2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 2611

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2007 
 Kamusal Alanda Din- Siyaset- Toplum İlişkileri
 KÖPRÜ / Güz 2003 
 Tesettür


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Sevgi
Kış 2008   [ 101. Sayı ]


Duygusal Motif Olarak Sevgi ve Korku

Love and Fear as Einational Motifs

Ahmet ALBAYRAK

Yrd. Doç. Dr., Rize Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Din Psikolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Sevgi yalın anlamıyla bir duygu ve heyecan türüdür. Sevgi, insanın bir şeye ya da bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermesine denir. Bir başka tanıma göre de “sevgi, öğrenilen duygusal bir tepkimedir.”1

İbn Arabî Hazretlerine göre sevginin tanımı yapılamaz. Sevgi ancak tadılır. Tadan kişi de sevginin ne olduğunu yeterince anlatamaz. Aynı zamanda sevgi evrensel bir duygudur. Annenin çocuğunu sevmesi, eşlerin birbirlerini sevmesi, ilâhî bir sır olarak, gayesi “bir tenle bir teni, bir canla bir canı kavuşturmak” olan sevginin evrenselliğine en güzel örnektir.2 Aynı zamanda İbn Arabî sevgi için, “Sevgi seveni sevilene bağlayan bir bağdır ve sevgi sevenin var oluşudur”3 der.

Sevgi, zorlama olmadan sadece özgür olduğunda yaşanabilen, kendiliğinden oluşan neşeyle, güzellikle; hatta gözyaşlarıyla ifadesini bulan bir duygudur. Bu yönüyle sevgi bütün tutum ve davranışların temelinde bulunan bir güçtür.

E. Fromm’a göre ise sevgi, iki insanın birbirlerinin varlıklarını ve her birinin de kendi varlığını tanıması sonucu gerçekleşir. Bu yönüyle sevgi, kişiyi diğer insanlardan ayıran duvarları yıkan, onu diğerleriyle birleştiren, insanın içindeki en etkin bir güçtür.4 Burada sevginin bir anlamda insan olma, insanlaşma sürecinin de temel yapı taşı olarak karşımıza çıktığını görmekteyiz. Sevgi ve aşk, insanı egosundan, nefsinden sıyıran en etkili güçtür ve bu nedenle ilimden dahi üstün bir mevkiye yükselebilmektedir. Çünkü aşk, âşık için âlemin merkezine yerleştirilebilecek yegâne unsurdur.5

İbn Hazm’a göre sevgi ve aşk, ruhların çeşitli yaratılmışlar arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesidir. Bu birleşme ruhların yüksek konumlarındaki durumlarına uygun bir biçimde ve bu durumlara yakın olmalarına göre meydana gelir.6 Bu yaklaşımda sevginin varlıkları birleştirme gibi bir fonksiyonu olduğunu görüyoruz. Sadece sevgi ve aşk, varlıkları birleştirerek onları varlıklar olarak tamamlamaya muktedirdir. Dolayısıyla tamamlanmış, bir başka ifadeyle kemâle ermiş insan, seven ve sevilen insandır.7

Dr. Peck, sevginin ihata edici bir tanımı yapılamamasının onu gizemli bir hale getirdiğini söyler ve yetersiz kalacağını da belirterek sevgiyi şöyle tanımlar: “Sevgi, insanın, kendisinin ve bir başkasının ruhsal tekâmülünü desteklemek amacıyla benliğini genişletme arzusudur.”8 Bu tanım bize sevginin bir süreç olduğunu ve seven ile sevilende olumlu yönde geliştirici etkisi olduğunu gösteriyor. Yapılan tanımlamaların birleşebileceği ortak nokta, sevginin ilâhî aşkın bir yansıması ve aynı zamanda psikolojik anlamda çift yönlü duygusal bir tepki olduğudur.

Sevginin Gelişimi

Sevgi, hoşlanma duygularının en belirgin olanıdır. Sevginin kalıtımın mı ya da öğrenmenin mi ürünü olduğu şeklindeki tartışma günümüzde de varlığını sürdürmektedir. İnsanın doğasında mı sevgi vardır, yoksa sevgi sonradan mı kazanılmaktadır?

Sevginin oluşumu ile ilgili her iki yönde de teoriler bulmak mümkündür. Sevginin, insan tabiatının kalıtımıyla geçen birinci derecede bir öğesi olduğunu söyleyen bir görüş vardır. Bu görüşün sözcüsü Montagu’dur. Montagu şöyle söylemektedir: “İnsan tabiatının niteliğine dair takdir olunması, bilinmesi gereken en anlamlı eleman, insan benliğinde mevcut olan aşktır.”9

Kuşkusuz insanda sevmeye yönelik doğal eğilimler bulunmaktadır. Ama gerçek anlamda sevginin ve onun çeşitli nedenlerinin ortaya çıkması, çeşitli yollarının gerçekleşmesi, hayatın normal akış sürecinde olagelmektedir.

Buna göre diğer bir teori de sevginin; çocuğun, ihtiyaçlarını yerine getiren kişiye karşı tatmin olma sonucu ortaya çıkan bir duygu olduğunu belirtir.10 Böylece sevgi, bireyin hoşlanma duygusu içinde, birine veya birilerine, bir şeylere yönelmesi, onunla olmak istemesi, kendisiyle onun arasında sıcak yakınlığı algılaması, onu kendisini tamamlayan, bütünleyen bir varlık olarak algılaması sonucu gelişmektedir.11

Sevgiye Olan İhtiyaç

Sağlıklı bir gelişim sürecinde çocuk temel bir sevgi kaynağına gerek duymaktadır. Sevgi bağı, çocuğun sadece duygusal gelişimi için değil, zihinsel ve fiziksel olgunlaşması ve gelişmesi için de son derece önemlidir. Sevgi duygusal bir besin görevi görmektedir. Çocuk onunla öz güvenini pekiştirmekte, kendini güvenlik içinde duyabilmekte, zamanla büyüdükçe öz değer ve öz saygı duygularının giderek sağlıklı kimlik ve uyum gelişiminin temel ihtiyacını karşılamaktadır.

Sevilen insanın kendine olan değer ve saygısı da artmaktadır. Seven insanın ise paylaşma, verme duyguları gelişmekte, işbirliği ve bütünlenme ihtiyaçları karşılanmaktadır. Sevgi unsuru sadece bir gereksinmeyi karşılamakla kalmamakta, aynı zamanda insana estetik bir güzellik duygusu da verebilmektedir. Sevgi ve gelişim arasındaki ilişkileri konu edinen birçok araştırma, sevginin bireyde bütün gelişim dönemleri ve öğrenim için gerekli olduğunu ortaya koymuştur. Birinci yaş sonunda beliren birine bağlanma yetisi, diğer insanlara açılımda bir köprü görevi görecektir. Böylece sevgi, çocuğun dışarıdaki nesnelere bağlanma çizgisinin en önemli bir adımı olacaktır.12

Bir çocuk, sevginin incelikli dinamiğini bilmemesi ya da anlayamamasına rağmen sevgiye büyük ihtiyaç duymakta, bundan yoksun kaldığı zaman ise gelişmesi ve olgunlaşması etkilenmektedir. “Sakin, huzurlu ve sevgi dolu bir yuvada büyüyen çocuklar ileride kendi kuracakları yuvada da huzurlu olacaklardır. Huzursuz yuvalar ise çocukların hırçın veya tamamen içe dönük bir tip geliştirmesine sebep olur.”13

Çocuğun gelişimi için gerekli olan sevgi, sözcüklerle ya da isteklerinin tümünün yerine gelmesiyle karşılanmaz. Sevmek, çocukla bütünleşmek, onunla bazı etkinliklerde beraber olmak ve birey olarak onun gerçeklerini anlamaya çalışmaktır. Aynı zamanda “bir insanı sevmek, onun gerçeklerini anlamayı da içerir.”14

Görülüyor ki çocuğun mutlu olarak gençlik dönemine girebilmesi, sevecen biri olarak hayata atılabilmesi için çevresinden ve özellikle anne ve babasından yeterince sevgi ve ilgi görmüş olması gerekir. Aksi takdirde çocuk suç işleme potansiyeli olan bir genç15 veya topluma faydası dokunmayan içe kapanık biri olacaktır.

Psikolojik ve sosyal problemlerle dopdolu olan genç, ergenlik çağına ayak basmasıyla birlikte daha geniş bir çevreye sahip olmasına ve yetişkinliğe doğru ilk adımlarını atmasına rağmen, hâlâ benliğindeki bazı çocuksu özelliklerini yitirmez; sevgiye ve ilgiye olan açlığı devam eder. Bunu, onun çocuksu davranışlarının geri planında görmek mümkündür. Fakat ihtiyaç duyulan bu sevgi, çocukluktakinden farklılık gösterir. Anne-baba sevgisine tamamen bel bağlamasa da ondan kopması da mümkün değildir. Sevgi ve sempati onun hayatında hâlâ önemini korur. Hiçbir insan ergenlikte sağlıklı ve normal bir yaşam sürebilmek için sevgi ve sempatiden daha önemli bir başka kaynağa ihtiyaç duymaz. Sevgi alışverişi ihtiyacı ferdin benliğinde iyice yerleşmiş durumdadır. Açıktan açığa çıkan isyankâr, mütecaviz ve düşmanca davranışların gerisinde sevmek ve sevilmek konusunda doyurulmamış bir susuzluk, bir özlem vardır.16

Gencin sağlıklı bir kişilik kazanması, onun ailesinden aldığı sevgi ve desteğe bağlıdır. “Çocukluk yıllarında çocuğuyla arkadaşça bir diyalog kurmayı başarabilen anne-babalar, genç için gerekli olan rehberlik işlerini de yerine getirmiş olurlar.”17 Gencin ailesinden aldığı sevgi ile sevilmenin ne demek olduğunu öğrenmesi ve böylece kendi dışındaki insanları sevmek için gösterdiği hamlelerin tecrübesi, onun ergenlikte kendine saygı duymasını, başkalarına karşı dostça davranmasını ve karşılaşacağı problemlerini kolayca aşabilmesini sağlayacaktır. Sonunda ergen, mutlu, komplekslerden uzak, benliğini ve sınırlarını bilen bir yetişkin olarak hayata atılabilecektir.

Sevginin Motive Edici Etkisi

Sevgi ve korku gibi konular psikoloji ve sosyal psikolojide, heyecan hayatı veya bir kişinin davranışlarını belirleyen dinamik faktörlerin bütünü manasını taşıyan motivasyonlar içinde ele alınıp incelenmektedir. Çünkü “heyecanlar ve heyecanlılık, motivasyon vetiresinin birbirinden ayrılmaz yönleridir. Kuvvetli motifler, heyecan taşır; korku, sevgi ve nefret de motif meydana getiren psikolojik birer unsur teşkil eder.”18

Sevginin kişinin motivasyonunda iki yönde etkisi olduğu söylenebilir; doğrudan ve dolaylı. Sevginin dolaylı etkisi kişide güven duygusunu pekiştirmede, başarı hissini artırmada ve kişinin kendisini tanıyıp olgunlaşmasında görülür. Çünkü insanın davranışlarına yön veren, tutum ve davranışlarını belirleyen duygularıdır. İnsan, bireysel bir etkinliğinde veya çevresiyle etkileşiminde, olumlu ya da olumsuz bir duygu içerisindedir.19

Sevginin dolaylı etkisi daha çok kişinin gelişme safhalarında olmaktadır. Bunun için gelişim ve eğitim psikolojisi eserlerinde bu konuya yer ayrılır. Rogers olumlu bir benlik bilinci geliştirilmesi için beklentisiz bir sevgi ortamında yetişmenin gerekli olduğunu belirtmiştir.20 Maslow da kendini gerçekleştirmede en önemli faktörün sevgi olduğunu vurgulamıştır.21 Görülüyor ki gelişim döneminde sevgi ile oluşan kişilik yapılanması hayatı mutlu ve verimli kılacaktır. Kendine güvenen kişi sevgiden aldığı güçle başarıya ulaşacaktır. Böylece elde ettiği başarı bir sonraki başarısını da motive edecektir.

Başarıyı motive eden gücün sevgi olduğu birçok psikolog ve eğitimci tarafından dile getirilmiştir. Gerek ailede anne-babanın ve gerekse okulda öğretmenin sevgi ve ilgisi öğrencinin başarısını arttırmada, onu motive etmede önemli bir rol oynamaktadır.

Sevginin dolaylı etkisinin önemli sonuçlarından biri de insanda güzellik duygusunu pekiştirmesidir. Sevgi ile dopdolu olan insan bu hayatta mutlu olmakla birlikte, güzel eserleri görme ve niçin güzel olduğunu anlama çabasına girer.22 Çünkü “sevgi unsuru sadece bir gereksinmeyi karşılamakla kalmamakta, bireye estetik bir güzellik olgusu da verebilmektedir.”23 Güzellik duygusuyla hemhal olan insan, kişiliğinin güzelliklerini üretebilir. Bu süreç onda kişiliğin duygu alanının incelmesine, duyarlılık ve görüş kazanmasına, çirkin ve kötüyü ayırt etmesine neden olur.24

Sevginin doğrudan motive edici etkisi ise, daha çok iletişim alanında olmaktadır. “İletişim kaynağının sevilen, hoş bir kimse olması kendi başına önemli bir etken olarak belirmektedir. Öyle ki bir propagandacının bizi etkilemeye uğraştığı açıkça belli olduğu halde sevdiğimiz, beğendiğimiz bir kimse olduğu için sanki bu etkiyi severek kabul etmekte, hatta belki de onu memnun etmek ister gibi davranabilmekteyiz.”25

Ayrıca sevilen, beğenilen iletişim kaynağı, seyirci ve dinleyici için aynı zamanda taklit edilebilecek ya da özdeşleşilebilecek bir kişi olarak belirebilir. Örneğin, güzel bir sinema oyuncusunun sabun reklamını seyreden bir kişi, aynı zamanda onu seviyorsa, o oyuncuya benzeyebilmek ve onunla özdeşleşebilmek için o sabunu kullanmaya başlayabilir.26 İnsanlar sevdikleri insanla aynı görüşü paylaşmalarını sağlayabilecek biçimde tutumlarını değiştirirler.27 Böylece sevgi kişinin tutum ve davranışlarını değiştirmede veya yeni tutum ve davranışlar geliştirmede motive edici duygusal bir güç olabilmektedir.

Sevilen bir arkadaş tarafından istenilen tutum değişikliği ve bunun derecesi, sevilmeyen bir arkadaşın isteğinden daha etkili olacaktır. Bu etki Zimbardo ve arkadaşları tarafından yapılan bir araştırmayla ispatlanmıştır. Denekler iki farklı araştırmacı tarafından çekirge yemeye razı edilmişlerdir. Bir uygulamada araştırmacı memnun, rahat, resmilikten uzak ve arkadaşça sevgi mesajlarını kullanarak davranır. İstediğini zorlamadan ortaya koyar ve olabildiğince çekici görünebilmek için elinden geleni yapar. Diğer uygulamadaki araştırmacı soğuk, resmi, biraz saldırgan ve korku mesajlarını kullanarak oldukça yasaklayıcı davranır. Genel olarak, sevimsiz biri olabilmek için elinden geleni yapar. Sonuç olarak bu deneyde görülmüştür ki deneklerin araştırmacıya karşı sevgisi arttıkça, yememe mazeretleri ve çekirgeleri sevdiğine karar verme ihtiyaçları azalmıştır.28

Sevgi Kavramının Karşıtı Olarak Korkunun Mahiyeti

Sevgi, öfke gibi önemli heyecan çeşitlerinden biri olan korkunun sevgi kavramı kadar yeterince tanımlanamadığını söyleyebiliriz. Oysa korku, insan hayatında çok önemli bir anlam taşımaktadır. Bu duygu, sadece insanları birbirinden uzaklaştırmakla kalmaz, aynı zamanda tıpkı üzüntü gibi, başkalarını garip bir şekilde kendine çeken bir özelliği olmasından dolayı da karmaşık bir duygu olarak karşımıza çıkar.29

Korku, “değişken şiddetteki duygusal bir tepkinin ve az veya çok önemli nöro-vejetatif tezahürlerin birleşiminden doğan bir durum olarak ele alınabilir.”30 Bir başka ifade ile korku, canlı varlıkların görünen ve görünmeyen tehlikeler karşısında gösterdikleri en tabii tepkidir. Kısaca korku için, nesnel olarak tehlikeli olan durumlar karşısında gösterilen tepkidir, diyebiliriz. Psikologlar çocukluk çağında sık sık görülen bu ruhsal durumu, canlıyı uyaran ve kendi savunmasını sağlayan yararlı bir mekanizma olarak görmekte31 ve korkuyu “hem kaçınılmaz, hem de temel bir duygu” olarak nitelemektedirler.32

Sevgi ve korku kavramlarını alışılmışın dışında farklı bakış açılarıyla değerlendirip dikkatleri üzerine çeken Scott Peck’e göre korkunun temeli tembelliktir. Korku yaradılışımızda var olan tembelliğin çok görülen bir biçimidir. Korkularımızın çoğu, statükoyu değiştirmeye karşı duyduğumuz korkudur; olduğumuz yerden ileri atılırsak ellerimizdekini de yitirmekten korkarız. Risk, statümüzü kaybetme riskidir; korku da, yeni bir statüye ulaşmak için gereken çabadan dolayı korkulan korkudur.33

Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere korku, gelecekle ilgili bir duygudur. İstenmeyen bir şeyin meydana geleceğini düşünmekten dolayı kalbin elem duymasıdır. İnsan, arzu ettiği bir şeyi elde edememekten korkar.34

Korkuları meydana getiren psikolojik ve sosyolojik sebeplere girmeyeceğim. Ancak bu sebeplerin daha çok içinde yaşamakta olduğumuz fizikî ve sosyal dünyamızdan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu arada şunu da belirtelim ki, farklı sebepler farklı korku türlerini ortaya çıkarmakta ve bunların psikolojik sonuçları da farklı olmaktadır.

Bu arada korkuyu meydana getirecek uyarıcının sadece dış hadise olarak düşünülmesi veya tarif edilmesi yeterince isabetli olmaz. Çünkü “korku tepkisi, sadece dış uyarıcıya değil fakat o andaki organik hâle, muhitin arz eylediği hususiyet ve manaya, hadisenin potansiyel bir tehlike teşkil edip etmediğini idrak kabiliyetine, ferdin kendisine olan itimat derecesine ve bunlara benzer sayısız âmillere bağlıdır.”35

Korkunun mahiyetiyle ilgili, son olarak korku kavramının “istek” kavramı ile olan ilişkisini belirtelim. İstek insandaki itici güçlerden birisidir. O, ferdi belirli objelere ve şartlara doğru olumlu yönde olduğu gibi, olumsuz yönde de itebilir. Eğer istek bireyi sakınmaya ve çekinmeye doğru iterse, o zaman bu korku şeklinde de görünebilir.36 İsteklerine ulaşamayan bireyin korku duygusu yılgınlığa dönüşecek ve böylece artan “tasa”sı ile birlikte gerçeklerden kopabilecektir.

Korkunun Gelişimi

Korku duygusunun kalıtımın mı ya da öğrenmenin mi bir ürünü olduğuna ilişkin tartışma alanı hâlâ tazeliğini korumaktadır. Bir başka tartışma, korku duygusunun hangi çeşitlerinin içgüdüsel olduğu şeklindedir. Watson geliştirdiği kurama göre, iki doğal korku uyaranı olduğunu ve bunların da yüksek ses ve âni yer değişikliği olduğunu ileri sürmüştür.37

Bu tür tartışmalar bir yana, korku olayının bütün canlılarda görülen ilkel korkunun bir yansıması olduğu şeklindeki tez geçerliliğini korumaktadır. Özellikle insanlar, tabiata karşı güvensiz ve zayıf olduklarından korkmaktadırlar.38 İnsanlığın ilk zamanlarında korkular yine ırk için bir amaç taşımaktaydı. Korkuların etkisi altında ilk insanlar avlamak istediği hayvanlardan gerektiğinde kaçabilmesi için ya da tehlikelerden korunmak üzere sürekli uyanık olmak zorundaydı.39

Korkunun içgüdüsel olduğu ile ilgili görüşlerin yanı sıra; özellikle davranışçı kuramcılar korkunun öğrenme ile oluştuğunu ileri sürmüşlerdir. Özellikle şartlanarak öğrenme, korku duygusunun oluşmasında temel olmaktadır. Belirli bir uyarıcıya karşı korkulu tepki U-O-T birleşmesine neden olmaktadır. Aynı ya da benzeri uyarıcılar çeşitli zamanlarda aynı tepkileri uyandırmaktadır. Özel bir korku durumu giderek genelleşmekte, sonuçta o özel durumu çağrıştıran her şey zamanla korkuya neden olmaktadır.40

Çocukluk psikolojisi açısından korkunun gelişimine gelince şunları söyleyebiliriz:

Doğduğu andan itibaren, çevresiyle çeşitli ilişkiler içerisine giren çocuk için aslında herhangi bir korku objesi söz konusu değildir. Genellikle çocuklarda korkular 2-3 yaşlarında ortaya çıkmaktadır. Bu yaşlar ise, zihni gelişimin başladığı çağa rastlamaktadır.41 Çocuğun, daha birkaç aylık iken yüksek sese karşı ağlayarak tepkide bulunması ise, korku coşkusunun sadece bir belirtisidir.42

Korkular genellikle yaşa paralel olarak artmaktadır. Ancak bir çocuğun ne zaman neden korkacağını tespit etmek oldukça zordur. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi, korkunun meydana gelişinde, çevre şartları, geçmiş yaşantılar ve o andaki psiko-fizyolojik durum rol oynamaktadır. Mesela, köy çocukları incelenmiş ve korkuya sebep olan faktörlerin %75’ini hayvanların oluşturduğu tespit edilmiştir.43

Batı’da yapılan bir araştırmada ise, “dokuz yaşındaki çocukların %40’ından fazlasının korkularının bedensel zarar, soygunlar, çocuk hırsızları ya da ölüm ve hayvanlar çevresinde yoğunlaştığı belirtilmektedir.44

Görülüyor ki bir bölgede hayvan korkusu birinci sırada yer alırken bir başka bölgede son faktör olabilmektedir. Batı’da soygun ve çocuk hırsızlığının ilk sırada yer alması ayrıca dikkatle incelenmesi gereken bir başka konudur.

Çocuklarda rastlanılan korkuların %90’ının hatalı ve yanlış eğitimden kaynaklandığı gerçeği, bizi korkunun en önemli nedenine götürmektedir. Çünkü hakkında hiç bir fikre sahip olmadığı herhangi bir şeyi çocuk, -telkin vasıtasıyla- sevebilir veya ondan korkabilir.45

Ergenlikte korku tepkisi bir anlamda çocukluktakiyle eşdeğerdir. Korkular çocuklukta başlar ve ergenlikte devam etme eğilimi gösterir. Üniversite seviyesinde yapılan bir incelemeye göre, ergenlik çağı yıllarının sonlarında yani yetişkinlik yıllarının başlangıcında bulunan kimseler hâlâ çocukluk çağlarından kalma korkularıyla birlikte yaşamaktadırlar.46

Gençlikte korku heyecanı ile ilgili değişiklikler “nitel” olmaktan daha ziyade “nicel” dir. Artık gencin ilgi sahaları değişmektedir. Ergenin ilgilendiği faaliyetlerin sonucunu kestirememesi ve toplumdaki yerini yitirme endişesi çocukluğa göre daha farklı korkulara neden olabilir.47

Sonuç olarak şunu belirtmeliyiz ki, korku ve endişe yaştan yaşa ve kültürden kültüre farklılık arz edebilir. Bunda inanışların ve çocukluk döneminde alınan telkinlerin büyük rolü vardır. Yaş ilerledikçe, çevreyle olan ilişkilerin artması sonucu korkuların giderek azaldığı veya mevcut korkuların daha anlamlı bir zemine oturduğu görülür. Bu durum aynı zamanda kişinin eğitimi ve yaşantıları ile de bağıntılıdır.

Korkunun Motive Edici Etkisi

Uyandırılan korku derecesi ile bunun tutum ve davranışlar üzerindeki etkisi çeşitli araştırmalarla incelenmiştir. Bu konu daha çok sosyal psikoloji ve iletişim uzmanlarının dikkatini çekmektedir.

Korkunun yüksek düzeyde olmasının çocuklarda olumsuz yönde tesir yaptığı bilinmektedir. Çünkü çocuk, korku ile oluşturulmak istenen davranış değişikliğinin sebebini bilmemekte ve korkuyu içselleştirememektedir.

Kağıtçıbaşı, bir faraziye ile bu konuyu şöyle açıklamaktadır: Örneğin, ders çalışmayı sevmeyen Fatma’nın bu davranışına büyük bir ceza ile mi yoksa küçük bir ceza ile mi korkutarak engel olmak daha etkilidir?

Fatma ders çalışmak istememektedir. Bu tutumuna ters düşen bir davranışı yani ders çalışması sağlanmıştır. Büyük bir ceza söz konusu ise, Fatma, davranışını bu cezaya çarpılmamak için yaptığını düşünecek, ders çalışmayı sevmeme tutumunda herhangi bir değişiklik olmayacaktır. Yanında kendisini cezalandırabilecek bir büyük var iken Fatma ders çalışacak, fakat kendi kendine kalınca -tutumu değişmemiş olduğundan- yine çalışmayacaktır.

Oysa küçük bir ceza ile Fatma’nın ders çalışması sağlanmışsa durum farklıdır. Fatma ders çalışma davranışını, bu hafif ceza ile kendi kendine açıklayamayacağı için, yani bu kadar az bir cezadan kurtulmak için bu kadar tatsız bir işin yapılması pek akla yatkın olmayacağından, onu bir iç nedenle açıklayacaktır. Yani, Fatma tutumunu davranışı doğrultusunda değiştirerek aslında ders çalışmaktan o kadar nefret etmediğine, hatta belki çalışmaktan hoşlandığına kendisini inandıracaktır.48

Gençlerde ve yetişkinlerde yüksek korkunun toplumsallık üzerinde yoğun motive edici etkisi olduğu bilimsel araştırmalarla ortaya konmuştur: Schachter’in 1959 yılında bu konuda yaptığı deney özetle şöyledir: Kendilerine, yapılan araştırmanın elektrik şokunun etkileri ile ilgili olduğu söylenen deneklerden bir gruba elektrik şoku hakkında yüksek düzeyde korkutucu bilgiler, diğer gruba da düşük korku düzeyinde rahatlatıcı bilgiler verilmiş ve ilk grubun ikincisinden daha fazla korktuğu gözlenmiştir. Elektrik şokuna bağlanmadan, isteyenlerin odalarda birlikte veya yalnız olarak beklemeleri gerektiği söylenmiştir. Korku düzeyi yüksek olan deneklerin %62.5 oranında birlikte bekledikleri, bu oranın düşük korku düzeyinde %33 olduğu tespit edilmiştir. Buradan yüksek korku düzeyinin toplumsallık eğilimini artırdığı anlaşılmaktadır.49

Yüksek korkunun bu noktadaki motive edici etkisi evrenseldir. Ancak farklı konulardaki korkuların eğitim ve zekâ düzeyine göre farklı kişilikteki insanlarda değişik etkiler yaptığı ortaya konan başka araştırmalarla belirlenmiştir:

1953 yılında Janis ve Feshbach tarafından yapılan bir deneyde üç grup dinleyiciye diş sıhhati ve bakımı konusunda fotoğraflar da kullanılarak konuşma yapılmıştır. Bu konuşmalardan biri çok korkutucu olarak hazırlanmış, dişlere bakılmadığı takdirde çeşitli hastalıkların meydana gelebileceği öne sürülmüş ve çok çirkin görünüşlü diş ve ağız hastalıklarının fotoğrafları gösterilmiştir. Diğer iki konuşma, orta derecede ve az derecede korku meydana getirecek şekilde hazırlanmıştır.

Bu işlemler sonunda, yukarıdaki toplumsallaşma deneyinin aksine, az korku yaratıcı iletişimin en etkili olduğu görülmektedir. Bu gruptaki dinleyicilerin %36’sının diş bakımına daha fazla önem verdiği görülmüştür. Kuvvetli korku yaratıcı iletişim sonucunda ise deneklerin sadece %8’inin davranışlarında bu tür bir değişme görülmüştür.50

Denekler, aşırı korku yaratıcı iletişime inanmamışlar, bir art niyet olabileceğini düşünmüşler, onu şüphe ile karşılamışlardır. Yani kendilerini savunmuşlardır. Aşırı korku verici iletişim çok rahatsız edici olduğundan, kişi bu sıkıntıdan kurtulmak için iletişimi reddetmektedir. Buna, aşırı korkuya karşı benliği savunma da diyebiliriz. Yüksek korku, dinleyicide korunmak için engelleyici tepkiler öğrettiğinden beklenen tutum değişimi meydana gelmemektedir.51

Daha sonra yapılan bazı araştırmalar, tam tersine korkutulan kişinin, etkili davranışa geçtiğini göstermektedir. Bu konuda bir seri araştırma yapan Leventhal, bir deneyde, dinleyicileri, sigara içmeyi bırakıp göğüs röntgeni çektirmelerini öngören iletişime tabi tutmuştur. Üç ayrı şekilde üç denek grubuna verilen iletişim, çok, orta ve az korku uyandıracak biçimde hazırlanmıştır. Çok korku sağlamak için bir de kanser ameliyatı içeren renkli bir film gösterilir. Sonuç, çok korku içeren iletişime hedef olmuş deneklerin bu iletişimden en çok etkilendiklerini, bunların sigarayı bırakıp göğüs filmi çektirdiklerini göstermiştir.

Anlatılan ayrı iki deneyde kişiler arası farklılıkların ön plana çıktığını görüyoruz. Leventhal’in bulgusu özellikle kendine güveni yüksek olan kimseler için, Janis ve Fesbach’in bulgusu ise, kendine güveni az olan kimseler için geçerli görünmektedir. Yani, kendine güvenen kimse, çok korkutucu bir iletişime hedef olunca hemen tedbir alıcı bir davranış gösterebilmekte, kendine güvenmeyen kimse ise bu tür bir iletişimi kabul etmeyerek kendini -devekuşunun başını kuma sokması misali- korkuya karşı korumaktadır.52

Ancak, Leventhal’in elde ettiği ilginç bir sonuç da şöyledir: kendine güveni az olan kimseler, korkutucu iletişimden bir müddet sonra, kendine güvenen kimseler gibi davranabilmektedirler. Bunu şöyle açıklayabiliriz: Kendine güveni az olan kimseler, sorunlarla başa çıkmakta zorluk çekerler. Hâlbuki daha hafif bir korkunun altında ezilmeden harekete geçebilirler. Fazla korku durumunda ise bir müddet sonra, korkunun ilk uyuşturucu etkisi geçince -kendine güvenen denekler gibi- sorunu çözümleyici davranışa geçerler.53

Yukarıda bahsedilen deneylere benzer deneyler yapılmış, benzer ve tutarlı bilgiler elde edilerek korkunun tutum değişikliğini kolaylaştırıcı etkisi olduğu ispatlanmıştır. Ancak korkunun motive edici etkisinin kişinin benlik yapısı ve ruh sağlığı açısından değeri ayrı bir tartışma konusudur.

Öz

Sevgi ve korku insan için doğal duygulardır. Ancak ilâhî kelâmdan hareketle insanın mayasının aşkla yoğrulduğunu söylersek, aşk ve sevginin insanı daha çok etkilediğini, bir başka ifadeyle insanı daha çok dönüştürdüğünü düşünebiliriz. Korku ise insan olarak sınırlarımızı hatırlatan bir kavramdır.

Sevginin insanı motive edici etkisi, korkunun motive edici etkisinden daha yoğun ve daha kalıcıdır. Yetişkinlerde korku, nesne ve algılama açısından uygun bir zemin varsa insanı tutum değişikliğine götürmekle birlikte çocukluk ve ergenlikte bu tutum değişikliği kalıcı veya yeterince anlamlı olmamaktadır.

Anahtar Kelimeler: Sevgi, Korku, Motivasyon, Tutum Değişikliği, Çocuk ve Ergen

Abstract

Love and fear are natural feelings for human. But if we say the essence of human was kneaded according to Divine utterance, we should think that love is much effective on human, in other words, human beings are transform easily with the effects of love. And fear is the concept that it reminds to us our limits as a human.

The effective of love as motivation on human more intensive and permanent than the effective of fear. Fear in adults, if there is a appropriate ground to perceive, may lead to modification of attitude. But in childhood and adolescence, this modification of attitude isn’t to be permanent or meaningful sufficiently.

Keywords: Love, Fear, Motivation, Modification of Attitude, Child and Adolescent

Dipnotlar:

1- Leo Buscaglia, Sevgi, çev. Nejat Ebcioğlu, İstanbul 1995, s. 88.

2- İbn Arabi, İlâhî Aşk, çev. Mahmut Kanık, İstanbul 1988, s. 9.

3- Aynı eser, s. 63.

4- Erich Fromm, Sevme Sanatı, çev. Işıtan Gündüz, İstanbul 1985, s. 29.

5- Ali Dölek, “İmgeler Dünyasında Gezintiler, III”, Kayıtlar Dergisi, sy. 37 (Kasım 1993), s. 28.

6- İbn Hazm, Güvercin Gerdanlığı, çev. Mahmut Kanık, İstanbul 1985, s. 54.

7- Pierre Burney, Aşk, çev. Ayşen Ekmekçi, Alev Türker, İstanbul 1990, s. 22.

8- M.Scott Peck, Az Seçilen Yol (Sevginin, Geleneksel Değerlerin ve Ruhsal Tekâmülün Psikolojisine Yeni Bir Bakış), çev. Rengin Özer, İstanbul 1992, s. 81.

9- Arthur T. Jersild, Gençlik Psikolojisi, çev. İbrahim N. Özgür, İstanbul 1970, s.146.

10- Aynı yer.

11- Gürsen Topses, Eğitim Sürecinde İnsan ve Psikolojisi, Ankara 1992, s. 171.

12- Aynı eser, s. 172.

13- Birsen Gökçe, “Çocuk Kişiliğinin Gelişiminde Aile, Okul ve Dış Çevrenin Rolü”, Aile Yazıları-III (Birey, Kişilik ve Toplum), derl. Beylü Dikeçligil, Ahmet Çiğdem, Ankara 1990, s. 17.

14- Engin Geçtan, İnsan Olmak, İstanbul 1992, s. 39.

15- bk. Atalay Yörükoğlu, Gençlik Çağı, Ruh Sağlığı ve Ruhsal Sorunlar, İstanbul 1993, s. 307 vd.; Haluk Yavuzer, Çocuk ve Suç, İstanbul 1982, s. 126; Nephan Saran, “Çocuk Suçluluğu ve Parçalanmış Aileler”, Aile Yazıları-III (Birey, Kişilik ve Toplum), s.131; Jersild, a.g.e., s. 161.

16- bk. Jersild, a.g.e., s. 145-157.

17- Haluk Yavuzer, Ana-Baba-Çocuk, İstanbul 1986, s. 274.

18- David Krech, Richard S. Cruthchfield, Sosyal Psikoloji, çev. Erol Güngör, İstanbul 1980, s. 47.

19- Arthur T. Jersild, Çocuk Psikolojisi, çev. Gülseren Günçe, Ankara 1974, s. 74.

20- Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı (Psikolojinin Temel Kavramları), İstanbul 1991, s. 428.

21- Aynı eser, s. 235-236.

22- Cavit Binbaşıoğlu, Gelişim Psikolojisi, Ankara 1990, s. 162.

23- Topses, a.g.e., s. 172.

24- Moissej Kagan, Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat, çev. Aziz Çalışlar, İstanbul 1982, Topses, a.g.e.’den naklen, s. 173.

25- Çiğdem Kağıtçıbaşı, İnsan ve İnsanlar, İstanbul 1988, s. 172.

26- Aynı eser, s. 173.

27- J. L. Freedman ve ark., Sosyal Psikoloji, çev. Ali Dönmez, İstanbul 1989, s. 299.

28- Aynı eser, s. 418.

29- Alfred Adler, İnsanı Tanıma Sanatı, çev. Þelale Başar, İstanbul 1985, s. 229.

30- Pierre Mannoni, Korku, çev. Işın Gürbüz, İstanbul 1995, s. 8.

31- Mannoni, a.g.e, s. 10; Atalay Yörükoğlu, Çocuk Ruh Sağlığı, Ankara 1984, s. 220.

32- Jersild, a.g.e., s. 373, İ. Alaaddin Gövsa, Çocuk Psikolojisi, İstanbul 1940, s. 192.

33- Peck, a.g.e., s. 285-286.

34- Raşit Küçük, Sevgi Medeniyeti, Ankara 1991, s. 214.

35- Ömer Mart, Eğitim Psikolojisi, İstanbul 1956, s. 191.

36- David Krech, Richard S. Cruthchfield, E. L. Ballachey, Cemiyet İçinde Fert, çev. Mümtaz Turhan, İstanbul 1970, c. I, s. 112-113, 142; Yavuz, a.g.e., s. 89.

37- Jersild, a.g.e., s. 378.

38- Adler, a.g.e., s. 229.

39- Lawrence Harriman, “Çocukta Heyecan Gelişimi”, Çocuk Psikolojisi içinde, çev. İbrahim N. Özgür, İstanbul 1979, s. 132.

40- Topses, a.g.e., s. 168.

41- Bertrand Russel, Terbiyeye Dair, çev. Hamit Dereli, Ankara 1964, s. 18.

42- Binbaşıoğlu, Aynı yer.

43- Yavuzer, Çocuk Psikolojisi, s. 39.

44- Mary J. Gander, Harry W. Gardiner, Çocuk ve Ergen Gelişimi, çev. ed. Bekir Onur, Ankara 1993, s. 381.

45- Fikret Kanad, Ailede Çocuk Terbiyesi, İstanbul 1976, s. 79, 29; Russel, a.g.e., s. 79.

46- Jersild, Gençlik Psikolojisi, s. 180; Ayrıca bk., Çocuk Psikolojisi, s. 387.

47- Yavuzer, Aynı yer.

48- Kağıtçıbaşı, a.g.e., s. 151,152.

49- bk. Freedman ve ark., a.g.e., s. 46,47.

50- Kağıtçıbaşı, a.g.e., s. 183,184; Freedman ve ark., a.g.e., s. 309,310; Metin İnceoğlu, Tutum, Algı, İletişim, Ankara 1993, s. 121.

51- Kağıtçıbaşı, a.g.e., s. 184,129; İnceoğlu, a.yer.; krş. Freedman ve ark., a.g.e., s. 312.

52- Kağıtçıbaşı, Aynı yer.

53- Kağıtçıbaşı, a.g.e., s. 185.

Yukarı