2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 14614

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2009 
 Küresel Kriz ve Said Nursi'nin İktisat Görüşü - II
 KÖPRÜ / Bahar 2005 
 Sivil Toplum & İletişim


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Devlet-i Aliyye
Kış 99   [ 65. Sayı ]


Meclis-i Mebusan’dan Büyük Millet Meclisi’ne

Abdünnasır Yiner

1876’daki Kanun-i Esasi Osmanlılar açısından olduğu kadar genel tarihimiz açısından da dönüm noktası teşkil etmektedir. İlk defa yazılı Anayasa siste-mine girilmiş ve ilk defa meclis açılarak meşruti bir idareyle tanışılmıştır. Bu gelişme halkın temsilcileri vasıtasıyla yönetime katılmasına imkan sağlamıştır.

Gerek Kanun-i Esasi gerekse Meclis olayı karşıtları ve taraftarlarıyla vatandaşa mal edilememiş, vatandaşın bunlarla ilgili düşünceleri gelişen olayların sonuçlarına göre olmuştur. Söz konusu sistemin güzellikleri, nimetleri uygulayıcılarına puan kazandırırken, gelişen olayların zararları ise ne yazık ki Kanun-i Esasi ve Meclise mal edilecektir.

Birinci Meşrutiyetin ilanından sonra olduğu gibi ikinci defa meclisin açılmasına karar verildikten sonra gelişen iç ve dış olaylar neticesinde; meclis, siyasi partiler ve iktidar hiçbir zaman normal şartlarda çalışma imkanını bulamamışlardır.

Vatanperverliklerinden şüphe duyulmayan birçok bürokrat aydın, subay v.b. şahıslar ayrı siyasi oluşumlar içinde (şartların da etkisiyle) birbirlerine karşı çok acımasız davranarak çoğu zaman kanundışı yollara sapmışlar ve ister istemez demokratik sistemin gittikçe işlemez hale gelmesine sebep olmuşlardır.

Siyasi partilerin teşekkülü parlamenter sistem, çok partili siyasal yaşam Osmanlıdan miras olarak geçmiş olup Cumhuriyetle birlikte ortaya çıkmış olan bir gelişme değildir. Parlamenter sistem kesintiye uğratılırken tarihimiz boyunca ileri sürülen bahaneler (zihniyet itibariyle) birbirinden çok farklı değildir. Kesintiyi gerçekleştirenlere göre henüz şartlar müsait değildir.

Osmanlı aydını, çökmeye doğru gittiğini gördükleri devletlerini ayakta tutabilmek, çöküşünü önlemek için samimiyetle çaba sarf etmişlerdir. Bu uğurda ömür tükettikleri ve genç sayılacak yaşta ölmeleri bilinen bir gerçektir. Hürriyeti, adaleti ve eşitliği savunan aydınların taleplerini karşılayabilecek kurumların başında parlamenter sistemi görmeye başlamışlardır. Onlara göre meşrutiyet, aydın kesimin yönetime katılmasına imkan sağlayarak yaşanan bunalımın aşılmasını ve devletin çöküşünü önleyecekti.

Halkın temsilcilerinin idareye katılımını sağlamayı gaye edinen parlamenter sisteme geçmeden önce bu yolda Türk Müslüman unsurun önü kapanmış değildi. Süregelen yönetim biçiminde halkın arasından çıkıp sadrazamlığa kadar yükselenlerin örnekleri çoktur. Ancak, zamanla batılı anlamda Osmanlı kurumlarının çoğalması ve yurt dışında eğitim gören bir aydın ke-simin oluşmasıyla birlikte yönetime katılım daha çok bürokratik yollardan gerçekleşmekteydi. Dolayısıyla bu yol idarede söz sahibi olma arzularını karşılamaktan uzaktı. Meşrutiyet yönetimi hem bu arzuları karşılayacak hem de ayrılma emelini güden azınlıkların devletle olan bağları güçlendirilecekti.

Kanun-u Esasi

Sultan Abdülhamid’in Kanun-i Esasiye taraftar olmadığı, istemeden kabul ettiği iddiası doğru bir tesbit olmaktan uzaktır. Padişah K. Esasi’nin hazırlanmasını isterken yalan söylememiştir.1 Hele hele istibdat yönetimini kurup parlamentoyu başından itibaren ortadan kaldırma amacında olduğunu düşünmek doğru değildir.2 Bu konuda fikir yürütebilmek için dönemin şartlarını da göz önünde tutarak yapılan çalışmaları incelemek gerekir.

Padişah, hükümdarlığının ilk günlerinden itibaren farklı kesimden insanlarla bir araya gelerek görüşlerini aldığı gibi Mithat Paşa’nın fikirlerini denemeye değer gördüğü anlaşılmaktadır. Padişah, halkla birlikte Cuma namazlarını kılar, yerli ve yabancı devlet adamlarıyla görüşür, bürokratları, aydınları kabul ederek fikirle-rine müracaat ederdi. Daha önceki padişahlara göre yeni fikirlere çok daha açık olup; Namık Kemal’e devleti eskisinden daha iyi duruma getirmek için birlikte çalışmayı teklif etmiştir.3

Sultan Abdülhamid’in Anayasayı hazırlamak üzere bir anayasa komisyonunun hazırlanmasına izin vermesiyle, önce 24 daha sonra 4 kişi daha seçilerek 28 kişiden oluşan bir komisyon teşekkül etmiştir. Mithat Paşa’nın başkanlığında toplanan komisyon üyelerinin 16’sı bürokrat 10’u ulema ve diğer ikisi ise askeri sınıfındandı. Bunların 12’si gayrı Müslim olup altısı Hıristiyan, üçü Ermeni ve diğer üçü de Rum’du. Namık Kemal ve Ziya Paşa da komisyonun üyelerindendi. Komisyonun aldığı önemli karar Meclis-i Mebusan’ın kurulmasına dair karardır.

Gerek Anayasanın hazırlanmasından önce gerekse hazırlandığı sırada ulema arasında mutlakiyeti savunan çıkmazken, meşruti bir yönetimin İslam’a uygunluğunu Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerden kaynak göstererek savunmaya çalışmışlardır.4 Meşrutiyet fikri zamanla vatandaşların zihninde; hürriyet adalet, müsavat gibi kavramlarla sonraki demokratik bir hayata zemin hazırlamış ve genel bir şuur oluşmaya başlamıştır.

Osmanlı da anayasa çalışmalarının olduğu sıralarda batı dünyasının ancak bir iki yerinde gerçek özgürlükleri ve demokratik hakları sağlayan anayasa vardı. Ancak, hak ve özgürlükleri sağlayan şeyin sadece anayasadan ibaret olmadığı ve kökleşmiş kurumların da gerekli olduğunu, sonraki dönemlerde gelişen olaylar göz önüne sermiştir.5 Batıya yönelmiş bulunan Osmanlının hazırlanacak anayasa ile tüm problemlerini halletmesi beklenemezdi.

Komisyonun çalışmalarını tamamlaması ve Padişah tarafından onaylanmasıyla Ka-nun-i Esasi 23 Aralık 1876’da ilan edildi.

Kanun-i Esasi 12 bölüm ve 119 maddeden oluşmaktaydı. Bazı maddeleri*:

Osmanlı devleti bir bütün olup hiçbir şekilde ayrılık kabul etmez (Md. 1). İstanbul başkent olmakla beraber diğer şehirlerden bir ayrıcalığı ve muafiyeti yoktur (Md. 2). Osmanlı saltanatı halifeliğe haiz olup eskiden olduğu gibi sultanlık hakkı büyük evlada aittir (Md. 3). Padişah halifeliği itibariyle İslam dininin koruyucusu ve tüm Osmanlıların hükümdar ve padişahıdır (Md. 5). Bakanların atanması; azil, rütbe ve nişan verilmesi, antlaşmaların akdi, savaş ve barış ilanı, ordunun kumandası, yönetmeliklerin düzenlenmesi, kanunlar gereğince verilmiş bulunan cezaların hafifletilmesi veya affedilmesi, meclisin toplantıya çağrılması veya dağıtılması Padişahın kutsal haklarındandır (Md. 7).

Osmanlı tabiiyetinde bulunan herkese “Osmanlı”denir (Md. 8).

Osmanlıların tümü şahsi hürriyetlere sahip ve başkalarının hürriyetlerine tecavüz etmemekle mükelleftirler (Md. 9). Şahsi hürriyet her türlü taarruzdan korunmuştur. Kanunların belirttiği sebepler dışında hiç kimse hiçbir bahane ile cezalandırılamaz (Md. 10). Devletin dini İslam’dır. Osmanlı memleketinde tanınan tüm dinlerin icrası serbest olup mezheplerin imtiyazları devletin himayesindedir (Md. 11). Osmanlıların tümü din ve mezhep halleri dışında hak ve vazife yönünden eşittir (Md. 17). Memuriyetlerinin haricinde her türlü davada bakanların (nazırların) diğer vatandaşlardan asla farkı yoktur (Md. 33). Mebuslar oy ve mütalaalarında hür olup asla kayıt altında bulunamazlar, verdikleri oylardan ve müzakereler sırasındaki beyanlarından dolayı itham edilemezler (Md. 47). Üyelerden her biri oyunu bizzat kullanır ve müzakere edilen maddelerin kabul veya reddedilmesine dair oylamalarda serbesttirler. Çekimser oy kullanma yoktur (Md. 49).

Ayanın başkan ve üyeleri, Meclis-i Mebusan’ın 1/3’ünü geçmemek kaydıyla doğrudan Padişah tarafından seçilir (Md. 60). Ayana seçilebilmenin şartları; herkesin itimadını kazanmış, devlet hizmetinde başarıya ulaşmış, tanınmış ve 40 yaşından aşağı olmamaktır (Md. 61). Ayan üyeliğine; kazaskerlik, elçilik, patriklik, hahambaşılık, görevlerinde bulunmuş olanlar, kara ve deniz feriklerinden gerekli şartları taşıyanlar seçilir (Md. 62). Ayan, Mebuslar Meclisi’nce gönderilen kanun tasarılarını inceleyip müzakere ederek; dinin esaslarına, padişahın hukukuna, hürriyete, vatanını müdafaa ve muhafazasına, genel ahlaka zarar verir bir şey görürse mütalaasını da ilave ederek kesin red veya değişiklik ve düzeltmeler yapılmak üzere Meclis-i Mebusan’a iade eder. Kabul edilenleri ise tasdik ettikten sonra Başbakana sunar (Md. 64).

Mebuslar Meclisi’nin miktarı her 50.000 Osmanlı vatandaşı için bir vekil seçilerek tertip edilir (Md. 65). Seçim gizli yapılır (Md. 66). Bir kimsede mebuslukla memuriyet bir arada bulunamaz. Ancak, vekil birinin tekrar seçimi geçerlidir. Mebus olan birisi seçilir ise kabul edip etmemekte serbesttir. Kabul ederse memuriyeti düşer (Md. 67).

Mebusluğa engel olan şartlar:

Osmanlı uyruğu olmayan geçici olarak yabancıların imtiyazını alan, Türkçe bilmeyen, 30 yaşını tamamlamayan, seçim sırasında bir kimsenin hizmetkarlığında bulunan, iflasla mahkum olduğu halde henüz itibarı iade edilmemiş bulunan, medeni hukuktan istifade edemeyen, yabancı uyruğu iddiasında bulunan kimseler mebus olamazlar. Dört yıl sonraki seçimde Türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak da şart olacaktır (Md. 68).

Seçim dört yılda bir yapılır ve bir kerede uygulanır. Mebusluk süresi 4 yıldır. Ancak, tekrar seçilebilirler (Md. 69).

Her mebus sadece seçildiği bölgenin, dairenin değil, tüm Osmanlıların vekili hükmündedir (Md. 71).

Seçmenler seçecekleri mebusları mensup oldukları vilayetin ahalisinden seçmek zorundadırlar (Md. 72).

Padişah tarafından feshedilen meclisin en geç altı ayda toplanması için seçime başlanır (Md. 73).

Çeşitli sebeplerden dolayı boşalan ve-kilin yerine yenisi seçilir (Md. 74). Meclis başkanlığı ve 1. 2. başkanlıklara üçer aday olmak üzere Meclis tarafından 9 aday tesbit edilerek padişaha sunulur. Padişah bunların arasından başkan, 1. ve 2. başkanları tayin eder (Md. 77).

Geri kalan maddelerden üçü Meclisi Mebusan, 11’i mahkemeler, 16’sı Divan Ali, 5’i vilayetler, 7’si de muhtelif konulara dairdir.

İlk Osmanlı Meclisi

Kanun-i Esasi’nin hazırlanışında, seçim kanunu hazırlanmayıp mebuslar meclisine bırakılmıştı. Hükümet her vilayetin göndereceği temsilci sayısını nüfusuna göre tespit edecekti. Seçim için ülkedeki sancak sistemi esas alınarak 29 büyük bölgeye ayrıldı. Bunlar; İstanbul, Ankara, Aydın, Adana, Bağdat, Basra, Bosna-Hersek Cezayir, Diyarbakır, Erzurum, Edirne, Girit, Halep, Hicaz, Hüdavendigar, İşkodra, Konya, Kosova, Elazığ, Selanik, Manastır, Sivas, Suriye, Trablusgarb, Trabzon, Tuna, Van, Yanya, Yemen’dir.6

Kanunda belirtildiği üzere her 50.000 nüfusa bir vekil seçilecekti. Seçim işleminde de geçici olarak bu seçimde mebusları vilayet meclisleri seçtiler. Her vilayet gösterilen sayıda mebusu seçerek İstanbul’a yolladı. Seçimlerin sonucunda teşekkül eden mecliste, vekillerinin Osmanlı vatandaşlarına oranına bakıldığında, gayrı Müslimlerin sayı itibariyle daha avantajlı durumda olduğu görülür. 50 bin’e bir vekil sistemi şu şekilde gerçekleşmiştir : 133.367 Müslüman erkeğine 1 vekil düşerken, 107.557 Hıristiyan erkeğe 1ve 18.750 Yahudi erkeğe 1 vekil olarak neticelenmiştir. Böylece mecliste 71 Müslüman, 44 Hıristiyan ve 4 Yahudi vekil yer almıştır.7

Padişah da 21’i Müslüman olan 26 kişiden oluşan Ayan Meclisini seçmiştir.

Ayan ve Mebusan Meclislerinin seçimlerinin tamamlanmasından sonra Umumi Meclis 19 Mart 1877 tarihinde Dolmabahçe Sarayı’nın kabul salonunda açıldı. Said Paşa tarafından okunan Padişahın nutku ile Meclis resmen görevine başlamış oldu.

Meşruti yönetime geçişte gerek Kanuni Esasi gerekse seçim sisteminin eleştirilen yönleri olmuştur. Ancak, o günün dünya şartları göz önüne alındığında çok önemli bir gelişme olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü, parlamenter sisteme belki dünyada ilk defa geçilmiyordu. Ancak, Osmanlı Devleti gibi dini, kültürel, ırki v.s. farklı olan unsurların temsilcilerinden teşekkül etmiş bulunan bir meclisin de dünya da örneği yoktu. Bu açıdan bakıldığında ilk Osmanlı meclisinin günümüzdeki birçok parlamentodan geri olmadığı açıktır.

Genel olarak mebuslar, vilayetlerin meclis üyeleri arasından seçilmiş olduklarından memleketin eşrafını temsil, varlıklı ve kültürlü idiler. Meydana getirdikleri meclis “tarihin en büyük demokratik tecrübesini teşkil etmekte”8 olan meclisti. Üç kıta üzerinde uzanan topraklarda yaşayan; muhtelif din, mezhep, ırk ve toplulukların temsilcileri ilk defa bir mecliste bir araya geliyorlardı.

Osmanlının bu ilk ve renkli meclisi normal süresinde çalışmalarını tamamlayarak 28 Haziran 1877’de dağıldı. Bu meclisin yapacağı işlerin birisi de seçim kanununu hazırlamaktı. Ancak 93 Harbi meclisin çalışmalarını olumsuz yönde etkilemiş, buna rağmen savaşın baskısı altında 56 defa toplanarak çalışmalarını tamamlamıştır.9

II. Meclis

Birinci meclisin dağılmasından sonra aynı usullerle yeniden seçim yapıldı. Birinci meclis’in 2. devresi de denilen bu Mecliste Ayan 38 üyeden, Mebusan da 96 üye (56’sı Müslüman)’den oluşan Umumi Meclis 13 Aralık 1877 tarihinde açıldı.

Açış nutkunda padişah: “Kanun-u Esasi’nin çok mükemmel surette işlemesi ve tesir yapması devletimizin selameti için tek çaredir. Kanun ve siyaset meselelerinde gerçeği bulmak ve memleketin çıkarını sağlamak mebusların hürriyet ile fikirlerini bildirmelerine bağlıdır.”10 diyerek mebusların hür iradelerinin önemine dikkat çekmiştir.

93 Harbinin cereyan ettiği bir ortamda çalışmalarına başlayan meclisin yaptığı önemli işlerden birisi seçim kanunuydu. Çünkü, (31 yıl sonra) seçilecek olan vekiller bu seçim kanununa göre seçileceklerdi. Birincisine oranla bu ikinci meclis çok daha gürültülü ve sert tartışmaların sergilendiği bir meclis olmuştur.

Meclis, kanun tasarılarını inceleme işini bırakmış hükümetin icraatı, savaşın sevk ve idaresini görüşmeye başlamıştı.11 Meclis, esas mecrasından kaymaya başladı. Yaşama görevi aksamaya başladı. Padişah da politikacıların entrikalarını izliyordu. Mecliste oluşan gurupların menfaatleriyle imparatorluğun menfaatleri uyuşmadığından buları bir araya getirmek gittikçe güçleşiyordu. Savaş felaketini, mecliste kendi görüşlerini destekleme aracı gören grupların davranış-ları Padişah’ın gözünden kaçmıyordu. Bu durum Padişah’ın kafasında; imparatorluğun henüz demokrasi için hazır olmadığı, böyle sıkıntılı günlerin bu şekilde aşılmayacağı, bu meclisle yola devam edilemeyeceği fikrini uyandırdı.12

Astarcılar Kethüdası Ahmed Efendi; harb felaketinden Padişah’ın da sorumlu olduğuna dair fikir beyan ediyordu.13 Savaştaki mağlubiyetin gittikçe şiddetlenmesi ve gelişen olaylardan sonra, padişah Kanun-i Esasi’nin kendisine verdiği yetkiye dayanarak 14 Şubat 1878’de meclisi dağıttı ve böylece Meclis (31 yıl boyunca kapalı kalacak şekilde) tatil edildi.

Bu karar Kanun-i Esasi veya Meşrutiyet yönetiminin kıldırılması değil, meclisin kapatılmasının kararıydı. Çünkü, diğer kanunlar yürürlükten kaldırılmış değildi.

II. Meşrutiyet ve Siyasi Partiler

Siyasi hayatın temel taşlarını partiler teşkil eder. Partilerin durumu siyasi hayatı önemli bir şekilde belirler. Güçlü bir yapı ve kadroya sahip olan partilerin çıkarmış oldukları hükümetler de o ölçüde başarılı veya en azından etkili olmuşlardır. İşte İttihat ve Terakki de II. Meşrutiyet dönemine damgasını vurmuştur. Bu dönemdeki canlılık parti ve cemiyet hayatını da canlandırarak çok kısa zamanda bir çok siyasi parti ve cemiyetin kurulmasını netice vermiştir. Böylece Türk siyasal parti ve cemiyetlerinin temelleri önemli ölçüde bu devirde atılmıştır. Çünkü günümüzde mevcut siyasi partilerin köklerini o dönemin değişik parti ve cemiyetlerinde görmek mümkündür.

Siyasi Partiler

Siyasi partilerin hemen hemen tamamı II. Meşrutiyetten sonra kurulmuştur. Önce İttihat ve Terakki fırtınası esmiş daha sonraki dönemde beklentilerin boşa çıkması, patlak veren savaşlar, işgal ve ilhaklar, gittikçe artan muhalefete paralel olarak siyasi partilerin sayısı da artmıştır.

İttihat ve Terakki: Temeli 3 Haziran 1889’da “İttihad-ı Osmani olarak atılan cemiyet daha sonra “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti” olarak düzenlenmiş ve ordunun içinde gittikçe nüfuz bulmuştur.

1908’den 1920’ye kadar geçen dönemde yapılan seçimlerin tümüne dahil olan cemiyet, hepsini kazanmış ve dönemin belirleyici cemiyeti haline gelmiştir. Ancak, bu seçimlerin en önemli özelliği muhalif partilere siyasal alanın hemen hemen tamamen kapatılması ve iktidar partisinin kont-rolü altında seçimlerin yapılmasıdır. Bir bakıma siyaset tek parti rejimi haline dönüştürülmüştür.

Fedakaran-ı Millet Cemiyeti: 1908 Ağustosunda kurulan bu cemiyet 1908 seçimlerine katılmadığı gibi 31 Mart Olayı’ndan sonra da siyasal hayattan çe-kilmiş ve kapanmıştır.

Osmanlı Ahrar Fırkası: 14 Eylül 1908’de kurulan Fırka kısa zamanda gelişerek seçimler öncesinde parti hüviyetine kavuşmuştur. Ancak, ülke genelinde seçime girmeyip sadece İstanbul’da girmiş ve İttihat Terakki karşısında başarılı olamayarak seçimi kaybetmiştir. Daha sonraları yapılan ara seçimi de kaybetmiştir.

Fırka-i İbad: 6 Şubat 1909’da kurulan bu parti 1908 seçimlerine katılamamış, 1911 yılından itibaren de varlığı hissedil-meyerek sonraki ihya teşebbüsleri de netice vermemiştir.

İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti: 5 Nisan 1909 yılında kurulmuştur. 1908 seçimlerinden sonra kurulmuş ve 31 Mart hadisesinden sonra da kapatılmıştır.

Heyet-i Müttefika-i Osmaniye: 17 Nisan 1909’da kurulmuştur. Ölü doğmuş bir siyasi parti olup kısa sürede kapanmıştır.

Mutedil Hürriyetperveran Fırkası: Kasım 1909’da kurulmuştur. Fırkayı oluşturan mebuslar daha önce 1908 seçimlerinde seçilmiş insanlar olup daha sonra da Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na katıldıklarından parti olarak hiçbir seçime katılmamışlardır.

Islahat-ı Esasiye-i Osmaniye Fırkası: 1909 yılı sonlarında kurulmuştur. Ülke dışında kurulmuş olduğundan hiçbir seçime katılamamıştır. 1913 yılından sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na katılmıştır.

Ahali Fırkası: 21 Şubat 1910’da kurulmuştur. İttihatçılardan kopanlar tarafından kurulmuştur. 1911 yılında Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na katıldıklarından hiçbir seçime katılmamıştır.

Osmanlı Sosyalist Fırkası: 1910 yılının sonlarında kurulmuştur. Hiçbir genel ve ara seçime katılmamıştır.

Hürriyet ve İtilaf Fırkası: 21 Kasım 1911 tarihinde kurulmuştur. II. Meşrutiyet döneminin en büyük ve en güçlü muhalefet partisidir. Kuruluşundan 20 gün sonra yapılan İstanbul ara seçimini kazanmıştır. 1921 seçimlerine katılmış ancak, İttihat ve Terakki’nin büyük baskısı altında yapılan seçimde, muhalefet çok az sayıda mebus çıkarabilmiştir. Daha sonraki seçimlere ise katılmamıştır.

Halaskar Zabitan Gurubu: 1912 yılı ortalarında kurulmuştur. 1913 yılından sonra kaybolmaya başlamıştır.

Milli Meşrutiyet Fırkası: 5 Temmuz 1912’de kurulmuştur. Ara dönemde kurulmasından dolayı hiçbir seçime katılmamış, ilk milliyetçi parti olan fırka kısa süre sonra kapanmıştır.14

Görüldüğü gibi büyük ekseriyeti 1908’den sonra kurulan bu parti veya cemiyetler uzun ömürlü olamamışlar ve kısa sürede kaybolmaya başlamışlar, seçimlere bile katılamamışlar. Ancak, bu kısa yaşam süreleri bile siyasal hayatımız açısından büyük önem arz etmektedir.

1908 Seçimleri ve III. Meclis

19 Temmuz 1908’de yayınlanan Hattı Humayun’da Padişahın: “Umumi işlerin meşrutiyet usulüyle yapılmasının kendi fikrimiz olarak kanuni Esasi ilan olunmuş iken muhtelif felaketler umumun menfaatlerine galebe etmesinden söz konusu kanunun katili hakkında ihtarlar artmış ve nihayet Saffet Paşa’nın sadareti zamanında bu tatil devletçe kararlaştırılmıştır. O günden bu güne kadar geçen zaman zarfında gelişen durum, fikir ve genel temayüller neticesinde memleketin meşrutiyet idaresine kabiliyetinin görünmesi ile Kanun-ı Esasi’nin tüm hükümlerinin yürürlüğe konması ve Meclis-i Mebusan’ın her sene toplanmasına müsaade edilerek Bab-ı Alimizce her tarafa bildirildiği...”15 açıklamasıyla uzun tatil sona ermiştir.

31 yıl önce hazırlanan seçim kanununa göre seçim, sancak esasına göre yapılacaktı. Her sancak kendi mebusunu seçecekti. Buna göre nüfusu 50.000- 25.000 arasında değişen yerleşim birimleri 50 bin kabul edilerek bir mebus seçeceklerdi. 75.000 ve daha fazla nüfuslu sancak 2 mebus seçecekti. 18 yaşını dolduran her Osmanlı vatandaşı seçime katılarak ikinci seçmenleri tespit edecekler ve onlar da mebusları seçecekti. Böylece ilk dereceli bir seçim yapılacaktı. Mebusluk için de 25 yaşını doldurmuş olmak gerekiyordu.16

Seçimler dört yılda bir yapılıp, bunun sonunda seçimler tekrar yapılacaktı. Yasama dönemi Kasım başında başlayıp Mart başında sona erecekti. Seçim için bütün yurtta aynı gün esas alınmadığından, Anadolu vilayetlerinden İstanbul’a mebus geldiği halde, henüz İstanbul’da seçim yapılmamıştı. İstanbul’a gelen mebuslar, başkentteki hemşehrileri tarafından bayraklar, davul ve zurnalar eşliğinde büyük bir coşkuyla karşılanıyorlardı. Oteller meclisin açılışını görmeye gelenler tarafından doldurulmuştu.17

Seçimleri İttihat ve Terakki kazandı. Meclis 17 Aralık 1908’de törenle açıldı. Padişah’ın açış nutku Cevat Bey tarafından okundu. Padişah bizzat gelerek kısa bir konuşma yaptı. Meclisin huzurda açılmasında duyduğu memnuniyeti, mebusları tümüyle karşısında görmekten fevkalade memnun olduğunu belirterek; devamını, başarılı olmasını Allah’tan diledi.

İkinci meşrutiyetten sonra kurulan ilk ve aynı zamanda üçüncü Osmanlı meclisi diyebileceğimiz bu meclisin başkanlığına Ahmet Rıza Bey (İstanbul’da ikinci sırada 472 oyla seçilmiştir) getirilmiş ve 1912 yılına kadar devam etmiştir.

Bu meclis Kanun-i Esasi’de büyük değişikliklere giderek Padişah’ın yetkilerini önemli ölçüde kısıtlamış ve yemin etme mecburiyetini getirmiştir. Buna göre; Padişah, şeriat, anayasaya uymaya, vatan ve millete sadakate yemin edecekti. Sadece sadrazam ve şeyhülislamı tayin edebilecekti. Barışa, ticarete, arazinin ilhak veya terkine ait antlaşmalar Meclisinin onayına sunulacaktı. Meclis başkan ve vekillerini meclisin kendisi seçecekti. Kanun teklifinde bulunmanın ön şartı da kaldırılmıştır. 21 Ağustos 1909 da yürürlüğe giren bu değişikliklerle bir bakıma yeni bir Kanun-u Esasi yapılmış oluyordu.18

Hürriyetin ilanı bir çok alanda ve kesimlerde mucizeli sonuçların alınacağı havasını estirmişti. Meşrutiyetin ilanından önce Jön Türklerin bunu, her derdin çaresi olarak göstermeleri, insanların hayallerinin, ümitlerinin kabarmasını netice vermiş, bir taraftan söz konusu beklentilerin yavaş yavaş boşa çıkması diğer yandan gittikçe büyüyen iç ve dış sorunlar, hoşnutsuzların çığ gibi büyümesine sebep olmuştur. Oysa ki memurlar meşrutiyetle birlikte terfi ve maaş artışı beklentisine girerken, bazı ke-simler ve köylüler meşrutiyeti vergi vermemek olarak yorumlamışlardı. Bir taraftan toprak kaybı, diğer taraftan mutluluk devrinin bir türlü gözükmemesi meşrutiyeti ve savunucularını halkın gözünde karartmış, hükümet atamalarını perde arkasından yürüten İttihat ve Terakki Cemiyetine karşı hem içinden hem de dışından muhalefet şiddetlenmiştir.19

İttihat ve Terakki’nin devletin mevcut durumunu muhafaza etmesinin ötesinde onu yeniden canlandırarak dünya devletleri arasında söz sahibi bir yere getirme arzuları, bir bakıma kumar oynar gibi bir durum arz ederek Onları ya hep, ya hiç pozis-yonuna sokmuştur. Abdülhamid ise mevcut durumunu korumaya çalışarak başarılı olmuştur. Zaten gelişen dünya şartları da Cemiyetin amacının imkansızlığını ve devletin çöküşünü getirmiştir.20

İttihat ve Terakki, orduyu siyasetin içine sokmak suretiyle denetleyici durumuna getirdiği gibi iktidarın da vazgeçilmez ortağı yapmıştır. Ordu da siyasi iktidarda askerliğini devam ettirmiştir. Aynı zamanda muhalefet de bu gelişmelerin etkisinde kalmıştır. Siyasi hayattaki çoğulculuk vasfı yitirildiği gibi yasadışı olayların cereyan etmesi zavallı meşrutiyeti düzmece bir demokrasinin sığınağı yapmıştır.

Osmanlı Devleti’ne tabi unsurlar arasında milliyetçiliğin hızla yayılmasından sonra Türkler de bu virüse yakalanmışlardır. Gayri Müslimler her hareketleriyle çok uluslu bir devletin işlemezliğini kanıtlamaya çalışmışlar. Ayrılıkçı örgütler, Kanun-i Esasi’yi Osmanlıdan kopmanın ilk merhalesinin altın anahtarı olarak saymışlardır. Azınlıklar hürriyet ortamında ilk fırsat olarak hükümete karşı gelerek Avrupa’nın müdahalesini sağlamak ve neti-cesinde muhtariyeti, istiklaliyeti sağlamak amacıyla süratli ve açık bir şekilde çalışmışlardır. Venizelos’un hatıralarındaki “... evvela Ege sahil şeridindeki Etnik-i Eterya teşkilatımız bizden sonra Ermeniler Osmanlı adı altında toplanmış muhtelif unsurlar içinde, bu Kanun-i Esasi’nin istisnasız bütün ırklara bahşettiği haklardan kendi hedef ve gayeleri istikametinde istifade ettiler. O güne kadar gizli ve kapalı yürüttükleri milli gayelerini aslını izhar etmeden şekli hüviyeti ile meydana çıkardılar, daha rahat çalıştılar. Patrikha-neler bile Bizans’ın fethinden sonra veril-miş imtiyazlarla mukayese edilmeyecek kadar serbesti içinde çalışma ve yayılma imkanı buldu. Birinci Dünya Harbi’nden sonra Türklerin imzalamaya mecbur kaldıkları Mondros Mütarekesi’nin temin ettiği imkanla Ege’de Karadeniz sahilindeki Pontus devletimiz için de harekete geçtiğimiz, kilisenin ve Etnik-i Eterya’nın, Osmanlı Kanun-i Esasi’sinin unsurlara bahşettiği haklardan mükemmel istifade ettiğini hayret ve şükranla gördüm. Bu kanundan en az nasibini alanlar ise, onu benimsemiş ve büyük ümitlerle ilan etmiş Türklerdi ...”21 sözleri dikkat çekicidir.

Mebuslar Meclisinde 15, Ayanda 7 üye ile temsil edilen Ermeniler birçok alanda olduğu gibi hükümette de görev almışlardır. Islahatçı görünümleri arkasında ayrılıkçı ve ihtilalci bir tavır sergilemişlerdir. Trablusgarb Savaşı’nın sürdüğü bunalımlı günlerde bölücü nitelikteki yasaları çıkarmakla meşgul olup asıl emellerine Kanun-u Esasi’yi perde yapmaya çalıştılar.

Muhalefetin gittikçe güçlenmesinin yanında İttihat ve Terakki’nin içinden de gelen hoşnutsuzluk ve ayrılmalar Cemiyeti seçime zorlamış ve Cemiyet sadrazam Said Paşa’ya baskı yaparak Ayan’ın da onay vermesiyle 18 Ocak 1912 tarihli irade-i seniyye ile meclis feshedildi. İttihat ve Terakki’ye karşı muhalif cemiyet olan Ahrarlara karşılık, daha güçlü ve organizeli olan Hürriyet ve İtilaf Cemiyeti yer almıştır.

IV. Meclis

Tarihimize “Sopalı Seçim” , “Dayaklı Seçim” olarak geçen 1912 seçimleri Ocak ayı sonlarında başlamıştır. Seçimler İttihat ve Terakki’nin ağır baskısı altında geçmiştir. Çünkü, askeri, mülki ve idari amirlerin neredeyse tamamı İttihat ve Terakki mensubuydu. Dolayısiyle seçmenlere büyük baskılar yapılmış yer yer fiili tecavüzlere varan baskılarla karşılaşılmış ve tabii olarak cemiyet seçimi kazanmıştır.

Muhalefetin güçlenmesine, tepkinin büyümesine paralel olarak İttihat ve Terakki’nin iktidarı da her türlü şiddeti uygulamaya başlamıştır. Sıkıyönetimin ilanı ve siyasi yasaklarla muhalefet susturulmaya çalışıldı. Mahmut Şevket Paşa’nın 1913 yılında öldürülmesi meşrutiyetin çoğulculuğuna büyük bir darbe vurmuştur. Muhalefet sindirildiği halde gizli cemiyetler ve ayrılıkçı örgütler hükümeti sarsmaya devam ettiler. Devlet de bütün gücü ve organlarıyla içeride bunlarla savaşmış, dışarda da Trablusgarb, Balkan ve I. Dünya savaşları peşpeşe patlak vermiştir.

Dördüncü meclisin ömrü çok kısa olmuştur. 4 Mayıs 1912’de ilk toplantısını yapmış ve 5 Ağustos 1912 tarihli irade-i seniye ile feshedilmiştir. Ağırlaşan dünya şartları ile birlikte devlet büyük bir siyasi buhranın içine sürüklenmiştir. Ülkenin dört bir yanında İttihat ve Terakki’den istifalar olmuş ve cemiyet gittikçe taraftarının nezdinde itibar kaybına uğramıştır. Kala kala cemiyete sadık ordudaki bazı subaylar kalmıştır. İttihat ve Terakki iktidardan düşmüş ve hemen seçim hazırlıklarına başlanmıştır. Ancak patlak veren Balkan savaşı seçimlerin yaklaşık iki yıl gecikmesine sebep olmuştur.22

V. Meclis

1912 seçimleri büyük baskı altında icra edilmiş İttihat Terakki şaibeli bir şekilde seçimi kazanmıştı. Bu seçimde ise halk, her türlü baskıdan uzak bir seçimin yapılması beklentisi içindeydi. İstanbul’da son olarak şaibeli bir şekilde yapılmış olan seçimleri araştırmak üzere bir araştırma komisyonu kurularak birçok suistimal ortaya çıkarılmıştı. Eylül ayında seçim hazırlıklarına başlandı. Seçim defterlerinin tanzim edildiği bir dönemde Balkan Savaşı çıktı ve seçmenlerin büyük bir ekseriyeti silah altına alındı. Seçim ertelenmek zorunda kalındı.23

Balkan Savaşları; bir taraftan dört balkan devleti diğer taraftan İttihatçı subaylarla-itilafçı subaylar arasında süren siyasi ve askeri bir savaş oldu. Ordumuzdaki siyasi çekişmeler, Balkan Devletlerinin Edirne dahil neredeyse Rumeli topraklarımızın tamamını ele geçirmelerine sebebiyet verdi. Ancak, daha sonra galip devletler arasındaki anlaşmazlığın savaşa dönüşmesi ve Osmanlı’nın bunu fırsat bi-lerek Edirne’yi geri alması ile kayıplarımız nisbeten azaltılabilmiştir.

Balkan Savaşı’nın başlamasından sonra iktidara Hürriyet ve İtilaf’ın adamı Kamil Paşa geçerek sadrazam oldu. Balkan Savaşı’nın kaybedilmesi ve bu fırkanın çaresizliği İttihat ve Terakki’ye tekrar iktidarın yolunu araladı. 1913 darbesiyle Kamil Paşa’yı çekilmek zorunda bırakarak iktidarı ele geçirdiler. Bulgarlara karşı kazanılan zafer ve Edirne’nin geri alınışı İttihat ve Terakki’nin konumunu güçlendiren etkenler oldu.

1914 yılında gecikmeli olarak yapılan seçimleri de İttihat ve Terakki büyük bir çoğunlukla kazandı. Birinci Dünya Savaşı’na bu meclisle girilirken, savaşın kaybedilmesi sonucunda imzalanan mütareke’yi müteakiben bu meclis de feshedilmiştir. Dolayısiyle bu meclis 1918 yılı sonlarına kadar devam ederek, Osmanlının uzun ömürlü ikinci meclisi olmuştur.

VI. ve Son Osmanlı Meclisi

1918 yılı sonlarında meclis feshedilip hemen seçimin yapılması istenmişse de bu karar hemen gerçekleşmemiş, Mondros Mütarekesi’ni bahane ederek yurdun dört bir yanının işgale uğraması ülkeyi büyük bir bunalımın içine sürmüştür. Bu istikrarsız dönemde bir türlü istikrarlı kabine oluşturulamamıştır. Beşinci meclisin feshi sırasında Tevfik Paşa kabinesi bulunurken daha sonra Damat Ferit ve Ali Paşa kabineleri kurulmuştur. Ali Paşa döneminde seçim çalışmaları hızlandırılarak Aralık 1919 seçimlerin yapılması sağlanmıştır.

Seçimi şaibeli duruma sokmak ve dış müdahaleyi sağlamak maksadıyla Erme-niler ve Rumlar bu seçime katılmadılar. Bu seçimde İttihatçı ve İtilafçı bir çok kişi kazanarak mebus olmuşlardır. Çok zor şartlar altında kurulan bu meclis ilk toplantısını 12 Ocak 1920’de gerçekleştirdi. Padişah Vahdettin’in rahatsızlığı sebebiyle açış nutku dahiliye nazırı damat Şerif Paşa tarafından okundu. Bu ilk toplantıya sadece 72 mebus iştirak edebildi.

İstanbul’un işgal tehdidi altında bulunduğu ve mebusların can güvenliğinin olmadığı bir ortamda toplanan meclis çok kısa ömürlü olmuştur. Misak-ı Milli’yi (28 Ocak 1920) kabulünden kısa bir süre sonra (16 Mart 1920) İstanbul işgal edilerek meclis dağıtıldı ve yakalanan bazı mebuslar Malta adasına sürgüne yollandı. Çok zor şartlar altında görev yapıp, Kurtuluş Savaşı’nı verecekler için çok büyük önem taşıyan Misak-ı Milli’yi kabul ederek yayınlanması bu meclis için büyük iftihar vesilesi olmuştur. Ankara’ya geçebilen mebuslar TBMM’inde hizmetlerine devam edeceklerdir.

TBMM

Son Osmanlı Meclisi denilen 6. Meclisin (Bu meclisle isim değişikliği dışında bir farklılığı olmayan TBMM’ne aslında 7. Meclis demek daha doğru olacaktır.) İstanbul’un işgaliyle birlikte dağıtılması ve (Osmanlı saltanatı da dahil) işgal olayı ile birlikte yeni bir meclisin açılması zaruri hale gelmiştir. Bunu gören Kuva-yı Milliyeciler hemen bir seçim hazırlığına girişerek seçimlerin yapılmasını sağlamışlar ve 23 Nisan 1920’de Hacı Bayram Cami’sinde kılınan Cuma namazı sonrasında Meclisin açılmasına muvaffak olmuşlardır.

Kurtuluş Savaşı'nı gerçekleştiren bu mecliste, milli bağımsızlığa taraftar olan büyük çoğunluğu taşranın önde gelenleri, meslek gruplarının temsilcileri, din adamları, bürokrat ve subaylardan teşekkül etmişti. Bunların ekseriyeti milli mücadeleyi saltanatın yeniden tesisi için bir araç olarak gördüler. 600 yıllık geçmişe sahip olan Osmanlı hanedanının yönetimi altında anayasalı meşruti bir yönetimden başka alternatif olmadığı inancını taşıyorlardı. Manevi gücü arkasına alan halifenin devletin başında kalması taraftarı idiler. Padişah, meclisten geçen yasaları onaylayarak şeriatın ihlal edilmesine mani olacaktı.24

Sonuç

Kanun-i Esasi ile başlayan parlamentolu sistem dünya tarihinde ilk olmamakla beraber, o günün dünya şartları Osmanlı Devleti yapısı ve azınlıkların temsilcilerinin önemli bir sayıda olmaları göz önüne alındığında dünya parlamentolarının ilklerindendir. Hele azınlıkların temsilcilerinden önemli ölçüde istifade edilmesi birçoğunun kabinelerde görev almış olmaları günümüzün demokratik ülkele-rinde bile hemen hemen hiç rastlanmamaktadır.

Osmanlı Mebusanının ilk uzun tatilinden sonra meclisler birbirini takib etmiş ve TBMM ile de devam etmiştir. Dolayısıyla TBMM tamamen farklı bir meclis değil diğerlerinin devamı ve tarihimizin 7. meclisidir.

Osmanlı Meclisleri kesintileriyle birlikte parlamentolu sistemin artık dönülmesi imkansız olan yolunu açmışlardır. Ancak, geçmişte var olan “millete rağmen, millet için karar verme” hastalığı tarihimiz boyunca meclisleri sekteye uğratacak ve milletin geleceğine yön verme kararına bir türlü izin vermeyecektir. Bu durum sadece parlamentoyu değil, sistemin çarkları mahiyetinde olan siyasi partileri, sivil toplum örgütleri, adli kurumları ve her şeyden önemlisi halkı olumsuz yönde etkilemiştir. Kısacası sistemi tıkayarak kanunların yerine, gücü elinde bulunduranların keyfi yönetimleri hakim konuma geçmiştir.

Dipnotlar

1. Niyazi BERKES, Türkiye'de Çağdaşlaşma, İstanbul 1978, s. 309.

2. Stanford-Ezel Kural SHAW, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, C. II, İstanbul 1983, s. 264.

3. age., s. 264.

4. Berkes, age., s. 317; Bayram KODAMAN, “Osmanlı Siyasi Tarihi”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, C. 12, İstanbul 1989, s. 55.

5. Berkes, age., s. 325.

* Bu bölümde, Suna KİLİ-A. Şeref GÖZÜBÜYÜK'ün, Türk Anayasa Metinleri (Ankara 1985) adlı eserinden yararlanılmıştır.

6. E. Ziya KARAL, Osmanlı Tarihi, C. 8, Ankara 1983, s. 232.

7. Shaw, age., s. 228.

8. Karal, age., s. 233.

9. Reşat Ekrem KOÇU, “Türkiye'de Seçimin Tarihi 1877-1950”, Tarih Dünyası Dergisi, C. I, s. 5-6, İstanbul 1950, s. 180.

10. Karal, age., s. 238.

11. age., s. 238.

12. Shaw, age., s. 264.

13. Koçu, agm., s. 180.

14. T. Zafer TUNAYA, Türkiye'de Siyasi Partiler, C. I, 2. Baskı, İstanbul 1984, s. 19-376.

15. Kili-Gözübüyük, age., s. 67.

16. Koçu, agm., s. 181.

17. agm., s. 181.

18. M. Kemal ÖKE, “Meşrutiyet Dönemi”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, C. 12, İstanbul 1989, s. 257.

19. agm., s. 215; Bernard LEWIS, Modern Türkiye'nin Doğuşu, Ankara 1984, s. 214.

20. Öke, agm., s. 281.

21. agm., s. 267.

22. Koçu, agm. s. 183.

23. agm., s. 256.

24. Feroz AHMAD, Modern Türkiye’nin Oluşumu, İstanbul 1995, s. 79.

Yukarı