2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 3750

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2014 
 Demokratlık
 KÖPRÜ / Kış 2008 
 Sevgi


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Bir Medeniyet Dili Olarak Risale-i Nur
Bahar 2008   [ 102. Sayı ]


Dil, Zihniyet ve Risale-i Nur

Language, Mentality and Risale-i Nur

Recep ARDOĞAN

Dr.

Giriş

Kur’an, Allah tarafından insana objelerin isimlerinin öğretildiğini ve bunun insan için ayırt edici bir üstünlük konusu olduğunu belirtir.1 İsimlerin öğretilmesi, beşerî potansiyellerin fiiliyata geçmesinin ilk şartıydı. İsimleri öğrenmekle insan, aynı zamanda, yeteneklerini kullanmayı ve diğer objelerle ilişki kurmayı da öğrenmiştir. Çünkü eşyaya isim vermek, eşyanın niteliklerini, karşılıklı ilişkilerini ve işleyiş kanunlarını keşfetme gücü demektir.2 Bu özelliğiyle insan, objeleri zihnine kopyalamakla kalmaz, onları benzer özelliklerine göre sınıflandırır, anlamlandırır ve düşüncenin formuna (dil) sokar.

Dil ve konuşma yeteneği, insana verilen en önemli ve ayırt edici niteliklerdendir. Bazı düşünürler, “İnsan konuşan hayvandır (canlıdır).” Der. Bu yargı elbette insan hakkında eksik bir tanımlamadır. Çünkü, insanın konuşma yeteneğinden önce akıl ve vicdan yetenekleri daha önemlidir. Nitekim, yeryüzündeki varlıklar arasında yalnızca insanın yüklendiği emanetin de akıl ve/veya irade ve bunlara bağlılık sorumluluk olabileceği söylenir. Ancak şunu da belirtelim ki, konuşma yeteneği, herkesçe anlaşılır sesler çıkartabilmek, sesleri taklit edebilmek değildir. Çünkü ses ile söz farklı şeylerdir. Sözden veya konuşmaktan söz edildiğinde, seslerin birer rumuz olarak kullanılması, seslere çeşitli anlamlar ve değer yargılarının yüklenmesi, onların birer kavram ve sözcük olarak kullanılması söz konusudur.

Dil, ahlaki değerlerin de kodlarını taşır. İnsan ahlaken olgunlaşmak için en önce gözlemlerinden hareketle ahlaki kavramlara ulaşmalıdır. İnsan duyuları ile gözlem yapar, dil ile gözlemlerinden çıkardığı sonuçları formüle eder. Nitekim, “İnsana iki göz, bir dil, iki dudak vermedik, ona iki yolu göstermedik mi?”3 ayeti duyular ve dil ile iyi-kötü, doğru yol-sapkın yol ayrımı arasında ilişkilendirme yapmaya yöneltmektedir.

Snoptik İncillerden felsefî üslubuyla ayrılan Yuhanna İncil’ine başlarken “önce söz (logos) vardı” denilmektedir. Kur’an’da da yaratılışındaki âdet-dışılık sebebiyle, İsa (a.s.)’ya söz (kelîme) niteliği verilir.4 Aslında söz, yani “Kün!” emri, ilahî iradenin ifadesi ve oluşun sebebi, yaratma olayıdır. Çünkü Allah’ın bir şeyi irade etmesi ile o şeyin olması arasında bir zaman aralığı yoktur. Bu nedenle kimi kelamcılar tekvini Allah’ın ayrı bir sıfatı olarak kabul etmezler. Onlar tekvinin yalnızca ilahî iradenin şeye ilişmesinden (taalluk) ibaret olduğunu söylerler. Bu açıdan bakıldığında “Kün!” sözü yaratma eylemidir, denebilir. Allah’ın iradesiyle insan, bir dile sahip olmakla başka canlılarda olmayan bir etkinlik alanına sahip olmuştur. O, varlıkları isimlendirerek, benzer nesneleri, durumları ve olayları aynı ad altında toplayarak, onları düşüncesinin ve eyleminin konusu hâline getirir. Soyutlamalar yoluyla da görünenlerin ve algılananların ötesine ulaşır.

İnsanın eşyayla ilgili tüm bilgisi, onlara isimler vermesine dayandığından,5 isimlerin öğretilmesiyle insan, gelişen ve genişleyen bir potansiyele, ilerleyen bir beşerî öznelliğe sahip olmuştur. Onun tabiattaki diğer varlıklardan ayrılan hasleti buradadır. Diğer canlıların içgüdüsü vardır, içgüdüleri onların çevreyle bir ilişki kurmalarını sağlar, ancak çevreyi değiştirmelerine imkân vermez. İnsan ise diğer canlılardan farklı olarak, fizyolojik yapısında bir tekâmül olmaksızın, yani genetik yapısını değiştirmeden sosyal yapısını ve ruhsal yapısını; zihniyet, kimlik bilinci, ahlak, huy ve karakterini değiştirip geliştirme gücüne sahiptir.6 Bütün bu yerleşmiş özelliklerinin ve yaşadığı değişim ve tekamülün kodları, kullandığı dildedir.

Dilin gelişiminde algıları kodlama ve bu şekilde objeleri diğerlerinden ayırma işlemi, varlıkların zihinde yeniden düzenlenmesi7 ve kontrol altına alınabilmesi demektir. İsimlendirme olayı, bu bakımdan objeyi kendinden ve diğerlerinden koparması, kavraması ve objeyi kendisi için yeniden tasarlamaya hazır hale gelişi, dolayısıyla insanın hürriyet ve etkinlik kazanmasıdır. Çünkü hürriyet, önce kendisini diğer varlıklardan ayırabilmekle başlar. Yapabilmek için bilebilmek ve tasarlayabilmek gerekir. Bu sebeple Sühreverdî’nin ifadesiyle, insan kün makamındadır; o maddi dünyaya ait etkilerin, tezahürlerin failidir (ashabu’l-beraya).8 Diğer canlıların ne tamamen belirmiş bir benlik algısı, kendilik bilinci vardır ne de tür olarak sahip oldukları özelliklerin ötesinde bir karakteri mevcuttur. İnsan ise, miras aldığı kültür, eğitim ve çabaları ile güçlü bir benlik bilincine ulaşır ve kendine özel ikinci bir karaktere sahip olur.

Din de doğru bir benlik bilincine ve iyi bir karaktere ulaşmasında insana yardım eder. Dinin bireye tanıdığı özgürlük de onun kimlik kazanacağı, doğru bir benlik algısı ve yükselen ben ile var olacağı bir manayı içermektedir. Din bu konudaki yol ve yön gösterme işlevini, öncelikle kavramları yeniden ele alarak yapar. Örneğin, cahiliye Araplarının dilindeki Allah kelimesi, Yüce Tanrı anlamına işaret ediyorken, Kur’an’ın mesajı doğrultusunda tek Tanrı kavramına işaret etmeye başladığında, şirk ve putperestlikle yoğrulan cahiliye zihni tevhit inancına dönmüş demektir. Buna bir başka örnek de iflas kavramıdır. İnsanlar iflas denildiğinde ticarette zarar edip sermayeyi de kaybetmeyi anlar. Ancak, İslam Peygamberi’nin (s.a.v.), kul hakkına riayet etmemesi nedeniyle ahirette tüm sevabını kaybedip hakkını yediği kimselerin de günahını yüklenen kimsenin asıl müflis olduğunu söylediğini görüyoruz.9 Bu hadis insanları her konuda olduğu gibi ticarette de tercihlerini doğruluk ve dürüstlükten yana yapmaya yönlendirmektedir. Bu hadisi özümseyen bir tacir, kul hakkı yemekle zarar etmek arasında kaldığında, iflas ve müflis kelimeleri ona kul hakkı yemesi nedeniyle ahirette sermayesini kaybeden kişiyi çağrıştıracaktır. Müflis kavramına yüklenen bu anlam, ticareti uhrevî neticeleriyle birlikte düşünmeye, ticareti hak kavramıyla birlikte ele almaya yöneltecektir. Dildeki değişime paralel olarak gerçekleşen ve dilin bilinçaltı olarak da ifade edebileceğimiz bu durum, aslında bir zihniyet değişimidir.

Dildeki değişim, anlatılmak istenene işaret eden seslerdeki yüzeysel bir değişim olarak kalmaz. Dilde çoğunlukla ses ve mana bütünleşir. Öyle ki insan, düşünürken sözcüklerle düşünür. Sözcüklerle düşünme ise, okuma yazma bilenlerde yazılı harflerin zihinde hızlı bir biçimde akışı ile olur, okuma yazma bilmeyenlerde de sözcüklere ait seslerin zihinde hızlı bir biçimde geçişi ile olur. Ayrıca sözcükler, kullanım yerlerinden ayrı düşünülemez. Örneğin, sözlükten bir kelimenin anlamını ya da anlamlarını öğrenmek o sözcüğü öğrenmek anlamına gelmez. O sözcüğün nasıl ve nerede kullanıldığını bilmeden sözcük öğrenilmiş olmaz. Bu duruma en güzel kanıt eşsesli ve eşanlamlı sözcüklerdir. Eşsesli kelimelerin yazılışı ve telaffuzu birdir, ama kullanım yerlerine göre anlamları tamamen farklıdır. Eşanlamlı kelimeler ise bazen birbirinin yerine kullanılabilirken bazen birinin diğer yerine kullanılması çok gülünç olabilir.

Dil, zihindeki manaları dışa lafızlarla yansıtabilme yeteneği, aynı zamanda ancak toplum halinde yaşayan insanların birbirini anlama ihtiyacının gereği ve diyalogun temelidir. Konuşmanın öğretilmesi,10 ilahî iradenin insana diyaloga girme, toplum ve umran oluşturma kabiliyetini vermesidir. Bu özelliğiyle dil, insan hakları arasında yer alır. Bir kişinin anadilini yasaklamak insan haklarına aykırı olduğu gibi, hangi dilde ibadet edeceğine müdahale de din hürriyetini kısıtlamaktır. Bu konuda Bediüzzaman, “…hususî ve gayr-ı resmî, kendim tamir ettiğim bir mabedimde hususî bir iki kardeşimle hususî ibadetimde, gizli ezan ve kametimize müdahale edildi. ‘Niçin Arapça kamet ediyorsunuz ve gizli ezan okuyorsunuz?’ denildi… Böyle hususî ibâdâtta kanun yapılmaz ve kanun olamaz.”11 demektedir. Bediüzzaman’ın yukarıdaki ifadelerinde geçen hususi ibadetler kaydı, halka açık yerlerde ve topluca yapılan ibadetler için de geçerlidir. Çünkü dilin, insanın düşünce, inanç, kişilik ve toplumsal rolleri üzerindeki şekillendirici etkisi, dili temel insan haklarından yapmaktadır.

İnsanın yaşamında ve kişiliğinin gelişmesinde dilin, öğrendiği kelime ve kavramların çok önemli bir yeri vardır. Dili iyi bilen ve etkili biçimde kullanan kişiler genellikle daha sağlıklı ilişki kurarlar. Bu da onları hayatta daha başarılı yapar. Dili iyi bilmenin ve iyi kullanmanın önemli bir yanı da insanın iyi düşünmesini sağlamasıdır. Çünkü söylenenleri iyi yorumlayıp doğru biçimde değerlendirebilmek, önce onları anlamayı gerektirir. Ayrıca meramımızı etkili biçimde ifade edebilmek için, öncelikle düşünceleri taşıyabilecek kavramları ve cümle kurgusunun seçebilmeliyiz. Bu nedenle düşüncenin remizleri olan sözcükler ne kadar zenginse düşünce ufku da o kadar geniştir. Dolayısıyla düşüncenin aracı ve anahtarı dildir. Hayatı boyunca bin kelimeyle yetinen insanların düşünce ufku hiçbir zaman elli bin kelime ve kavrama sahip bir dağarcığın düşünme hızına ve genişliğine ulaşamaz. Bu nedenle bedevilerde fasih bir dil olsa bile bilim ve felsefe yoktur.

Dil ve Ahlakî Yargılar

Kur’an’da geçen dünya hayatının süslü gösterilmesinin12 toplumdaki bir tezahürü de münker olarak kabul edilen davranışların maruf gibi görülmeye başlamasıdır. Münker bir davranışın maruf gibi gösterilmesinde, o davranışın adlandırılması oldukça önemli bir rol oynar. Kötü olduğu apaçık olan bir davranışa yeni bir isim verildiğinde, insanların o davranışın ahlaki değerine ilişkin yargılarında bulanıklık meydana gelir. Bu durum, akla, Kur’an’da geçen bocalama ifadesini getirmektedir:

“Doğrusu, ahirete iman etmeyenlere amellerini süsledik, artık onlar bocalarlar.”13

Eğer toplum bir davranışı kötü görüyorsa, bu yaklaşımını söz konusu davranışı ifade etmekte kullandığı kelimeye bir anlam olarak yansıtır. O davranışın güzel görülebilmesi için ise o davranışı ifade eden kelimenin yerine başka bir kelimenin ikame edilmesi veya kelimenin anlam kaymasına uğratılması gerekir. Örneğin, “düşüp kalkma” yerine “seviyeli ilişki” deyimleri aynı davranışı ifade etse bile o davranış hakkında iki farklı ahlaki yargıyı bünyesinde barındırır.

Aynı davranışlara ilişkin farklı yaklaşım ve değerlendirmeler, yani çifte standartlar da önce dille temellendirilir. Örneğin başörtüsü ve türban ayrımı da din hürriyeti konundaki bir çifte standardı temellendirmek için ortaya konan kavram ikilileridir. Bu ayrım sayesinde düne kadar türban sözcüğünü duymamış, anlamını ise dine karşı belli bir yaklaşımı savunan bir azınlıktan öğrenmiş kimseler, türbanın korkutucu olduğu hissine kapılabilir. Bu hissi sağlayan ise dilimize yeni girmiş bir sözcüktür.

Bu anlatılanlardan sonra şunu da dile getirmek gerekir: “Dindışı insanın ahlaklı olmasının kaynağı da dindir.” İnsanlık tarih boyunca aralıksız olarak dinin tesiri altında yaşadığı için din, ahlak, hukuk, anlayış ve dil dâhil hayatın tüm tezahürlerine girmiş bulunmaktadır.14 Dine inanmayan insanlar, ahlaki kavramları soyut düşünce ile temellendirme yoluna gidiyor olsalar da pratikte bu kavramların dinden neşet ettiğini söylemek gerekir. Dindar insanlar ile dini inanca sahip olmayan insanlar arasında ahlak ve örf alanındaki ortaklıkların kaynağı, dinden dile giren bu ahlaki kavramlar ve değer yargılarıdır. Bu kavramları samimi biçimde kullanmak da insanın dine yaklaşmasını kolaylaştırmaktadır. Bu nedenle din, dolaylı olarak bireyin ve toplumun hayatına yön vermeyi sürdürmektedir.

Kültürde Yabancılaşma

Dile giren ama toplumun mevcut zihniyet, inanç ve ahlakıyla uyuşmayan yeni kelimeler, kavramlar, deyimler ve kalıp ifadeler, bir kültür istilasıdır. Kültür istilası, toplumda kültürel bir şizofreniye ve kültürde yabancılaşmaya neden olur. Buna çarpıcı örnek, bugün dilimizi çoktan istila etmiş olan yabancı sözcükler, deyimler ve Hollywood filmlerinin dublajlarında yer alan “Hey! Adamım!” gibi klişelerdir. Yabancı kelime ve kavramlar, en çok slogan hâline gelen reklam ve tanıtım ifadeleri ile insanların zihnini doldurmaktadır. Üzerinde espriler yapılan bu klişeleştirilmiş ifadeler, insanların düşünme biçimini de etkilemekte ve dönüştürmektedir. İnsan, nesneleri yabancılaşmış bir biçimde satın aldığı ve tükettiği gibi boş zamanlarını da, maçları, filmleri, konferansları, eğlence toplantılarını da “satın aldığı malları tükettiği o yabancılaşmış yolla” tüketir. Dil de bir tüketim nesnesi hâline gelir. Bu noktada kültürel yabancılaşma devreye girer.

Bir kültürü yabancı kelimeler işgal ettiğinde, o kültüre mensup insanlar kendileri gibi değil, başka bir kültürdenmiş gibi konuşmaya başlarlar. Bu durum, yabancı kelimelerin ağırlığı kendini hissettirdikçe fark edilir hâle gelir. Buradaki ikilem de en çok yerli değerler hakkında konuşurken belirginleşir. Çünkü kendi değerlerimiz üzerinde kültürümüzü istila eden kelime ve kavramlarla konuşmak, kendinin olmayan kelimelerle kendini anlatmak, başkasından ödünç alınan kelimelerle düşünmek gibidir. Bu hâle düşen bir toplum veya birey (yabancılaşmış kişilik), kendi duygu ve düşüncelerini kendi dışındaki bir nesneye aktardığı için, artık kendisi değildir, âdeta onda bir “ben” ya da “kimlik” duygusu kalmamıştır. Bu nedenle sekülerizmin önemli bir yöntemi de dini sosyal hayattan dışlamak için, dinî duygu, inanç ve uygulamaları çağrıştıracak kelimelerin dilden ayıklamasıdır. Bu nedenle, dilimizi yabancı kelimelerin ve ifadelerin istilasından korumak, onun inancımızı yansıtmasına imkân vermek anlamına gelecektir.

Burada şu husus göz ardı edilmemelidir. Her kültür başka kültürlerden etkilenir, bu bir kültürün kendini farklı perspektiflerden görebilmesini, kendini yenilemesini ve gelişip zenginleşmesini sağlar. Özellikle başka milletlerin felsefe, bilim ve tekniklerini almak, bu alanlarda ilerlemeye zemin hazırlar. Bunu sürece paralel olarak da dil, yeni kelime ve kavramlarla zenginleşir. Dolayısıyla, dile yeni sözcüklerin, kavramların, deyimlerin ve terimlerin girmesi, bizatihi kötü değildir. Kötü olan, başka dillerin müsveddesi diyebileceğimiz, dile hiçbir katkısı bulunmayan ve bireylerin zihinlerini boş, yararsız ve hatta zararlı duygu ve düşüncelerle meşgul eden sözcüklerin, argo ifadelerin girmesidir. Türkçeye giren İslamî ilimlere ve felsefeye ait kavram ve terimler, bunlardan ilkine örnektir. Bunlar, Türkçenin bir bilim ve düşünce dili olabilmesi için bir alt yapı oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu kelimelerin dilden çekilmesi; insanların bu kelimeler yerine öz Türkçe denen kelimelerle yetinmesi, ifadelerdeki ince farklılıkların kaybolmasına, düşüncelerin kendi incelikleri (genelde bu durum “nüans” diye ifade edilir) ile değil, onların kabaca ve yaklaşık olarak anlatılabilmesine imkân verir.

Burada Risale-i Nur’un önemli bir rolü olduğuna dikkat çekilmelidir. Risale-i Nur, Türkçeye girmiş Arapça ve Farsça kelimeler, kavramlar ve terimlerin hepsini bir yerinde bulduğumuz bir eserdir. Onun Osmanlıca ile günümüz Tükçesi arasında bir köprü görevi olduğu da söylenebilir. Günümüzde pek çok insanın kütüphanesinde bir Osmanlıca sözlük bulundurmasının, eskiden kullanılan Türkçeleşmiş Arapça ve Farsça kavram ve terimlere sözlükten bakmasının ve onları öğrenmesinin en önemli nedeni, Risale-i Nur okuyor olmasıdır.

Buraya kadar söylenenler, bizce, Risale-i Nur’un herkes tarafından orijinal diliyle okunması gerektiği düşüncesini temellendirmemektedir. Bu konudaki düşüncelerimizi ortaya koymaya bir örnekle başlamak yararlı olacaktır. Bu örnek Elmalılı Tefsiri’dir. Bugün Elmalılı Tefsiri’nin en çok okunan tefsir olması, yalnızca güzel bir tefsir olmasına bağlı değildir. Onun çok okunmasının önemli bir nedeni de sadeleştirilmiş olmasıdır.15 Bu tefsirin orijinal diliyle yapılmış baskısını arayanlar oldukça azdır. Burada “Elmalılı tefsiri, günümüz Türkçesine uyarlanmış olmasaydı, bu kadar çok okunur muydu?” diye sormanın bize önemli bir uyarıda bulunduğu kanaatindeyiz. Şimdi de “Risale-i Nur, günümüz Türkçesiyle sadeleştirilmiş olsaydı, onu okuyanların sayısında nasıl bir değişim görülürdü?” diye soralım. Acaba, bu eserin halkın anlayacağı şekilde sadeleştirilmiş bir baskısının yapılması, onu orijinal diliyle okumak isteyenleri engeller mi? Acaba, Risale-i Nur’da neler anlatıldığını merak ettiği hâlde, onda aşina olmadığı kelime ve kavramların çokça yer aldığı ve üslubunun yer yer çok ağırlaştığı için oku(ya)mayanlar bulunmadığından emin miyiz?

Bir eseri okumak çoğu kez bir meyve bahçesinden meyve toplamak gibidir; meyvelerin hepsini toplayamayız ama topladığımızla besleniriz. Ancak, kimi insanlar Risale-i Nur’u anlamak ve hatta doğru olarak okumakta zorlandığı için, onu okumayı bırakıyor. Risale-i Nur’un anlaşılması güç bir dile sahip olduğu düşüncesi oluştuktan sonra da onların artık Risaleleri anlama gayretleri kırılıyor.

Risale-i Nur’u özgün diliyle okumak, bir araştırmacı için vazgeçilmezdir. Çünkü bir eseri özgün diliyle okumak, yazarının söylediklerine üçüncü bir kişinin yorumlarını katmadan anlamaya çalışmak demektir. Ancak, okuduğu metni anlama konusunda sorun yaşayan, örneğin çoğu kez okuduklarını eksik anlayan bir kimsenin bu eseri özgün diliyle okuması amacına ulaşmıyor demektir. Bu nedenle, Risale-i Nur’un asıl nüshalarına uygun (ve çoğu kez yapıldığı gibi müellifi tarafından süreç içinde yapılan tashih ve ilaveleri ile birlikte) baskısının bir gereklilik olduğu gibi, onu anlayacak derecede kelime dağarcığına sahip olmayanlar için belli ölçüde sadeleştirilerek yayımlanması da yararlı olacaktır.

Yeterli kelime dağarcığına sahip olmadan Risale-i Nur’u orijinal diliyle okuyup anlamaya çalışmak, oldukça yorucudur. Bu güçlüğe karşın onun en çok okunan eser olduğunu söyleyebiliriz. Onun bu derece sevilmesine neden iki yönü üzerinde durmak gerekir. İlki fikir boyutu. İkincisi dil boyutu. Risaleler, yalnızca üslubundaki güzellik nedeniyle değil, aynı zamanda dile getirdiği yeni fikirler; ayetlerin farklı yorumları, güncel sorunlara ilişkin orijinal çözümleri nedeniyle de sevilmektedir. Ancak, çok okunan bir eser olmasına karşın, araştırdığı konuyla ilgili özgün çözümler içerdiği hâlde risalelerden habersiz kalmaya devam eden insanlar da var. Kanaatimce, bu insanların da risalelerle tanışmalarını sağlamak için risalelerin fikir boyutunu öne çıkartan baskıları yararlı olabilir. Burada değinelim ki Bediüzzaman, vezin ve kafiye için anlamın feda edilemeyeceğini belirtir:

“Safiyeyi kafiyeye feda etmek tarzında hakikatin suretini nazmın keyfine göre tağyir etmek hiç istemezdim.”16 “Evet, lafza ziynet verilmeli, fakat tabiat-ı mana istemek şartıyla. Ve suret-i manaya haşmet vermeli, fakat mealin iznini almak şartıyla. Ve üslûba parlaklık vermeli, fakat maksudun istidadı müsait olmak şartıyla. Ve teşbihe revnak vermeli, fakat matlubun münasebetini göze almak ve rızasını tahsil etmek şartıyla. Ve hayale cevelân ve şaşaa vermeli, fakat hakikati incitmemek ve ağır gelmemek ve hakikate misal olmak ve hakikatten istimdat etmek şartıyla gerektir.”17

Buradan hareketle denebilir ki, orijinal üslubundaki güzelliği hissetmek için onun anlaşılmasını ikinci plana itmek doğru değildir. Elbette, sadeleştirilmiş metnin de Bediüzzaman’ın ifade etmek istediklerini tam ifade edememe, onun üslubundaki güzellik, çekicilik ve etkileyiciliği yansıtamama gibi kusurları olabilir. Ancak, böyle bir kaygı Kur’an meali için çok daha önemlidir. Oysa Kur’an’ın her dile çevirisi yapılmaktadır. Türkçe meallere bakıldığında da hepsinde Kur’an’ın anlamını, üslubundaki mucizevî özellikleri yansıtamama gibi eksikliklerden uzak olduğu söylenemez. Ancak, bu durum ilim adamlarının meal çalışmalarını terk etmelerine değil, aksine her geçen gün yeni meal çalışmaları için motive olmalarına neden olmaktadır. Aslında bu meal çalışmalarındaki kimi eksiklikler, Allah’ın yegâne mükemmel varlık oluşunun bir tezahürüdür. Onun kelamı ile bilgi ve anlayışı kusurlu olan insanların tercümesi daima farklı olacaktır. Konumuza dönersek, Risale-i Nur’un sadeleştirilmesi, hatta sadeleştirilmiş muhtasarının hazırlanması da onu öğrenme yolundaki bir insanı, her şeyi kendi başına anlama ve açıklama gibi uzun bir yolculuktan kurtaracak, onun Risaleleri iyi anlayan kimselerin birikimlerine daha çabuk ulaşmasına yardım edecektir. Bunun ikinci bir yararı da Risale-i Nur’un yalnızca Nur talebelerinin değil, çok farklı inanç ve düşünceye sahip insanların da okuyup onun üzerinde konuşmaları ve tartışmalarına zemin hazırlaması olacaktır.

Burada Risale-i Nur’un bölümleri arasında dil ve belağat açısından önemli farklar bulunduğuna da dikkat çekmeliyiz. Zaman geçtikçe Bediüzzaman’ın kullandığı üslubun daha sade hâle geldiği görülmektedir. Bunun önemli bir nedeni, Bediüzzaman’ın dil alanındaki değişimi görerek, üslup ve sanattan çok anlamı ön plana çıkarmaya başlaması olmalıdır. Günümüzde dil daha da değişmiş durumdadır. Bu kadar hızlı değişimin ve bu hızlı değişimi takip etmenin doğru olduğunu temellendirmek oldukça güçtür. Ancak vakıayı görmezden gelemeyiz. Burada yine vurgulayalım ki, Türkçenin korunmasındaki en büyük rolü İslam’ı anlatmak üzere telif edilen eserler yerine getiriyor. Çünkü bu eserlerde, halkımızın asırlar boyu kullandığı, irfan dünyasını zenginleştirdiği kelimeleri görüyoruz. İslam kültüründen alınan bu kelimeler, Anadolu’da yaşayan farklı dillerin de ortak kelimelerinin çoğunluğunu oluşturuyor. Oysa bunların yerine ikame ettirilen sözcükler, gerek eski ile yeni arasındaki gerekse Müslümanların kullandığı farklı diller arasındaki ortak noktaları kaldırıyor. Fikirlerin ortak bir zeminde buluşma imkânını azaltıyor. Çünkü kelimeler, düşüncenin anahtarı, manaların taşıyıcıları olduğu için ortak kelimelerin varlığı da benzer düşüncelere sahip olmak anlamına gelir. İnsanlar arasına ayrılık fikrini sokmak isteyenler de önce dil farklılığını gündeme getireceklerdir. Bu nedenle kimi kavramların Türkçeden ayıklanmaya çalışılması, kimliğimize ve birliğimize zarar verecektir. Bu ortak kelime ve kavramların korunmasında İslam’ı anlatan eserler, özellikle de Risale-i Nur’un katkıları oldukça önemlidir. Bu hususun Risalelerin dilinin korunması için de önemli bir gerekçe oluşturduğunun farklı olduğumuzu belirtelim.

Burada üzerinde durulması gereken önemli bir husus da Risalelerde kullanılan dil ve üslubun amacıdır. Bu konuda S. Demirci’nin şu tespitleri oldukça önemlidir:

“Risale-i Nur’da Osmanlıca bir tabir ya da terkibin hemen ardından, o zamana göre fazlasıyla sadeleştirilmiş bir “tercümesi”nin kullanılması, müellifinin Osmanlıcaya denk gelen dili, seçeneksizlikten değil, özel bir seçimle kullandığını gösteriyor… [O,] aynı cümlenin içinde “eski” dil ile “yeni” dili bir arada kullanmak istemiştir, yeni dilden bihaber olduğu için “lisan-ı kadîm”e mecbur kalmış değildir.

Risale-i Nur’un özel bir Arapça eğitimi almadıkları halde, okuyanlarının diline çoğu vahyî kavramı, Kur’an kelimelerini yerleştirmiş olması, onun Türkçeyi değil de en azından Türkçe konuşanların hayatını iman diline yaklaştırarak ihya etme… misyonu yüklendiğini gösterir.

Risale-i Nur’un örnek metni olarak Birinci Söz üzerinde şöylesine bir göz gezdirme, “ağır” kelimelerin hemen hepsinin “Kadir-i Rahim”, “Hâkim-i Ezelî”, “Mâlik-i Ebedî” gibi, esmânın talimi, … vahyin talim ettiği temel düşünce kodlarının muhafazası ve zihinde yerleştirilmesine yönelik olarak zikredildiğini gösterecektir.”18

Burada Risalelerin okuyucusuna İslamî kavramlara aşinalık kazandırmadaki rolüne de dikkat çekilmelidir. Bu değerlendirmelere şunları da ilave edebiliriz: Kelime cümlelerden kopartılıp öylece anlamlandırılmak istenirse karşımıza bu kelimeyle arada daima bir anlam aralığını koruyan benzer anlamda kelimelerden başkası çıkmaz. Bunu kabaca, bir ilim dalında terim hâline gelmiş kelimeyi, günlük dildeki veya bir başka ilim dalındaki anlamıyla ifade etmeye benzetebiliriz. Burada Hristiyan teslis inancının kaynağına dair bir açıklamaya değinmek faydalı olacaktır. Öncelikle belirtelim ki, teslis inancını bazı İncillerde görmek mümkün olmadığı gibi bugün Hıristiyanların kabul ettiği İncil(ler)’de bulmak da kolay değildir.19 Teslis yorumu, konsüller yoluyla dogma (akide) hâline getirilmiştir. Bu yorum gerek Ahd-i Atik’te gerekse Ahd-i Cedid’de geçen “efendi, sahip, müdebbir” anlamlarına gelen kelimenin hakiki anlamda baba olarak düşünülmesinin eseridir. Dilde hakikat-mecaz ilişkisine dair Bediüzzaman da şu vurguyu yapmaktadır: “Cehil, mecazı eline alsa hakikat yapar; ilmin elinden eğer cehlin eline düşse mecaz, eder inkılâp hakikate. Hem açar hurâfâta kapılar.”20 Bu durum, dili anlama ve kavramların hangi anlamlarda kullanıldığını bilmenin ne denli önemli olduğunu gösteren bir örnektir. Burada şu sonuca da ulaşabiliriz: Eğer yeni nesle iyi bir dil eğitimi verilmezse toplum, kısa sürede kültür, anlayış, zihniyet ve ahlakından uzaklaşır, kimliğini ve sahip olduğu değerleri kaybeder. Aynı şekilde İslam üzerine konuşan insanların İslamî ıstılahları yeterince bilmemeleri de inanç alanında büyük sapmalara neden olacaktır. Örneğin Kur’an’da geçen kader kavramını, günlük dildeki alınyazısı olarak düşünen ve bu düşünceye göre tartışmalar yapan kimseler, bu konuda doğru bir neticeye varamazlar. Kur’an’da geçen kavramların anlaşılmasında Bediüzzaman’ın Kur’an’ın tefsiri olarak nitelediği Risale-i Nur’un önemli katkıları vardır.21 Bediüzzaman, bu kavramları yalnızca açıklayıp yorumlamıyor, aynı zamanda üslubu ve kullandığı kelimeler ile okuyucunun bu kavramlara aşinalık kazanmasını kolaylaştırıyor.

Risalelerin sadeleştirilmesine karşı en önemli gerekçe de müellifinin sağlında böyle bir çalışmaya karşı çıkmış olmasıdır. Bir eserden yararlanarak yeni bir eser yazılabilir, bu eserde çok farklı fikirler de yer alabilir. Ama, bir eser üzerinde sahibinin iradesine aykırı olarak tasarrufta bulunulamaz. Kanaatimce bu argümanlar ile dilin son yarım yüzyıldır geçirdiği değişim birlikte ele alınmalıdır. Bu durumda, risalelerin özgün diline sadık kalınarak bir tashih ve yarı sadeleştirmeden söz edilebilir. Bu sadeleştirmede özellikle artık dilde kullanılmayan ve İslamî ilimlerin ıstılahları arasında yer almayan kelimelerin yerine daha güncel olanları kullanılabilir.

Sonuç

Risale-i Nur, yüzyılımızda en çok okunan kitaplar arasında gelmektedir. Bu özelliğiyle birlikte, onun dili daima tartışma konusu olmuştur. Risale-i Nur’un dili üzerinde konuşmak aslında son yüzyılda yaşadığımız dil problemi üzerinde konuşmak demektir. Bugün İstiklâl Marşı’nda geçen kimi kelimelerin anlamını çoğu insanlar bilmiyor. İstiklal Marşı nedeniyle öğrendikleri kimi kelimeleri ise çoğu zaman ne yazı dilinde ne konuşma dilinde kullanıyor. Yine İstiklal Marşı’nda geçen Hak ve hak kelimelerinin karıştırılması ise, sıkça rastladığımız bir durum. Aslında Risale-i Nur’u okumanın ve anlamın zorluğu, Bediüzzaman’ın kullandığı dilin ağır olmasından çok millet olarak yüzyıllar boyu kullandığımız dile bu son 70-80 yılda yabancılaşmamızdır.

Risale-i Nur okuyucularının zihinlerine Kur’an kavramlarını, Allah’ın sıfat ve isimlerini yerleştirmekte, onların düşünme biçimlerini ve zihniyetlerini yeniden şekillendirmektedir. Bunun yanında, Risale-i Nur’un öğrettiği ve aktif hâle getirdiği kavramlar, dilin kültürel miras ile bağlantısının korunmasına, aynı inanca sahip coğrafyalarda ortak kelimelerin konuşuluyor olmasına önemli katkıda bulunmaktadır.

Bu nedenle, Risale-i Nur’un dili konuşulmaya devam edecektir. Bununla birlikte, onun içerdiği mesajı farklı kesimden insanlara ulaştırabilmek için Risale-i Nur’un sadeleştirilerek yayınlanması ve farklı düşüncelere sahip insanların kültür dünyasına dâhil edilmesi oldukça yararlı olacaktır. Burada kaçınılması gereken, Risale-i Nur’un sadeleştirilmesinde öz Türkçe kaygısı gütmek ve dilde hâlen yaşayan kelimelerin yerine daha güncel olanlarını seçmektir. Çünkü bu Bediüzzaman’ın amacıyla uyuşmayacak bir tasarruf olacaktır ki bu, bir sanat eserini sanatçının iradesi dışında bozmak gibidir. Bunun yanında Osmanlıca’da yer bulan her Arapça ve Farsça kelimeyi yaşatmaya çalışmak, günümüzdeki (vehamet olarak da adlandırılabilecek) vakıayı görmemek demektir.

Öz

Risale-i Nur, yüzyılımızda en çok okunan kitaplar arasında gelmektedir. Bu özelliğiyle birlikte, onun dili daima tartışma konusu olmuştur. Risale-i Nur’un dili üzerinde konuşmak aslında son yüzyılda yaşadığımız dil problemi üzerinde konuşmak demektir. Risale-i Nur okuyucularının zihinlerine Kur’an kavramlarını, Allah’ın sıfat ve isimlerini yerleştirmekte, onların düşünme biçimlerini ve zihniyetlerini yeniden şekillendirmektedir. Bu çalışmada Risale-i Nurların dili zihniyet ve kültür meselesiyle birlikte ele alınmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Dil, zihniyet, kültür, ahlaki yargılar, sadeleştirme

Abstract

Risale-i Nur is one of the most widely read books in this century. However, its language became always a discussion point. This discussion is actually is a discussion about the language problem we faced in the last century. Risale-i Nur puts on the mentalities of its readers the Qur'anic concepts, the attributes and the names of God; and so, it shapes and re-shapes the thought styles and mentalities of its readers. This article tries to deal with the language of Risale-i Nur together with the issues of mentality and culture.

Keywords: Language, mentality, culture, ethical norms, simplification

Dipnotlar

1. Bakara, 2/31-34.

2. Fazlur Rahman, İslâmî Yenilenme, trc. ve nşr. Adil Çiftçi, Ank. 2000, s. 25.

3. Beled; 90/8-10.

4. Nisa, 171; Âl-i İmran, 39, 45.

5. Mevdudi, Ebu’l-Âlâ, Tefhimu’l-Kur’an, çev. Kurul, İst. 1991, I, 62.

6. Akdemir, Süleyman, Devletin Unsurları ve Kuvvetler Dengesi (Sosyal Denge Modeli: II), İst. 1991, s. 23.    

7. Nesne ile özne arasındaki bir ilişkiyi ifade eden bilgi ve bilincin gerçekleşmesi için de öncelikle, Jaspers’in vurguladığı üzere, öznenin nesneden ayrılıp kopuşu gereklidir. Özne bundan sonra söz konusu objeyi diğer varlıklardan koparmaktadır. Jaspers, Karl, Felsefe Nedir?, çev. İ. Z. Eyuboğlu, İst. 1986, 59-60.

8. Ziyaî, Hüseyin, “Sühreverdî: Aydınlanmacı Felsefe Doktrini (Otoritenin Kaynağına Doğru)” Ed. Charles E. Butterworth, İslâm Düşüncesinde Siyasi Düşüncenin Gelişimi (İst. 1999, 284)

9. Müslim, Birr, 59.

10. Rahman 55/4.

11. Said Nursi, “Mektûbât”, Risâle-i Nûr Küliyatı, Nesil Yay., İstanbul 2002, I, 554-555.

12. Bakara, 212.

13. Neml, 4.

14. İzzetbegoviç, a.g.e., 214.

15. Burada Elmalılı’nın sadeleştirilmiş mealinin zaman zaman orijinal mealden -konu benzerliği dışında- uzaklaştığını belirtmeliyiz.

16. Said Nursî, “Lemeât”, Risâle-i Nûr Küliyatı, Nesil Yay., İstanbul 2002, I, 318.

17. Said Nursî, Muhakemat, Risâle-i Nûr Küliyatı, Nesil Yay., İstanbul 2002, I, 2011.

18. Senai Demirci, Risale-i Nur Dili, www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Enstitu&SubSection=EnstituSafasi&Date=02.04.2004&TextID=732

19. Markos İncil’ine göre çarmıha gerildikten sonra Çarmıha gerildikten sonra “Saat üçte İsa yüksek sesle, “Elohi, Elohi, lema şevaktani” yani, “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?” diye bağırdı.” (Markos 15: 34) Bu, mevcut İncillere göre İsa’yı Tanrı’nın ayrı bir unsuru saymanın ya da Tanrıyla bir düşünmenin sorunlu olduğunu ortaya koymaktadır.

20. Said Nursî, “Lemeât”, Risâle-i Nûr Küliyatı, Nesil Yay., İstanbul 2002, I, 328. Bediüzzaman, bu ifadelerden sonra küçüklüğünde şahit olduğu bir ay tutulmasını anlamaktadır: Annesine ay tutulmasının nedenini sorduğunda “Yılan yutmuştur.” Cevabını alır. Bunun üzerine yılan yutulduğu hâlde Ay’ın niçin göründüğünü sorar. Annesi ona semada yılanların yarı şeffaf olduğunu söyleyerek cevap verir. Bediüzzaman bunun, iki hayali kavisin yılana benzetilerek ifade edilmesini gerçek anlamda yılan olarak anlamaktan kaynaklandığını belirtir.

21. Kur’an kavramlarının anlaşılmasında şu iki aşamanın ayırt edilmesi de oldukça önemlidir: İlk olarak bir kavramının Kur’an’ın bütünlüğü içinde hangi anlamlarda kullanıldığının tespit edilmesi. İkinci olarak Kur’an’da hangi anlamda kullanıldığına ilişkin –en doğrusunu Allah bilir- bilgilere sahip olduğumuz kavramın açıklanması ve yorumlanması. Risale-i Nur’un en önemli özelliği Kur’an’ı anlamanın bu ikinci boyutuna yaptığı katkılardır. Burada ele alınan kavram ve konulara yeni açılardan yaklaşabilmek, farklı yorumlar getirebilmek, insanlığın bilim ve düşünce birikimiyle Kur’an’a bakabilmek ve bu birikimi Kur’an’ın anlaşılması için seferber edebilmek, vurgulayalım ki eskiden beri söylenenleri bir daha tekrarlamaktan daha önemli ve ilmen daha değerlidir. Ancak günümüzde pek çok ilim ve fikir ehlinin zaman zaman yeni şeyler ortaya koyma arzusu onların köklerden; doğru izah ve bilimsel temele dayalı yorumlardan uzaklaşmalarına neden olabilmektedir. Buradaki yanlışın başta gelen nedeni, kavramların Kur’an’ın bütünlüğü ve esas anlamıyla ilişkisini kesmektir. Bunu da bir bakıma, bir dil ve kavram sorunu olarak açıklayabiliriz. Kavramların Kur’an’ın bütünlüğü içindeki anlamından kopartılması Bediüzzaman’ın “Kitaplar, içtihadlar Kur’an’ın âyinesi yahut dürbün olmalı. Gölge, vekil istemez o şems-i mu’cizbeyan.” (Said Nursî, “Lemeât”, Risâle-i Nûr Küliyatı, Nesil Yay., İstanbul 2002, I, 322.) ifadeleriyle dile getirdiği yanlışın bir türüdür.

Yukarı