2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 4249

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2007 
 İlme, İrfana, Ümrana KÖPRÜ
 KÖPRÜ / Güz 2003 
 Tesettür


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Ahlak
Yaz 2006   [ 95. Sayı ]


Ahlâk ve Bilim

Ethics and Science

Taşkın TUNA

Fizik Yüksek Mühendisi, Araştırmacı-Yazar

Ahlâk; konusu ve kavramı itibariyle; dinî, felsefî, ailevî, içtimaî hatta siyasî boyutlara sahip olan ve bu bakımdan çok yönlü tartışılması gereken geniş yelpazeli bir açılımın farklı tonlarının topluca değerlendirilmesini hedef alır.

Biz bu çalışmamızda ahlâkın bir diğer veçhine; bilim konusuna eğilmek ve konuyu her iki açıdan ele alıp değerlendirmek istiyoruz.

Önce ahlâk üzerinde bazı tespitlerimizi arz edelim:

Ahlâk, aslında İslâm'ın en temel ve değişmez taşı olarak kabul edilen "tevhid" üst başlığı altında bir 'alt kimlik' olarak düşünülebilir. Bu açıdan bakıldığında, İslâm'ın bütün yüksek değerleri gibi, ahlâk konusu da, tevhidin geniş şemsiyesi altında diğer alt başlıklarla beraber ele alındığı zaman, bu "diğerleri" arasında bilimin de bulunduğu görülecek ve böylece makalemizin esas konusu olan "ahlâk ve bilim" anlayışı öne çıkan bir nitelik kazanacaktır.

Yüce Kitab'ımız olan Kur'an'da ahlâk konusunda yüce Peygamberimize hitaben söylenmiş şu şaşmaz hüküm, belki de işin aslını ve esasını göstermesi bakımından üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken çarpıcı bir ikaz ve ibret verici bir öğüttür.

"Gerçekten sen büyük bir ahlâk üzerindesin." (Kalem 4)

İmam Mâlik b. Enes'in 'el-Muvatta' adlı eserinde ahlâk konusu işlenirken Hz. Peygamber'in "Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" yüksek hadisi belirtilmekte; böylece bu ünlü sözün iman dolu kalplerde yeni yeni açılımlar ve gönüllere ferahlık veren feyzler meydana getireceği kesinlik kazanmaktadır.

İnsanın ruh denilen lâtif bir bileşenden ve anatomik adı verilen atomlardan kurulu olan kesif bir bedenden; yani iki bileşenden oluştuğu gerçeğinden giderek, lâtif ve kesif olan iki bileşenin tam bir uyum ve denge halinde olması ve çalışması, insanın huzuru ve bahtiyarlığı için yeterli ve gerekli şartlar arasında sayılabilir.

Aslında içinde bulunduğumuz kâinatın kesif; kâinat ötesi âlemin ise lâtif yapı taşlarından olduğu ve oluştuğu dikkate alınırsa; ruh'un lâtif olan İlâhî âlemden veya fizikî deyimiyle soyut, ulvî, mücerret, sâbitat ve mutlak olan Emir âleminden buraya nüzul ettiği Kur'anî ifadelerle kesinleşmiş bir değişmez hüküm olarak karşımızdadır. "Ben ruhumdan insana üfürdüm" (Sad: 72/Hicr: 29) âyeti bu gerçeğin odak noktasını teşkil etmektedir.

Öte yandan; etten, kemikten kan ve kaslardan ibaret olan ve aslında fizik açısından atom ve moleküllerin olağanüstü bir nizam, intizam ve ahenkle bütünleşip birleştiği anatomik beden ise, bu kâinattan; başka bir deyişle ulvî değil; suflî olan; mutlak değil, izafî olan sarf malzemesinden yaratılmıştır. Bu suflî bileşen, beden elbisesi olarak da tanımlanan ve emanet olarak ruha giydirilen, eğreti olarak da kabul edilen bir elbise veya tasavvufî deyimiyle de sadece bir hicabtır.

Kanaatimizce; eğer kesif olan beden, lâtif olan ruhu esir alır ve ona her istediğini yaptırır hale gelirse; o zaman ahlâkî çürüme ve yozlaşma baş gösterecek; önce ferdî, daha sonra da ailevî ve nihayet içtimaî kaos ve kargaşa ortamı tüm sahte aktörleriyle sahnelenecektir. Sonuçta sosyal ve siyasî ortamda yozlaşma ve yabancılaşma ile birlikte, yolsuzluklar ve haksızlıklar da birbirini izleyecek; toplum; cehâlet, zulüm ve hurafelerin pençesinde çaresiz kalacak; köşe dönmecilerin köşe başlarını tuttuğu, yabancı kültürlerin hâkimiyeti altına girmiş; millî ve manevî değerlerini kaybetmiş bir güruh haline gelecektir. Tarihte ve günümüzde bunlara örnekler verilebilir.

Oysa esas olan mesele, kesif olan bedenin sahte istek ve yalancı ihtirasların boyunduruğundan kurtulup, daha özgür olan lâtif olan ruhun hâkimiyetine girmek olmalıdır. Nefis terbiyesi ve kalb tasfiyesinin anlamı da budur.

Nefsi terbiye ve tezkiye ederek güzel ahlâkı elde etmek demek; lâtifin kemâl; yani olgunluk mertebelerini yakalaması ve onda ilerlemesi demek olacaktır.

Nitekim dünyanın bir imtihan yeri olduğu; hangi kulun daha mükemmel, daha 'iyi ahlâklı', daha bilgili, daha kâmil, daha "salih amel" işlediğini denemek için hayatı ve ölümü yaratanın Allah olduğu Kur'an'da Mülk Sûresi'nde aynen ifade buyurulmuştur.

"Hanginizin daha güzel (ahseni amele) davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O'dur. O Azizdir, Gafûrdur." (Mülk:2)

Ahlâk konusu, 30. Söz'de en veciz bir şekilde izah ve ispat edilmektedir. Satırlarımız arasına aynen aktarıyoruz:

"Gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiye ile secaya-i hasene ile tahallûk etmekle beraber; aczini bilip, kudret-i İlâhiye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlâhiye'ye istinat, fakrını görüp rahmet-i İlâhiye'ye itimat, ihtiyacını görüp gınâ-i İlâhiye'den istimdat, kusurunu görüp aff-ı İlâhiye'ye istiğfar, naksını görüp kemal-i İlâhiye'ye tesbihhan olmaktır."

Bu veciz ifadelerde de açıklıkla beyan buyurulduğu gibi, insanlığın gayesi, hedefi, amacı ve ideali; hatta insan olmanın vazifesi, ahlâklı olarak, iyi ve faydalı amellerle ahlâkını yükseltmek ve süslemek olmalıdır.

Güzel ahlâkın belki de en güzeli ve en değerli olanı da bilgidir, bilimdir, bilinçtir; özetle ârif olmaktır. Çünkü "Nefsini 'bilen' ancak Rabb'ini bilebilir" yüksek sözünün derinliklerinde yatan da aslında bu bilgidir. Marifetullah denilen bilinçtir. Burada kastedilen bilinç; zihin açıklığı değil; tam bir teslimiyet ve takvâ ile sürekli olarak yüce Allah'ın tüm esma ve sıfatlarının kendi öz varlığındaki tecellilerinden haberdar olmak; farkındalığı üst düzeye ve yüksek dereceye çıkarmak demektir.

Es Sehmerani'nin 'Zerruk' adlı eserinde yer alan aşağıdaki ifadeler, konunun belki de belkemiğini oluşturmaktadır:

"Tasavvuf, Hakkın rızasını kazanmak ve ebedî saadete ulaşmak için nefsi terbiye etmekten, ahlâkı güzelleştirmekten, içi ve dışı tenvir etmekten, sûreti ve sîreti tezkiye etmekten, insan rûhundan, imandan, ihsândan ve dolayısıyla Allah'tan ve bu konularla ilgili olarak nefisle mücâhededen, riyâzetten, mükâşefeden, müşâhadeden, makamdan, halden vb. hususlardan bahseden bir ilimdir."

Bu ilginç ve çekici ifadeden anlaşıldığına göre, ahlâkı güzelleştirmenin yolu, yönü ve yöntemi ancak ve ancak ilimle gerçekleşmektedir.

"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu" hükmünün derinliğinde de ilim ve ahlâk ilişkisinin sağlam düğümlerinin zarif ilmikleri yer almaktadır.

Burada bilimin ne olduğu; konusu, kapsamı, uygulanabilirliği ve çerçevesi üzerinde de durmak gerekebilir.

Yunus Emre'nin o ünlü dizelerindeki; "İlim ilim demektir, ilim kendin bilmektir / Sen kendini bilmez isen, bu nice okumaktır." sözünün zarif açılımının, okuma yazmanın hiç de ilim sahibi olmaya yetmediğini açıklaması bakımından ne kadar da düşündürücüdür!

Mevlana da ünlü Fihi Mafih'inde (s. 211) yüce Peygamber'in asırlardan beri devam eden son derecede sahte ve abartılı 'ümmî' söylentisine şiddetle karşı çıkıyor ki, çok doğru bir tespittir. Zira "âlemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamber" nasıl olur da her şeyden habersiz ve (ümmî) olabilir?

"Mustafa'ya (a.s.m.) ümmî derlerdi. Onun ümmiliği yazı yazmaya ve ulûma (ilme) muktedir olmamasından değildir… Kamer üzerine yazı yazan; kâğıt üzerine yazı yazmasını nasıl bilmez? Alemde onun bilmediği ne olabilir? Çünkü herkes ondan öğrenir. Cüz'î aklın vukûfu olur da, küllî aklın vukûfu olmaz olur mu?"

Aslında bizim bilgimiz de sonradan iktisab edilen (kazanılan) bir bilgi olduğu için bu bilgiye kalıcı değil; emanet veya eğreti, muvakkat olan bilgi denilir. Bunun en güzel örneğini yine şanı yüce Kur'an'dan alıyoruz:

Habil'i öldüren Kabil'in onun cesedini gömme işini, Allah'ın gönderdiği bir kargadan öğrenmesi (Maide: 31) ve böylece ölülerin gömülmesi gereğini öğrenmesi, sonradan edinilmiş bir bilgi olmaktan öteye geçmemektedir.

Aslına bakılacak olursa bütün bilgiler de aynı mahiyettedir. Yani emanet, eğreti ve muvakkat! Yani geçici, asıl değil, yapay!

Dünyada böylece ilk insan türüne 'bilgi' öğretilmiş olmakla, asıl kaynağın Allah'a ait olduğu anlaşılmakta; böylece insanların her türlü keşif, icad ve buluşlarının esasen var olan tüm kural, kuram, teori ve yasaların; mikrokozmostan makrokozmosa kadar her tek zerreden, galaktik sistemlere kadar kâinatın her tarafına sinmiş ve yayılmış olan bilim hazinelerinin usta bilimciler tarafından buraya taşınması olayından başka bir şey değildir. Buradan çıkan çarpıcı sonuç şudur: Allah'ın bilgisi haricinde hiçbir fiziksel, kimyasal, biyolojik, jeolojik; özetle hiçbir bilim dalı yoktur! Olan, sadece var olanın buraya iletilmesinden ibarettir. Kepler doğmadan önce de Kepler Kanunları uygulanıyor ve gezegenler güneş etrafında belirli periyotlarla dolanıyorlardı. Edison'dan önce de elektrik vardı. Einstein'dan önce de uzay-zaman boyutlarının o harikulâde esnek ve ahenkli denklemleri geçerliydi.

Çünkü evrenimizin tamamını oluşturan atomik düzeydeki parçacıkların her biri ve bunlar arasında var olan olağanüstü derecedeki sıkı ilişkiler, matematik prensiplere dayalı dantel misali örülmüş düzenlemelerin yasalaşmış örnekleri ile doludur. Bu öylesine ahenkli, öylesine muhteşem ve öylesine harika bir sistemdir ki; burada şans ya da tesadüflere, olasılık veya olanaklara; seçenek veya rastlantılara yer yoktur. Her mekân ve zaman boyutunda olması gereken neyse o olur. Her şey ve her olay kendi yerinde; nerede ve nasıl bulunması ve oluşması gerekiyorsa oradadır ve o zamandadır. Talih, rastlantı, şans, zar ve fal oyunları evrensel bütünlük içinde yer almaz. Olayların kendi doğal seyri içindeki akımı, üstün bir plânlamanın bilimsel örnekleri ile doludur. Evrende bir yaprak bile kendiliğinden kıpırdamaz.

Bunlar bilimin zâhiri, yani dış görüntülerini yansıtan ve tabii ki, 'olmazsa olmaz' niteliklere sahip olan ve sadece uzmanların değil, doğanın işlemesini kavramak bakımından herkesin yüzeysel de olsa bilmesi gerekli olan, "kadın erkek her Müslüman'a farz olan" bilgilerdir.

Ancak bütün bu bilgiler, bilim başlığı altında toplansa bile, üstelik bilimde en üst düzeye çıkmış bilim insanlarının sayısı bir hayli fazla olsa dahi; konusunu başlığımızın 'ahlâk ve bilim' adından alan bu makalemizin esasını ve özünü yansıtacak mıdır? Kesinlikle hayır!

Çünkü konusu ahlâk olan ve ahlâkın alt başlığı olan bilimin; öğrenmek, kavramak, irfanî boyutta bilgi sahibi olmak; özetle 'marifetullah' demek olan Allah bilgisine olan vukufûyeti hedef alacak bir asîl gayeye ulaşmak olmalı ve böylece kemalâtı bulmak ve ona erişmek esas alınmalıdır.

Çünkü 'salih amel' budur! Çünkü Fâtiha'daki 'Sıratü'l Müstakîm' demek olan 'doğru yol' budur, ve yine o büyük kurtarıcının 'İki günü birbirine eşit olan ziyandadır' yüksek sözü ile bizlere gerçek anlamda ahlâkı, bilimi ve irfaniyeti anlatan O'dur.

Hayırla-şerr; yani ahlâkla-ahlâksızlık veya başka bir açıdan, irfaniyet ile cehâlet; hatta hidâyet ile dalâlet; gazapla-rahmet gibi zıtların uyumundan, âlemin düzeni ortaya çıkmıştır. Yüce Allah, kötülük fiilini yaratmıştır ama, kötülüğe rızası yoktur ve dinen yasaklanmıştır. Eğer insan kötülükte ısrar ederse de, kendi iradesi ölçüsünde hür ve özgür bırakılmıştır. Ancak yine de tövbe kapısı hep açıktır. "Rahmetim gazabımı geçmiştir" sözü, bu ümitli bekleyişin müjdesine işaret eder.

Kuşkusuz bu müjdeye erişmek kolay değildir. Çünkü insan, peygamberleri tasdik edince imân makamına geldi ve mümin adını aldı. Peygamberlere uyunca ve onlara sığınınca çokça ibadet etme gereğini duydu ve ibadet makamına erişerek âbid adını alarak kısmen kemâle (olgunluğa) erdi. İbadetlerin çokluğu oranında olgunluğa derece derece ulaştı, kalbini tasfiye ederek ahlâkta ve bilimde üst basamaklara tırmandı ve zühd makamına erişerek zâhid oldu. Nefsini mertebe mertebe yükseltince, ilim sahipliğine erdi ve âlim oldu. Zâhidlik ve âlimliği kendine dar gelmeğe başlayınca, bu kez eşyanın özünü anlamaya çalıştı ve kendini tanıdı. Kendini tanıyınca, Rabb'ine yakınlık duyduğunu anladı ve böylece mârifet makamına ulaştı ve ârif oldu. Bu da yetmedi, Yüce Allah, onu mârifetle kendi muhabbet ve ilhamına mahsus kılınca, velîlik makama ulaştırdı ve velî unvanını kazandı. Bu kez halkı, Hakka davet için kendisine bir görev düştü, nübüvvet (peygamberlik) makamına geldi ve nebî adını aldı. Nihayet nübüvvet makamından da üstün bir makam gördü ve bu makamda kitapla halkı aydınlatmak istedi ve risalet makamına ulaşınca bu kez adı resûl oldu. Sonuçta, bu merdivenin en son basamağında Hatm makamının mevcut olduğunu gördü ve adının da Hatem olduğunu anladı. Bu makam sadece Hz Muhammed'e aittir. Böylece son basamaktaki makamın zaman boyutundaki bir takvim sıralaması olmadığını; evveliyatın ve nihayetin birleşip bütünleştiği; tekleşip tekilleştiği bir Hakikat Nur'unun değişik görüntülerinden kaynaklandığını idrak etti. Böylece ahlâkta ve bilimde en son basamağa tırmandı.

Çevresine baktı ve tüm unsurların kendisine ulaşmak için hızlı bir sefer ve seyir içinde olduğunu anladı. Böylece varlık âlemindeki her nesnenin âdeta hücum edercesine insanda sonlanmak istediğini gördü. Onların miracını, yani bu yükselişini, "kemâle ermek" olarak değerlendirdi. Kendine baktı ve kendinin de olgunluğa; ahlâk ve bilim konusunda üst düzeylere erişmek hususunda bir istidada sahip olduğunu anladı. Ancak ne kadar olgunluğa ererse ersin, bunun bir son noktası olmadığını da anladı. Çünkü Allah'ın ilim ve hikmetinin sonu olmadığından, kendisi yine eksik kalacaktır. Hz. Muhammed bu eksiklikten müstesnadır.

Bu olgunluğun bir son noktası bulunmamasına rağmen, herkesin bu olgunluk derecesinden kendine göre bir payı vardır. Bu dünyadaki olgunluk makamı, öbür âlemdeki makamını hazırlar. Öbür âlemdeki makamını hazırlamayıp da yolda kalana ne yazık!

İmân makamına ulaşamayıp, sırf kendi çıkarını görüp, gözetip; hakikati örten kişi, öbür taraftaki makamına ulaşamayarak kâfirliğin beden örtüsü içinde kalacaktır. Çünkü onlar bütün ömürlerini zayi etmiş, Peygamber ve velilerin sözlerini dinlememiş, öğüt almamış, insanlığın anlam ve önemini, nereden gelip nereye gideceğini anlamamış Hamd'in idrakinden yüz çevirmiş ham varlıklardır. Dört ayaklı hayvan sürülerinin yüce âlemde barınağı yoktur.

"... Gözleri vardır, onlarla görmezler, kulakları vardır, onlarla duymazlar, bunlar dört ayaklı hayvan gibidirler; belki daha sersemdirler, gafil olanlar bunlardır."(A'râf 7/179)

Burada işaret buyurulan 'gafiller' sözcüğü ahlâk ve bilim kavramından haberi olmayan; enaniyette kalan, sersem sersem ortalıkta gezinen asalak tipteki insanlara verilen vurgulayıcı bir işarettir. Çünkü onlar Yüce Peygamber'in sözünden çıkmışlar, onu dinlememişler, öğüt almamışlardır.

Aşağıdaki dizeler 'Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım' hitabına mazhar olan İslam Peygamberi'nin gerçek kimliğini açığa çıkartması bakımından makalemizin son ifadesi olarak alınmıştır:

"Basmasa o mübarek kademin rûy-ı zemine / Pâk etmez idi kimseyi Hâk ile teyemmüm"

Öz

Ahlâk; konusu itibariyle; dinî, felsefî, ailevî, içtimaî hatta siyasî boyutlara sahip olan ve bu bakımdan çok yönlü tartışılması gereken bir kavramdır.

Ahlâk, aslında İslâm'ın en temel ve değişmez taşı olarak kabul edilen "tevhid" üst başlığı altında bir 'alt kimlik' olarak düşünülebilir. Bu açıdan bakıldığında, İslâm'ın bütün yüksek değerleri gibi, ahlâk konusu da, tevhidin geniş şemsiyesi altında diğer alt başlıklarla beraber ele alındığı zaman, bilimin de diğerleri arasında bulunduğu görülecektir.

Bu çalışmada ahlâkın bir diğer veçhine; bilim konusuna değinilmekte ve konu her iki açıdan ele alınmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Ahlak, İslam, tevhid, bilim

Abstract

Ethics embraces religious, philosophical, familial, social and even political dimensions. Therefore, it should be discussed from various dimensions.

It might be considered as a 'sub-identity' under the title of 'unity' which has been accepted as the most basic and unchanging milestone of Islam. From this perspective, if this subject of ethics has been discussed under the broad umbrella of unity with other sub-titles, then science would appear among other sub-titles as a related subject.

This work touches on another side of ethics, i.e. science, and the issue is analyzed from both aspects.

Key Words: Ethics, Islam, unity, science

Yukarı