bir çalışmaya bırakarak, bugün ‘hoşgörü,’ ‘barış içinde birarada yaşama,’ ‘aynı gemide olma’ gibi kavramlarla temsil edilen yaklaşımları bu çerçevede incelediğimizde, bariz hatalar göze çarpmaktadır.

Bu hataların en önemlisi, geliştirilen tüm model, yaklaşım ve tavırların ‘eksen’indedir. Geliştirilen modeller, belli bir coğrafyayı, mevcut bir devleti, halihazır bir toplum yapısını veri almaktadır. Belirli bir kara parçası, belirli bir devlet yapısı veya belirli bir ırk temelinde bir ‘hoşgörü’ veya ‘birarada yaşama’ modeli oluşturulmaktadır. Bu bakımdan, geliştirilen mo-deller, en iyimser ifadeyle, ‘pragmatist’tir. İtikadî bir düzlemde; imanî ölçüler eksen alınarak oluşturulmuş değildir.

Mü’min elbette hayal âleminde yaşamaz. Varolan dünyaya göz yumup bir ’ütopya’yı da mesken edinmez. Ama yaşadığı ortamı, ‘pragmatik’ bir gözle değil, ‘imanî bir nazar’la değerlendirir ve tavrını bu çizgide belirler. Bu bakımdan, iman ile küfür arasındaki ayrımı, dolayısıyla mü’min ile inançsız arasındaki gerilimi bertaraf etme anlamında bir ‘hoşgörü’ ve ‘uzlaşma’ onun için imkânsızdır. Zira Kur’ân, iman ile küfür arasında keskin bir ayrım çizmekte; ayrıca, coğrafya, ırk ya da devlet birliğinin bu ayrımı yumuşatmasına izin vermemektedir. ‘Mü’minlere karşı çok merhametli olmak’ Kur’ân’ın sena ettiği bir hal olduğu gibi, ‘küffâra karşı çok şedit’ olmak da Kur’ân’ın sena ettiği bir haldir.6 İslâm’ın esaslarını ‘alay ve oyuncak konusu yapanları dost edinmek’ kesinlikle yasaklanmış ve bizatihî iman edenler, böyle bir tavır konusunda ‘Allah’ın azabı ile’ uyarılmışlardır.7 Rabbimiz, Kur’ân’da “Ey iman edenler! Hem Bana, hem size düşman olanlara sevgi ile atılarak onları dost edinmeyin...” de buyurmaktadır.8

Yine Kur’ân, ‘İbrahim ve onunla beraber olanlar’da, bizim için ‘uyulacak güzel bir örnek’ olduğunu bildirir. Bu örnek, onların, kendi kavimlerine “Biz, sizden ve Allah dışında taptıklarınızdan uzağız” demeleri; onların imana uymayan hal, tavır, yaşayış, tefekkür ve yapılanmaları ile aralarında bir mesafe tutmaları; ve aradaki bu mesafenin onlar da imanî ölçüleri tanıyıncaya kadar bâki kalacağını beyan etmeleridir.9 Başka bir âyette ise, ‘severek küfrü imana tercih ederler’ ise, ‘babalarını ve kardeşlerini dostlar edinen’ler, ‘zalimlerin ta kendisi’ olarak ilan edilmektedir.10

Tüm bu âyetler, eksenini coğrafya ya da ırkın değil, imanın teşkil ettiği bir ‘birarada yaşama’ ve ‘hoşgörü’ yaklaşımı öngörmektedir. Oysa, bugün coğrafya, ırk ya da ‘Nuh’un gemisi’ne benzetilen ‘devlet gemisi’ ekseninde bir ‘hoşgörü’ ve ‘birarada yaşama’ modeli oluşturan kimi ehl-i dinin, en başta aynı coğrafyada ve aynı ‘gemi’de yaşadığı iman kardeşi ile ‘çok merhametli’ bir hoşgörü örneği sergileyemediği görülmektedir. İslâm’a bakışındaki olumsuzluğu açıkça ifade eden kimi isimlere ‘hoşgörü’ ile açılan kapılar, her gün beş kez aynı kıbleye yönelip aynı Allah’a ibadet eden ‘mesleken muhalif’ iman kardeşlerine kapalıdır. Belki imanî hassasiyetten gelen bir eleştiri, bazı isimlerin üstünün çizilmesine; belli yayın organlarında reklam metinleri içerisinde dahi isminin yer almamasına sebep olabilmektedir.

Adresteki yanlışlık

Açıkçası, belli bir gruba has olmayıp, genel olarak ehl-i dini kuşatan ciddi bir hastalık sözkonusudur: İslâmî bir kimlik taşımayan, hatta bir kısmı dini reddeden kesimlere karşı gösterilen ‘hoşgörü’yü mü’min kardeşinden esirgeme. İnançsızlar ile dahi ‘birarada yaşama’nın yolunu ararken, mü’min kardeşleriyle geçinememe.

Bu vâkıa, zannımızca, sözkonusu mo-dellerin içerdiği ‘pragmatik’ yönle doğrudan ilintilidir. Zira, hoşgörülen kişi veya zümre, asla ‘rakip’ olmayacak ‘başka bir alan’ın mensubudur. Oysa mü’min kardeşi, ‘aynı alan’ içindeki rakip bir oluşumun mensubudur. Böyle bir psikolojik boyutu da bulunduğuna inandığımız bu hal, bugün meslek noktasındaki rekabet ve ihtilafın iman noktasındaki beraberliğin önüne geçtiğini de ihsas etmektedir. Halbuki, ehl-i imanın, meslekleri açısından ihtilaf halinde ve hizmet noktasında yarışıyor olmakla birlikte, birarada yaşamayı öğrenmeleri hem Kur’ânî bir emir, hem yaşanan hayatın da-yattığı bir zorunluluktur.

Kur’ân, iman-temelli bir ‘hoşgörü’yü öngörür. Öncelikle mü’minlerin kendi aralarında bunu tesis etmesini ister. İnananlar ancak kardeştirler. Beraberce Allah’ın ipine sarılma ve asla tefrikaya düşmeme yükümlülüğü altındadırlar. Ve, onların farklı meslek ve meşreplere sahip olması, bir açıdan ‘işbölümü’ hükmündedir; bir diğer açıdan ise, birbiri için ‘denge unsuru’ olmaktadır.11

Zira, her ne kadar insan bütün isimlere mazhar olabilecek şekilde yaratılmış ise de, yönelim, eğilim ve istidat farkları ‘tenevvü-ü esmâ’ya yol açmaktadır. Bazı kişilerde hikmet ağır basmakta; bir diğerinde sevgi öne çıkmakta; kiminde celâl, kiminde cemal vurgusu görülmektedir. Nebîlerin ayrı ayrı şeriatları, velîlerin başka başka tarikatları, bu hususla ilgilidir. Meselâ ehl-i aşkta Vedûd ismi, tefekkür ehlinde ise Hakîm ismi daha ziyade hâkimdir. Dolayısıyla, her bir grup belki tek başına tüm ilahî isimlere tam bir mazhariyet örneği sergileyememektedir; ama her birinin mazhariyeti bir potada eritildiğinde bundan söz etmek mümkün hale gelecektir.

Konuya bu açıdan bakıldığında, kendisinde celâlin öne çıktığı mü’minlerin de, cemalin öne çıktığı mü’minlerin de birbirlerini bir ‘rakip’ olarak değil, bir ‘kazanç’ olarak görmesi pekâlâ mümkündür. Çünkü, biri diğerini dengelemektedir. Ola ki, eğer cemal vurgusunda bulunmayan mü’minler olmasa, celâl tavrı öne çıkan mü’minler bunu ifrat düzeyine vardıracaklardır. Keza, eğer celâl vurgusunda bulunmayan mü’minler olmasa, ola ki, cemal tavrı öne çıkan mü’minler bunda ifrat edeceklerdir. Geçmişte Haricîlerin ve kimi bâtınîlerin sergilediği hal, bu ‘ifrat’ın varacağı boyutların habercisidir.

Açıkçası, birbirini ‘hoşgörmek’ ve ‘barış içinde birarada yaşamak’ şartıyla, farklı, hatta zıt eğilimlere sahip mü’minlerin ve İslâmî yapılanmaların varlığı bir sıhhat alametidir. Böylece, kendi donanımı ve yönelimi itibarıyla yalnızca bir ismin adesesiyle eşyaya ve olaylara bakmakla kalacak bir mü’min, sair isimlerin adesesiyle de bakma imkânı bulmaktadır. İhlas Risalesi’ndeki “Hakikî, samimi bir ittifakta her bir ferd, sair kardeşlerin göziyle de ba-kabilir ve kulaklarıyle de işitebilir. Güyâ on hakiki müttehid adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda manevî kıymeti ve kuvvetleri vardır” tesbitini, bu çerçevede değerlendirmek pekâlâ olasıdır. “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisi de, böyle ‘tamamlayıcı’ ve ‘dengeleyici’ bir ihtilafa bakıyor olsa gerektir.

Bu ‘denge’nin tesisi ise, bir kez daha belirtelim, ehl-i dinin kendi fikrine muhalif din kardeşini—fikriyatını eleştirse bile—hoşgörebilmesi ile; ehl-i imanın birarada yaşamayı öğrenmesi ile mümkündür. Ehl-i dini hoşgörmeyi ve birarada yaşamayı öğrenmeden sergilediğimiz tüm ‘hoşgörü’ tabloları, gerçekliği olmayan temelsiz fantazilerden öte birşey değildir.

Kur’ân’ın, hoşgörüyü coğrafî ve ırkî değil, imanî bir temele dayandırdığının bir başka delili, ‘ehl-i kitab’a karşı takındığı tavırdır. Bu ifade onları diğer gayrimüslimlerden ayırmakta; onların—artık muharref de olsa—bir semavî kitabı, peygamberi, Allah’ı ve âhireti kabul etme gibi özelliklerini gözardı etmemektedir. Bir müslüman erkek inançsız bir kadınla asla evlenemez, ama ehl-i kitab olan bir kadınla evlenebilir. Hiçbir müteal otorite tanımayanların ‘dârü’l-İslâm’da yaşamaları fıkhın ölçüle-rine bakılırsa mümkün görünmemektedir; ama kitab ehli olanlara zımmî olarak yaşama ve aralarında kendi hukuklarını tatbik etme hakkı tanınmıştır. Sahabilerin, Bizans ile Sâsânîler arasındaki savaşta ateşperest Sâsânîlere karşı Bizans’ın galibiyetini arzulamaları, iman-eksenli yaklaşımın geniş dairedeki bir yansımasıdır.

Risale-i Nur müellifinin şu sözlerinde, bu tavrın bugüne bakan bir uzantısını görmek mümkündür:

“Hadis-i sahîhle, ahir zamanda İsevîlerin hakiki dindarları ehl-i Kur’ân ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi, şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslekdaşı, kardeşi olanlarla samimi ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakiki dindar ruhanîleri ile dahi, medar-ı ihtilaf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve niza etmiyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar...” ( bkz. İhlas Risalesi)

Ama, küfür ve nifak ehline karşı hoşgörü göstermenin izah edilir bir tarafı yoktur. Kâfirlerin, müslümanlara ve ehl-i Kur’ân’a düşman olmaları küfrün bir gereğidir. Çünkü, küfür imana zıttır. Hem, Kur’ân, kâfirleri idam-ı ebedî ile mahkum etmiş; onların şu dünyada her bir mevcudun Rabbinin varlığına ve birliğine ettiği şehadeti inkâr edip O’nu tanımadan yaşamakla işlediği hadsiz cinayete karşılık ebedî bir azabı tadacaklarını bildirmiştir. Dolayısıyla, onların müslümanlar ile ülfet ve muhabbetleri mümkün değildir. O halde, onlara gösterilen muhabbet boşa gitmektedir. Onların muhabbetiyle karşılaşılamaz. Onlardan meded beklenilemez.12

Kur’ân’ın, ehl-i imanı ehl-i küfre karşı uyaran âyetlerini işte bu noktayı da gözönüne alarak değerlendirmek gerekir. Küfür, mahiyeti itibarıyla imana zıttır; ve dolayısıyla küfür ehli, tanım gereği, mü’mine düşmandır.13 O halde, mü’minin itikadî çizgisini muhafaza ettiği bir ‘uzlaşma’ya razı olmaz; imandan taviz ister:

“Adımıza başka şeyler uydurman için, neredeyse seni, sana vahyettiğimiz hakikatlerden caydıracaklardı. İşte o zaman seni dost edineceklerdi. Andolsun! Eğer sana kuvvet ve sebat vermiş olmasaydık, onlara bir miktar meyletmeye yanaşacaktın. İşte böyle bir durumda, hayatta da, ölümde de iki kat azap sana tattırırdık, sonra sen Biz’e karşı hiçbir yardımcı bulamazdın.”14

Bu âyetler, Peygamberi (a.s.m.) bile ehl-i küfre karşı yumuşama ihtimaline binaen uyarır. Bir sonraki âyet, Allah’ın verdiği kuvvet ve sebat ile onlara ‘bir miktar’ olsun yanaşmaması karşısında ise, ehl-i küfrün iç dünyasını nasıl bir adavet halinin doldurduğunu ifşa eder:

“Nerede ise, seni taciz ederek, yeryüzünden söküp atacaklardı.”15

O yüzden, ‘âlemlere rahmet olarak gönderildiği’ beyan buyurulan; ve mü’minlere karşı şefkat ve merhametli dolu olduğu, üzerlerine titrediği, onlara gelen sıkıntının ona ağır geldiği övgü ile anlatılan Peygamber (a.s.m.), şu emrin de muhatabıdır:

“Ey Peygamber! Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara sert davran.”16

Şunu belirtelim: Bu celâl tavrı, zımnında bir ‘cemal ve rahmet’i barındırır. Çünkü, iman ile küfrün arasının böylesine net biçimde ayrılmasıdır ki, Asr-ı Saadette, imanın ve sıdkın bütün güzelliğiyle, küfrün ve yalanın bütün çirkinliğiyle görülmesine zemin hazırlamıştır. İnsan, Kâfirûn sûresi ile hemen ardındaki Nasr sûresini beraberce tefekkür ettiğinde, bunu kolaylıkla görecektir. Kâfirûn sûresi, baştan sona keskin ayrımlar içermekte ve “Sizin dininiz size, benimki bana” mealindeki âyetle son bulmaktadır. Bugünün ‘hoşgörü’ ve ‘uzlaşma’ yaklaşımlarının gözlüğüyle bakınca, insana ‘ters’ gelen bir haldir bu. Bu kadar keskin bir ayrımla kime yanaşılır, kime ne anlatılır? Oysa, daha sonraları nazil olan bir sonraki sûre, bu keskin ayrımla belki ‘karşı tarafa’ düşen; ama böylece imanın ve ubudiyetin güzelliğini, küfrün ve inkârın çirkinliğini görme imkânı bulan insanların ‘bölük bölük, küme küme Allah’ın dinine gelişi’ne dikkat çekmektedir.

Bu yüzden, şu asırda Peygamberin yo-lunda yaşamış, Kur’ân ve sünneti tereddütsüz rehber edinmiş olan Said Nursî’nin, zâhiren çok ‘ters’ gelen şu iki sözü, gerçekte tam bir uyum ihtiva etmektedir: Bir yanda, “Biz muhabbet fedaileriyiz. Husumete vaktimiz yoktur” ve diğer tarafta, “Zalimler için yaşasın cehennem!”

Gariptir ki, celâl-cemal dengesini, bir yanın ağır basması sûretinde yitirmiş iki ayrı eğilim, Said Nursî’yi de bu iki sözden biriyle almaktadır—tıpkı, Resul-i Ekrem (a.s.m.) başta olmak üzere Asr-ı Saadetten alınan örneklerde olduğu gibi. “Biz muhabbet fedaileriyiz” diyen kimi insanlar “Zalimler için yaşasın cehennem” celâlinden mahrum; “Zalimler için yaşasın cehennem”i sloganlaştıran kimileri ise, “Biz muhabbet fedaileriyiz” hakikatinden.

Oysa, şefkatini İkinci Dünya Savaşının dehşeti ve kışın soğuğu hengâmesinde Avrupa’da ve Rusya’da ölen çoluk-çocuğun ve savaşa istemeyerek maruz kalmış sivillerin âkıbetini düşünecek kadar geniş tutan; sonbaharda solan çiçekler ve dökülen yapraklar için dahi gözyaşı döken Said Nursî, ‘şeâir’ hükmüne geçmiş ‘sarık’ gibi bir sünnet için ölümü göze alan kişidir de. Ve, ‘ecnebî âdetleri’ ile ‘şeâir-i İslâmiye’ arasında, bazı şeâirden vazgeçme şartına dayalı bir ‘uzlaşma’ isteyenlere kesin bir tavır koymaktadır. Bu zümrelere yanaşan ‘ehl-i bid’a’ ise, iman ile küfür arasındaki mahiyet farkını netlikle çizen bu insanın şu uyarısına muhatap olacaktır:

“Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umur-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünki, aramızdaki dere pek derindir. Doldurup hatt-ı muvâsalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz veya dalâlete düşer boğulursunuz.”17

Sonuç yerine: yeniden denge halini bulma zarureti

Bu bakımdan, ehl-i dinin, ‘hoşgörü,’ ‘uzlaşma’ ve ‘bir arada yaşama’ gibi kalbe ve kulağa hoş gelen kavramların içini Kur’ânî bir çerçeveyle doldurması, kaçınılmaz bir zorunluluktur. Hoşgörü olmalıdır; ama Rabbimizin istediği şartlarda. Birarada yaşanmalıdır; ama Rabbimizin birarada yaşamamıza izin verdikleriyle. Uzlaşma olmalıdır; ama iman esasları temelinde.

Yoksa, itikadî bir düzleme oturmayan pragmatist yaklaşımların gelip dayanacağı nokta, Hz. Ömer’in dikkat çektiği ‘inandığı gibi yaşayamayınca, yaşadığı gibi inanma’ noktasıdır. Bugün ehl-i dünyanın hayat tarzıyla olabildiğine barışık hale gelen; başörtüsü ve namaz gibi belli kıstaslar hariç, milliyetçilikten tüketim köleliğine, devletçilikten kalkınmacılığa.. her alanda ehl-i dünya ile benzeşen ehl-i dinin, bu haliyle imanın güzelliğini göstermesi mümkün değildir.

Bu kabul edilmediği sürece, ölçüsüz ve dengesiz bir hoşgörü yaklaşımıyla, iki-yönlü bir yanlışa kapı açılması muhtemeldir. Sözkonusu tavır, bir yanda ‘ölçüsüz bir celâl’ sergileyen radikal eği-limlere bir meşruiyet zemini hazırlamakta; diğer taraftan ehl-i dünyanın ‘gerçek İslâm’a gelişini engellemektedir. Belki daha da önemlisi, bu eğilim içerisinde, ‘dönüştürme’ adına bu modelleri geliştiren kesimlerin ‘dönüşüme’ uğramasıdır!

Bir semavî asldan neş’et etmekle birlikte Musevîliğin Yahudiliğe, İsevîliğin Hıristiyanlığa inkılâbından, mü’minlerin alacağı manidar dersler vardır. Musevîleri Yahudilere dönüştüren, cemal boyutu sıfırlanmış dengesiz bir celâl ile, Hz. Musa’ya inen Nâmûs’un dünyevî bir ceza kanununa dönüştürülmesidir. İş o raddeye gelmiştir ki, bu ‘ruhsuz şeriat’a dayanarak, Hz. Yahya gibi bir peygamber şehid edilmiş, Hz. İsa’nın da katline yeltenilmiştir. İsevîliği muharref Hıristiyanlığa döndüren ise, celâl boyutu sıfırlanmış, dolayısıyla ‘dünyevî-ruhanî’ ayrımıyla dünyevî Roma ile iktidarı ‘kırışacak’ dengesiz bir ‘cemal’ ve ‘sevgi’ anlayışıdır.

Buna mukabil, Kur’ân’ın aydınlığında, Resul-i Ekrem’in sünnetinde ve sahabiler başta olmak üzere selef-i sâlihînin çizgisinde, bu ifrat ve tefritten uzak bir istikamet çizgisi okunmaktadır.

Zira, kâinat kitabının da bildirip gösterdiği gibi, Rabbimiz, hem celâl ve azamet, hem de cemâl ve rahmet sahibi bir Rab’dir. Celîl-i Zülcemal ve Cemîl-i Zülcelâl’dir. Ve kullarından, emrine mutî melekler gibi, hem celâline, hem de cemaline ayna olduğu bir ‘kemâl–i ubudiyet’ sergilemelerini istemektedir.18

Dipnotlar

1. ‘Ondokuzuncu Mektup’ta Said Nursî’nin serdettiği şu hükmün de bu çerçevede yorumlanması gerektiğini düşünüyorum: “Kur’ân, ism-i A’zama mazhar olan Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselâmın pek büyük ve pek parlak derece-i îmanını ifade ediyor.”

2. bkz. A’raf, 7:180.

3. Risale-i Nur’da, esmâ-i hüsnâyı kavrayış açısından önemi vurgulanan ‘celâl-cemal’ denk-lemine paralel bir denklem de, vahidiyet-ehadiyet denklemidir. Hatta, Mesnevî-i Nûriye’de bu ikisi beraberce çalışılır: “Ve keza, celâl, vahidiyetin tecellisinden; cemal dahi ehadiyetin tecellisinden zâhir olur. Bazan da, cemal celâlden tecelli eder. Evet cemalin gözünde celâl ne kadar cemîldir, celâlin gözünde dahi cemal o kadar celîldir” (bkz. s. 192). Üç sayfa ileride de ‘cemal ile ehadiyet, celâl ile vahidiyet’ denkliğinden söz edilmektedir.

Yine Risale-i Nur’da sıklıkla çalışılan rububiyet-uluhiyet denk-lemini bu çerçevede mütalaa etmek; bir yanda cemal-ehadiyet-rububiyet, diğer yanda celâl-vahidiyet-uluhiyet denkliğini görmek mümkündür. Elbette, sonuçta ‘lehul esmâul husnâ’ya gelmek üzere...

4. Bu konunun kapsamlı bir tahlili için, bkz. Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ’caz, s. 70.

5. Mesnevî-i Nûriye’deki ‘Onuncu Risale’nin ilk sayfaları bu hususa tahsis edilmiştir. ‘Onbeşinci Söz’ de aynı âyeti tefsir etmekte; ve yine ‘kânun-u mübareze’ye işaretle, bizi ‘melekler’i imtisale çağırmaktadır: “Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi îcaz ışığı içinde şu âyetin mânâsını gör. O âyetin semasından bir hakikat yıldızı al; senin başındaki şeytana at, kendi şeytanını recmet. Biz dahi etmeliyiz...”

6. Bkz. Fetih, 48:29. Ayrıca bkz. Maide, 5:54: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah kâfirlere karşı sert, mü’minlere karşı yumuşak, Allah’ı seven, Allah’ın da onları sevdiği bir toplumu getirecektir.”

7. Bkz. Maide, 5:57.

8. Bkz. Mümtehine, 60:1. Aynı sûrenin 9. âyeti bu hususa dikkat çekmektedir: “Allah ancak sizinle din konusunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmasınıza yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Artık kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”

9. Bkz. Mümtehine, 60:4.

10. Bkz. Tevbe, 9:23.

11. İhlas ve Uhuvvet Risaleleri, bu noktada ‘hoşgörü’nün asıl adresine dair açık hükümler içerir. Bir örnek olarak, birinci İhlas Risalesi’nin ‘dokuz düsturu’na bakılabilir. Ayrıca, Uhuvvet Risalesi’ndeki şu tahlil de, mü’minler arasındaki hoşgörünün teminine ilişkin ‘pratik’ bir örnek hükmündedir: “...Halbuki mü’min kardeşinden sana gelen bir fenalığı, bütün bütün ona verip, onu mahkûm edemezsin. Çünkü, evvelâ, kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp o kader ve kaza hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerektir.

Sâniyen, nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adavet değil, belki nefsine mağlûb olduğundan acımak ve nedamet edeceğini beklemek.

Sâlisen, sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör; bir hisse de ona ver.

Sonra bâki kalan küçük bir hisseye karşı en selametli ve en çabuk hasmını mağlub edecek afv ve safh ile ve uluvvucenablıkla mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun.”

12. Bkz. Mesnevî-i Nûriye, s. 81.

13. ‘Kur’ân’da ada-vet’i çalışan sevgili bir dostumuzun tesbit ettiği çok manidar ölçülerin yakın bir zamanda bir makale halinde neşrini arzulamaktayım.

14. Bkz. İsra, 17:73-5.

15. Bkz. İsra, 17:76.

16. Bkz. Tahrîm, 66:9.

17. Bkz. Mesnevî-i Nûriye, s. 115

18. Ehl-i din arasındaki ‘hoşgörü’nün yine ‘esmâ-i hüsnâ’ ek-seninde kapsamlı bir analizi için, Karakalem dergisinin 5. sayısındaki ‘Bütün Renkler Güzeldir’ başlıklı yazımıza bakılabilir. Ayrıca, Kur’ân Okumaları başlıklı kitabımızın (Karakalem Yay., İst. 1996), bazı bölümlerinde de bu konular çalışılmıştır. Özellikle bkz. ‘Nuh’un Gemisine Binmek,’ (s. 8l-85); ‘Dengeli Olabilmek,’ (s. 120-123); ‘Yitirilmiş Bir Özgürlük,’ (s. 142-146).

Yukarı