. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 7664

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2010 
 Said Nursi’nin Demokratik Toplum Tasavvuru
 KÖPRÜ / Bahar 2006 
 Anarşi & Terör


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İslamî Hizmet Metodları
Yaz 98   [ 63. Sayı ]


Bir İman İnkılabı Olarak Risale-i Nur

Colin Turner

Biz müslümanların Batıya neler sunabileceği, İngilterede doğup büyümüş birisi olarak bana sık sık sorulur. Buna cevap vermeden önce, kendim bir soru sormak isterim: Biz Allah’a inandığımız için mi Müslümanız, yoksa Müslüman olduğumuz için mi Allah’a inanıyoruz?

Bu soru on yıl kadar önce, Rusya’nın Afganistan’ı işgalini protesto için Londra sokaklarında yapılan bir gösteri sırasında aklıma düştü. Ondan yıllarca önce resmen İslâmiyete girmiştim ve bu, katıldığım ilk gösteri değildi. Afişler, pankartlar, bağırmalar, tezahürat—hepsi vardı. “Ruslar defolun”, “Brejnev’e ölüm” ve “Yaşasın Afganistan müslümanları” gibi sloganların arasında, kendi İslamî sloganlarımızı da haykırıyorduk: “Allahu ekber, Lâ ilâhe illâllah.” Gösterinin sonuna doğru, kendisini İslâma ilgi duyan birisi alarak tanıtan bir genç yanıma yaklaştı. “Afedersiniz,” dedi, “Lâ ilâhe illâllah ne demek?” Hiç tereddüt etmeden cevap verdim: “Allah’tan başka ilah yoktur.” “Tercüme etme-nizi istemiyorum,” dedi. “Bu sözün gerçekten ne mânâya geldiğini soruyorum.”

Kendisine cevap vermekte aciz kaldığımı fark edince, bunu uzun ve şaşkın bir sükût takip etti.

Hiç şüphesiz şöyle düşünüyorsunuz: “Bu ne biçim müslüman ki, Lâ ilâhe illâllahın mânâsını bilmiyor?” Cevap vereyim: “Tipik bir müslüman.”

O akşam cehaletim üzerinde uzun uzun düşündüm. Bu cehaletimi çoğunlukla paylaşmak hiçbir fayda vermiyordu. Tam tersine, sıkıntımı daha da arttırmıştı.

Öyleyse nasıl müslüman oldum? Nasreddin Hocanın hikâyesini duymuşsunuzdur. Bir arkadaşı, bir gün kendisine uğradığında, Hocayı, koca bir sepet kırmızı biberin önünde otururken bulur. Bakar ki, gözleri kızarmış ve şişmiş, ağzından kanlar akıyor, gözü yaşlar içinde... Ama biberleri yemekten de bir türlü vazgeçmiyor. Sorar: “Niye kendine eziyet ediyorsun, Hoca?” Yeni bir biberi eline alıp ısıran Hoca, “Çünkü,” der, “sepetin içinde tatlı biber arıyorum.”

Ben de aynı durumdayım. Fazladan birşey, hayatı yaşanmaya değer kılacak birşey istiyordum. Hiçbir ideoloji veya alternatif hayat tarzı, bu ihtiyacı karşılamıyordu. O ele avuca gelmez “birşey” ise, her seferinde köşeyi dönünce beliriverecekmiş gibi görünüyor, fakat hiçbir zaman ortaya çıkmıyordu. Nihayet İngiltere’den ayrılarak Ortadoğuya doğru yola çıktım. Bu şuurlu bir tercih değildi; fakat tatlı kırmızı biberi orada buldum.

İslâm, başka hiçbir şeye benzemez şe-kilde bir mânâ ifade ediyordu. Devlet idaresi için kanunları vardı, ekonomik bir sistemi vardı, günlük hayatın her yönünü içine alan kaideleri vardı. Hukukta eşitlik getiriyordu, bütün ırklara birden hitap ediyordu, açıktı ve anlaşılması kolaydı. Hâ, bir de Allah’ı vardı. O zamana kadar kendisine belli belirsiz inandığım tek bir Allah. Hepsi o kadar. “Lâ ilâhe illâllah” dedim ve bu topluluğun bir parçası oldum. Hayatımda ilk defa bir mensubiyet hissini tadıyordum.

Mühtedîler, yeni dinleri hakkında, az zamanda çok şey öğrenebilmek için pek heveslidirler. İhtidâmı takip eden birkaç yıl içinde benim de kütüphanem süratle genişledi. O kadar çok öğrenilecek şey ve öğretmeye hazır o kadar çok kitap vardı ki! İslâm tarihi üzerine, İslâmın ekonomik sistemi üzerine, İslâmda devlet mefhumu üze-rine kitaplar, İslâm hukukuna dâir sayısız broşürler ve hepsinin de ötesinde, İslâm ve devrim üzerine yazılan, müslümanların nasıl ayaklanarak İslâmî idareler kurmaları gerektiğini anlatan kitaplar... 1979 başlarında İngiltere’ye üniversitedeki derslerim için döndüğümde, İslâmı Batıya tanıtmak için hazırdım!

“Lâ ilâhe illâllah”ın mânâsını öğrenmek için, bu kitaplara başvurdum. Yine hayal kırıklığına uğradım. Bu kitaplar İslâmdan bahsediyordu, fakat Allah’tan bahsetmiyordu. Hayalinize hangi konu gelirse hepsi bu kitaplarda vardı; ama asıl mühim olan konu yoktu. Üniversite camiindeki imama durumu anlattım. O da bir mâzeret beyan ederek döndü, gitti. Derken, imamla konuşmamı duyan bir kardeş yanıma gelerek, “Bende Lâ ilâhe illâllah tefsiri var,” dedi. “İstersen beraber okuyabiliriz.” Bu tefsirin en fazla on veya yirmi sayfa olabileceğini düşünü-yordum. Meğer beş bin sayfanın üzerindeymiş! Tahmin ettiğiniz gibi bu eserler, Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatıydı.

Önceleri, Risale-i Nur’u tasavvuf sandım ve mühimsemedim. O kardeşimize, bu hareketimin dar bir kafanın tepkisi olduğuna işaret etti. Eski kitaplarımın koltuk değnekliği olmadıkça, kendimi cahil ve kaybolmuş hissediyordum. Halbuki bu eserler tamamıyla yeni bir lisan ve yeni bir bakış demekti. Kardeşim rahatsızlığımı sezdi. “Merak etme,” dedi. “Daha önce okuduğun kitapların da hepsinin yeri var. Onlar cilt gibidir. Fakat bu (Âyetü’l-Kübrâ’nın bir nüshasını işaret ederek) meyvenin kendisidir.” Böylece okumaya başladık—bu defa Allah’ın adıyla. Derken herşey yavaş yavaş yerine oturmaya başladı.

Hepimiz cahil doğarız; kendimizi ve dünyayı tanıma arzusu ise içimizde vardır. “Ben kimim? Nereden geldim? Kendimin içinde bulduğu bu yer neresidir? Buradaki vazifem nedir? Beni varlık alemine çıkaran kim?” gibi soruları hepimiz kendimize göre cevaplandırırız—ya doğrudan gözlemle, ya da başkalarının ileri sürdüğü cevapları körü körüne benimsemek suretiyle. İnsanın haya-tını nasıl yaşayacağı ve bu dünyada hangi kıstaslara göre hareket edeceği de, tamamıyla bu cevaplara bağlıdır. Âyetü’l-Kübrâ ise rehber eşliğinde bir kâinat seyahatidir; onun yolcusu, işte bu sorulara cevap arar.

Âyetü’l-Kübrâ, Allah’a îmânı peşin olarak varsaymaz; yaratılmıştan yola çıkarak Yaratıcıya varır. Ve ispat eder ki, bu sorulara samimi olarak cevap bulmak isteyen, mahlûkatı kendi görmek istediği veya hayal ettiği gibi değil de olduğu gibi gören kimse, kaçınılmaz bir surette “Lâ ilâhe illâllah” neticesine gelecektir. Çünkü baktığında nizam ve ahenk, güzellik ve ölçü, adâlet ve merhamet, rubûbiyet ve şefkat görecek ve bu sıfatların fanilik ve mahkumiyet, acz ve mahlukiyet içinde bulunan yaratılmışlara ait olmadığını görür, bütün bu sıfatların mutlak ve mükemmel bir surette bir Vacibü’l-Vücud’da mevcut olduğunu anlar. Böylece kâinatı, yazarını anlatan bir kitap olarak görür.

Tabiat Risalesinde Bediüzzaman “Lâ ilâhe illâllah” tefsirini daha da açar. Bu eserinde sebepler konusunu ele alır ki, bu materyalizmin temel taşıdır ve modern ilim bunun üzerine kurulmuştur. Sebeplere inanmak, “Bu tabiîdir, tabiat yaptı, tesadüfen oldu” gibi ifadelerin ortaya çıkmasını netice vermiştir. Mantıkî delillerle sebepler efsanesini berhavâ eden Bediüzzaman, bu inanca sarılanların kâinatı olduğu gibi değil, kendi görmek istedikleri gibi gördüklerini ortaya koyar.

Tabiat Risalesinde, Bediüzzaman, her seviyedeki bütün yaratıkların birbirleriyle mütedâhil daireler gibi iç içe münasebetler içinde bulunduklarını ve birbirlerine bağımlı olduklarını gösterir. Yaratıklar varlık alemine sanki hiçten gelir gibi gelir; ve kısacık hayatları müddetince, herbiri kendi hususi maksadı, gaye ve vazifesi ile, İlahî sıfatların ve Esmâ-i Hüsnânın sayısız cilvelerini aksettiren birer ayna gibi vazife görür. Kendi vücutları dışındaki faktörlere tam ve kesin bağımlılıkları, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde gösterir ki, onlar ellerinde bulunan şeyin sahibi değildir—nerede kaldı, kendileri gibi, yahut kendilerinden daha büyük varlıkları mükemmel özelliklerle donatmak!

Materyalistler ise eşyayı farklı görür, yoksa farklı şeyler görmezler. Kâinattaki düzen ve ahengi inkâr edemezler; ancak bu düzen ve ahengin tesadüf sonucu ortaya çıktığına inanmamızı isterler. Bundan sonra inanmamızı istedikleri şey ise, sebepler arasındaki mekanik münasebetler ile kâinatın varlığını devam ettirdiği iddiasıdır ki, bunun ne mânâya geldiğini materyalistlerin kendisi de bilmez. Onlara göre, kendileri yaratılmış, âciz, câhil, fâni ve başıboş sebep-ler, hiç yoktan ortaya çıkan kanunlar aracılığıyla, etrafımızda görüp işittiğimiz o hârikulâde ahenk ve muvâzene içindeki sanat eserlerini icad etmektedirler. Bediüzzaman ise, tıpkı puthaneye giren İbrahim Aleyhisselâm gibi, bu efsane ve hurafeleri parçalayıverir. Tekrar tekrar teyid eder: Herbir şey birbiriyle münasebet içinde olduğuna göre, çiçeğin tohumunu kim yaratmışsa ağacı da O yaratacak. Birbirleriyle iç içe münasebetler içinde yaratıldıklarına göre, ağacı kim yaratmışsa ormanı da O yaratacak, ilh... Böylece, tek bir zerreyi yaratabilmek için, bütün bir kâinatı yaratmak gerekir. Buna ise kör, âciz, fâni, muhtaç, câhil ve gayesiz bir “sebebin” boyu yetişmez.

Gittikçe artan sayıda ilim adamı, geçmişin mekanik teorilerinin artık savunulamadığını fark etmektedir. Kâinattaki güzellik, ihtişam, düzen, ahenk, simetri ve maksatlar karşısında, sebeplere ve tesadüfe dayanarak varlıkları açıklama teşebbüsleri, gittikçe müdafaa edilemez hâle düşmektedir. Bunlardan birçoğu, eski ilâhlarının kaçınılmaz çöküşü karşısında histeri nöbetlerine kapılıyorlar. Tanınmış bir biyologun—biyoloji hâlâ en katı mânâda mekanik ilim branşları arasındadır—şöyle söylediği biliniyor: “Gariptir, kâinatta güzellik ve ahengi keşfettikçe, onun manasızlığına daha çok inanıyorum.” Zavallı, bilmiyor ki, eğer her şey mânâsızsa, kendi akıbeti de aynen öyle olacaktır. Yine bir biyolog olan başka bir meşhur—yoksa mahut mu diyeyim—ilim adamı ise, yaratıkların var oluşunun, bilhassa “şekil” vakasının kör, aciz ve cahil sebeplerin tesadüfî hareketlerine hiç bir şekilde izafe edilemeyeceğini söylüyor. Bu düşüncesinde yalnız olmamakla birlikte, bu ilim adamı, böyle bir inanışı açıkça beyan eden ilk tanınmış Batılı biyologdur. İşin daha da ilgi çekici tarafı, Batının ilim dünyasını Brejnev idaresindeki Rusya’ya benzetmesidir. Mekanik teori, güvenilir olmak ve meslekte kalabilmek için her ilim adamının, bilhassa biyologların boyun eğmek zorunda olduğu katı ve hâkim-i mutlak Ortodoks doktrinidir. Böylece kalabalık içinde bu teoriye sadakatlerini haykırmak, tenhâda ise gerçek düşüncelerini fısıldamak suretiyle, korku içinde bir oyunu sürdürmek mecburiyetindedirler. Bu yazarın kitabı basıldığında, New Scientist dergisi bunu “yakılacak kitap” ilân etti. O günden bu yana kitabın yazarı aforoza uğramış durumdadır ve Batılı ilim dünyasının bir Selman Rüşdisi haline gelmiştir.

Sebepler faraziyesinin işleyip işlemeyeceğine dair ortaya atılan görüşlerin birbirinden bu kadar farklı şekilde ayrılması gösteriyor ki, tabiata veya tabiat kanunlarına yaratıcı bir güç isnad etmek, objektif bir ilmî araştırmanın kaçınılmaz neticesi olamaz. Bu olsa olsa şahsî bir kanaatten ibaret kalır. Bunun gibi, zâhirî sebepleri yed-i kudretine bir perde yapan bir Kâinat Yaratıcısını inkâr etmek de muhakemenin değil, bir arzunun neticesidir. Kısacası, sebeplere yaratıcılık isnad etmek kaba ve aldatıcı bir oyundan ibarettir ki, insan bununla Yaratıcının mülkünü yaratılmışlara taksim eder—tâ ki kendi varlığı ve sahip oldukları üzerinde kendisi mutlak hâkim olabilsin.

Maksadım Risale-i Nur’u özetlemek değil, Allah hakkındaki daha evvelki düşüncelerimin, Risale-i Nur’un tasvir ettiği portrelerden ne kadar uzak düştüğünü göstermekti. Bu eserleri okuduktan sonra, “Lâ ilâhe illâllah” derken, Allah hakkında söylenebilecek herşeyi söylemiş olduğumu düşünmeye başladım. Risale-i Nur sayesinde anladım ki, evvelki düşüncemde Allah, manzarayı tamamlamak için ve teselsülün imkânsızlığını önlemek üzere, yaradılış hadisesinin başına neredeyse rastgele yerleştirilmiş bilinmeyen bir faktördü. O bir ilk sebep idi; İlk Muharrik idi; boşlukları dolduran bir tanrı idi. Adeta İngilizlerinki gibi bir “meşrûtî kral” idi—kendisine âzamî saygı gösterilmeli, fakat günlük hayata karışmasına da müsade edilmemeliydi!

Âyet-i kerimeden ilham alan Risale-i Nur ise, Allah’ın isim ve sıfatlarının birer aynası olan varlıklarda Allah’ın varlık ve birliğini gösteren delillerin devamlı değişen yeni şekiller ve kompozisyonlarla her an gözlerimizin önüne serildiğini ve marifet, tasdik, teslim, muhabbet ve ubûdiyeti netice verdiğini gösteriyordu. Böylece, Risale-i Nur, kelimenin hakikî mânâsıyla bir müslüman olmanın açık bir vetire halinde gerçekleştiğini de ortaya koyuyordu: Tefekkürden ilme, ilimden tasdike, tasdikten îman veya itikada, itikattan da teslime varış. Her yeni hareket, her yeni gün ise İlâhî hakikatin yeni bir cephesini ortaya çıkardığına göre, bu vetire de devamlılık arz etmektedir. İslâmın dış tezâhürleri, yani ibâdet şekilleri bir mânâda statiktir; halbuki îman, sözünü ettiğim bu vetireye bağlı olarak, artma veya eksilmeye mâruzdur. İşte, dikkatimizin büyük kısmını teksif etmemiz gereken îman hakikati budur; İslâm’ın hakikatleri ise bunu zarurî olarak takip edecektir.

Bu yüzdendir ki, “Risale-i Nuru tanımadan önce müslümandım, fakat mümin değildim” diyebilirim. Çünkü o zaman îman diye kabul ettiğim şey, gerçekte inkâr etmenin imkânsızlığından başka birşey değildi. Her ne kadar bana İslâm’ı tanıtan Bediüzzaman değil idiyse de—ki bunu herkes yapabilirdi—o beni îmanla tanıştırdı. Taklitle değil, tahkik yoluyla elde edilen bir îman.

Şimdi asıl sorumuza dönelim: Müslümanlar olarak Batıya sunabilecek neyimiz var? Cevap: Herşeyimiz ve hiçbir şeyimiz. İmânımız ve İslâmiyetimiz var—ki bunlar herşeydir. Bir de İslâmiyeti anlayışımız ve yorumlayışımız var ki, çoğu zaman sıfıra sıfır, elde var sıfır.

Bana İslâmı tanıtan kitaplardan da açıkça anlaşılacağı gibi, Batıyı dikkate alarak yazılmış ne varsa, hemen hemen hepsi de masum bir kültür alışverişi seviyesinde kalmıştır. Asıl mesele olan iman ise kaçınılmaz bir şekilde, ya bir dipnotu hacminde geçiştirilmiş veya tamamıyla ihmal edilmiş.

Kur’an’da Allah lafzı ikibin beşyüzden fazla tekrar edilir; İslâm kelimesi ise yüz defadan az. Halbuki modern İslâm lite-ratüründe bu nisbet tersine çevrilmiştir. Kur’an’da îman ve İslâm kelimelerinin nisbeti, iman lehine olmak üzere 5:1’dir. 19. yüzyıl sonlarına kadar yazılan Arapça ki-tapların isimlerinde İslâm kelimesi imânı 3:2’lik bir nisbetle geçiyordu. 1960’larda bu rakam 13:1 nisbetine sıçramıştır ve hiç şüphesiz bugün daha da yükseklerdedir. Bunun kaçınılmaz neticesi olarak da, Batı’nın İslâm’a yaklaşımı bir sistem ve bir alternatif “ideoloji” etrafında temerküz etmiş, bu da hemen hemen tamamıyla îman hakikatlerinden mahrum bir şekilde takdim edilmiştir.

Batıya yaklaşma tarzımızla çok az mesafe almış olmamızın bir diğer sebebi de, Batıyı yanlış anlamamızdır. Batı sadece jeopolitik bir varlık değil, aynı zamanda bir mecazdır da. Coğrafi olarak Batı, Ulûhiyete karşı kitle halinde bir isyanın görüldüğü yerdir. Çağdaş Batı medeniyeti, bildiğimiz kadarıyla, temelinde düzenli bir dinî inanç bulunmayan ilk medeniyettir. Böylece Batı dinî inancın gurubunu, Ulûhiyet güneşinin tutulmasını ifade eden bir mecaz olmaktadır. Şimdi ise bu güneş tutulması, sadece jeopolitik Batıya münhasır kalmadığına göre, îman hakikatlerinin gözardı edildiği her yere Batı diyebiliriz. Yani, Batı bir hâlet-i ruhiye, hastalık, bir sapma olarak görülmelidir. Bunun temel sebebi ise, Bediüzzaman Said Nursî’nin işaret ettiği gibi, eneye tapma hastalığıdır.

Rönesans’tan bu yana Batı insanı kendi kendisinin referans noktası ve kendi kâinatının merkezi haline gelmiş, bîçâre ha-yatının mikyası olmuştur. Esmâ-i İlâhiyenin kisvesini çalarak ona bürünmüş ve bir ilâh gibi çalım satmaya kalkmıştır. Fakat bu elbise ona uymamıştır ve uymaz da.

Kendi vazifesinin, Ulûhiyet tecellilerini Yaratan adına ve onun rızasına uygun şekilde müşahede etmekten ibaret olduğunu kabul etmek istemeyen Batı insanı, bu tecellileri kendi malı olarak ilan eder ve onları kendi hayalî mülküne dahil etmek için bir ömür boyu çabalar. Ebediyeti fânî dünyada arayışı, onu hemcinsleriyle şiddetli ve çoğu zaman câniyâne bir rekabete sürükler. İnsanan sınırlı, âciz ve bağımlı oluşu ve günün birinde kendisinin sandığı her şeyi terk ederek yoklukla yüz yüze geleceği gerçeği, onun sonsuz arzularını daha da şiddetlendirir. Karşı karşıya bulunduğu sınırlamaların ve eksiklerin ona mutlak acz ve fakrını hatırlatması gerekirken, o kendi kendini hipnotize ederek bu gerçeklerden saklanmaya çabalar. Akıbetiyle ilgili her türlü düşünceden kaçan Batı insanı, Yaratıcısını tanımak ve sevmek ve kendisinin O’nsuz hiçbir şey olmadığını ve hiçbir şeye sahip olamayacağını anlamak üzere fıtratına yerleştirilmiş olan kabiliyetini de böylece boğar. Laik ve hodperest Batı toplumu, insanı her seviyede körleştirmek ve sersemletmek üzere plânlanmıştır... Benlik inancının kendinden bekleneni vermediği gerçeğini saklamak için, “sınırsız terakki, mutlak hürriyet ve kayıtsız mutluluk” şeklindeki laik teslis akidesinin yüzyıllar önce safdışı edilmiş bulunan Hıristiyanlığın teslis akidesi kadar mânâsız kaldığını saklamak için; laik hümanizmin ilkeleri olan iktisadî ve ilmî ilerlemenin Batıyı bir mâneviyat çöplüğüne çevirdiği ve nesilleri birbiri ardınca helâk ettiği gerçeğini saklamak için.

Bununla beraber, uyanmaya başlayan ve bugüne kadar içinde yaşadıkları hayal dünyasının farkına varanlar da vardır. İşte bunlara “ene” hastalığı gösterilmelidir. Bu hastalıkla mâlûl kimselere İslâmın iktisat veya hukuk sisteminin en müsavatçı veya en adil sistem olduğunu anlatıp durmanın hiçbir faydası yoktur. Kanserden muzdarip bir hastaya yeni bir ceket hediye ederek onu tedâvi edemezsiniz. Onun muhtaç olduğu şey, doğru bir teşhis, radikal bir ameliyat ve onu takip edecek sürekli bir tedâvidir. Risale-i Nur’da hepsi vardır.

Hatırlayacağınız gibi, Risale-i Nur’u önceleri mistik bir eser diye reddetmiştim. Aynı zamanda başkalarının da bu eserleri böyle vasıflandırdığını işitmiştim. Gerçek ise bunun tam tersidir; çünkü Said Nursi’nin önümüze koyduğu berrak tercihte hiçbir esrârengizlik yoktur: Ya îman, ya da inkâr; ya ebedî saâdet, ya da ebedî felâket; ya kurtuluş, ya helâk—hem bu dünyada, hem de ahirette.

Risale-i Nur’un “inkılapçı” olarak vasıflandırıldığını da işitmiştim. Gerçi buna iştirak ederim; fakat kelimenin siyasî mânâsıyla değil. Risale-i Nur’da böyle bir şeyin bahsi yoktur. Ama eminin ki, eğer Bediüzzaman bütün laik idarelerin şiddet yoluyla devrilmeleri gerektiğini savunmuş olsaydı, bütün Batı üniversitelerinde Risale-i Nur mecburî ders olarak okutulur ve Bediüzzaman Batı dünyasında her ev halkının tanıdığı bir isim haline gelirdi. Çünkü aşırılık, hele bir de dinî duygularla renklendirilmişse, Batının zayıf noktasıdır. Batı basını için, uzak beldelerden birinde “Amerika’ya ölüm!” diye bağıran, ihtilâl ve şeriat isteyen binlerce öfkeli Müslümandan daha güzel, daha sevimli ve daha nefis hangi manzara vardır? Batı, artık İslâmı yanlış tanıtmak için zahmete girmek zorunda değildir. Bunu onlar adına biz yapıyoruz; onlara ise sadece filme çekip göstermek kalıyor. Amerika’nın “Büyük Şeytan” olarak bilindiği bir ülkede, on yıl kadar önce böyle bir gösteri seyretmiştim. Fakat dikkatimi çekti: Göstericilerin belki de yüzde 75’i Levi’s bluejeanleri giyiyordu; dağılan kalabalığın ardında kalan sigara izmaritleri ise Marlboro idi, ya da Winston. Bir el güya bizi Batı ile bağlayan bağları koparıyor; diğer el ise o bağları sıktıkça sıkıyor!

Yine de “Yeteri kadar konuştuk, artık hareket zamanıdır” deyip duruyoruz. Hattâ bu sözü Risale-i Nur hakkında dahi işitmişimdir. “Hep sözden ibaret; hiç aksiyon yok” demişti birisi. Fakat henüz konuşmuş da değiliz. Sadece feryâd ü figan edip durduk, o kadar. Birbirimizle kardeş kardeşe, mümin mümine, Müslüman Müslümana, Allah adına, Kur’an lisanıyla ve kâinat kitabının diliyle konuşmadığımız, sohbet etmediğimiz içindir ki, hareket ettiğimiz zaman yanlış şekilde, yetkisiz ve disiplinsiz bir tarzda ve hakikî bir ölçü veya referans noktasından mahrum bir halde hareket edi-yoruz. Sonunda da hiçbir kalıcı netice ortaya çıkaramıyoruz. Batı ise bunu çok iyi anlıyor.

Hayır, Bediüzzaman’ın müdafaa ettiği inkılâp Tahran, Kahire veya Cezayir sokaklarında çığırtkanlığı yapılan cinsten bir inkılâp değildir. Risale-i Nur’un inkılâbı zihinlerde, ve kalblerde, ruhlarda ve nefislerde inkılâptır. Bu bir İslâm devrimi değil, iman inkılabıdır. Bu da iki seviyede gerçekleşir. Müslümanları taklidî îmandan tahkikî îmana, inanmayanları ise enenin kulluğundan Allah’ın kulluğuna eriştirecek şekilde tanzim edilmiştir. Batıyı hâkimiyeti altında tutanların Risale-i Nur’dan dehşet almaları bu yüzdendir.

Netice olarak, yıllar süren araştırma ve mukayeselerim sonunda şunu söyleyebili-rim ki; kâinatı olduğu gibi gören, îman vakasını olduğu gibi aksettiren, Kur’an’ı Peygamberimizin murad ettiği gibi tefsir eden, modern insana musallat olmuş son derece tehlikeli ve gerçek hastalıkları teşhis ederek çare sunan, kendi kendine yeterli ve şümûllü yegâne İslami eser, Risale-i Nur’dur. Kur’an’ın nuruyla kâinatı aydınlatan Risale-i Nur gibi bir eser görmezlikten gelinemez. Çünkü çağdaş insanı karşı karşıya bulunduğu felâketten kurtaracak olan yanlız İslâmdır; İslâm’ın geleceği ise, Risale-i Nur’a ve ona uyan ve ondan ilham alanlara bağlıdır.

Yukarı