. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 7122

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2004 
 Popüler Esaret: Nefisperestlik
 KÖPRÜ / Yaz 2000 
 Güzellik Felsefesi: Estetik


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İslamî Hizmet Metodları
Yaz 98   [ 63. Sayı ]


İnsan İnsana Tebliğ

Hakan Yalman

Dr.

Ruhlar alemindeki akdin zaman ve mekan sınırı altındaki bedenler aleminde unutulması belirli zamanlarda kamil ruhların beden alemine gönderilmesini ve insani boyuttaki mesaj ve kelâmlarla bu akdin hatırlatılmasını gerekli kılmıştır. Bir elektrik akımının elektrondan elektrona iletilmesi misali bu uyarı da bedenden bedene iletilmiş ve mümkün olduğu ölçüde bütün ruhlara ulaştırılma zemini hazırlanmıştır. Bu manevi atmosferin yayılmasında kimi ruhlar iletken kimi ruhlar yalıtkan tavır gösterirler. Ruhlar arası iletimin vasıtası bedenlerin birbirine mesajının iletişim dediğimiz olgu çerçevesinde ulaştığı dikkate alındığında tebliğ ve iletişim bağlantısı net olarak ortaya çıkar. Ruhun aslında var olan ve yeşerme zemini bulamamış tohum gibi toprak altında kalmış potansiyel özelliklerini açığa çıkarma gayreti olan tebliğ işlevinde ruhunuzda taşıdığınıza ve güzel olduklarına inandığınız özellikleri karşınızdaki ruha iletme arzunuz bir iletişim işlevi şeklinde ortaya konmazsa çoğu zaman gerçekleşmeyecektir. “Canlı bir varlık olan insan, kendi iş ve dış çevresiyle devamlı etkileşim halindedir. İtkiler, güdüler (itki: drive, güdü: motive), duyular, heyecanlar, düşünceler gibi birçok uyarıcılar, onun psikolojik ve biyolojik yapısını oluşturan iç çevresinden gelen uyarıcılardır. Sosyal ve fiziksel ortamını oluşturan dış çevre ise, maddeler, olaylar, şahıslar, sosyal ve fiziksel görüntüler olmak üzere birçok uyarıcılarla doludur. İnsan denen organizma, canlılığını sürdürmek için, kendisini etkileyen, yani algı alanına giren bu uyarıcıları bilinçli veya bilinçsiz olarak değerlendirmekte ve onlara uygun düşen bir davranımda bulunmaktadır. Organizma, kendisini etkileyen bir uyarıcıya münasip bulduğu bir davranımda bulunurken aynı zamanda kendisi de karşılaştığı durumu etkilemektedir. Yani insan denen organizma, sadece uyarıcılara tepkilerde (response) bulunan pasif ve otomatik bir yansıltıcı (mukabeleci) değildir; ortamda etkin bir öğe olarak kendisi de ortamı etkilemektedir. Meselâ bir sosyal ortamda mevcut kişiler, birey için birer uyarıcıdırlar. Onların davranımlarından kendi algı alanına girenlere karşı yanıtımda (response) bulunan birey de, onların davranımlarını şu veya bu şekilde etkilemektedir. Görülüyor ki insan, çevresi ile sürekli etkileşim halinde olan canlı ve aktif bir varlıktır.”1 İnsan insana etkileşim, diğer ifadesi ile iletişim, bir ruhta başlar o ruhun bulunduğu bedenle ifade edilir karşı beden tarafından algılanarak o bedendeki ruhta ifadesini bulur.

Bu arada mesajın doru iletimi, gönderen ve alanın ruhlarında aynı pencerelerin açılması her zaman mümkün olmamaktadır. Mesajı verenin ruh hali, psikolojisi gibi faktörler ruhtan bedene olan iletimi mesajın beden tarafından ruhla uyumlu ifadesini etkiler. Karşı tarafın ruhundaki benzer özellikler de bedenin ifade ettiği manayı kendi ruhuna aktarırken etkili olur. Kısacası iletişim pek de kolay bir faaliyet değildir. Ancak özellikle insanlar arasında sorunların çözümünde çok önemlidir. Bu ruhlar arası iletimde ortaya çıkan kazalar yanlış anlamaları, tartışmaları, kavgaları, cinayetleri hatta bazan savaşları netice olarak ortaya çıkarabilir.

“İletişim kazaları, trafik kazalarında olduğu gibi, kazalara yol açan nedenler bilindiği derecede azaltılabilir. İletişim konusunda bilgi edinen birey hem kendini, hem de çevresindekileri daha iyi değerlendirir ve anlar. Kendi davranışlarını değerlendirebilen kimse, kurmuş olduğu ilişkilerin temelinde yatan psikolojik süreçleri anlar ve farkına varmadan ortaya çıkan ‘iletişim kazaları’nı önleyebilme olanağına kavuşur.”2

Bu Kainat Sultanı’na elçilik ve onun muradını insanlara ulaştırmak gibi büyük bir görev üstlenmiş Zat’ın (a.s.m.) temsilci-liğini yaparken elbette çok daha büyük bir önem kazanacaktır. Bu anlamda mesajın içeriği yanında ulaştıranın hal ve tavırlarının O’na (a.s.m.) benzemesi büyük önem taşır. Bu ise ruhun asr-ı saadetten gelen mesaja ne ölçüde ayine olabildiği ile bağlantılı bir sonuçtur. Bu ayinelikte mesajı yansıtmak ve almak durumunda bulunanların psikolojileri çok önemlidir.

Biyopsikososyal bir varlık olarak tanımlanan insan atomiçi parçacıklarla canlılar evreni (biyosfer) arasındaki hiyerarşik pozisyonunda davranış ve özelliklerinde bütün arada kalan faktörlerden etkilenmektedir. Her bir düşüncenin, davranışın atomiçi alemde ne ifade ettiği oradan atomlara geçişin ne gibi değişikliklere yol açtığı buradan organeller, hücreler, dokular, organlar, organ sistemleri ve sinir sistemine geçişin özellikleri ve bu arada geçen süreç bir anlamda ferdin ruhundan bedenine geçişin ifadesidir. Bu geçişlerden sonra ve daha önceki tecrübelerle de şekillenen davranışa karşı fertçe algılanışında ise aile, topluluk, kültür-alt kültür, toplum-ulus, canlılar evreni (biyosfer) hiyerarşisi içindeki her bir alt grup belirleyici olur.3

Bu hiyerarşik düzenin içinde pek çok faktörün etkisi altındaki insan davranışı nasıl ortaya çıkmakta ve nelerin etkisi altında kalmaktadır?

Prof. Dr. Orhan Öztürk, davranışın belirleyicilerini iki grup içinde toplamaktadır:

1. Davranışın evrimsel (filogenetik) belirleyicisi, 2. Davranışın bireyoluşumsal (ontogenetik) belirleyicileri.4

Davranışın evrimsel (filogenetik) belirleyicisi ortaya konurken insan gelişiminin ve davranışının en temel belirleyicisi onun çağlar boyunca oluşmuş kalıtımsal yapısıdır denmektedir. Bu kalıtımsal yapının bütün insanlığa özgü ortak yanları olduğu gibi, bireyden bireye ve kuşaktan kuşağa ırktan ırka değişen yanlarının da bulunduğu ifade edilmektedir. Üst düzey fonksiyonların merkezi olarak kabul edilen ön beyin (neokorteks) insanda çok gelişmiştir. Bu nedenle insan çok farklı davranış şekilleri sergileyebilme özelliğine sahiptir. Yine Prof. Dr. Orhan Öztürk’ün ifadesiyle: “Beynin gelişmesi belirli bir kalıtımsal gelişim çizelgesine bağlı olsa bile, çevre uyaranları ile de olgunlaşmakta, olumlu uyaranlarla beslenmediği taktirde gelişmesi de ağır derecede etkilenebilmektedir.”5

“Bütün değişebilen plastik yapısına ve üstün gücüne karşın insan uzun süren çocukluk çağında bu gücü kendi başına kullanabilecek durumda değildi.”6 Talimle tekâmül özelliği verilmiş olan insan bu tekâmül sürecini öğrenme, sosyalleşme ve toplumsallaşma safhaları içerisinde gerçekleştirmektedir.

“İnsan ise, dünyaya gelişinde, her şeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil. Hatta yirmi senede tamamen şerait-i hayatı öğrenemiyor. Belki, âhir-i ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç. Hem gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip, bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaati fark eder; hayatı beşeriyenin muâvenetiyle ancak menfaatlerini celb ve zararlardan sakı-nabilir.”7

Bu özellikleri insanı sosyal bir varlık olmaya zorlamaktadır. İnsanın davranış-larını belirlemede sosyal faktörlerin bu anlamda önemi çok büyüktür.

Diğer yandan davranışın “bireyoluşumsal (ontogenetik) belirleyicileri”8 şeklinde ifade edilen dünya şartları ve ortam değişiklikleri gece gündüz değişmeleri, mevsim değişmeleri, hayatın sürdürüldüğü dünya mekanı, doğal afetler gibi fiziki şartların davranış üzerinde etkileri vardır. Mesela kışı uzun bölgelerde depresyon türü bozukluklar daha fazla gözlenmektedir.

Diğer taraftan “psikososyal yaşam koşulları”9 davranışın ontogenetik belirleyicileri arasında sıralanmaktadır. Mesela annesiz olarak büyümenin davranış üzerinde pek çok olumsuz etkilerinin olduğu düşünülmektedir. Yine bu anlamda aile ve toplumsal çevrenin öğrenme için gerekli uyaranları oluşturma ve beyni uyarma fonksiyonu önemlidir.

“Uzun gelişme ve büyüme sürecinde dışarıdan verilecek bakıma, korumaya bağımlı insan yavrusu kendine bakım ve korumayı sağlayan kişilere bağlanır. Böylece bağlanma (attachment) ve bağlanılan nesneden ayrılma (separation) ontogenetik gelişme sürecinde davranışsal açıdan en önemli ve kaçınılmaz iki temel yaşantı olur.”10

Genetik özelliklerden, mevsimlere, hatta dünyanın uzay boşluğundaki konumuna kadar pek çok faktörden etkilenen insan davranışının ve psikolojisi temellerinin ne kadar karmaşık olduğunu ifade etmeye yeterlidir. Kandaki tuz ve şeker miktarından havanın sıcaklığına, bulunulan ortamın manevi atmosferinden dünyanın üzerinde bulunduğu burca kadar geniş bir yelpazedeki etkili faktörler yumağı ferdin iç dinamikleri ile biraraya gelerek davranış profili, psikoloji ve karakter dediğimiz özelliklerin ortaya çıkmasında rol alırlar.

İnsanda bulunan bazı iç dinamikler bu geniş spektruma yayılmış etken faktörler üzerine oturtulduğunda ve herbir özelliğin miktarındaki farklılık göz önüne alındığında ne kadar çok sayıda farklı kişilik özelliklerinin olabileceği kolayca anlaşılır.

“Tagayyür, inkılâb ve felaketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvve ihdas edilmiştir. Bu kuvvelerin birincisi, menfaatleri celb ve cezb için kuvve-i şeheviyye-i behimiyye.. ikincisi, zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiyye-i gadabiyye.. üçüncüsü, nef ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliyye-i melekiyyedir. Lâkin, insandaki bu kuvvelere şeriatça bir had ve nihayet tayin edilmiş ise de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan, bu kuvvelerin herbirisi ‘tefrit, vasat, ifrat’ namiyle üç mertebeye ayrılırlar.”11

Bu mertebelerinde arasında sayılamayacak miktarda alt mertebeler davranış belirleyicileri üzerine oturtulduğunda insanlar adedince kesişim noktaları ortaya çıkar. Bu kesişimin meyveleri olan Florence Littaver’in sınıflamasına göre “popüler optimist, güçlü klorik, melankolik, barışık soğukkanlı”12 kişilikler ve bunlar arasındaki sayısız mertebeler her bir ferdin tek olduğunu ortaya koyar.

İşte “emr-i bil mâruf ve nehyi an’il münker” hizmetini ifa için insanlık alemine giren kişinin işi bu açıdan çok zor.

Bu kadar farklı kişilik yapısında ve her birinin ayrı özellikleri olan insanlara doğru bildiğinizi aktarabilmek karşınızdaki fertle iyi bir iletişimi ve başlangıçta onu anlamayı gerekli kılar. Karşımızdaki insanların bizim okuduklarımızı kaydeden birer teyp olmadığını ve bizlerden onlara ulaşan mesajların onların ruh aynasına göre şekillendiğini bilerek sürekli bilgiler aktaran bir alim, hoca, emreden, peder ile evlat ve şeyh ile mürid ilişkisi içerisinde değil dostluk içerisinde yaklaşım önemlidir. “Haliliye” mesleğinin gereği olan “hıllet” yani dostluk en yakın dost, ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardaş13 olmayı gerekli kıldığından bir şeyler aktarmak üzere kurulan ilişkilerde bu unsurların belirleyici olması önemlidir. Yani insanlar sizi vaiz, hoca, kendisine birşeyler dikte eden amir konumunda değil, darüsselama doğru yol alan gemide en yakın arkadaşı, dert yoldaşı ve yanınızda rol yapmadan kendisi gibi davranabileceği kardeşi şeklinde hissetmelidir. Her zaman için anlaşılmak anlatmaktan çok daha önemlidir. Bazan ihtiyaç içindeki arkadaşınıza kaleminizin yarısını kırıp vermek, dertli anında içten bir sarılma veya yolda karşılaştığınızda içten bir tebessüm ciltlerle kitabın anlatamadığı ve hissettiremediği hakikatleri karşı ruhun aynasında yansıtır.

Doğan Cüceloğlu’nun tasnifi ile bir yaklaşımda bulunursak “savunucu iletişim” içerisinde değil “açık iletişim” içerisinde olmak tebliğ açısından da yani samimi arzu ile Rabb’inizin size açtığına inandığınız güzellik ve gerçekleri karşı ruhun aynasında da açabilme gayretinde de önemlidir. Savunucu ve açık iletişimin temelinde yatan tutumlar için aşağıdaki tabloya bakınız.14

Savunucu İletişim

Açık iletişim

Yargılayıcı tutum

Tanıtıcı tutum

Denetlemeye yönelik tutum

Soruna yönelik tutum

Belli bir strateji izleyen planlı tutum

Plansız, kendiliğinden oluşan tutum

Aldırmaz, umursamaz tutum

Anlayış, duygusal yakınlık gösteren tutum

Üstünlük belirten tutum

Eşitlik belirten tutum

Kesin tutum

Denemeci tutum

Tebliğ ve hizmet metodu olarak tavırlar açısından bu yaklaşımla baktığımızda şu prensipleri ortaya koyabiliriz.

Her zaman için iletişim selamla başlamalı. Bu selam sadece sözcüklerde kalmamalı tutumunuzla da karşınızdakinin sizden emin olabileceğinin, selamette olduğunun ve sizden bir zarar gelmeyeceğinin ifadesi olmalı.

Tavırlarınız ve yaklaşımınız karşınızdaki ferdin derdiyle dertlendiğinizi ifade etmeli. Onun sorunlarını çözmeye memur bilirkişi tavırlarından çok kendi dertlerinin çözümüne bulduğu çareyi samimiyetle karşısındaki insana da ulaştırmaya çalışan hasta tavrı olmalı. Yani anlayış ve samimiyet esas olmalı.

Bir şeyleri kaydetmiş ve aynen kaydedildiği şekilde karşı tarafa bir plan ve program dahilinde aktaran teyp, ya da kağıttan hutbe okuyan hatip tavrından uzak kalınmalı. Hayatın önümüze çıkardığı durumlar içerisinde bir formellik veya kalıpsallık olmadan Kur’an ve sünnet yaklaşımını, haliyle, tavırlarıyla sergileyen bir tutum ön planda olmalı.

Karşımızdaki insanı da anlamaya çalışıyor olduğumuz, onun duygu, düşünce ve inançlarına da en az kendimizinki kadar önem veriyor olduğumuz hem kendi ruhumuzda hissedilmeli hem de karşı ruhta.

Biz şeyh karşıdaki mürit, biz hoca karşıdaki talebe ya da biz baba karşımızdaki evlat şeklinde bir iletişim olmamalı. Eşitlik belirten ve en fazla, önce başlamanın getirdiği bir pozisyon olan üstadlığın arada olduğu kardeşlik, dostluk, kollayıp gözeten yakın gibi kavramların ifade ettiği bir iletişim esas olmalı.

Her zaman için bizim de yanılabileceğimiz, nefsü’l emri bilmediğimizden kesin doğrulardan bahsetmemizin mümkün olmayacağı, mesleğimizin ve yolumuzun en güzel değil daha güzel olduğuna inancımız iletişim tavrımız ve ifadelerimiz içinde hissedilebilmeli.

Dipnotlar

1. Prof. Dr. Hasan TAN, Psikolojik Yardım İlişkileri, M.E.B., İst. 1989, s. 1

2. Doğan Cüceloğlu, Yeniden İnsan İnsana, Remzi Kitabevi, İst. 1996, s.17

3. Ergel, G.L. The clinical application of the biopsychosocial model, Am.j. Psychiatry, 137:535-545

4. Prof. Dr. Orhan ÖZTÜRK, Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, Hekimler Yayın Birliği, Ankara 1997, s.17

5. A.g.e., s. 17.

6. A.g.e., s. 17.

7. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1996, s. 286

8. Prof. Dr. Orhan ÖZTÜRK, Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, Hekimler Yayın Birliği, Ankara 1997, s. 18

9. A.g.e., s. 18.

10. Bowlby J. (1983) Attachment and Loss., New York: Basic Books.

11. Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz, Sözler Yayınevi, İstanbul 1986, s. 24

12. Florence Littaver, Kişiliğinizi Tanıyın, Sistem Yayıncılık, İstanbul 1995.

13. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1990, s.156

14. Doğan Cüceloğlu, Yeniden İnsan İnsana, Remzi Kitabevi, İst. 1996, s. 155

Yukarı