2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 6733

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 97 
 Hoşgörü: Nereye Kadar?
 KÖPRÜ / Kış 2014 
 Demokratlık


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Türk Müslümanlığı
Bahar 99   [ 66. Sayı ]


"Türk Müslümanlığı" Tartışmaları, Yeni Bir Toplum Mühendisliği Projesinin Zihni Egzersizleri Olabilir mi?

Ahmet Turan Alkan

Şüphesiz öyle bir şey vardır; geçenlerde istanbul'un fethi münasebetiyle verilen bir Cuma hutbesini dinlerken bu gerçeği bir kere daha farkettim; "İstanbul'un Müslümanlar tarafından fethedileceği, zaten Peygamber'in haberiyle müjdelenmişti. Onu fetheden asker ne güzel asker, onu fetheden kumandan ne güzel kumandandı."

İstanbul'un Türkler tarafından fethini sıhhati meşkuk bir "hadis"e rabtederek, İstanbul üzerindeki mülkiyet haklarımızı "dini" garanti altına alan bu yaklaşım, hiç şüphesiz bize dair bir "din" kavrayışının ürünüdür. Çok tekrarlandığı için gayrıtabiiliğini artık farkedemediğimiz bu kavrayış, İslam Tarihi içinde Türk kavmine özel bir önderlik misyonu ihdas eden efsane, olgu ve yorumlarla beslenerek meseleyi "tarihi ve sosyolojik" özünden kopararak "efsanevi ve kudsi" bir mahiyetle sarıp sarmalıyor. Böylece iki mühim olgu ile akıl münasebetlerini keserek işimizi zorlaştırmış oluyoruz: din ve tarih!

İnsanın din ve tarih olgularıyla doğru ve belirli bir kalite seviyesinin üstünde temas kurması gereklidir. Ancak her iki olgunun da insan zihninde tabii bir karşılığa tekabül ediyor olması, çoğunlukla bu temasın kalite itibariyle sağlıklı sonuçlar vermesiyle neticeleniyor: Din, fıtri bir vakıa çünkü her insanda imana veya onun negatif formunu teşkil eden inkara mail bir hassa bulunuyor. Kişinin bir dine mensubiyeti için çoğunlukla o dinin amentüsünü (credo) kabullenmesi yeterli oluyor. İşte bu temel noktadan başlayan dini hayat, kişinin fikri hamulesi nisbetinde zenginlik kazanarak sürüdürülüyor. Tarih için de benzer şeyler söylemek mümkündür: Mantığın basit esasları çerçevesinde mükayese yapabilen ve normal işleyen bir hafızaya sahip her insan, tarihi vakıaları anlamak ve onları yorumlamak için gerekli altyapıya da sahip demektir.

Problem de burada başlar; din ve tarih herkesin hakkında birşeyler söyleyebileceği, bu konuda açılmış tartışmalarda kendini taraf hissedeceği, -ve işin en tatsız kısmını teşkil etmek üzere- kolaylıkla yanılabileceği alanlardır.

Tartışmanın Masumiyetini Tartışmak

"Türk Müslümanlığı" kavramı, bundan bir süre önce medya platformlarında dikkat çekici bir istek ve hararetle tartışmalara konu oldu. Tartışma sathından edindiğim intiba, münakaşaların ilmi bir zaruretten ziyade, "Türkiye'ye mahsus" bir Müslümanlık anlayışının tarif olunarak yürürlüğe sokulması yönündeki bir toplum mühendisliği gayretinden ibaret olduğu şeklinde idi. Eğer yorumum doğru ise, bu niyetlere yönelmiş bir tartışmanın tarafı olmaktan yana olmadığımı açıklamalıyım. Türk toplumuna yeni bir din anlayışı dikte etmeyi murad edinen totaliter üsluplu arayışlara, -velev ki itirazcı sıfatıyla olsun- zemin teşkil etmenin yanlış olduğunu düşünüyorum.

İslam'ın farklı zaman, kültür ve coğrafyada farklı yorumlanması tabiidir; Kur'an-ı Kerim, nazil olduğu günden bu yana bir "text" olarak hiçbir değişikliğe uğramamış olmasına rağmen, ayetlerinin farklı yorumlara zemin teşkil etmesi de bu tabiiliğin içindedir. Çünkü iletişimde esas, haberin bizatihi kendisi değil, onun nasıl anlaşıldığı, daha doğrusu habere muhatap olan nihai kişinin ondan ne anladığıdır. Haberleşme, "yorum"u ihmal edemez; özellikle dini metinler adeta yorumla vücud bulurlar diyebilmek mümkündür. Belirli coğrafya veya kültür çevresi içinde zamanla pekişen bu kabil yorumların, gittikçe ona tabi olanlar tarafından "hakikatine en sadık din yorumu" olarak kabullenilmesini de "anlamak" gerekir. Bu çerçevede, Bengal, Balkanlar veya Kuzey Afrikada yaşayan müslümanların yorumundan farklı olduğu açıktır. Anlayışın, hoşgörü sınırlarını aşarak, onaylamaya kadar uzatılmaması gereken kısmı, bu kabil yorumlara herhangi bir gerekçe ile "resmi himaye" getirilmemesidir.

Her Devlet “Fitne”ye Karşı Tedirgindir

"Fitne katilden beterdir" ayetinin geniş kapsamlı yorumu, tarihte Müslüman yöneticilerin, belirli bir dini yorumu sahiplendiklerini ve neticede sosyal ve siyasi istikrar-sızlıkların önünü çevirmek için, farklı bir takım yorumlara engeller getirdiklerini gösteriyor. Bugünün değerleri ile geçmişi tenkid etmek yanıltıcı ve tehlikelidir ama bugünün değerleriyle, bugün olup biteni değerlendirebiliriz; Devletin din karşısındaki tutumu, muasır ölçülere göre, "din ve vicdan hürriyetini tesis etmek" olarak tarif ediliyor. Devletin dini hayatta "belirleyici" olmak niyeti, din ve vicdan hürriyetinin en temel rüknünü zedeler. Ama siyasi otorite için "fitne" veya onun tersinden okunuşu demek olan "istikrar ve barış", hala çok güçlü bir tehdit olarak algılanıyor ve bu yüzden evhama kadar uzanan tedirginliklerin beslediği bir refleksle devlet,hala kendi devamlılığı açısından halkın hangi yoruma inanması gerektiğin belirtmekten vazgeçemiyor. Bu ölçüler dairesinde Türk Müslümanlığı, kendi içindeki bütün nüanslarla tabii bir vakıadır ve asla devletin biçimlendireceği bir "resmi din" görüntüsü almamalıdır.

Yeni İnkılapçıların Yeni Toplum Projesi

Yeni Türk inkılapçılarının "yeni toplum" projesi, galiba heyecan ve ilhamının evrensel (ekümenik) bir duruş ve iddiaya sahip Katolik Kilisesi'ne karşı kuzey Avrupa ülkelerinin reformasyon devrinde geliştirdikleri bağımsız kilise fikrinden alıyor. Protestan kuzey Avrupa ülkelerinin XVI. Yüzyıldan başlayarak katolik ortodoxi'den yeni bir Hıristiyanlık yorumuyla farklılaşma kalmayıp, sanayi ihtilali akımına kolayca intibak eden kalkınmacı tabiatı gerçekten dikkat çekici bir vakıadır. Bu vakıa, bilindiği gibi kuzey Avrupa kuşağında bir "milli kiliseler" zincirinin teşekkülüne yol açmış ve"ulus devlet" fikri bu kuşaktan başlayarak, sonraki dönemler içinde yaygınlaşmıştı. Kuzey Avrupa kuşağı ülkelerinin "milli birlik" ihtilaflarını, Avrupa'nın diğer aksamına göre daha erken bir tarihte çözmüş olması vakıasına ilaveten Protestan yorumun farklı renklerini benimsemiş olmaları ve bu yorum tarzının, monarkın önderliğinde örgütlenen "milli kilise"lerle pekiştirilmesi de hayli ilginçtir. Protestan toplumların diğerlerine göre erken ve başarılı bir şekilde sanayileşmeleri, teşebbüs gücünün artmasıyla sosyal refahın belirgin şekilde yaygınlaşması, bilindiği gibi Max Weber'in de dikkatini celbederek "Protestanlık ahlakı ve kapitalizmin ruhu" isimli esere ilham vermişti.

Bir “İslam Protestanlığına” Doğru Arayışlar!

Ekümenik Katolik kilisesi'nin (papalık) bütün Avrupa'yı kaplayan ezici ve karşı konulmaz nüfuzuna karşı Kuzey Avrupa ülkelerinde Protestenlığın tutunması ve neticede milli kiliseler biçiminde örgütlenerek başarıya ulaşmasında, ilk protestan önderlerin, gerek monarşi, gerek burjuvazi ile ittifak içinde bulunmaları da tarihi bir gerçektir. Bu ülkelerde monarşi, genellikle milli kiliseler biçiminde örgütlenerek başarıya ulaşmasında, ilk protestan önderlerin, gerek monarşi, gerek burjuvazi ile ittifak içinde bulunmaları da tarihi bir gerçektir. Bu ülkelerde monarşi, genellikle milli kilise örgütünü himayesine almış, monark, kilisenin önderliğini ve himayesini üstlenmiş, hatta bu durum, modern anayasalarda sonucunda farklı protestan yorumların, o ülkelerin tabi olduğu anayasa hukuku çerçevesinde bir nevi devlet dini, milli din halini almış olmasını da tesbit etmeliyiz.

Bu çerçevede Türk Müslümanlığı kavramının durup dururken bir tartışma konusu haline gelmesi, yirminci yüzyılın son yılında toplum mühendisliği teknikleriyle toplumu belki de son bir kere daha formatlama gayretlerinin ürünü olsa gerek. Türkiye'de toplumun büyük çoğunluğu tarafından benimsenen islam yorumu, bugüne kadar devlet tarafından -dozu zamana göre azalıp çoğalan- bir tehdit unsuru olarak algılandı. XVIII. Yüzyılda Osmanlı Sarayında kaybetmeyerek "laisizm" durağına kadar yükseldi. Cumhuriyet devrinde uygulanan laisizm uygulamalarının, batı Avrupa ülkelerinde gördüğümüz uygulamadan çok farklı bir tarzda yorumlandığı gözden kaçmamalıdır; bizdeki uygulama, dini hayatın devlet tarafından bütün süreçleriyle denetim altına alma arzusunu işaretliyor; laisizm, kavramın ortaya çıktığı ülkelerde "din ve devlet işlerinin birbirinden bağımsızlaşması" olarak gelişirken bizde "devletin kontrolü altındaki din" tarzında yorumlanması tesadüf değildir. Devlet, laisizmin iki temel rüknünden birini teşkil eden, "dinin devlet işlerine bigane kalması" şartını titizlikle takib ederken, "devletin dini hayata bigane kalması" ve sadece "din ve vicdan hürriyeti"ni garanti eden hukuki altyapıyı hazırlamak görevini belirgin biçimde savsaklaması anlamlıdır. Ezcümle; "Türk Müslümanlığı" kavramı, bana, daha uygun bir zamanda bundan daha ciddi bir niyetle gündeme getirilmesi muhtemel, "protestan" karakterli,-moda tabirle- "İslami fundemendalizm"e geçit vermeyen bir Müslümanlık yorumunun zuhur edeceğini düşündürüyor. Cereyan eden tartışmalar, bu büyük toplum mühendisliği projesinin zihni egzersizleri olarak değerlendiriliyor olmalı.

Yukarı