2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 12385

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 99 
 Popüler Kültür
 KÖPRÜ / Kış 95 
 Risale-i Nur’a Doğru


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İslamî Hizmet Metodları
Yaz 98   [ 63. Sayı ]


Hizmet Metodu Olarak Cemaat ve Cemiyet

Ömer Faruk Uysal

Avukat

Cemaat ve cemiyet birbirine çok yakın, birbirine çok benzeyen, bu sebeple de birbiriyle çok karıştırılan iki ayrı kavramdır. İltibas, kelimelerin lügavi (etimolojik) yapısından başlayarak, örfi ve ıstılahi (terminolojik) anlamlarında da devam etmektedir. Lügavi, örfi, ıstılahi hatta Risale-i Nur’daki manaları konusunda ittifak edenler dahi bu kavramların pratiğinde ihtilafa düşebilmektedir. Birinin cemiyetçi bulduğu yaklaşımı diğeri pekala has bir cemaati özellik olarak algılayabilmektedir.

A- Cemaat ve Cemiyet Kavramı

Karışıklığın giderilmesi için kelimelerin sözlük, örf, terminoloji ve Risale-i Nur’daki anlamlarını, dini, hukuki, tarihi, sosyolojik açıdan incelemekte yarar vardır.

1- Etimolojik (lügavi) anlamları:

Cemaat; “toplamak, bir araya getirmek” anlamındaki cem mastarından türeyen, Arapça bir isim olup sözlükte “insan topluluğu” manasına gelir.1

Cemiyet; modern Arapça’da “birlik” ve “topluluk” kavramlarını ifade etmek için kullanılan “toplama, biriktirme”, “devşirme” anlamlarına gelen cem’den türetilmiştir.2

Görüldüğü gibi her iki kelime de Arapça cem mastarından türetilmiş ve topluluk, bir araya getirme, birlik, gibi “toplu olma”yı ifade eden manalara gelmekte ve kelimelerin kökeni ve halihazırdaki yapısıyla aralarında herhangi bir fark müşahede edilememektedir.

2- Örfi Anlamları:

Cemaat;

1- Halk arasında, en fazla, bir imama uyup namaz kılan Müslüman heyeti anlamında kullanılmaktadır—ki bu aynı zamanda fıkhı bir terimdir, 2- Bir dinden veya soydan olanlar topluluğu (Rum Cemaati gibi), 3- İnsan Kalabalığı, 4- Takım, Bölük gibi manalara gelir.

Cemiyet;

1- Halk arasında en fazla toplum anlamında kullanılır, 2- Dernek, 3- Düğün (Sünnet Cemiyeti gibi), 4- Heyet, komisyon, 5- Meclis, 6- İnsan kalabalığı manalarına gelir.

Örfi anlamlarına baktığımızda, cemaat ve cemiyet arasında bir bakımdan epeyce mana farklılıkları görülmesine rağmen, bir bakımdan ise aynı manalarda kullanıldığını da görmekteyiz.

Etimolojik benzerlik, hatta ayniyetten olsa gerek iki kelime de topluluk, kalabalık, meclis anlamlarını halk arasında sürdürmektedirler.

Hatta bir ansiklopedide “cemiyet” sözcüğünün anlamlarından biri olarak “cemaat” gösterilmekte,3 diğer bir ansiklopedide ise “manevi birlik teşkil eden cemaat” olarak ifade edilmektedir.4

Mezkur iki kelimenin örfi mana farklılıklarına gelince, bu iki kelimenin, birbirinden farklılığından ziyade, her bir kelimenin özel anlamlarındaki farklılık daha bariz bir şekilde görülmektedir. Cemiyet sözcüğünün “toplum”, “dernek”, “düğün” gibi tamamen ayrı manalara gelmesi bunu göstermektedir.

3- Terminolojik (ıstılahi) anlamları:

Istılahi olarak cemaat;

1- Müslümanların din kardeşliği esasına dayalı olarak gerçekleştirdikleri ve katılmak zorunda oldukları birlik, beraberlik (Fıkıh).5

2- Ashap, müçtehit imamlar veya her devirdeki Müslümanların büyük çoğunluğu gibi anlamlara (Fıkıh) gelir ve Ehl-i Sünnet için kullanılan bir tabirdir. 6

3- Daha çok Kütüb-i Sitte müellifleri hakkında kullanılan hadis terimi7 (İlm-i Hadis).

4- Aralarındaki münasebetleri, din, örf ve adetlere göre tanzim eden; akrabalık, komşuluk, hemşehrilik gibi rabıtalarla birbirine bağlı insan topluluğu8 (sosyoloji) anlamlarına gelir.

Istılahi olarak cemiyet;

1- Tenasubu veya tezadı dolayısıyla birbirine uyan kelimeleri veya zıt olan kelimeleri beraber aynı ifade içinde bulundurmak. (Edebiyat)9

2- Zihnin yalnız Cenab-ı Hak ile meşguliyet hali (Tasavvuf).

3- XIX yüzyılın ortalarından itibaren İslam dünyasında ve özellikle Osmanlı Devleti’nde ilmi, sosyal ve siyasi amaçla kurulan teşekküllere verilen ad.10 (Hukuk Tarihi) anlamlarına gelir.

4- Tam bu noktada konumuzla direkt ilgili olduğundan mevcut hukuk terminolojisi üzerinde daha dikkatli durmak gereki-yor.

Cemiyeti, özel hukukun bir dalı olan Medeni Hukuk ve Dernekler Kanunu çerçevesinde ve Kamu Hukukunun mühim bir branşı olan Ceza Hukuku çerçevesinde olmak üzere iki şekilde ele alabiliriz.

Özel hukukta cemiyet; Medeni Kanunun 53 ile 72. maddeleri arasında düzenlenip “cemiyet” diye anılırken 22.11.1972 tarihli Dernekler Kanunu ile özel bir düzenleme yapılarak “Dernek” diye anılmaya başlanmıştır.

Dernek; Kazanç paylaşma dışında belirli ve ortak bir amacı (Siyasî, dinî, ilmî, bediî, hayrî) gerçekleştirmek üzere en az yedi kişinin bilgi ve çalışmalarını sürekli olarak birleştirmeleri ile kurulan tüzel kişiliğe sahip hukuki varlıktır.11

Ceza Hukukunda “cemiyet;” Halen yürürlükten kaldırılmış olan meşhur 163. maddede geçen önemli bir ibaredir. Burada “laikliğe aykırı olarak, Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla cemiyet tesis, teşkil, tanzim veya sevk ve idare eden kimse sekiz yıldan on üç yıla kadar ağır hapis cezasıyla cezalandırılır” denmektedir. Bu ifadeler mevcut 1982 Anayasasının 24. maddesinin son fıkrasında da cezai müeyyidelendirme olmaksızın aynen yer almaktadır.

163. maddede geçen cemiyet tabiri yukarıda belirtilen yasal dernek anlamında olduğu gibi, tam manasıyla gizli bir yer altı teşekkülü veya yasal bir derneğin gizli maksatlar ve saklı faaliyetler göstermek suretiyle örtülü ve yasa dışı bir halini de ifade etmektedir.

Bu sebeptendir ki 1983 yılı sonunda 163. madde değiştirilirken, 1972’den beri Cemiyetler Kanunu yerine Dernekler Kanunu kullanılıyor olmasına rağmen, cemiyet ibaresi muhafaza edilmiştir. Çünkü burada cemiyetten, lügat manasında her nevi birleşme, birden ziyade kimsenin biraraya gelmesi anlamında, her türlü örgüt ve yapılanma kastedilmiştir.

Nitekim Türk Ceza Kanununun mülga 141. maddesinde “bu maddede yazılı olan cemiyet iki veya daha çok kimselerin sadece aynı amaç etrafında birleşmeleri ile vücut bulur.”12 denmektedir.

B- Risale-i Nur’da Cemaat ve Cemiyet

Cemaat ve cemiyetin Risale-i Nur’daki anlamları konusunda direkt Külliyata yönelmenin zarureti ortadadır. Risale-i Nur’dan derlenen Hizmet Rehberi’nin 5. Bölümü olan Risale-i Nur Cemaati ve Hususiyetleri başlıklı bölüm baştan sona dikkatlice okunduğunda durum aydınlanmaktadır. Biz de buraya Külliyattan ve bu eserden önemli gördüğümüz kısımları aktarıyoruz.

1- Zaman Şahsiyet ve Enaniyet Zama-nı Değil Cemaat Zamanıdır.

“Bu zaman, ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enâniyet zamanı değil, zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı manevi hükmeder ve dayanabilir. Büyük bir havuza sahip olmak için bir buz parçası hükmündeki enaniyet ve şahsiyetini, o havuza atmaktır ve eritmek gerektir. Yoksa, o buz parçası erir, zayi olur; o havuzdan da istifade edilmez.” (Kastamonu Lahikası, s. 102.)

“Salisen: Bu zaman, cemaat zamanıdır. Ferdî şahısların dehası ne kadar harika da olsalar, cemaatin şahs-ı manevisinden gelen dehasına karşı mağlup düşebilir... Alem-i İslam’ı bir cihette tenvir edecek ve kudsi bir dehanın nurları olan bir vazife-i imaniye, biçare, zayıf, mağlup, hadsiz düşmanları ve onu ihanetle, hakaretle çürütmeye çalışan muannid hasımları bulunan bir şahsa yüklenmez. Yüklense, o kusurlu şahsın ihanet darbeleriyle düşmanları tarafından sarsılsa, o yük düşer, dağılır.”(Emirdağ Lahikası-I, s. 70.)

Üstat “Zaman, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil, cemaat zamanı” derken cemaatin önemini vurguladığı gibi aynı zamanda önemli bir vasfını da belirtmektedir. O da cemaatin şahsiyet ve enaniyet karşıtı bir özellik taşıyor olmasıdır. Bu üstadın idealize ettiği bir cemaat denebilir. Zira normalde bazı şahsın veya şahısların önemli olduğu veya lider olduğu cemaatlerde, pekala olabilir ve olagelmiştir. Keza fertlerinin enaniyetli olması da cemaatin cemaat vasfını kaldırmaz. Fakat Üstat burada belki de önce kendine sonra has talebelerine ve diğer cemaat fertlerine şunu söylüyor denebilir. “Cemaatin şahs-ı manevisi” önemlidir. Temayüz eden şahıs ve şahıslar değil, yine havuz (cemaat) önemlidir. Yoksa her birimizin buz parçası hükmünde olan enaniyeti değil. Bu öyle bir cemaat olmalı ki şahs-ı maneviyi temsil eden havuzda, erimemiş bir şahıs ve enaniyet buzu kalmasın.

Bu anlayış “vazife-i imaniye”nin başarısı için de mecburidir. Çünkü “Ferdi şahısların dehası ne kadar harika da olsalar, cemaatin şahs-ı manevisinden gelen dehasına karşı mağlup düşebilir.” Çünkü o “biçare, zayıf, mağlup, hadsiz düşmanları ve onu ihanetle, hakaretle çürütmeye çalışan muannid hasımları bulunan” bir şahıstır ve bu sebeple bu vazife ona “yüklenmez”. Yüklense “o yük düşer, dağılır.”

Burada “zaman, cemaat zamanıdır” derken zamana yapılan vurgu da önem arzetmektedir. Çünkü, “cemiyet” XIX. Yüzyıl sonunda ortaya çıkan modern Arapça’ya ait bir tabir iken “cemaat” İslam’ın ilk asrından itibaren kullanılan ve önemi vurgulanan bir terimdir.

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “içinizden iyiliğe çağıran, marufu emredip, münkerden sakındıran bir cemaat bulunsun”13 buyurulmaktadır.

Üstat şimdiki zamanda sosyal ilişkilerin yoğunluğu ve komplikasyonu, iletişim bombardımanı, deccaliyet ve süfyaniyet çağının özel tehlikelerinden olsa gerek, “zaman, cemaat zamanıdır” diyerek tahşidat yapıyor.

2- Nurculuk Bir Cemiyet midir?

“Bizi hayrette bırakan ve gayet şaşırtan ve bir garazı ihsas eden ve bililtizam hiçten bir sebeb-i ittiham icad etmek nevinden, musırrane, bir cemiyet ve teşkilat varmış gibi soruyorlar, “Bu teşkilatı yapmak için nereden para alıyorsunuz?” diyorlar.

“Elcevap: Evvela, ben dahi soranlardan soruyorum. Böyle bir cemiyet-i siyasiyenin, bizim tarafımızdan vücuduna dair hangi vesika, hangi delil, hangi hüccet bulmuşlar ki, bu kadar musırrane soruyorlar? Ben, on senedir Isparta vilayetinde şiddetli tarassut altında bulunmuşum. Bir iki hizmetkar ve on günde bir iki yolcudan başka adamları görmeyen garip, kimsesiz, dünyadan usanmış, siyasetten gayet şiddetle nefret etmiş ve kuvvetli siyasi muhalif cemiyetlerin ne kadar aksülameller ile zararlı ve akim kaldığını mükerrer müşahedatla görmüş ve kendi kavim ve binler dostları içinde, en mühim fırsatta, siyasi cemiyet ve cereyanları reddetmiş ve karışmamış ve iman-ı tahkikinin gayet kudsi ve hiçbir şeyle zedelenmesi caiz olmayan hizmeti bozmak ve ağraz-ı siyasi ile çürütmeyi en büyük bir cinayet telakki ederek şeytandan kaçar gibi siyasetten kaçan ve on seneden beri Euzubillahimineşşeytanivessiyaseti kendine düstur eden ve hileyi hilesizlikte bulan, asabi ve bilaperva esrarını faş eden, on sene koca Isparta vilayetinin hassas ve cessas memurlarına böyle teşkilat sezdirmeyen bu adamdan, “Böyle bir teşkilat var ve siyasi bir dolabı çeviriyorsunuz” diyenlere karşı, yalnız ben değil, Isparta vilayeti ve bütün beni tanıyanlar, belki bütün ehl-i akıl ve vicdan, onların iftiralarını nefretle karşılar ve “Garazkar planlar ile onu itham ediyorsunuz” diyecekler.

“Saniyen: Meselemiz imandır. İman kuvvetiyle bu memlekette ve Isparta’nın yüzde doksan dokuz adamları ile uhuvvetimiz var. Halbuki, cemiyet ise ekser içinde ekaliyetin ittifakıdır. Bir adama karşı, doksan dokuz adam cemiyet olmaz. Meğer, gayet insafsız bir dinsiz, herkesi (haşa) kendi gibi dinsiz tevehhüm edip, bu mübarek ve dindar milleti tahkir etmek niyetiyle böyle işaa eder...”(Tarihçe-i Hayat, s.201.)

Üstat burada neden cemiyetçi olmadıklarını14 önemli gerekçe ile açıklamaktadır.

1- Üstat siyasi bir cemiyet kurmakla suçlanmaktadır. Halbuki o “siyasetten gayet şiddetle nefret etmiş” ve “şeytandan kaçar gibi siyasetten kaçan ve on seneden beri Euzubillahimineşşeytanivessiyaseti kendine düstur” edinen bir anlayışa sahiptir. Zira;

2- “İman-ı tahkikinin gayet kutsi ve hiç bir şeyle zedelenmesi caiz olmayan hizmeti bozmak ve ağraz-ı siyasi ile çürütmeyi en büyük bir cinayet telakki” etmektedir.

3- “Meselemiz imandır. İman kuvvetiyle bu memlekette ve Isparta’nın yüzde doksan dokuz adamlarıyla uhuvvetimiz var. Halbuki, cemiyet ise ekser içinde ekaliyetin ittifakıdır. Bir adama karşı, doksan dokuz adam cemiyet olmaz” diyerek darkadrocu bir cemiyet anlayışıyla, yüzde doksan dokuz mümin kardeşiyle uhuvvetini bozmak istememektedir. Keza onları yüzde doksan dokuz çoğunluk biziz, yüzde bir azınlık sizsiniz diyerek adeta tarih, sosyoloji ve hukuk önünde gizli cemiyetçiliğe mahkum ediyor.

4- “Kuvvetli siyasi muhalif cemiyetlerin aksülameller ile zararlı ve akim kaldığını mükerrer müşahedatla görmüş ve kendi kavim ve binler dostları içinde, en mühim fırsatta, reddetmiş ve karışmamış”tır di-yerek bu tür hareketlerin başarısızlığa mahkum olduğunun “mükerrer müşahedatla” sabit bulunduğunu, başarma ihtimalinin yüksek olduğu “en muhim fırsatta” bile “kendi kavim” ve “binler dostları içinde” olmasına rağmen doğru bulmamıştır. (Şeyh Said İsyanı)

“Bana sordular ki: ‘Sizin cemiyet olmadığınız, üç mahkeme o cihette beraet vermesiyle, yirmi seneden beri tarassut ve nezaret eden altı vilayetin o noktadan ilişmemeleriyle tahakkuk ettiği halde, Nurcularda öyle harika bir alaka var ki, hiçbir cemiyette, hiçbir komitede yoktur. Bu müşkülü halletmenizi isteriz’ dediler.

“Ben de cevaben dedim ki: ‘Evet, Nurcular cemiyet memiyet, hususan siyasi ve dünyevi ve menfi ve şahsi ve cemaati menfaat için teşekkül eden cemiyet ve komite değiller ve olmazlar. Fakat, bu vatanın eski kahramanları kemal-i sevinçle şehadet mertebesini kazanmak için ruhlarını feda eden milyonlar İslam fedailerinin ahfadları, oğulları ve kızları, o fedailik damarından irsiyet almışlar ki, bu harika alakayı gösterip Denizli Mahkemesinde bu aciz biçare kardeşlerine bu gelen cümleyi onlar hesabına söylettirdiler: Milyonlar kahraman başları feda oldukları bir hakikate başımız dahi feda olsun’ diye onlar namına söylemiş, mahkemeyi hayret ve takdirle susturmuş. Demek, Nurcularda hakiki, halis, sırf rıza-yı İlahi için ve müsbet ve uhrevi fedailer var ki, mason ve komünist ve ifsad ve zındıka ve ilhad ve taşnak gibi dehşetli komiteler o Nurculara çere bulamayıp hükümeti, adliyeyi aldatarak, lastikli kanunlar ile onları kırmak ve dağıtmak istiyorlar. İnşaallah bir halt edemezler. Belki Nur’un ve imanın fedailerini çoğaltmaya sebebiyet verecekler.”(Şualar, s. 439)

Burada hiçbir cemiyet ve komitede bulunmayan aramızdaki “öyle harika bir alaka” nereden kaynaklanıyor? sorusu ce-vaplanıyor.

Evet, Nurcular 1- Cemiyet, 2- Hususan siyasi, 3- Dünyevi, 4- Menfi, 5- Şahsi ve cemaati menfaat için teşekkül eden cemiyet ve komite değiller. “Fakat bu vatanın kemal-i sevinçle şehadet mertebesini kazanmak için ruhlarını feda eden eski kahramanlarının ahfatları ‘fedailik damarından irsiyet almışlar ki bu harika alakayı’ gösteriyorlar” demek suretiyle tarihi perspektiften bakarak bu müşkülü çözüyor.

3- Nur Talebelerinin Cemiyet Olduğu Vehmini Veren Sebepler

“Bazı insafsızları aldatan ve hiç münasebeti olmayan bir siyasi cemiyet vehmini veren üç maddedir.

“Birincisi: Eskiden beri benim talebele-rim benim ile kardeş gibi şiddetli alakadar olmaları, bir cemiyet vehmini vermiş.

“İkincisi: Risale-i Nur’un bazı şakirtleri—her yerde bulunan ve Cumhuriyet kanunları müsaade eden ve ilişmeyen—cemaat-i İslamiye heyetleri gibi hareket etmelerinden, bir cemiyet zannedilmiş. Halbuki o mahdut üç dört şakirdin niyetleri cemiyet memiyet değil, belki sırf hizmet i imamiyede halis bir kardeşlik ve uhrevi bir tesanüddür.

“Üçüncüsü: O insafsızlar kendilerini dalalet ve dünyaperestlikte bildiklerinden ve hükümetin bazı kanunlarını kendilerine müsait bulduklarından, fikren diyorlar ki, ‘Herhalde Said ve arkadaşları bizlere ve hükümetin bizim medenice nameşru hevesatımıza müsait kanunlarına muhaliftirler. Öyle ise, muhalif bir cemiyet i siyasiyedirler.”

Buradaki birinci sebep olan talebelerin Üstad ile “kardeş gibi şiddetli alakadar olmaları” yukarıda “Nurcularda öyle bir harika alaka”nın bir başka tezahürü olsa gerektir.

“Nur Şakirtlerinin halis ve sırf uhrevi nurlara ve tercümanına karşı alakalarına, dünyevi ve siyasi cemiyet namını verip, onları mesul etmeye çalışanların ne kadar hakikatten ve adaletten uzak düştüklerine karşı üç mahkemenin o cihette beraet vermesiyle beraber, deriz ki:

“Hayat-ı içtimaiye-i insaniyenin hususan millet-i İslamiyenin üssü’l-esası, akrabalar içinde samimane muhabbet ve kabile ve taifeler içinde alakadarane irtibat ve İslamiyet milliyetiyle mü’min kardeşlerine karşı manevi, muavenetkarane bir uhuvvet ve kendi cinsi ve milletine karşı fedakarane bir alaka ve hayat-ı ebediyesini kurtaran Kur’an hakikatlerine ve naşirlerine sarsılmaz bir rabıta ve iltizam ve bağlılık gibi hayat-ı içtimaiyeyi esasiyle temin eden bu rabıtaları inkar etmekle ve şimaldeki dehşetli anarşistlik tohumunu saçan nesil ve milliyeti mahveden ve herkesin çocuklarını kendine alıp karabet ve milliyeti izale eden ve medeniyet-i beşeriyeyi ve hayat-ı içtimaiyeyi bütün bütün bozmaya yol açan kızıl tehlikeyi kabul etmekle ancak Nur Şakirtlerine medar-ı mesuliyet cemiyet namını verebilir. Onun için hakiki Nur Şakirtleri çekinmeyerek Kur’an hakikatle-rine karşı kudsi alakalarını izhar ediyorlar. O uhuvvet sebebiyle gelen her bir cezayı memnuniyetle kabul ettiklerinden, mahke-me-i adilenizde hakikat-i hali olduğu gibi itiraf ediyorlar. Hile ile dalkavukluk ile ve yalanlarla kendilerini müdafaaya tenezzül etmiyorlar.”(Şualar, s. 330.)

Üstad ancak “kızıl tehlike” olan Komünizmin benimsenmesi halinde cemiyetçilikten mesul tutulabileceklerini, zira bunun dışında bir görüşün Nurcular ve alem-i İslam arasındaki manevi ve kardeşane alakaları yasaklamayacağını belirterek yetkilileri Komünistlerle aynı konumda olmamaları hususunda uyarıyor. Adeta onları rejimlerine göre yasak ve sos-yolojiye göre (%99’a karşı %1) azınlıkta olan görüşün cemiyetçiliği ile suçluyor.

4- Nur Talebeleri Nasıl Bir Cemiyettir?

“Ben buradaki bütün Risale-i Nur Şakirtlerini ve benimle görüşenleri veya okuyan ve yazanlarını aynıyla işhad ediyorum; onlardan sorunuz ki, ben hiçbirisine dememişim bir cemiyet-i siyasiye veya cemiyet-i Nakşiye teşkil edeceğiz. Daima dediğim budur: “Biz imanımızı kurtarmaya çalışacağız. Umum ehl-i iman dahil oldukları ve üç yüz milyondan ziyade efradı bulunan bir mukaddes cemaat-i İslamiyeden başka mabeynimizde medar-ı bahs olmadığını ve Kur’an’da “hizbullah” namı verilen ve umum ehl-i imanın uhuvveti cihetiyle kendimizi, Kur’an’a hizmetimiz için hizbü’l-Kur’an, hizbullah dairesinde bulmuşuz. Eğer kararnamede bu mana murad ise, bütün ruhumuzla, kemal-i iftiharla itiraf ederiz. Eğer başka manalar murad ise, onlardan haberimiz yoktur.” (Şualar, s. 238.)

Burada Üstad “Cemiyet-i Nakşiye” diye ilginç bir tabir kullanıyor. Nakşibendi Tarikatını bir cemiyet olarak da değerlendirebilir veya tarikatların kanunen yasak olması ve Nurculuğun kasten tarikatçılıkla bir tutulması sebebiyle karışıklığı önlemek açısından da ifade etmiş olabilir. Fakat ikinci görüş daha muhtemeldir.

“Medar-ı hayrettir ki, bu defa da yine bir cemiyet vehmini tekrar ileri sürüyorlar. Halbuki, üç mahkeme bu ciheti tetkik edip beraet vermekle beraber mabeynimizde böyle medar-ı ittiham olacak hiçbir cemiyet hiçbir emare, mahkemeler, zabıtalar, ehl-i vukuflar bulmamışlar... Yalnız, bir muallimin talebeleri ve darü’l-fünun şakirtleri ve Kur’an dersini veren hafızın hıfza çalışanları gibi, Risale-i Nur talebelerinden bir uhrevi kardeşlik var. Bunlara cemiyet namını veren ve onunla ittiham eden, bütün esnaf ve mekteplilere ve vaizlere siyasi cemiyet nazarıyla bakmak gerektir. Bunun için ben böyle asılsız ve manasız ittihamlarla buraya hapse gelenleri müdafaa etmeye lüzum görmüyorum.

Yalnız, hem bu memleketi, hem alem-i İslam’ı çok alakadar eden ve maddi ve manevi bu vatana ve bu millete pek çok bereket ve menfaati tahakkuk eden Risale-i Nur’u üç defa müdafaa ettiğimiz gibi tekrar aynı hakikat ile müdafamı men edecek hiçbir sebep yok ve hiçbir kanun ve hiçbir siyaset yasak etmez ve edemez.

Evet, biz bir cemiyetiz. Ve öyle bir cemiyetimiz var ki, her asırda üç yüz elli milyon dahil mensupları var. Ve her gün beş defa namazla o mukaddes cemiyetin prensiplerine kemal-i hürmetle alakalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar. “Müminler Kardeştirler” kudsi programıyla, birbirinin yardımına—dualarıyla ve manevi kazançlarıyla—koşuyorlar. İşte biz bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efradındanız. Ve hususi vazifemiz de, Kur’an’ın imani hakikatlerini tahkiki bir surette ehl-i imana bildirip, onları ve kendimizi idam-ı ebediden ve daimi ve berzahi haps-i münferitten kurtarmaktır. Sair dünyevi ve siyasi ve entrikalı cemiyet ve komitelerle ve bizim medar-ı ittihamımız olan cemiyetçilik gibi asılsız ve manasız gizli cemiyetle hiçbir münasebetimiz yoktur ve tenezzül etmi-yoruz.”(Şualar, s. 320.)

Üstat, burada nasıl ki “bütün esnaf ve mekteplilere ve vaizlere siyasi cemiyet nazarıyla” bakılmaz Nur cemaatine de bakılmaz. Diyerek Nur cemaatinin tabii, fıtri ve sosyal hayat için zaruri olduğunu vurguluyor.

Keza ısrarlı cemiyet ithamları karşısında “öyle bir cemiyetimiz var ki her asırda üç yüz elli milyon dahil mensupları var” di-yerek cemiyetçilik suçlamasını ancak bütün İslam alemini kapsayan bir cemiyet olması halinde kabul ettiğini böylelikle de asla “ekser içinde ekalliyet ittifakını” kabul etmediğini belirtmektedir.

5- Nur Cemaati Dost, Kardeş, Talebe Dairelerinden Müteşekkildir

Üstada göre Nur Cemaati üç tabakadan müteşekkildir. Bunlar Dost, Kardeş ve Talebedir. Vasıflar ise şöyledir.

“Dostun hassası ve şartı budur ki: Katiyen, Sözler’e ve envar-ı Kur’aniyeye dair hizmetimize ciddi taraftar olsun ve haksızlığa ve bid’alara ve dalalete kalben taraftar olmasın, kendine de istifadeye çalışsın.

“Kardeşin hassası ve şartı şudur ki: Hakiki olarak Sözler’in neşrine ciddi çalışmakla beraber, beş farz namazını eda etmek, yedi kebairi işlememektir.

“Talebeliğin hassası ve şartı şudur ki: Sözler’i kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i ha-yatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin. (Mektubat s. 329)

“Risale-i Nur, bir daire değil, mütedahil daireler gibi tabakatı var. Erkanlar ve sahipler ve haslar ve naşirler ve talebeler ve taraftarlar gibi tabakaları var. Erkan dairesine liyakati olmayan Risale-i Nur’a muhalif cereyana taraftar olmamak şartıyla, daire haricine atılmaz. Hasların hasiyeti, zıt bir mesleğe girmemek şartıyla, talebe olabilir. Bid’a ile amel eden, kalben taraftar olmamak şartıyla dost olabilir. Onun için, az bir kusur ile düşman sınıfına iltihak etmemek için dışarıya atmayınız. Fakat, Risale-i Nur’un erkanlarında ve haslarındaki esrarlar ve nazik tedbirlere, onları teşrik etmemek gerektir.”(Kastamonu Lahikası, s. 188.)

Görüldüğü gibi Üstad Nurcuların yüzde yüz homojen bir topluluk olmadığını en az üç daireden (Dost, Kardeş, Talebe) hatta daha çok tabakadan oluştuğunu şöyle ifade ediyor. “Risale-i Nur, bir daire değil, mütedahil daireler gibi tabakatı var. Erkanlar ve sahipler ve haslar ve naşirler ve talebeler ve taraftarlar gibi tabakaları var.” Cümlenin sonu “ gibi tabakaları var” diye bittiğine göre burada sayılmayan başka tabakalarında olduğu söylenebilir.

Keza Üstad Nur Cemaatini o kadar geniş düşünmektedir ki “beş farz namazını eda” etmeyip “yedi kebair”den işleyeni hatta “kalben taraftar olmamak şartıyla”, “haksızlık”, “bidalar” ve “dalalet”le amel edenleri bile cemaate dahil etmektedir.

Yalnız bunun için bazı ön şartları vardır. Bunların birincisi Üstadın şahsını “mübarek ve makam sahibi zannedip” değil de “Kur’an-ı Hakimin dellalı olduğu cihetle” gelecektir. [Bu şart bütün daireler (Dost, Kardeş, Talebe) içi genel şarttır.] Dost için aranan aşağıdaki üç özel şarta da uyuyorsa o artık Nur Cemaati’ndendir. Zira yukarıda belirttiği gibi dost dairesi kesinlikle Nur Cemaati içindedir. Dostun özel şartları ise;

1- “Katiyen Sözler’e (Risale-i Nur’a) ve envar-ı Kur’aniyeye dair hizmetimize ciddi taraftar olsun.”

2- “Haksızlığa ve bid’alara ve dalalete kalben taraftar olmasın.”

3- “Kendine de istifadeye çalışsın.” dır.

Görüldüğü gibi Üstad hemen aşağıda “kardeş” için aradığı şartları “dost”ta da aramamak suretiyle namaz kılmama ve kebairi işleme kusurunu dost ve dolayısıyla Nurcu olmaya engel görmüyor demektir. Fakat bunlar Nurculuk içinde kardeş ve talebe olmaya da kesinlikle manidir.

Burada ölçüsüz bir değerlendirme yapıyor olma endişesini aşmak için şu sorulara da cevap bulmak doğru olabilir. “Dost” için aranan “haksızlık, bid’a ve dalalete kalben taraftar olmama,” bunlardan bir veya birkaçının işlenmesi ve işleyenin hala dost kabulü anlamına muhakkak gelir mi?

İkincisi de kardeş için aranan namaz kılma, kebair işlememe şartı dost için aranmayan bir şart kabul edilebilir mi? Çünkü iki sonuca da doğrudan bir tasdik yerine mefhumu muhaliflerinden vardığımızdan ve Üstad gibi bütün ömrünü imandan sonra salih amel ve takvaya vakfeden bir allame, bir mürşid-i kamil bunu kabul eder mi? Dediğimizde cevabı yine Üstad veriyor. “Bid’a ile amel eden, kalben taraftar olmamak şartıyla dost olabilir. Onun için az bir kusur ile düşman sınıfına iltihak etmemek için dışarıya atmayınız.”

Aynı paragrafta dikkat çekici bir husus da Üstad’ın “erkan”ın “daire haricine atılmama”sı için “Risale-i Nur’a muhalif cereyana taraftar olmamayı” şart koşarken, “hasların hasiyeti” olarak “zıt bir mesleğe girmemek” şartıyla talebe olabilir demesidir.

Yine yukarıdaki bahsin son kısmında “talebe” ve “kardeşlerin” Üstad’ın duasına dahiliyetleri anlatılırken “eğer dost ise ve feraizi kılar ve kebairi terk ederse, umumiyet-i ihvan itibariyle duamda da dahildir” demek suretiyle feraizi kılmayıp kebairi terk etmemiş birinin de dost olmaya dost olduğunu, fakat davaya dahiliyetleri için bu şarta uyması gerektiğini belirtmemektedir.

Keza “umum ehl-i iman dahil oldukları ve üç yüz milyondan ziyade efradı bulunan bir mukaddes cemaat-i İslamiyeden başka mabeynimizde medar-ı bahs olmadığını” ve “öyle bir cemiyetimiz var ki, her asırda üç yüz elli milyon dahil mensupları var.” Derken üç yüz elli milyonun o zamanki Müslümanların dünya nüfusu olduğu, bunların hepsinin kebairi terk ve namaz konusundaki vecibeyi yerine getirmediği belli olduğu halde, onları hem cemiyet hem de cemaat diye isimlendirerek tümüne sahip çıkmaktadır.

Fakat mütedahil dairelerden en dışta olan dost dairesi için bile “Katiyen, Sözler’e ve envar-ı Kur’aniyeye dair olan hizmetimize “ciddi taraftar”lık şartı birinci ve en önemli bir şart olarak aranmaktadır.

C- Bu Doneler Işığında Bir Değer-lendirme

1- Risale-i Nur’da Cemiyet

Bazen örfi anlamında “toplum” karşılığı olarak kullanılmıştır. (Cemiyetin imanını selamette görürsem...)

Istılahi olarak da XIX. Yüzyılın ortalarından itibaren İslam dünyasında ve özellikle Osmanlı Devleti’nde ilmi, sosyal ve siyasi amaçla kurulan teşekküller anlamında kullanılmıştır. (İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti)

Fakat daha ziyade Ceza Kanununun 163. maddesinde geçen “siyasi ve gizli cemiyet” teşkil edilmediğini ve hizmet tarzını ifade etmek için kullanılmıştır.

2- Risale-i Nur’da cemaat

Lügavi ve örfi anlamlarında pek kullanılmamaktadır. Istılahi dört veya beş anlamından özellikle şu iki anlamında kullanılmaktadır.

1- Müslümanların din kardeşliği esasında dayalı olarak gerçekleştirdikleri ve katılmak zorunda oldukları birlik, beraberlik.

2- Müslümanların büyük çoğunluğu.

Tam bu noktada çok enteresan bir durumu burada ifade edelim. Risale-i Nur’da “Nur Cemaati” veya “Risale-i Nur Cemaati” diye bir tabire biz rastlayamadık. Halbuki “Risale-i Nur dairesindeki şakirtler”, Risale-i Nur’un Şahs-ı Manevisi, “Nur Talebeleri”, “Risale-i Nur Şakirtleri”, “Risale-i Nur Mesleği”, “Risale-i Nur Hizmeti” gibi tabirler sıkça kullanılmıştır.

“Nur Cemaati” tabiri kullanılmadığı halde, İslam Cemaati tabiri kullanılmıştır. “Umum ehl-i iman dahil oldukları ve üç yüz milyondan ziyade efradı bulunan bir mukaddes Cemaat-i İslamiyeden başka mabeynimizde medar-ı bahs olmadığını...” (Şualar, s.238)

Böyle olmakla beraber Risale-i Nur’dan yaptığımız yukarıdaki iktibaslardan başka Şualar, 305. sayfada “Evet biz bir cemaatiz” ifadesiyle Nurculuğun bir cemaat hizmeti olduğu açıkça ve ısrarla vurgulanmaktadır.

Risale-i Nur’da “Nur Cemaati” tabiri geçmediği halde “cemaat-i islamiye” tabiri geçmesi ve “Evet biz bir cemaatiz” denmesi bizi şu sonuca götürüyor. Üstad cemaatten bahsederken “Umum ehl-i iman dahil oldukları ve üç yüz milyondan ziyade efradı bulunan bir mukaddes cemaat-i İslamiye”yi kastediyor. Keza “öyle bir cemiyetimiz var ki, her asırda üç yüz elli milyon dahil mensupları var.” Derken de aynı noktaya parmak basıyor.

Yani Üstad cemaat derken, tarihi mis-yonuna uygun olarak, bütün Müslümanları anlıyor ve adeta Alem-i İslam adına konuşarak asır imamlığını izhar ediyor.

Risale-i Nur’da hep cemaat için tahşidat yapılıp “Evet biz bir cemiyetiz” denirken, bir defada olsa “Evet biz bir cemiyetiz. Ve öyle bir cemiyetimiz var ki her asırda üç yüz elli milyon dahil mensupları var...” ifadesi acaba neden kullanılıyor? Kolayca anlaşılacağı gibi Üstad burada “cemiyeti” ıstılahi gerçek manasında değil, topluluk demek olan lügat manasında ele alıyor ve cemaat için kullanıldığı ifadeyi burada da kullanıp bütün Müslümanları bu topluluğa dahil ediyor.15 Nitekim paragrafın iki üstünde bu konuya “medar-ı hayrettir ki, bu defa da yine bir cemiyet vehmini tekrar ileri sürüyorlar” şeklinde başlanması bu görüşü teyit ettiği gibi ayrıca ısrarlı cemiyetçilik ithamlarına karşı bir tepki alarak “evet biz bir cemiyetiz” fakat sizin söylediğiniz değil bizim anladığımız cihetle deriyor.

3- Cemiyetçilik Yerine Cemaat tercihi konjonktürel midir? Sorusu akla gelmektedir. Zira Üstadın biz bir cemaatiz, cemiyetçilikle işimiz yok, beyanları daha ziyade 1935 yılında Eskişehir’de başlayıp Denizli ve Afyon’da devam eden mahkemeler safahatında savcılıkça kendisine yapılan ithamlara cevap sadedinde görülmektedir. Bu beyanların sıkça tekrarlanması belki bu uzayıp giden mahkemeler sebebiyledir. Fakat bu tercihin ve bunun ifadesinin esas itibariyle hizmet anlayışıyla ilgili olduğundan şüphe yoktur. Çünkü “Onun için hakiki Nur Şakirtleri çekinme-yerek Kur’an hakikatlerine karşı kudsi alakalarını ve uhrevi kardeşlerine karşı sarsılmaz irtibatlarını izhar ediyorlar. O uhuvvet sebebiyle gelen her bir cezayı memnuniyetle kabul ettiklerinden, mahkeme-i adilenizde hakikat-i hali olduğu gibi itiraf ediyorlar. Hile ile dalkavukluk ile ve yalanlarla kendilerini müdafaaya tenezzül etmiyorlar.” İfadesi bunu açıkça gösterdiği gibi bu müdafaa ve beyanlarının Külli-yata ve Şualar gibi temel esere alınması da artık savunma, değil hizmetin ve prensiplerinin öğretilmesi gayesine matuftur.

Özet olarak; Üstadın cemaat ve cemiyetle ilgili beyanlarından şu formülleri çıkarabiliriz;

Biz bir cemiyet değiliz.

Ne Osmanlı dönemindeki gibi ilmi, içtimai, siyasi bir teşekkül,

Ne Cumhuriyet dönemindeki dini, hayri, bedii, ilmi bir dernek,

Ne Cumhuriyet dönemindeki yasalda olsa siyasi bir dernek,

Ne de TCK 163. maddeki yasak ve gizli bir cemiyet değiliz.

Ve hizmet tarzımızın esasında cemiyetçilik yoktur.

Biz bir cemaatiz

Bu cemaat bütün ehl-i iman’dan müteşekkildir.

Bu cemaat iç içe girmiş daireler halindedir.

Nur hizmeti bu dairelerden biridir.

“Risale-i Nur dairesindeki şakirtler”de mütedahil dairelerden oluşur.

Ve hizmetimizin tarzı cemaat hizmetidir.

D- Cemaat ve Cemiyet Arasındaki Farklar

1- Cemaat, bir “şahs-ı manevi” cemiyet bir Şahs-ı Hükmidir. (Tüzel Kişidir.)

Her ne kadar iki kavramın, gerçek bir şahıstan farklı olmak ve toplulukların kişi-liğini tekil olarak ifade etmek gibi bir ben-zerliği varsa da çok önemli farkları da vardır.

Şahs-ı manevi Cenab-ı Hakk’a izafeten ve onun nezdindeki İlahi bir şahsiyettir.

Tüzel kişi ise, Hukuk nizamınca, gerçekte olmadığı halde varmış gibi kabul edilen, kişi ve mal topluluklarının farazi şahsiyetidir.16

2- Cemaat, inançlar gibi en yüksek konuda birlikteliği, cemiyet ise daha dünyevi ve alt düzeyde birlikteliği hedefler. (Dünyevi, siyasi)

3- Cemaat, dışında olmak, dini bir vecibeyi ihlal anlamına gelebilir, cemiyet için bu geçerli değildir. Hukuk nizamı cemiyet üyeliğine zorlamaz.

4- Cemiyet, çoğunluk içinde azınlık hareketidir, cemaat ise çoğunluktur.

5- Cemaat, bir altyapı kurumudur. Cemiyet ise bir üstyapı kurumudur.

6- Cemaat, sivil bir topluluktur, cemiyet ise resmi bir topluluktur.

7- Cemiyet, elitist (seçkinci) bir yaklaşımdır. Cemaat popülisttir.

8- Cemaatte, yöneten, yönetilen çelişkisi asgari seviyededir. Cemiyette ise bu çelişki daha barizdir.

9- Cemaat, çoğulculuk, katılımcılık ve demokratik yapılanma konusunda cemiyete göre daha müsait bir zemin hazırlar.

10- Cemaat, siyasi ve idari otoritenin denetimine ve müdahalesine kapalı bir konum arzeder. Cemiyet ise açık bir konum arzeder. Devlet bir derneği, siyasi bir dernek olan bir partiyi, hatta bir tarikatı (tekke ve zaviyeyi) rahatlıkla kapatabilir dağıtabilir. Bu rahatlık cemaatte geçerli değildir.

11- Cemaat, mevcut hakim sisteminin hukuki ve idari normlarıyla kayıt, kuyut altına cemiyet kadar kolay alınamaz.

12- Cemaatte, fertlerin ilişkileri fıtri, manevi ve kardeşanedir. Cemiyette, daha ziyade sun’i, maddi ve resmidir.

13- Cemaatte, ağabeyler vardır. cemiyette, başkan ve yönetim kurulu vardır. (Tarikatta şeyh ve halifeler)

14- Cemiyet yapılanması ihlas sınırını bozabilir. Cemaatte bu risk daha azdır.

15- Cemaat, İslam’da bir hizmet metodudur. Cemiyet değildir.

16- Cemaat, İslam’da tavsiye, hatta emredilen bir hayat tarzıdır. Fakat İslam’da cemiyetçilik gibi bir hayat tarzı yoktur.

17- Cemiyette, nümayiş, alayiş, gösteriş vardır. cemaatte ise “sırren tenevverat.”

18- Fertlerin cemiyete dahiliyet ve çıkmaları prasedüre tabidir. Cemaatte değildir.

19- Cemiyet bir enstrüman bir araçtır. Cemaat ise çoğu zaman (cemiyete izafeten) bizatihi amaçtır.

E- Cemiyet Kurmak Menedilmiş midir?

Kur’an, Sünnet, İcma-ı Ümmet, Kıyas-ı Fukaha gibi İslami kaynaklarda ve bir Kur’an tefsiri olan Risale-i Nur’da her türlü cemiyet ve cemaatçiliğin her hal ve şartta yasaklandığına dair açık bir hüküm olduğunu bilmiyoruz.

Helal olanı haram, haram olanı helal kılma yetkisine kimse sahip olmadığına göre, İslam’da cemiyet kurmak her hal-ü karda yasaktır denemez.

Böyle olmakla beraber cemiyetçilik İslam adına yapılacaksa çok dikkatli olmak zarureti de ortadadır.

Tarihten Örnekler;

1- Resulullah ve Hilfu’l Fudul Cemiyeti:

Peygamber Efendimiz yirmi yaşına bastığında Ficar Savaşlarının sonuncusunda çok kan akmış Arap Kabileleri arasında düşmanlık duygusu daha da bilenmiştir.

Mekke de dışarıdan gelen yabancılar için can, mal ve namus emniyeti diye bir şey kalmamıştı, zayıfların mallarına ücret ödemeden el konuluyor, aciz ve güçsüzler her türlü zulme uğruyorlardı.

Yemenli bir tacirin bir deve yüküne el konulması bardağı taşıran son damla oldu. Peygamberimizin amcası Zübeyr ve şehrin ileri gelen bazı zevatı bu kötülüklere son vermek için bir cemiyet kurup yeminleşti-ler. Efendimizde yeminleşmeye katılanlar arasındaydı. Bu cemiyete Hilfu’l Füdul (Fazıllar Antlaşması) denildi.

Risaletten sonrada bu cemiyetle ilgili olarak “Abdullah bin Cut’a’nın evinde yapılan yeminleşmede bende bulundum. Bence o yemin, kırmızı, tüylü develere sahip olmaktan daha sevimlidir. Ben ona İslamiyet devrinde bile çağrılsam icabet ederim.” Buyurmuştur.17

2- Bediüzzaman ve Cemiyetler;

Üstad Bediüzzaman 1920 yılında kurulan “Hilal-i Ahdar” yani Yeşilay Cemiyeti’ne üye olmuştur.18

Keza 1921’de devrin kalburüstü ve en cesur alimlerinin mensup olduğu “Müderrisler Cemiyeti”ne üye idi. Bu cemiyetin bir üyesi “muntazam bir usul dairesinde dini hakikatleri, İslam’ın yücelik ve terbiyesini Müslümanlar arasında kardeşlik bağlarının takviyesi ile içtimai mükellefiyetler ve şahsi çalışmalarının inkişafına büyük bir azimle ve metanetle çalışmak” idi.19

Yine meşrutiyet döneminde mücahit arkadaşlarıyla beraber İttihad-ı Muhammedi Cemiyetini kurmuşlar; cemiyet pek kısa bir zamanda inkişafa başlamış, hatta Bediüzzamanın bir makalesi ile Adapazarı ve İzmit havalisinde elli bin kişi cemiyete dahil olmuştur.20

Burada şu hususa dikkat etmek gereki-yor. Peygamber Efendimiz Hilfu’l Füdul Cemiyetine, risaletten önce yirmi yaşında iken giriyorlar. Üstad da mezkur cemiyetlere, “siyaset yoluyla dine hizmet edilir.” Kanaatini taşıdığı Eski Said döneminde giriyor. Ne sevgili Peygamberimiz ne de Üstadımız cemiyetçiliği bir tebliğ metodu olarak, misyonlarını ifa ettikleri dönemde kullanmıyorlar.

F- Cemiyet Kurulursa Nasıl Olmalı?

Nur talebeleri konjoktür müsait ise, gerektiği zaman ve zeminlerde kullanılmak üzere bir cemiyet kurabilirler. Fakat bunun esaslı bir İslami yaşayış tarzı ve esaslı bir tebliğ metodu olmadığını da daima gözönünde bulundurmaları gerekir. Zira esaslı bir İslami yaşayış tarzı ve tebliğ metodu cemaattir.

Eğer bir cemiyet kurulacaksa bunun kuruluş ve işleyişinin mümkün olduğu kadar cemaati ilke ve kurallara uygun olmasına azami dikkat edilmelidir. Böylelikle cemiyetçiliğin bünyesinde, tabii olarak bulunan ve önceki bahislerde belirtilen önemli mahzurları kısmen de olsa bertaraf etme imkanı doğmuş olur. Aksi takdirde tamamen cemiyet işleyiş tarzını benimsemek Üstadın cemaat hizmeti tarzını terk etmek olur. Unutulmamalıdır ki siyasi partiler, politik gayeli cemiyetlerdir. Bu sebeple Üstadın, siyasetle ilgili çekinceleri büyük ölçüde burada da geçerlidir. Binaenaleyh “siyasetçi ekserce tam muttaki dindar olamaz. Tam ve hakiki dindar muttaki olanlar, siyasetçi olamazlar.”21

Yine “iman hizmeti, iman hakaiki, bu kainatta herşeyin fevkindedir. Hiçbir şeye tabii ve alet olamaz.”22

Burada sıkça düşülen bir hata “biz İslamı tebliğ gibi meşru bir gaye güdü-yoruz, öyleyse bu gaye için kullanacağımız, cemiyetçilikte dahil, bütün yollar meşrudur.” Makyavelist anlayışıdır. Halbuki İslam’da gaye gibi metot ve yollarda meşru ve İslam’ın özüne uygun olmalıdır. Aksi halde hizmet için cemiyeti kullanma yerine cemiyet için hizmeti kullanma tehlikesi doğar.

Bir başka hata da “madem ki bir cemiyet kurduk, cemiyet raconuna uygun en gösterişli faaliyeti yapalım” anlayışıdır. Burada da cemiyetçilik raconunun “meşru gayenin” önüne geçebildiğini görüyoruz. Yani gaye ile vasıta kolayca yer değiştirebiliyor. Böylelikle müptil batılı hak nazarı ile alıyor, içinde hakikatte bulunan batıl meslekler doğabiliyor.

Dikkat gereken önemli bir hususta “Halkın efendisi ona hizmet edendir” hadis-i şerifinin sırrınca, Cemiyet yöneticilerinin reis, ağa gibi bir şeref makamı değilde “hadim” hizmetkar olarak anlaşılmasıdır.23

G- Netice

Kur’an-ı Kerim’de “Hem sizden müteşekkil, önde gider, hayra davet eder, maruf ile emir ve münkerden nehyeyler bir ümmet (bir cemaat) olsun. İşte onlardır o felahı bulacaklar.”24 buyurulmaktadır.

Müfessirler bu ayetle ilgili olarak; Hayra davet, emr-i bilmaruf ve nehy-i anilmünker bütün Müslümanlara “farz-ı kifayedir”. Bu yapılmayınca hiç bir Müslüman kendini mesuliyetten kurtaramaz.

Bütün Müslümanların vazifeleri, içlerinden bunu yapacak bir ümmet-i mahsusa teşkil etmek ve onlara yardım ve ittiba ederek o vasıta ile bu vazifeyi ifa etmektir.25

Keza bir başka ayette “Halkettiğimiz kimselerden bir ümmet, bir cemaat-ı fazıla da vardır ki, hakka sarılarak rehberlik ederler ve bihakkın icra-yı adalet eylerler. Binaenaleyh bunların icmaına ittiba hidayettir.”26 buyurulmuştur.

Sevgili Peygamberimiz’de “muhakkak ki iki kitap ehli, dinlerinden de 72 parçaya bölündüler. Bu ümmet ise 73 bölüğe bölünecek. Birisi hariç hepsi cehennemdedir. O bir bölük ise cemaat ehlidir. Ümmetimden bir kavim çıkacak, bu bozuk heveslere esir olacaklar. Öyle ki bu hevesler onların damarlarına ve mafsallarına girecek. Ey Arap topluluğu—Allah’a yemin olsun ki —eğer siz peygamberinizin getirdiklerini yapmazsanız, sizden başkaları bunu elbette ki yapmaya daha layıktır.”27 buyurmuşlardır.

Elhasıl cemaat İslam’da kifaye de olsa farz kılınan bir hizmet metodu, emredilen bir hayat tarzıdır. Bunun önemini daima hatırlayıp, diğer hizmet metodlarına kameti kıymetince önem vermek, ayet ve hadislerin bizi sevkettiği nurlu bir yoldur.

Dipnotlar

1. TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt VII, s. 287-288.

2. TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt VII, s. 329.

3. Şamil İslam Ansiklopedisi, Cilt I, s.392.

4. İslami Prensipler Ansiklopedisi, Cilt I, s.268. (İttihat Yayıncılık)

5. TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt VII, s.288.

6. TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt VII, s.287.

7. TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt VII, s.289.

8. İslami Prensipler Ansiklopedisi, Cilt I, s.263.

9. TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt VII, s.3.

10. TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt VII, s.329.

11. Hukuk Sözlüğü, Ejder YILMAZ, s.195.

12. Özel Ceza Hukuku Dersleri, Sulhi DÖNMEZER, s. 36.

13. Âli İmran Suresi. 104.

14. Kastamonu Lahikası, Bediüzzaman Said Nursi, s. 90.

15. Tabular Yıkılıyor 2, Ahmet AKGÜNDÜZ, s.113.

16. Kişiler Hukuku Dersleri, K. OĞUZMAN, Ö.SELİÇİ, s.102-104.

17. Kainatın Efendisi Peygamberimizin Hayatı, Salih SURUÇ, s. 97.

18. Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, Necmeddin Şahiner, s. 224.

19. A.g.e., s. 241.

20. Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman Said Nursi, s. 46.

21. Emirdağ Lahikası, I. Bediüzzaman Said Nursi, s.57.

22. Tarihçe-i Hayat, s. 287.

23. Münazarat, Bediüzzaman Said Nursi, s.36-s.79.

24. Âli İmran Suresi.104.

25. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi YAZIR, C. II. s.407.

26. A'raf Suresi. 181.

27. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbni Kesir, C.IV, s.1328.

Yukarı