2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 4142

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2008 
 Sevgi
 KÖPRÜ / Bahar 2004 
 Said Nursi


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Bitmeyen Esaret: Yoksulluk
Güz 2004   [ 88. Sayı ]


Modern Batı Medeniyetinin İflas Göstergesi: Küresel Köyde Küresel Fakirlik

The Indicator of Bankruptcy of Modern Western Civilization: Global Poverty in the Global Village

Osman Özkul

Yrd. Doç. Dr., Sakarya Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi.

İnsanı, mahiyeti ve yapısı bakımından beden ve ruhtan mürekkep bir varlık olarak kabul edersek, ihtiyaçları da iki temel başlık altında toplanabilir. Birincisi, biyolojik ihtiyaçları (açlık, susuzluk, cinsellik, annelik gibi); diğeri de manevi ve toplumsal ihtiyaçları (başta inanma, sevgi görme ve sevme, bir kimlik sahibi olma, kendini ifade etme, özgürlük, saygı görme vs. gibi.) Bugün fakirlikten söz edilirken genellikle insanların sadece ikinci türden biyolojik ihtiyaçlarının sayılması, ciddi bir bakış açısı probleminin olduğunun delilidir. Çünkü insanı sadece bir yönü ile değerlendirmek ve ihtiyaçlarını ona göre belirlemek eksik bir tarife ve sonuca yol açacaktır. Bugün konu ile ilgili literatürdeki tariflere baktığımızda, böyle tek taraflı yaklaşımın, indirgemeci anlayışın hakim olduğu görülmektedir.

Günümüzde uluslararası literatüre giren iki farklı kritere dayalı fakirlik tarifi yapılmaktadır. Bunlardan ilk örnek; harcamayla ölçülebilen, tüketilen mal miktarı veya gelir düzeyiyle ilişkili 'tüketim seviyesi'dir. Bu seviye, günde 1 ABD doları olarak kabul edilir.

İkinci örnek olarak; Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından geliştirilen insani fakirlik kriterlerine göre, dört madde sayılmaktadır. (1) Yaşama süresi (yaşama ortalaması 40 yaşın altında olan toplumlar); (2) eğitim alabilme fırsatı (okuma-yazma bilmeyenler); (3) ekonomik ve sosyal imkanlar; (4) sağlıklı içme suyuna sahip olamayanlar; (5) temel sağlık imkanlarına sahip olamayanlar; (6) beş yaşın altında olan ve yeterli beslenemeyenler fakir kategorisinde değerlendirilmektedir.

Fakirlik kavramı, bir yanıyla toplumsal ihtiyaçlara dayanır. İnsan toplumsal bir varlıktır; bu nedenle biyolojik varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan beslenme ihtiyaçlarının yanısıra barınma, giyim, kültür, eğitim, sağlık, topluca yaşama, dinlenme, estetik ve buna benzer biyolojik ve sosyo-kültürel ihtiyaçları ile de toplumsal bir varlıktır. Burada daha çok insanın maddi ihtiyaçlarına vurgu yapılmaktadır.

A. Cevizci'ye göre felsefi anlamda fakirlik; "yokluk kavramları olarak da bilinen ve sahip olunması gereken bir özelliğin bir şeyde, bir nesnede bulunmadığını ifade eden, dolayısıyla ancak o şey, o nesne için kullanılan olumsuz kavramlara verilen isim"dir.

Z. Bauman'a göre fakirlik; "normal hayat" olarak kabul edilen her şeyden mahrum bırakılma demektir. Yani insanın "istenilen düzeyde olmaması" demektir. Bu durum, insan bireyinin kendini beğenmemesine, utanç ya da suçluluk duymasına neden olabilir.

Diğer yandan fakirliğe Katolik Hıristiyanlık, Hinduizm ve İslam dini gibi bazı inanç sistemleri tamamen olumsuz bir durum olarak bakmazlar. Hatta zenginlik, dünyevileşmeye giden bir araç olarak görülürken, fakirlik maddeden bağımsızlaşmanın ve Allah'a yakınlaşmanın bir vesilesi olarak kabul edilmektedir. Tarihi sürece baktığımızda zenginliği önemli bir değer olarak görüp, fakirliği aşağılayan yaklaşım, Yahudilik ve Protestan Hıristiyanlık yorumlarında belirginlik kazanır.

Fakirliğin tarifi konusunda Bediüzzaman'ın yaklaşımı da Kur'an'a dayalı bir çizgidedir. Ona göre fakirlik sosyal, ekonomik ve afaki/dışsal bir olgu olarak değil, kalbi, manevi ve deruni/içsel bir tutum ile açıklanmaya çalışılır. Mesela, fakirlik ve acizlik inanç sisteminin en temel unsurlarındandır. Çünkü insan ancak fakirlik ve acizlik sayesinde, Allah'ın karşısındaki doğru ve olması gereken konumunu bulabilir. Bu duygu sayesinde insan aynı zamanda elde etmeye hiçbir güç yetiremediği maddi nesnelere/nimetlere kavuşabilir. Ancak bu acizlik ve fakirlik duygusu Allah'ın dışındaki hiçbir yaratılmış varlığa karşı beslenmemek şartıyla... Burada önemli ve hassas bir çizgi vardır: İnsan ontolojik anlamda ancak Allah'ın karşısında yokluk hissiyle varlığa kavuştuğu gibi, sahiplik anlamında da O'nun karşısında fakir ve acizlik sayesinde nimetlere kavuşabilir.

Günümüzde kapitalist sistem fakirliği 'tüketim azlığı' olarak göstermeye çalışmaktadır ve bunun sorumlusu olarak insanların çalışmamasını göstermektedir. Burada çalışmayan insanlar, aslında kendisinin işsiz bıraktığı ve bunun sonucunda fakirleşen insanlar olduğunu saklamaya çalışmaktadır. Bu durum Bauman'a göre; günümüz kapitalizminin fakirleri çalışmak istese bile 'iş bulamayanlar'/işsizler olarak değil, 'tüketici olamayanlar' olarak gördüğünü vurgulayarak, bugünün fakirleri öncelikle 'işsiz' değil, 'tüketici olamayanlardır; onların yerine getiremedikleri sosyal görevlerin en önemlisi pazarın sunduğu mal ve hizmetlerin aktif ve etkili alıcısı olmak olduğundan, onları öncelikle tanımlayan şey defolu tüketiciler olmalarıdır. Tüketim toplumu bilançosunun denkleminde, fakirler gayet açık bir biçimde pasiftir ve hiçbir şekilde şimdiki ya da gelecekteki aktif tarafına kaydedilmezler.

Aydınlanmacı akıl ülküsünden ve dünyayı bütün insanlık için bir cennete dönüştürme iddiasından yola çıkan modern Batı medeniyetinin dayandığı bütün kaleleri düşmektedir. Önce materyalist felsefe, sonra pozitivist bilim teorileri ve bunlara dayanan bütün alanlara yönelik tezler kendi içinde doğurduğu çatışmalarla çözülmeye başlamıştır. Modern teorilerin öngördüğü bütün tahminler pratikte yanlışlanmış ve çizdiği bütün çerçeveler yırtılmıştır. 21. yüzyıl insanları, kesin bir biçimde; aklın ilahlaşması ve hakiki ilahi olanın dışlanmasına dayanan modern ideolojinin, felsefi, siyasal, ekonomik ve sosyal bütün paradigmaların, kendi içinden ve kendine mensup düşünürlerin de kabulleri ve onaylarıyla yanlışlanmasına şahit olmaktadır. Modern bilgi, bilim ve felsefe, öncelikle dünyayı ve insanlığı bütün geleneksel, manevi ögelerinden soyutlamış, maddi ve biyolojik bir varlığa indirgemiş; böylelikle onlara yapılabilecek en büyük hakareti yapmıştır. Ancak bununla da yetinmeyerek, dünyanın düzenini bozmuş, insanların çoğuna biyolojik bir varlık olarak bile yaşamayı çok görmektedir.

Bugün sosyal ve ekonomik bakımdan insani fakirliğin tarifleri yapılmaya çalışılmakta ve adeta sonuçlardan yola çıkılarak, çareler araştırılmaktadır. Oysa bir hastalığın ortadan kaldırılabilmesi için öncelikle sağlıklı bir teşhis yapmak gerekir. Hastalığın türüne, mahiyetine göre gereken doz ve türde çareler aranmalı; doğru sonuca götürecek belirli bir yöntem takip edilmelidir.

Her şeyden önce modern iktisat anlayışının dayandığı temel ilke; "tabiattaki kaynakların kıt, insan ihtiyaçlarının ise sınırsız" olduğu tezine dayanmaktadır. Yani "insanların ihtiyaçlarının her zaman, içine doğduğu çevrenin imkanlarından daha fazla olduğu" iddia edilmektedir. Kabul edilmelidir ki, bu sadece bir iddiadır ve belirli bir bakış açısına dayanır ve kesinlikten uzaktır. Oysa buradaki "ihtiyaç" göreli bir olgudur. Ve ihtiyacın derecesi ve sınırları insanların düşünceleri, inançları ve dünya görüşleri tarafından belirlenmektedir. Mesela, bir mistik inanç sahibi ile bir dünyevi insanın ihtiyaç dereceleri farklı olduğu gibi, toplumların dünya ve dünyevi ihtiyaçlara verdikleri öneme göre de ihtiyaç dereceleri farklılaşacaktır. İnsanların ve toplumların dünyaya ve dünyevi olana verdikleri değerle orantılı olarak, ihtiyaçları da değişme gösterecektir.

Genel olarak insanlık kültür tarihine baktığımızda, toplumların iki farklı hayat tarzını benimsediklerini görmekteyiz. Toplumlar gibi tek tek insan fertleri de bu iki hayat biçimi arasındaki değişik derecelerde bir hayat biçimini tercih etmektedirler. İnsanlar ya içinde yaşadıkları kültür çevresinin belirlemiş olduğu ihtiyaç olan ürünlerle yetinmekte ve kanaat etmektedirler, -elindeki imkanlarla yetinen bu insanlara "kanaatkar" denir- ya da insanlar kendi kültür çevresi dışında gördükleri ve tanıdıkları tüketim ürünlerine de sahip olmak istemekte ve onları elde edebilmek için, mücadele içine girmeyi tercih etmektedir. Bu tür insanlara da "hırslı" veya "mücadeleci" insan denilmektedir. İşte tek tek insanların göstermiş olduğu bu tavırlar aynı zamanda içinde bulundukları toplumların da dünya görüşlerini, yaşama biçimlerini tayin etmektedir.

Öyleyse şimdi öncelikle maddeci dünya görüşüne göre fakirlik olgusunu incelemeye ve buradaki problemli noktaları belirlemeye çalışalım: Buna göre fakirlik, insanlığın varolduğu günden beri kendini değişik düzey ve formlarda göstermiş ve günümüzde ise daha geniş ve küresel boyutta varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla fakirlik, yakın tarihte veya günümüzde ortaya çıkan bir olgu/durum/sonuç değildir. İlk insan topluluklarının hayat tarzları binlerce yıl boyunca tabiat şartları tarafından belirlenmiş ve yön verilmiştir. Çünkü bu dönemde yaşayan insan topluluklarının doğayı bilgi ve emekleriyle değiştirip dönüştürme güçleri/yetenekleri yoktu. Bu nedenle de açlık, kıtlık, kuraklık gibi durumlar, insan topluluklarını, biyolojik ihtiyaçlarını karşılamak ve varlıklarını sürdürebilmek için verimli alanlara göçe zorlamıştır. Oysa antropolojik ve etnolojik araştırmaların verdiği kültürel bilgilere dayanarak söyleyebiliriz ki; gerek avcılık ve toplayıcılık dönemlerinde, hatta tarım ve hayvancılıkla geçindikleri çağlarda, insanların tabiatı dönüştürmek ve ona egemen olmak yerine, onunla daha uyumlu ve olumlu bir ilişkisi olmuştur. Ayrıca insanoğlunun dünya hakkındaki dünyevi bilgi ve emeklerinin artışı, toplumsal refahtan çok, daha fazla çatışma ve mücadele etme yollarını açmıştır.

Modern bilim ve ideolojik paradigmanın etkisinden sıyrılıp baktığımızda görülüyor ki, maddeci bakış açısına göre temeldeki bakış açısında problem vardır. Burada insan ile tabiat arsındaki ilişki, uyum ve uzlaşma yerine mücadele ve egemenlik olgularıyla açıklanmaktadır. Nitekim bu teze göre, verimli alanların keşfedilmesi, tarım devrimi ve bunun sonucu yerleşik yaşama geçilmesi ile birlikte insanoğlu sahip olduğu bilgi birikiminin artması ve yaptığı buluşlar sayesinde, tabiata boyun eğmekten kurtulmuş, emeğiyle doğayı dönüştürerek, ona egemen olmaya ve böylece kendi hayat standardını üretmeye ve biçimlendirmeye başlamıştır. Oysa, bilgiyi bir "güç göstergesi" olarak algılayan böyle bir yaklaşım, hiçbir zaman tabiat hakkındaki bilgiyi tüketemeyeceğini ve hiçbir zaman sınırsız arzularını doyuramayacağını atlamaktadır. Bu nedenle de bilginin aydınlatıcılığından ve dünyevi nimetlerin lezzetlerinden daha sınırsızca tat alma zevkinden de kendini mahrum bırakmaktadır.

Nitekim yeryüzünde bilim ve inanç başta olmak üzere bütün maddi ve manevi değerlerin Batı insanının dünyayı cennete dönüştürme ideali için kullanılmaya başlandığı, yeni bir çağa gelindi. Bu çağ Allah ve Peygambere kafa tutan İsrailoğullarının tohumlarını attığı, dünyevileşmeyi akıl ve vicdan dışı Katolik inançlardan kurtulmak isteyen Protestanlığın beslediği yeni bir çağdı: Kendi değerini kendinden menkul olarak kutsallaştıran akıl üzerine kurulu bu çağın adı Aydınlanma çağı, ürettiği ideolojinin adı da modernizmdir.

Bilimsel gelişmelere dayanarak kurulan Sanayi Devrimi insanlık tarihinde bu anlamda bir dönüm noktasıdır. Sanayi Devrimi'nden sonra günümüze kadar özellikle bilim ve teknolojide baş döndürücü gelişmeler ortaya çıkmıştır. Günümüzde insanoğlu, gıda ürünleri üretimi açısından da hava ve iklim şartlarına bağlı olmaktan kurtularak 6 milyarı aşan dünya nüfusunun yaklaşık iki katını sağlıklı bir biçimde besleyebilecek düzeye gelmiştir.

Ancak günümüzde iletişim imkanlarının gelişmesiyle birlikte dünya küresel bir köye dönmüş olsa da, insanlar, toplumlar ve milletler arasında gelişmişlik düzeylerine bağlı olarak küresel sömürü mekanizmalarından kaynaklı farklılıklar, eşitsizlikler sürmekte, hatta artmaktadır. Burada yoksulluğun, sefaletin, açlığın, kitle ölümlerinin oluşumunda modern Batı ideolojilerinin ve bu ideolojilerin haklı çıkartılması için harcanan emeklerin ve yapılan savaşların rolünü unutmamak gerekir. Bilim ve teknolojinin gelişmesiyle büyük bir köye dönen dünyamızın ağaları, dünyanın bugün fakir olarak nitelendirilen kıtaları ve insanlarının sırtlarından ve topraklarından çaldıkları nimetlerin büyük ve yağlı kısmına el koymakta, geri kalanını ise dünyanın diğer fakir/mazlum toplumları paylaşmaya çalışmaktadır.

Bununla yetinmeyerek, modern/modern-dışı ayrımının bir uzantısı olarak, gelişmiş/geri-kalmış, zengin/fakir, çağdaş/çağdışı gibi ayrımlarla, Allah'ın yeryüzünde bir temsilci/halife olarak yarattığı kutsal insanlığı, değersizleştirmekte, dünyevileştirmekte, kendi fakirliği ve yalnızlığı, aşağılanmışlığı ile baş başa bırakmaktadırlar. Timsahın gözyaşları kabilinden, vicdanlarını ikna etmek veya eleştiriler, tepkiler ve saldırılardan kaçmak için kurdukları örgütler aracılığıyla, ölmeyecek kadar, çürümüş, kokmuş, bozulmuş, haram kokan artıklarını bir büyüklük edasıyla dağıtmaktadırlar.

İnsanın biyolojik varlığını sürdürebilmesi için gereken gıda, barınak ve giyim miktarı, içinde bulunulan zamana ve topluma göre büyük değişiklikler gösterebilmektedir. Ancak insanların kitleler halinde açlıkla karşı karşıya kalışları, Batı sömürgeciliği ile başlamaktadır. Mesela, Avrupa kıtasında sanayi devrimi öncesinde feodallerin ve kilisenin, sanayileşme sonrasında ise baronların ve asillerin baskıları altında yaşayan kitlelerin büyük bir kısmı, bu anlamda fakirlik içinde yaşamakta veya fakirlik tehlikesi ile karşı karşıya karşıyaydı. Ancak daha acıklı, dramatik örnekler dünyanın diğer kıtalarında da yaşanmaya başlandı. Özellikle Batılı kaşiflerin/sömürgecilerin ve talancı/hırsızların önce Amerika, ardından Afrika, sonra Avustralya ve Asya kıtalarının öz kaynaklarını sömürmeye başlaması ve buralarda yaşayan insanların çalışma ve üretme imkanlarını ve yeteneklerini ellerinden almasından sonra, buralarda yaşayan insanlar karın tokluğuna bile değil, ölümüne Batılı aç gözlü efendileri(!) için çalışmak zorunda bırakıldılar.

Yirminci yüzyılda kapitalizm ile sosyalizm ideolojileri arasında yaşanan tartışmalarla ilintili olarak, siyasi, hukuki ve sosyal alanlarda sanayileşmiş ve zengin ülkelerde fakirlerin durumları göreli olarak düzeltilebildi. Ne var ki, bu ülkelerin bile önemli bir nüfusu azınlıktaki zengin nüfusa oranla çok fakir durumdadır. Bu durum zihin ve ideolojik bağlamda Batılılaştırılmış toplumlarda kelimeler ve kavramların anlatmakta yetersiz kalacağı bir perişanlık içindedir.

Bediüzzaman'a göre yeryüzündeki çatışmaların ve savaşların en önemli nedenleri, insanı sadece ekonomik bir varlık seviyesine indirgeyen modern tüketim ve sömürü ideolojileridir. Sermaye birikimine dayalı sermayecilik ve faizcilik ile, fakir ve zayıf olanın sırtından geçinmeyi ilke edinen güçlüyü ve uyanık olanın her türlü davranışını meşrulaştıran kapitalizm, kitleleri fakirleştirmiş, güçsüzleştirmiş ve zengin tabakanın kölesi haline getirmiştir. Bu ideolojiye karşı çıkan sosyalizm ise, insanı aynı şekilde ekonomik bir varlık olarak gördüğü için, kişiler yerine devlete köle yapmıştır.

Bediüzzaman, toplum hayatında denge, düzen ve güvenin korunmasının temel şartı olarak, toplumsal tabakalar arasında boşluğun ve uçurumun olmaması gerektiğini savunur. En dengeli toplumsal tabakalaşma biçimi, zengin ve fakir sınıflar arasındaki gelir ve hayat standardı arasındaki farkın en az olduğu toplumsal yapıdır. Eğer zengin tabaka ile fakir tabaka arasında büyük bir uçurum olursa, fakirlerden zenginlere doğru düşmanlık ve saldırılar artar. Zenginler de fakirleri aşağılar ve güven duymaz. Maalesef bugün dünyanın en önemli problemlerinden birisi de güven bunalımıdır.

Bu nedenle, sosyal, siyasi, hukuki ve ekonomik anlamda toplumlar arsındaki farkların ve zıtlıkların azaltılması veya en aza indirilmesi için çalışmak gerekir. Bugün yeryüzünde küresel bir fakirlik vardır. Bu insanlar kendilerini dışlanmış ve önemsenmemiş olarak hissetmektedir. Bu psikolojinin sonucunda, önlerine çıkan bütün değerleri ve güçleri düşman olarak görmektedirler. Küresel köyün muhtarları fakirleşmeye/insandışılaşmaya mahkum etmeye çalıştıkları bu kitlelerin tehdidinden kurtulmak istiyorlarsa, yüzyıllardır bir azınlık tarafından kullanılan dünya nimetlerini, emperyalist, sömürgeci bir mantık ile değil, insani ve adil bir yaklaşımla paylaştırmaya çalışmalıdırlar. Yoksa, Asya ve Afrika'nın fakir bırakılmış kalabalık kitleleri tarafından talan edilme tehlikesi ile karşı karşıya kalabilirler.

Nitekim fakirleştirilmiş kitlelerin içinde bulunduğu yıkıcı psikolojiyi anlatmak için değersizleşme ve düşmanlık duygusunun yansımaları bize küresel terörün ipuçlarını da verebilir. Bu insanların içinde bulundukları bazı tutumlar şunlardır:

1- Dışlanmışlık Duygusu: Fakir insanlar, kendilerini toplumdan dışlanmış ve reddedilmiş olarak algılarlar. Bu algılar genel olarak ele alındığında ise karşılıklı bir "toplumsal dışlama"ya işaret etmektedir. Ancak bu toplumsal dışlama fakirlerin yaşadığı bir "durum" değildir. İnsanların sürekli olarak içine itildikleri, onur duygusunun kaynağı olan temel haklarından yoksun kaldıkları bir süreçtir Bunun yanında yoksulluğun en doğrudan sonucu açlıktır. Açlık bir yandan hayatın dışına itilmeyi ifade eden ölüme yol açarken, bir yandan da bireylerin bedensel ve zihinsel kapasiteleri üzerinde kalıcı hasarlara yol açarak fakirliği kangren haline getirir.

2- Kendi Hayatını ve Davranışlarını Kontrol Edememe Hali: Fakirlik, benlik saygısını ve insan onurunu zedeler. Bu, kişinin kendini tanımlamasında ve başkalarının kendisini tanımlamasında bir değer yitimine/değersizliğe yol açar. Bu durum dışlama mekanizmasının doğrudan sonucudur. Bunun sonucu olarak birey ahlaki olarak da değersizleştirilmekte, toplum tarafından 'öteki', 'aşağı' olarak nitelenmekte, toplumsal açıdan da 'tehlikeli sınıflar', 'riskli gruplar' olarak kategorize edilmektedir. Bu sürecin sonucunda bireyler kendi hayatlarını kontrol edememektedirler.

3- Siyasal Dışlanmışlık Hali/Vatandaşlık ve Tabiiyet Krizi: Kamusal alanda fakirliğin dışlayıcı etkisi, geniş halk kesimlerinin politikadan uzaklaşmasına, giderek politika karşıtı bir konumlanmaya yol açar. J. Habermas'a göre bunun en açık anlamı 'yurttaşlık krizi' ya da 'temsili demokrasinin krizi'dir. Yoksulluk nedeniyle dışlanan bireylerin, yurttaşlığa ilişkin haklarla olan bağları tahrip olur ve sisteme olan güvenleri sarsılır. Temsili demokraside "oylarıyla seçmenler, tercihlerini ifade etmiş olurlar". Sisteme güveni sarsılan bireyin, kendini politik yaşamın dışında hissetmesi ve politik yaşamın hiç sürecine katılmaması, kendini temsil sürecinin dışında algılaması 'temsili demokrasinin' günümüzde yüz yüze kaldığı en büyük problemlerden birisidir.

4- Her Türden Değere Güvensizlik ve Düşmanlık: Bugün iletişim araçları sayesinde dünya yüzündeki bütün yeniliklerden ve cazip ürünlerden haberdar olan, ancak ona ulaşamayan kitleler, bu nimetlere sahip olan ama kendileriyle paylaşmaktan kaçanlara karşı bir güvensizlik, düşmanlık ve öfke duymaktadırlar.

5- Benim Olmayan Kimseye Nasip Olmasın Duygusu: Bilim ve teknolojiye dayalı bütün medeniyet değerlerine karşı bir olumsuz isyankarlık ve yıkıcılık duygusu gelişebilir. Bugün küresel adaletsizliğin körüklediği hukuki, siyasi, sosyal ve ekonomik problemler, sadece Batı demokrasi anlayışını tehdit etmekle kalmamaktadır. Habermas ve diğer bazı Batılı düşünürler sadece kendi ürettikleri siyasal ve sosyal sistemin sürekliliği açısından bakmaktadırlar. Oysa durum daha derin insani ve dramatik bir anlama sahiptir. Aşağılanmışlık ve dışlanmışlık duygusunun baskısı altındaki kitleler yıkıcı ve tüketici duygularla, sadece haklı bazı hedeflere yönelmekle kalmamakta, aynı zamanda her türlü insani değere karşı bir düşmanlık beslemektedir. Tehlikede olan sadece bazı sistemler ve yapılar değildir, aynı zamanda dünya küresi toptan tehlike altındadır.

Sonuç olarak modern Batı medeniyeti zenginliği olumlu, fakirliği olumsuz bir değer olarak benimsemesine, hatta kendisinin fakirliği ortadan kaldırıp, dünyevi bir cennet kuracağı vadine rağmen, fakirliği, dünya insanlığının daha derin, daha kronik ve altından kalkılması güç bir hastalığı haline getirmiştir. Fakat hastalık sadece Batı medeniyeti mensuplarını etki altına almakla kalmamış, bütün yeryüzünde yayılmıştır. İnanç sitemi olarak bu hastalıktan en uzak olması gereken Müslüman ülkelere ve insanlarına baktığımızda da fazla farklı bir manzara görülmüyor. Her yerde mutlu bir azınlık ve mutsuz fakir bir kalabalık! Hatta Müslüman despot ve diktatörler bu zıtlığı Batılı üstadlarından daha acımasız ve açık biçimde yapıyorlar. Nitekim bu çelişkili durumu, güncel bir örnek bize apaçık gösteriyor. Güney Asya'da meydana gelen tusunami felaketi karşısında, Batılı devletler göreli olarak yardım etmeye çalışırken, Müslüman ülkelerin zenginlerinin hiç oralı olmadıkları görülüyor. Bu durum fakirliğin dışsal/olgusal bir hastalık olmaktan daha çok içsel/deruni bir anlam taşıdığının göstergesidir.

***

Öz

Bu yazıda fakirlik hastalığının mahiyeti anlaşılmaya çalışılmakta ve gereken doz ve türde çareler aranmaktadır. Hastalığın kaynağında kapitalist ve sömürgeci Batı medeniyet anlayışının ve modernist dünya görüşünün olduğu vurgulanmaktadır. Bu hastalığın çözümü için kısa vadeli pragmatik çözüm önerileri yerine daha uzun vadeli ve kökten yolların üretilmesi gerektiği düşüncesi işlenilmektedir. Bunu için önce daha insani bir bakış açısı üretilmeye çalışılmakta ve doğru sonuca götürecek belirli bir yöntem belirlenmesi gerektiği ortaya konulmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Fakirlik, Küresellik, Modern Batı Me-deniyeti, Tüketim

Abstract

This text tries to understand the content of the poverty illness and seeks to find available solutions. It emphasizes that poverty originates from the capitalistic and exploitative Western civilization and from the modern world view. Rather than short-term and pragmatic suggestion for solution, this paper argues that long-term and essential solutions should be produced. In order to achieve this aim, a more humanistic point-of-view seems to be a necessity. A particular method that will lead us to the effective consequence should be defined from the beginning on.

Key Words: Poverty, Globalizm, Modern Western Civilization, Consumption

Kaynaklar

A. Cevizci, Felsefe Terimleri Sözlüğü, Paradigma, İstanbul, 2000.

Bediüzzaman Said Nursi, İşaratü'l-İcaz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2000.

Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2000.

G. Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, İstanbul, 1999.

http://www.canaktan.org/ekonomi/yoksulluk, Yoksullukla Mücadele Stratejileri.

http://www.denizfeneri.org.tr. Yoksulluk Sempozyumu Sonuç Bildirgesi

http://public.cumhuriyet.edu.tr/~mazlum/makale.htm, Yoksulluk ve Küreselleşme.

J. Habermas, Öteki Olmak, Ötekiyle Yaşamak, Y.K.Y, İstanbul, 2002.

Z. Bauman, Çalışma Tüketicilik ve Yeni Yoksulluk, İstanbul, 1999.

Yukarı