2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 6666

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 97 
 Hoşgörü: Nereye Kadar?
 KÖPRÜ / Yaz 2010 
 Said Nursi’nin Demokratik Toplum Tasavvuru


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Türk Müslümanlığı
Bahar 99   [ 66. Sayı ]


Türk Müslümanlığının Dünü Bugünü

Mustafa Özcan

Gazeteci-Yazar

Dinin vahyi dokusuna müdahale sürekli olarak birilerinin ilgi alanına girmiştir. Dinin vahyi çerçevesine ram olmayanlar onu kendilerine ram ve irgam etmeye çalışmışlardır. Dine ram olmaya dindarlık, dini kendine ram etme gi-rişimlerine de kabaca reformizm diyoruz. Roma'nın Hıristiyanlığa müdahalesi, Ekber Şah'ın yeni bir din kurma teşebbüsü, günümüzde Endonezya'da amentü yerine Pancasila felsefesinin ikame edilmeye çalışılması bu yöndeki gayretlerden bazılarıdır. Batı'da Laiklikten dinin ve devletin birbirlerinin alanlarına girmemesi ve müdahale etmemesi anlaşılırken Türkiye'de laiklik zaman zaman yapay bir din, pozitivist bir din hükmünü almış ve bu hükmü icra etmiştir. Kimileri komünizmi laik bir din olarak tanımlamakta ve Türkiye'deki laiklik uygulamaları da bazen yakından bazen uzaktan bu tarifi çağrıştırmaktadır. Dinin vahyi ve otantik dokusuna müdahale bağlamında cumhuriyetin ilk yıllarından beri inkıtalarla da olsa dinde reform arayışları ve dini düzen çerçevesine hapsetme arayışları yaşanmıştır. Bu çerçevede ilk dönemlerde ezanın ve hutbenin şekli ve mahiyeti değiştirilmiş ve behemehal farklı bir din anlayışı tutturulmaya çalışılmıştır. Bu girişimler pek netice vermese ve meyveye durmasa bile girişimlerin ardı arkası kesilmemiştir.

Reform arayışlarının son örneklerinden birisi bundan birkaç yıl önce ortaya atılan İslam Gerçeği kitabıydı. Bu anonim kitapta Müslümanları geri bıraktığı varsayılan kader üzerine yeni bir bakış açısı getirilmeye çalışılmıştır. Bu bakış açısının da sabıkları gibi malul olduğundan şüphe yok.

İslam Gerçeği kitabı aslında İslamla reform çizgisi arasında bir uzlaşma arayışı idi. Turgut Özal siyasi konularda olduğu gibi dini konularda da imali fikirde bulunuyor, devletle dindarlar arasındaki uçurumu kapatmaya yelteniyordu. Daha sonra benzeri girişimleri Süleyman Demirel de sürdürdü. Ancak Refahyol dönemiyle birlikte uzlaşma arayışları yerini meydan okumalara bıraktı. 28 Şubat her iki taraf için de bir dönüm noktası teşkil etti. Özgürlük, uzlaşma arayışları, mevzilerini yeniden tabulara terk etti. Yeni bir olağanüstü dönem ve sindirme hareketi başladı. Bu meselede de madalyonun iki yüzü ve yanlışın iki tarafı vardı. Fazilet'le temsil edilen ehl-i din ve diyanetin bu yanlışta dahli oldu mu ? Kuşkusuz oldu ve olmaması da kaçınılmazdı. Bu üslubun geleceği ve getirebileceği son nokta burasıydı! Elbette bu; karşı cenahın tarassutla beklediğini, fırsat kolladığını gözardı etmemizi iktiza etmez. Karşı taraf da kendisine göre; zaafları, yanlışları ve fırsatları iyi değerlendirdi. 28 Şubat süreciyle birlikte İslam gerçeği çizgisindeki uzlaşma arayışı terkedilmiş yerini yeniden İslam'a milli bir forma giydirme arayışı almıştı. Bu dönemle birlikte Cemal Kutay gibi bazı rumuzların söyleminin yükselişe geçtiğine tanık olduk. Bu dönemde Cemal Kutay 21. yüzyılın İslam faşizminin yükselişine şahid olacağını propaganda etmeye ve bu minvalde eserler te'lif etmeye başlamıştır. Türk Müslüman-lığını ve Türkçe ibadeti gündeme getiren Cemal Kutay sohbetlerinde de Gazi Mus-tafa Kemal'i Türklerin peygamberi olarak göstermeye çalışmıştır. Kutay sansasyonel kitabı " Atatürk'ün beraberinde götürdüğü hasret TÜRKÇE İBADET Anadilince kulluk hakkı" kitabında, eserin başlığından da anlaşıldığı gibi Türkçe ibadeti savunmaktadır.

Elbette alimler, İslam'ın ilk yıllarında İslam'ın intişar tarihiyle paralel olarak Arapça nutka muktedir olamayanların namazlarda kendi dillerinde belirli miktarda Kur'an-ı Kerim okumalarının kifayet edip etmeyeceğini ele almışlardır. Cami (derlemeci) olarak şöhret bulan ve bazılarınca eserlerinde doğrudan başka her şeyi derleyen Nuh İbni Ebi Meryem, Ebu Hanife'den naklen namazda fatihanın Farsça okunmasının kifayet edebileceğini ileri sürmüştür. Bu rivayet daha sonra diğer Hanefi uleması tarafından nakzedilmiştir. Daha sonra bu yöndeki tartışmalar hep Merv Kadısı Ebu İsme Nuh İbni Ebu Meryem'in bu rivayeti üzerine odaklanmıştır. Halbuki bu rivayet sahih kabul edilse bile sonuçta bir özürlü için muvakkaten verilen bir ruhsat hükmündedir. Bu fetvada İmam-ı A'zam, iki arkadaşı, Ebu Yusuf ve Muhammed tarafından yalnız bırakılmıştır. Ayriyeten Türkçe ibadetin sıhhati Kur'an-ı Kerim'in tercemesinin mümkün olup olmadığı yönündeki tartışmalarla da yakından alakalıdır. Cumhur-ı ulema tercemenin mümkün olmadığı görüşündedir. Hakikat de budur. Bununla birlikte günümüzde yorumsuz ve dipnotsuz Kur'an çevirisi yapabileceklerini vehmedenler vardır ve bunlar elbette ki tezleri doğrultusunda namazda surelerin Türkçe karşılıklarının okunabileceğine kail olacaklardır. Yaşar Nuri Öztürk vs gibi. Fakat Ahmet Selim'in Zaman gazetesindeki konuyla ilgili müteferrik makelelerinin de ortaya koyduğu gibi yoruma kaçmadan, dipnotlar kullanmadan; icazkar bir şekilde Kur'an-ı Kerim'in Türkçe karşılığını vermek mütesavver değildir. Her dil her hususta aynı oranda gelişmiş değildir. Arapça'nın bazı konularda Türkçe'nin de belli bazı konularda daha gelişmiş olması mümkündür. Dolayısıyla mantıken manayı kaybetmeden iki dilden birine çeviri yapmak adeten mümkün değildir.

İlginçtir; 28 Şubat sonrasında İslam Gerçeği adlı anonim kitabın yazarlarından olan Yaşar Nuri Öztürk ile 28 Şubat sürecinin manevi mimarlarından Cemal Kutay aynı platformları paylaşmışlardır. Yaşar Nuri Öztürk kitap fuarlarında Cemal Kutay'ı dinleyenlerin azlığından yakınmıştır. Bu açıdan İslam Gerçeği kitabı da 28 Şubat süreci de aynı kaynaktan beslenmektedir. Bu onların genel çerçevedeki ortaklıklarını gösterir.

18 Nisan Süreci

28 Şubat süreci devam ederken 18 Nisan seçimleri yapıldı ve bu seçimlerin ışığında Türkiye'de yeni bir siyasi tablo ortaya çıkmıştır. İslami değerlerle mücadele edildiği bir dönemde milliyetçi düşünce iktidara ortak olmuştur. Bu mücadele ortamı, milliyetçi kesimlerin, ülkücülerin nasıl bir konum alacakları sorusunu da beraberinde getirmiştir. Türkiye'deki milliyetçi kesimlerin söylemi genel olarak "Türk-İslam ülküsü" şeklindedir. Türk unsurunun İslamiyetle imtizacına ve uyumuna ve bunun tarihi vetire içinde şekillenmesine Türk-İslam sentezi diyoruz. Bu uyum ve imtizac fotosentez gibi tarih içinde tabii bir şekilde seyr-i sülükünü tamamlamıştır. Bugün ise suni karışım ve formüllerle Türk-İslam sentezi yeniden harmanlanmak istenmektedir. Kanaatimizce, yanlış ve hatta tehlikeli olan bu arayışlardır. Türk-İslam sentezi sosyolojik bir vakıadır, ideal veya ideoloji değildir ve olamaz. Oysa yeni katkı maddeleriyle bundan bir ideoloji üretilmek istenmektedir. Prof. İbrahim Kafesoğlu'nun da belirttiği gibi Türkler fıtraten İslama meyyal idiler ve bu faktör diğer tarihi ve sosyal amillerle birleşince Türklerin İslamlaşmasının yolu açılmıştır. Sonraki devirlerde Türkler İslamlaşmakla kalmayıp İslam'ın ve imanın bekçileri konumuna yükselmişlerdir. Tarih, Türk hamurunu İslam mayasında yoğurmuştur. Bediüzzaman Hazretlerinin de işaret ettiği gibi "Sizden kim dininden dönerse, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever onlarda Allah'ı severler. Onlar Müminlere karşı alçak gönüllü kafirlere karşı izzet sahibidirler; Allah yolunda cihad ederler/ Maide 54." ayet-i celilesine muhatap ve masadak olmuşlardır.

Bunun sonucu olarak Zigred Hunke'nin kitabında misalini gördüğümüz gibi İslam'ın cengaveri Araplar iken İslam medeniyeti onlarla birlikte ve onlarla eşanlamlı olarak anılagelmiştir. Arap medeniyeti gibi. Bilahare Türklerin tarih sahnesine çıkmalarıyla birlikte İslam medeniyeti Türk medeniyeti ve Türk dini olarak anılmaya başlamıştır. Türkler İslamı müdafaa ederken, burçdan burca yayarken İslam Türkle eşitlenmişti. Bu misyona elbette başka milletler de talip olmuşlardır. Tunuslu düşünür ve Nahda hareketi Lideri Raşid Gannuşi, Selman-ı Farisi'ye dayandırdığı bir rivayetle Arapların İslam misyonunu bırakmaları üzerine bu misyonu İranlıların devralacaklarını ileri sürmüştür. Guya Peygamberimiz mezkur ayeti yorumlama sadedinde Selman-ı Farisi'nin omuzuna dokunarak, bu misyonun muhatapları olarak Selman-ı Farisi ve onun kavmini göstermiştir (Abbas Hameyar: İran ve Müslüman Kardeşler sayfa 239, Beyrut-Lübnan).

Bugün Türkiye'deki milliyetçi düşünce iki sarkaç ayak üzerinde yükselmektedir. Bunlardan birisi milliyetçilik diğeri de dindarlıktır. Bu bağlamda milliyetçilikleri ağır basan bazı çevreler, dindarları yeterince milliyetçi olmamakla ve kendi kavmini gözardı etmekle suçluyorlar. Bu bağlamda vatanperverliklerinden kuşku duyanlar da ortaya çıkmaktadır. Dindarlar da buna mukabil; milliyetçileri bir nevi dine lakayd ve salabet-i diniyyeden yoksun görüyorlar. Dindarların, milliyetçileri suçlamaları galiben doğru orantılı gözükmektedir. Zira milliyetçiliğin şartlarından birisi dindarlık değildir. Bu durumda tezad kaçınılmazdır. Ayrıca milliyetçilik anlayışı ne kadar sınırlayıcı ise din anlayışı tam tersi geniş çerçeveli ve bir çok alt kimlikleri ve mensubiyetleri barındıracak düzeydedir. Dolayısıyla darlık ve genişlik zıtlıktır ve bu zaman zaman pratik hayata da yansımaktadır. Zaten Rüstem'in ordularını yenen ilk İslam cengaverleri olan sahabiler, İranlıları kendi dünyalarının darlığından İslam'ın genişliğine çağırmışlardır. Milliyetçilerin iddialarının aksine dindarlar vatanperverdirler ve vatanlarını severler. Mekke'den hicret etmek zorunda kaldığı halde Peygamberimiz Mekke'yi hiç unutmamış ve sevgisini sürekli bağrında taşımıştır. Ama izah etmeye çalıştığımız gibi din, milliyetçiliği aşan daha geniş bir çerçeve veya daire olduğundan milliyetçiler, dindarları kendi çerçeveleriyle mukayyet görmeyebilirler. Bu da eşyanın tabiatındandır. Dindarların milliyetçilik anlayışı; müsbet milliyetçiliktir. Müsbet milliyetçilik, cahiliyet milliyetçiliğine, negatif milliyetçiliğe alternatiftir. Zıddıdır. Cahiliyet döneminde milliyetçilik anlayışı hayırda ve şerde klan dayanışması şeklindedir. Peygamberimiz bu tarifi tadil etmiş ve sıhhate kavuşturmuştur. İslam'ın müsbet milliyetçilik tarifi şudur ki, Peygamberimiz : "Zalim veya mazlum da olsa kardeşine yardım et." buyurmuşlardır. İslam terbiyesi almış sahabiler bu sözü yadırgarlar ve "Ya Resulallah mazluma yardım etmeyi anladık da zalime nasıl yardım edeceğiz" sorusunu sorarlar. Peygamber Efendimiz : "Zalime yardımın onu zulmünden menetmendir" cevabını verir. Bu açıdan milliyetçiliğin de fazlası her şeyin fazlası gibi zararlıdır. Bundan dolayı Peygamberimiz, Arabın helakının asabiyetten olacağını haber verir. Fart-ı asabiyet, kilitlenmektir, çözümsüzlüktür. Buna mukabil müsbet anlamda kavim veya milli dayanışma yoksunluğu, sosyal bir çözülme emaresi ve dolayısıyla sosyal bir felakettir. Fazlası da ifrattır ki, ayrı bir felaket nedenidir. Milliyetçilik Kur'an ifadesiyle kavimlerin, milletlerin tanışmasına, kaynaşmasına engel olmamalıdır. Binaenaleyh müsbet milliyetçilik yıpratıcı, tahrip edici değil yapıcıdır.

Türk milliyetçiliğinin oldum olası söylemi şudur : Türklük bedenimiz, İslam ruhumuz, Türklük kristal bir kadeh ise İslam onun içindeki kevserdir, Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslaman'ız... Muhafazakar tanım içinde yeralan bu milliyetçilik anlayışı ne yazık ki dinden uzaklaştıkça sol tarzı milliyetçiliğe kapı aralamaktadır. Bazı ülkücü kesimlerin son dönemlerde din aleyhtarı kesimlerle flört ettikleri göze çarpmaktadır. Doğu Perinçek gibi. Bu flört milliyetçilik adına yapılmaktadır. Son hükümet protokolünde milliyetçi kesimlerin Atatürk milliyetçiliğini de benimsedikleri göze çarpmaktadır (Cemre, Abdurrahman Şen; 10 Haziran 1999-Yeni Asya). Halbuki Ecevit'in ulusal milliyetçilik anlayışı genel hatlarıyla Miloseviç veya Saddam ve Kaddafi soluyla kesişir. Halbuki Türkiye'deki geleneksel milliyetçi-mukaddesatçı anlayış bunun hilafınadır. Milliyetçi kesimler zaman zaman zikzak çizseler de genel anlamda dinin ve mukaddesatın yanında yeralmışlardır.

Milli Kıblemiz Sakarya!

Cemal Kutay millileştirilmiş bir din teklif ederken aslında bu bidatında yalnız değildir. Ve ne ilk ne de sondur. Hazreti İbrahim'in kökeni konusunda Türk ve Kürt milliyetçiler nizaa ede dursunlar 1934 yılında A. İbrahim imzasıyla Milli Din Duygusu ve Öz Türk Dini adında bir eser kaleme alınmıştır. 90 sayfalık kitap boyunca müellif milli bir din inşa etme sevdasını dışa vurmuştur, bunu kuvveden fiile çıkarmaya çabalamıştır. Kitabında İslamı gayrı milli bir din olarak tanıtıyor ve reformlar yoluyla millileştirilmesi gereğini savunuyor.

A. İbrahim aynen Cemal Kutay gibi milli din fikrinin bir duygu mahsülü olduğunu ve binaenaleyh hiçbir ilmi ve felsefi temele dayanmadığını itiraf etmekle birlikte bunu lüzumlu da addetmiyor. Cemal Kutay'ın Türkçe ibadet projesinden ilahiyatçıların ve din adamlarının uzak tutulmasını istemesi gibi A. İbrahim de bu meselenin ilmi değil hissi boyutta ele alınması gerektiğini savunmaktadır. Buna mukabil aynı yazar bilimsel olmayan tezine ve teklifine karşılık İslamiyeti bilimdışı bulmaktadır! Bu projede; dini sembollerin yerini milli sembollerin alması teklif edilmektedir. Yazara göre kıblenin değiştirilmesi milli bir din vucuda getirmenin "olmazsa olmaz" şartları arasındadır. Bu hususta şu zırvaları serdediyor :" Biz Arap harsından tamamıyla sıyrılmak ve milli benliğimize hakim olmak için mutlaka güneye boyun eğen mihrabı değiştirmeliyiz. İçtimai hayattan kalkması hiçbir zaman temenni olunmayan din baki kaldıkça, mutlaka mihrabımızı Sakarya'ya tevcih etmeliyiz..." Kıblenin Sakarya'ya çevrilmesini teklif eden yazar Türklüğe de taabbüt etmektedir. Cemal Kutay da bazı eserlerinde aynı minvalde Gazi Mustafa Kemal'e kemal-i tazimin de ötesinde taabbütle eğilinmesini tavsiye etmektedir. Türk reformist A. İbrahim aynı zamanda Alman reformist Luther ve protestanlığına da hayrandır. Onun taklid edilmesini salık verir. Dinin semavilikten kurtarılması babında, Allah'ı, peygamberleri, melek, şeytan, cennet ve cehennemi inkara yeltenir. Camilere sıra konulmasını teklif eder. Yazar bütün bunların bir muhassalası olarak gökyüzünden kopuk bir yeryüzü dini düşlemektedir. Cuma namazı yerine Türkleşme ocaklarında merasim yapılmasını gündeme getirir. Bu teklif edilen dinin Auguste Comte'un pozitif dininden farkı yoktur!

Lethur'in cevabı ise...

Türk reformistler Luther'e hayrandırlar. Luther ise başdüşmanı olarak İslam'ın bayraktarı olan Türkleri görür. Luther Hıristiyanlığın iki düşmanından bahsetmektedir. Bunlardan birisi Vatikan diğeri de İslam'ın sembolü Türklerdir (Bak : Macar Oryantalist Pal Nimet'le konuşma, el Hayat gazetesi 13 Mayıs). Musa ve Tektanrıcılık adlı eserinde Freud ve değişik eserlerinde Darwin, Türkleri düşman olarak görürler ve Türk ifadesini İslam'la eşanlamlı olarak kullanırlar. Gerçekten de Türklük İslam'ın rediflerindendir.

Türk Müslümanlığı...

İslam şekliyat konusunda toleranslı davranmıştır. Bu da intişarını kolaylaştıran amiller beynindedir. Zaten Kur'an-ı Kerim de katı kalpli olması halinde Hazreti Peygamberin etrafındaki halkanın veya insanların dağılacağı belirtilmektedir. Elbette şekliyatta coğrafi özellikler varlığını muhafaza eder. Bundan dolayı İslam tek olmasına rağmen Müslümanlar eşgal (eşkal) olarak taaddüt eder. Bu hem fıtratın iktizası hem de İslam'ın müsamahası sonucudur. Bu değişik eşgal ve görüntüler sosyal bir realitedir. Ancak bu sosyolojik realite idealize edilemez. Aksi taktirde Müslümanlar arasında tabii uyum ve birliktelik zedelenir ve hoşgörü ile müsamaha ortadan kalkar. Bundan da tezad ve kavga doğar ve ayrılık yani tefrika doğar. Bundan dolayı Avrupalı, Asyalı veya Afrikalı müslüman olabilir ama Avrupa İslamı, Afrika İslamı veya Asya İslamı yoktur. Asya tarzı üretim veya Avrupa tarzı üretim olabilir ama coğrafi İslam olmaz. Olursa da bu dini realiteye değil sosyolojik realiteye hamledilir.

Hindistanlı allame Ebu'l Hasan en Nedvi oryantalistlerin gayretlerini boşa çıkarma sadedince Batılı Müslümanlara bazı tavsiyelerde bulunur ve onlara Avrupa İslami ve Batı İslamı tarzında kavramlar kullanmamalarını öğütler. İslam'ın sun'i taksimata tabi tutulmasına iltifat etmemelerini tembih eder. İslamı bu tarz taksimata tabi tutmanın yegane nedeni, İslam'ın takatından ve potansiyelinden korkuluyor olmasındandır. Oryantalistler oldum olası İslamı; Mağrib İslamı, İran İslamı, Türk İslamı gibi çeşitlendirmeye ve sulandırmaya çalışmışlardır.

Maturilik-Eş'arilik farkından doğan Türk Müslümanlığı!

Maturidilik kader mebhasında Eş'ariliğe oranla daha esnek bir anlayışa sahiptir, Matüridilik daha hürriyetçi, Eş'arilik daha kadercidir. Birisi daha fazla kulun fiillerinden ve hukukundan ve sorumluluğundan diğeri de Cenab-ı Hakk'ın yaratılıcığından ve efalinden yola çıkar. Kulun amelleri karşısında mesuliyetinin medarı olan kesb nazariyesine Eş'arilik çok az bir anlam yüklemiştir. Neredeyse bu anlam Allah'ın yaratıcılık vasfı karşısında görünmez hale gelmiş ve kaybolmuştur. Eş'arilik kader bahsinde bir nevi vahdet-i vücudcudur. Cüz'i iradeyi Allah'ın iradesine tabir caizse feda eder ve tamamen tabi kılar. Bu açıdan kulun fiilinde kesbin yeri belirsiz hale gelmiştir. Bundan dolayı da Eş'ari'nin kesb nazariyesine yüklediği anlam anlaşılamaz bir hal almıştır. Bundan dolayı da "Es'ab, a'kad min kesb-el eş'ari" "Eşari'nin kesbinden daha zor daha çetrefil" sözü darb-e mesel, deyim haline gelmiştir.

19. yüzyılda Müslümanların geri kalış nedenleri irdelenirken suçlu koltuğuna -tabir caizse- kader oturtulur ve Eş'arilik de bundan nasibini alır. Bu tahlile ve çıkarsamaya bir tepki olarak yeni Mutezile akımı doğmuştur. Kimileri doğrudan Mutezile çizgisini benimseyemediğinden dolayı kendilerini Maturidi inancıyla kamufle ederler, perdelerler. Ezher'de Eş'ari ekolü tedris edilmesine rağmen Muhammed Abduh, Risalet et-Tevhid adlı eserinde Maturidi anlayışına yatkın bir çizgiyi benimsemiş ve savunmuştur. Bunu dini reforme etme çabası olarak telakki eden Şeyhü'l İslam Mustafa Sabri Efendi bunun tam aksine bir istikametle Mısır'a gidişinden sonra Maturidiliği bırakır ve Eş'ari mezhebine girer. Bu tepkisini "el-Beşer tahte sultan'il kader" isimli kitabında da ortaya koyar.

Bu sıralarda Osmanlı'nın geri kalmasıyla ilgili bir tez ortaya atılmıştır. Teze göre Osmanlı Matüridiliği bıraktığı ve Eş'ariliğe geçtiği için gerilemiştir. Araplar ise Osmanlı'nın geri kalmasını Matüridilikten ziyade entellektüel birikiminin azlığına bağlarlar. Osmanlı'nın geri kalmasını mezhep anlayışına bağlayanlara göre : Medreselerde Eş'ari ekolü tedris edilirken tekkelere Matüridi anlayışı hakimdir ancak zamanla bu anlayış Eşarilik karşısında gerilemiştir. Medrese anlayışının galebesiyle de ilerleme durmuş ve Osmanlı geri kalmıştır. Aslında bazıları özelde Osmanlı'nın genelde ise İslam dünyasının geri kalmasını Eş'ari akidesinin önemli savunucusu olan İmam-ı Gazali'nin filozoflara üstünlüğüne dayandırırlar. Onlara göre; İmam-ı Gazali itizali ve felsefeyi mahkum ederek düşüncenin inkişafının önünü kapatmıştır. Bu da fikri duraklamayı ve bilahare gerilemeyi intaç etmiştir. Osmanlı'nın gerilemesini Eş'ariliğe bağlayanlardan birisi de tarihçi İsmet Bozdağ'dır. Bu yorum kanaatime göre hakikatten pek uzak, fantastik bir yaklaşımın sonucudur. En azından dayanaktan yoksun çok indi bir mütalaadır. Zira Osmanlı'nın geri kalmasını Eşariliğe bağlayacak olursak felsefe geleneği dipdiri olan ve Mutezile ile aynı usulü paylaşan İsna Aşeriyye mezhebine bağlı İran'ın geri kalmışlığını nasıl açıklayacağız? Hulasa şunu söyleyebiliriz : Kaderin ve kader anlayışının Müslümanların gerilemesiyle bir alakası yoktur. Kader atalet değildir ve asla ataleti emretmez.

İslam Milliyetçiliği

Ünlü Arap düşünürü Dr. Zeki Mübarek gibi bazı Arap aydınları İslam milliyetçiliği fikrine kail olmuşlardır. Onlara göre Arube/ Arap milliyetçiliği ile İslam milliyetçiliği arasında bir tezad ve tenakuz bulunmamaktadır. Aksine birbirlerini tamamlarlar. İslam milliyetçiliği, Arap milliyetçiliğinin dayanaklarındandır. Bu görüşü red ve cerhedilmiştir. Doğrusu şudur : Temel İslam milliyetçiliği dayanak ise Arube'dir. Doğru bakış açısı budur (Zeki Mübarek ve Ta'sil es Sakafe el İslamiyye, Prof. Muhammed Abdulhakim Muhammed, Ezher dergisi Mart 1999). Zeki Mübarek Arap milliyetçiliği ile İslam arasındaki münasebeti Türk milliyetçileri gibi tasvir eder. Buna göre Arube, Arap milliyetçiliği İslam'ın kabı, İslam ise milliyetçiliğin ruhudur. İslam milli ve manevi bir servettir.

Bize göre ise İslam'ın ruhu milliyetçiliğe hakim ve şamil olmalıdır aksi takdirde bu düalizme, çift başlılığa ve çift ruh taşımaya yol açar. Bu da kimlik çatışması demektir. Binaenaleyh bunun için kavramların yerli yerine oturtulması şarttır.

Son sıralarda Arap dünyasında iki hasım akım; milliyetçiler ve İslamcılar ortak bir masanın etrafında biraraya gelmektedirler. Uzlaşma zemini arıyorlar. Dr. İsmet Seyfüddevle adlı Arap yazara göre din ilahi statü ve pozisyon, kavmiyet veya milliyet ise tarihi bir statü ve duruştur. Dolayısıyla iki pozisyon birbirinden ayrıdır ve çatışması gerekmiyor. Bu statüler geçişli ve birleşik kaplar teorisini hatırlatır. Her birinin yerli yerine konulması lazım ki nizaa olmasın. Yoksa kaos ve çatışma kapıdadır.

En doğrusu Kur'an buyruğudur : İnne hazihi ümmetüküm ümmeten vahideten ve ene rabbuküm fabuduni "işte bu ; sizin ümmetiniz; tek bir ümmettir ve Ben de sizin rabbinizim; o halde yalnız Bana kulluk edin... ( Enbiya Suresi ayet : 92)"

Yukarı