2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 20901

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 97 
 Devlet ve İktidar
 KÖPRÜ / Bahar 2013 
 Risale-i Nur’dan Örneklerle Şerh ve İzah


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Bir Medeniyet Dili Olarak Risale-i Nur
Bahar 2008   [ 102. Sayı ]


Her Hayrın Sihirli Anahtarı ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’

The magical key of every good deed: ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ (In the Name of God, the Beneficent, the Merciful)

Cüneyt EREN

Yrd. Doç. Dr., 9 Eylül Ünviversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belagatı Bölümü Öğretim Üyesi

Giriş

Bir sözcüğün ne anlama geldiğini anlayabilmek için öncelikle o sözcüğün aslını araştırmak, metot olarak takip edilecek ilk ve en önemli aşamadır. Sözcüğün kökünü araştırmaya matuf bu tür çalışmalara farklı tesmiyelerle iştikak, etimoloji, kök bilim denir. Daha sonra bu sözcüğün ve türevlerinin birincil anlamları, ardından gelebilecek diğer anlamları, farklı telif edilme gayelerine matuf olarak deyim veya cümle içinde söyleyiş ve yazılış şekilleri, bunların başka unsurlarla meydana gelen söz ve anlamları ve kelimenin anlam bakımından geçirdiği olumlu ve olumsuz evreler, sırasıyla bir sözcüğün ne anlama geldiği hakkında sağlıklı bilgi verecektir. Biz de bu çalışmamızda besmelenin öncelikle etimolojik açıdan yapısını, anlamını ve ardından önemini araştıracağız.

Besmelenin Yapısı

"Bismillâhirrahmânirrahîm" lafzı diğer bir tabirle "Besmele" yapı olarak " -Fa’lele’ vezninde olup, başlarken bir ilgi edatı ile bir izafet tamlaması, iki sıfat tamlamasından meydana gelmiş müstakil ve faydalı cümle kategorisinde cümledir. Diğer bir tabirle açılımı (bi-ism-allah-rahman-rahim) şeklinde beş ayrı kelimeden meydana gelir. Arap dilinde iki ya da daha fazla kelimeden farklı anlamlı bir kelime oluşturulması anlamına gelen "naht yöntemi" ile karşımıza çıkan yeni bir kavram olarak kısaca "besmele’ denilmiştir1.

Kendinden önce var olduğu takdir edilen hazfedilmiş bir cümlenin mukabili bir cümle olduğu da söylenebilir. Müfessirlerin çoğunluğunun takdiri de bu şekildedir. Bu durumda "Bismillâhirrahmânirrahîm" derken, sarf ilmine göre takdiri "Bismillâhirrahmânirrahîm" de!, "Oku: Bismillâhirrahmânirrahîm" "Bismillâhirrahmânirrahîm diye başlıyorum." veya buna benzer yapılacak bütün takdirler olabilir. Bu takdirlerden örnek olarak -söyle, takdiri aynı zamanda risalete işaret etmektedir. Zira emr-i ilahi olarak bu emir Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e tevcih edilerek aynı zamanda bir vazife tebliği edilmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de Tevbe sûresi dışında diğer bütün sûrelerin başında ve Neml Sûresi’nin 30. ayetinde zikredilmiştir. Bu itibarla Kur’ân ayeti olduğunda şüphe yoktur2.

a- Bâ harfi

Besmelenin ilk kelimesi "bâ" harfidir. Bu harf zâhir ve muzmar (açık gizli) ismi cerr eden harftir. Kendisinden sonra gelen ismi zahiri, takdiri veya mahalli olarak cerr eder. Bu belki de biz kulların Cenab-ı Hakk’ın huzuruna münkesir bir kalple gelmemiz gerektiğine işaret etmektedir.

Bu harfi cerrin en önemli özelliklerinden biri de faili mef’ûl yaparak fiilin müteaddi olmasını sağlamaktır. Sarih olmayan mef’ûlün bihlerin başına gelir. Kullanıldığı manalar o kadar çoktur ki, önce asli vazifesi olan ilsâk/bağlamak3 için gelir. Kendi arasında da hakiki ve mecâzi ilsâk diye ikiye ayrılır. Cerden sonraki durum önceki şeyin sebebini ve illetini bildiren sebebiyet/ta’lil için olabilir. Alet isimlerinin başında yardım dilemek için istiâne bâ’sı olabilir4. Zaman veya mekan manasını içeren manasına zarf olarak kullanılır. Faili mef’ul yaparak fiilin müteaddi olmasını sağlar. Yani lazım fiili müteaddiye çevirir5. Yerine göre bazen mahallinde bedel olur. Beraber oluş anlamına gelen musâhabe bildirebilir. Bir şeye temas ve ilgiyi ve o şeyin ne halde olduğunu gösteren mulâbese veya hal için gelebilir. Bir bütünden bir kısmını gösterme denilen teb’iz için gelebilir. Mucâveze için gelebilir. edatının manasında isti’lâ için gelebilir. edatının manasında gâye için gelebilir. Bazen tekid için gelebilir. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de ortak mana ifade eden yerlerin olduğu da sıkça görülmektedir6.

Tefsirlerde öne çıkan genel tercih bu harfin diğer anlamlarının yanı sıra öncelikle musâhabe, ardından ilsak ve istiâne manalarında gelmiş olduğudur. Musâhabe ile beraberlik anlaşılmaktadır. Yani besmele Allah’la beraberliği hatırlatmaktadır. İlsak anlamı Allah’a adeta sarılmayı imâ ve işaret eder. İstiâne de sadece O’ndan yardım dilemeyi tedâi ettirir. Burada istîrâdi olarak belirtmeliyiz ki ihtiva ettiği bütün manaları tek bir kelime ile Türkçemize çevirmemiz mümkün değildir.

Bu makamda dikkatimizi çeken bir diğer husus da "bâ" harfinin genel kaideye göre ayrı yazılması gerekirken "isim" kelimesine bitişmiş olarak yazılıyor olmasıdır. Bu mevzuda harfin yukarıda naklettiğimiz anlamlarının yazı halinde de adeta birbirinden ayrılmaz, parçalanmaz bütünlük taşımasına işaret ettiği söylenebilir. Ve yine bu nüktenin de Türkçemize nakledilmesi mümkün olmasa gerekir.

b- İsim kelimesi

Besmele’deki ikinci unsur "isim" kelimesidir. Bu kelime dilimizde kullana geldiğimiz bir varlığa konulan adın karşılığı isim mi yoksa "esmâ-i hüsnâ" terimi içerisinde yer alan başka bir anlamda mıdır, diye tartışması yapılmıştır. Dolayısıyla "Allah’ın adı" denildiğinde O (c.c)’nun bütün esmasını da ihtivâ eden bir isim olarak mı tahayyül etmeliyiz? Ki hakikatin de herhalde böyle olması daha muvafıktır.

Bu kelime yapı olarak ya yani "yükseldi, yüksek oldu veya yüceldi" anlamlarını veya kelimesinden "alâmet ve işâret olma" anlamlarına gelir. Makama göre her iki anlamda uygundur. Dolayısıyla Allahu Teâla hem zâtı hem esmâ-i hüsnâsı hem bütün tasarrufu ile yüce ve yüksektir. Hem de yine başka hiçbir şeye benzemeyen zâtı ile adeta eşsiz bir alamettir.

c- Lafz-ı Celâle "Allah"

"Allah’ kelimesi içinde had ve sınırı olmayan O (c.c.)’nun zatını, sıfatlarını, fiilleri ile bütün esmasını da ihtivâ eden câmi bir özel isimdir. Dolayısıyla "Allah" denildiğinde akla kuşatılamayan bütün sıfatları ile birlikte bir Allah anlayışı çıkmakta. "Bütün esma-i hüsnanın ifade ettiği manalar ile bütün sıfat-ı kemaliyeye Lâfza-i Celâl olan 'Allah' bil’iltizam delalet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmalarına delalet eder. Sıfatlara delaletleri yoktur. Çünkü sıfatlar, müsemmalarına cüz olmadığı gibi aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizamen sıfatlara delaletleri yoktur. Amma Lâfza-i Celâl bil-mutabakat Zât-ı Akdes’e delalet eder. Zât-ı Akdes ile sıfat-ı kemaliye arasında lüzum-u beyyin olduğundan sıfatlara da bil-iltizam delalet eder. Ve keza uluhiyet ünvanı sıfât-ı kemaliyeyi istilzam etmesi, ism-i has olan “Allah”ın da o sıfatı istilzam ettiğini istilzam ediyor. Ve keza “Allah” kelimesi de nefiyden sonra sıfatlar ile beraber düşünülür. Binaenaleyh “Lâ ilahe illallah” kelâmı, esma-i hüsnanın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu kelime-i tevhid kelâmı, delalet ettiği sıfatlar itibariyle bir kelâm iken bin kelâm oluyor. ‘Lâ Hâlıka illallah’, “Lâ Fâtıra, Lâ Râzıka, Lâ Kayyume illallah” gibi... Binaenaleyh terakki etmiş olan zâkir bir zât, bu kelâmı söylerken içindeki binlerce kelâmları söylemiş oluyor.7’ Yoksa örneğin "Tanrı" kelimesi bu manaları kuşatan kapsayıcı bir kelime olamaz. Allah Lafz-ı Celâle Kur’ân-ı Kerîm’de yaklaşık iki bin yedi yüz kez kendi anlamında zikredilmiştir.

Allah Lafz-ı Celâlenin kelime biçimlerinin yapısını inceleyen morfoloji açısından en dikkat çekici özelliği kelimeyi oluşturan harflerinin her birisinin eksilmesi durumunda dahi yine "Allah" anlamı veriyor olmasıdır. kelimesinin başındaki "elif" kaldırıldığında yine "Allah’ anlamı verecek olan "lillah" lafzı kalır. kelimesin başındaki "lam" harfi kaldırılacak olursa yine "Allah" anlamı verecek olan "leh" kalır. kelimesin başındaki "lam’ harfi kaldırılacak olursa "hu/huve" kalır ki Zât-ı Ecell-i A’lâ’ya has bir ünvân olan "Allah" demektir. harfi aynı zamanda İsm-i A’zâm arasında sayılmaktadır.

Etimolojik açıdan değerlendirecek olursak, Allah Lafz-ı Celâlesinin kökü ile ilgili birkaç görüş ileri sürülmüştür. Bunlardan ilki bu kelimenin herhangi bir kelimeden türetilmeden aynen kullanıldığı ve Allahu Teâla hakkında özel bir isim olduğudur. Halil b. Ahmed (ö. 170/786) "Allah" lafzının Allahu Teâlâ’ya has bir isim olduğu konusunda ittifak ettiğini söyler8.

Allah isminin türetilmiş bir isim olduğunu söyleyenler ise farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir görüşe göre bu kelime "ilâh’ kelimesinden türemiş olup (elehe-ye’lehu) fiilinden gelir. Bu fiilin anlamı teabbüd etmek, kulluk etmek demektir9.

(elehe-ye’lehu) maddesinin yani "Sakin oldum kemâle erdim" gibi anlamları da vardır. Bu anlam çerçevesinde insanın kâinatın hercü mercliği içinde sığınacağı ve sükûnete ulaşacağı tek melcenin Allah (c.c) olduğu hakikati yatmaktadır.

Diğer bir görüşe göre bu kelime (elihe-ye’lehu) yani hayret ve şaşkınlık içinde kalmak, gönülden bağlanıp sığınmak anlamına gelmektedir10. Zira kul Rabbinin esmâsı, sıfatları ve azameti karşısında hayretler içinde kalır.

Lafz-ı Celâlin yine aşk ve vecd karşısında hayret, şaşkınlık ve aklın gitmesi anlamı ihtivâ eden kelimesinden geldiği de söylenmiştir11. Bu itibarla hayret makamına işaret eder.

(velehe) kelimesinin yani "çocuk annesine sığındı" manası da vardır12. Bu itibarla da Allahu Teâla kendisine sığınılacak ve ilticâ edilecek yegâne Zât’tır.

Lafz-ı Celâle ile alakalı olduğu söylenilen bir diğer kelime de (lâhe-yelûhu), yani "serâb oldu, gizlendi, duyu idrakinin ötesinde kaldı" demektir13.

(lâhe-yelûhu) maddesinin "irtifa etti, yükseldi" anlamı da vardır14. Güneşe de yüksekliğinden dolayı denilmiştir. Bu itibarla da Allahu Teâla yücelerin yücesi en âli olandır. Aynı zamanda kendisine şirk koşulmaktan da her dâim münezzeh, muallâ ve müteâldir. Bu itibarla Allahu Teâla dünya hayatında mahlukatından gizli olan en Zâhir’dir. O’nu gözler ihata edemez, Ancak O her şeyi görür, gözetir. Gözler O Mevcûdu görmek ve ihâta edebilmek için maddeden tecerrüd etmek, dünya hayatının kaydından çıkması gerekir.

Yukarıda zikrettiğimiz anlamlar çerçevesinde Lafz-ı Celâle teabbüd etmek, kulluk etmek, insanın kainatın hercü mercliği içinde sığınacağı ve sükûnete ulaşacağı tek melcenin Allah (c.c) olduğu, Rabbinin esmâsı, sıfatları ve azameti karşısında hayretler içinde kaldığı, gönülden bağlanıp sığınıldığı, O’na olan aşk ve vecd karşısında hayret, şaşkınlık ile aklın kalmadığı, duyu idrakinin ötesinde kalan, dünya hayatında mahlukatından gizli en Zâhir olan, yücelerin yücesi, en âli olan, kendisine şirk koşulmaktan da her dâim münezzeh, muallâ ve müteâl olandır.

d- "Rahman" ve "Rahim"

"Rahman" ve "Rahim" kelimeleri rahmetten gelmektedir. Sadece Allahu Teâlâ için kullanılan özel isimlerdir. Rahmet, lügat anlamı olarak incelik, acıma, şefkat etme, merhamet etme, affetme ve mağfiret manalarına gelir15. "Rahman" ve "Rahîm" kelimeleri ayrı ayrı sıfat-ı müşebbehe kipinde birer sıfattırlar. "Rahîm" kelimesi ayrıca mübalağa ile ism-i fâil kipi olabilir. "Rahman" ve "Rahîm" kelimeleri mübalağalı merhametli, çok rahmet sahibi manasına gelir. Hangisinin diğerinden, taşımış olduğu anlam bakımından daha kapsamlı olduğu tartışılmıştır. Kanaatimizce her iki sıfat da birbirlerini tamamlayan bir bütünlük içinde merhamet ve rahmet kelimelerinin en geniş anlamlarını ihtiva etmektedirler. Bu iki sıfatı aynı anda kendisinde bulundurmak sadece Allahu Teâlâ’ya has bir durumdur.

Böylesi anlamlar yumağı bir kelimenin Türkçemizde karşılığını bulacak bir kelime yoktur. Türkçemizdeki bağışlamak, esirgemek, acımak kelimeleri Allah (c.c.) hakkında zaaf ifade eder ve Arapça Rahman ve Rahim kelimelerinin tam karşılığı olamaz. "Rahmet"i "esirgemek" kelimesiyle de tercüme etmek doğru değildir. "Benden onu esirgedin" ve "Beni esirgemiyorsun’ cümlelerinden de anlaşıldığına göre esirgemek "kıskanmak" ve "korumak" mânâlarına gelir. Bu sebeple "esirgemek" kelimesi rahmetin tercümesi olmak şöyle dursun, takdiren tefsiri dahi olamaz16. Kendi terminolojimizde bir çeşit kalb inceliği olarak anlaşılan Rahmaniyet ve Rahimiyet bu şekliyle Allah’a isnad edilemez. Dolayısıyla "Rahmân, Rahîm, dediğimizde bunları Allah indindeki mânâlarıyla yorumlamalıyız. Bu durumda "Allah", "Rahman", "Rahim" gibi bazı Arapça terimlerin çevrilmeksizin olduğu gibi aktarılması gerekmektedir.

Besmelenin Manâsı

Bu kaçınılmaz uzun izahattan sonra bahsi geçen sakıncaları da göz önünde bulunduracak olursak Besmeleyi Türkçemize sadece "Rahman Rahim Allah’ın adı ile’ şeklinde çevirir, ardından gerekirse parantez içerisinde "isim", "Allah", "Rahmaniyet" ve "Rahimiyet" terimlerinin işaret ettiği (özel bir isim olması hasebiyle dinî bir şiârı dillendirme, Cenab-ı Hakkı ismiyle ta’zim etme, Uluhiyetini itiraf etme, O (c.c.)’na sığınma, nimetlerini hatırla(t)ma, O (c.c.)’ndan yardım dileme, O’nunla beraber olma, Allah’a adeta bütünlük içerisinde sarılma, bütün esmâ ve sıfatlarının ihtivâ ettiği anlamları) anlam ve hikmetler yumağını ilave olarak zikrederiz. Bütün bu itibarları hesap ederek Besmele’nin Türkçemize çevirisi aşağıdaki şekilde olabilir.

Rahman ve Rahim Allah’ın (zatını, sıfatlarını, fiilleri ve bütün esmasının işaret ettiği anlamlarıyla birlikte ihtiva eden isminden yardım alıp, O’nunla beraber olduğunu hissederek, O’nunla adeta yapışık gibi sarılarak, O’na sığınarak, O’na olan aşk ve vecd karşısında hayret, şaşkınlık ile aklın kalmadığı, duyu idrakinin ötesinde kalan, dünya hayatında mahlûkatından gizli ama en Zâhir olan, yücelerin yücesi ve en âli olan, kendisine şirk koşulmaktan da her dâim münezzeh, muallâ ve müteâl olan) adı ile.

Besmelenin Fazileti

"Bismillâhirrahmânirrahîm" bütün hayırlı işlerin başı ve arşıdır. Bu isme dayanan, sırtını bu isme veren aziz ve bahtiyar olur. Bu sözü kendine şiar edinen, bu sözün şemsiyesi altına girerek hareket eden iki cihanda da mutlu olacaktır. Kâinata meydan okuyabilir. Zira bu isim sihirli bir anahtar gibi her kapıyı açar.

Besmele öyle bitmez tükenmez bir hazinedir ki sahibini aziz kılar. Bunun içindir ki Efendimiz (s.a.v), müminleri her önemli işe başlarken besmele çekmeye teşvik etmiştir. Bu husus, besmeleyi Müslümanlar için bir şiar haline getirmiştir.

İhtivâ ettiği manası kâinatın sahibine bağlanmak, O’nunla ve O’nun hesabına hareket etmek gibi çok önemli bir hakikati vurgular. O’na itimat eden, O’na dayanan, O’nunla hareket eden yolda kalır mı?

"Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedarik edebilsin. Yoksa, tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyâcâtına karşı perişan olacaktır. İşte, böyle bir seyahat için, iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi, diğeri mağrur. Mütevazii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtıu’t-tarîke rast gelse, der: “Ben filân reisin ismiyle gezerim.” Şakî def olur, ilişemez. Bir çadıra girse o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu."17

Besmelenin fazileti hakkında muteber tefsirlerde nakledilen birçok haber ve nükteler bulunmaktadır. Sıhhat açısından bazıları tartışılmış olsa bile bu makamda fezâil-i a’mâl babında zikredilmesi uygun olacağı kanaatindeyim.

"Besmelenin harflerinin (şeddeler sayılmayacak olursa) on dokuz olduğu söylendi. Bunda iki fayda vardır. İlki: Zebaniler de on dokuz tanedir. Böylece Allahu Teâla bu on dokuz harfe karşılık, zebanilerin azabını savuşturur. Diğeri: Allahu Teâlâ gece ve gündüzü yirmi dört saat olarak yarattı. Sonra beş ayrı saatte beş vakit namazı farz kıldı. Dolayısıyla besmelenin bu on dokuz harfi, yirmi dört saatten geriye kalan on dokuz saatte meydana gelen günahlar için kefaret olmuş oldu."18

"Ariflerden birisi besmeleyi yazdı ve bunun kefenine konulmasını vasiyet etti. Bunun üzerine ona. "Bundan ne umuyorsun? Denildi. O da: "Kıyamette şöyle derim: Allah’ım, Sen bir kitap gönderdin ve başına besmeleyi koydun. O halde bana, kitabının bu başlığına göre muamele et.19

"Bizans Kayseri, Hz. Ömer’e (r.a), devamlı baş ağrısı olduğunu ve bir ilaç göndermesini yazmıştı. Hz. Ömer (r.a) bir fes gönderdi. Kayser bu fesi başına koyduğunda baş ağrısı duruyor, çıkarınca başı tekrar ağrımaya başlıyordu. Bunun üzerine Kayser hayretler içinde fesi kontrol etmeye başladı. Fesin içinde Besmelenin yazılı olduğu bir kâğıt buldu."20

"Kadın sufilerin büyüklerinden olan Umretu’l-Fergâniyye’den cünüp ve hayızlı kimsenin besmeleden değil de, Kur’ân okumaktan menedilmesindeki hikmet nedir? Diye soruldu. -Besmele çekmek, dostun ismini anmaktır. Dost ise, dostunu anmaktan menetmez’ dedi."21

Şimdi besmelenin fazileti hakkında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den vârid olan sahih hadisleri naklediyoruz:

Besmele İle Başlamayan Her İş Köksüzdür, Bereketsizdir, Kalıcı Değildir

Ebû Hüreyre’den (r.a) rivayet edilen bir hadiste Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Besmele ile başlamayan her iş bereketsizdir, devam etmez, köksüzdür. (Müsned, II/259)

Besmele Öyle Kıymetli Bir Kelimedir ki Murdarı Helal Hale Getirir

Adiyy ibn Hatim (r.a) Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e köpek avının hükmünü sordum, şöyle buyurdu: “Sen öğretilmiş köpeğini salıverdin de o da avı öldürdüğü zaman, sen o avı ye. Köpek avı yediği zaman ise artık sen o avdan yeme. Çünkü köpek avı ancak kendi nefsi için tutmuştur”. Köpeğimi salıveriyorum da onunla beraber başka bir köpek daha buluyorum? dedim. Rasûlullah: “Bu hâlde yeme. Çünkü sen besmeleyi ancak kendi köpeğinin üzerine çekmiştin, başka köpek üzerine besmele çekmemiştin” buyurdu. (Buhari, Vudu, 33)

Adiyy b. Hâtim bir rivayetinde, “Ya Rasulullah ben öğretilmiş köpekleri salıyorum bana (av) tutuyorlar. Üzerine besmelede çekiyorum dedim.” Bunun üzerine “Öğretilmiş köpeğini saldığın üzerine besmelede çektiğin vakit ye!” (Müslim, Sayd ve Zebaih, 1)

Bize Ahmed b. Yûnus; şu silsile ile rivayette bulundu: Züheyr, Esved b. Kays,Yahya b. Yahya, Ebû Hayseme, Esved b. Kays, Cündeb b. Süfyan Cündeb b. Süfyan anlatıyor: Allah’ın Resulü ile birlikte bir kurbanda beraberdik. Selam vererek namazını tamamladıktan sonra kurban edilmiş hayvanlar gördü. Bu kurbanların Peygamber daha namazdayken kesildiği anlaşılıyordu. Efendimiz (bu manzara üzerine): “Bayram namazını kılmadan -veya "biz bayram namazını kılmadan’ da demiş olabilir- kurbanını kesmiş olanlar kestiği hayvanın yerine bir daha kurban kesmelidir. Namazdan önce kurban kesmeyenler ise haydi Allah’ın adıyla kurbanlarını kessinler. "Kim kurbanını namazı kılmazdan —yahut biz namazı kılmazdan önce kesti ise onun yerine bir başkasını kessin) Kim kesmediyse besmele ile kessin!" buyurdular. (Müslim, Edahi, 1)

Besmele Öyle Kıymetli Bir Kelimedir ki Yemek ve Meskenin Bereketini Artırır

İbn Mâce’nin bildirdiğine göre, Hişâm b. Ammâr, Davud b. Rüşd ve Muhammed b. es-Sabbâh dediler ki: "Bize Velîd b. Müslim anlattı’. İnsanlar: "Ey Allah’ın Resulü! Biz yemek yiyoruz, fakat doymuyoruz" dediler. (Peygamber Efendimiz de onlara): "Her halde siz (yemeği) ayrı ayrı yiyorsunuzdur (değil mi)?” diye sordu. (Onlar da): "Evet" cevabını verdiler. (Bunun üzerine Hz. Peygamber): “Yemeği toplu halde yiyiniz ve üzerine besmele çekiniz. (O zaman) Allah o yemeğe bereket verir, (karnınız doyar)” buyurdular.( İbn Mâce, Et’ime, 17)

Bize Yezid b. Harun haber verip (dedi ki), bize Hişam, Budeyl’den, (O) Abdullah b. Ubeydillah b. Umeyr’den, (O da) Hz. Aişe’den (naklen) haber verdi ki; Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabından altı kişi ile bir yiyecek yiyordu. Derken bir bedevi geldi ve onu iki lokmada yiyip (bitirdi). Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bakınız, şayet O, Allah’ın adını ansaydı (besmele çekseydi, yemek) size yetecekti! Binaenaleyh, biriniz (bir şey) yediğinde Allah’ın ismini ansın, (besmele çeksin). Şayet Allah’ın ismini anmayı (başında) unutursa; “Bismillah evvelehu ve ahireh: Başında ve sonunda Allah’ın adıyla (başlarım!)” desin. (Darimi, Et’ıme, 1)

Bana İshâk b. Mansûr da rivayet etti: Bize Bavh b. Ubâde haber verdi: Bize İbn-i Cüreyc rivayet etti: Bana Atâ’ haber verdi ki: Câbir b. Abdillah’ı şunu söylerken işitmiş. Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Gece karanlığı bastığı -yahut gecelediğiniz- vakit çocuklarınızı (çıkmaktan) men edin. Çünkü Şeytanlar o zaman dağılır. Gecenin bir kısmı gitti mi onları salın. Kapıları kapayın ve besmele çekin. Çünkü Şeytan kapalı kapı açamaz. Tulumlarınızı bağlayın ve Besmele çekin! Kaplarınızı örtün ve besmele çekin! Kaplarınızın üzerine aykırı bir şey olsun koyun. Kandillerinizi de söndürün!" buyurdular. (Müslim, Eşribe, 97)

Bize Muhammed b. Müsennâ el-Anezî rivayet etti: Bize Dahhâk (yâni Ebû Asım) İbnü Cüreyc’den rivayet etti: Bana Ebû’z-Zübeyr, Câbir b. Abdillah’dan naklen haber verdi Câbir, Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem)’i şöyle buyururken işitmiş: "Bir adam evine gireceği vakit, girerken ve yemek yerken Allah’ı anarsa şeytan (yardımcılarına) sizin için ne mesken var, ne akşam yemeği! der. Ama evine girerken Allah’ı anmazsa, şeytan: Meskene yetiştiniz, der. O adam yemeğine başlarken besmele çekmezse, şeytan: Hem meskene, hem akşam yemeğine yetiştiniz, der." (Müslim, Eşribe, 103)

Bana Amru’n-Nâkıd da rivayet etti: Bize Abdullah b. Ca’fer Er-Rakkî rivayet etti. Bize Ubeydullah b. Amr, Abdülmelik b. Umeyr’den, o da Abdurrahman b. Ebî Leylâ’dan, o da Enes b. Mâlik’den naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş: "Ebû Talha, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kendisine has olmak üzere yemek yapmasını Ümmü Süleym’e emretti. Sonra beni ona gönderdi..." Ve râvi hadîsi nakletmiştir. Bu hadîste şöyle de demiştir: "Bunun üzerine Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) elini koydu ve onun üzerine besmele çekti. Sonra : "On kişiye izin ver!" dedi. Ebû Talha da onlara izin vererek girdiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Yeyin ve besmele çekin!" dedi. Onlar da yediler. Bunu seksen kişiye yaptı. Bundan sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ev sahipleri yediler. Ve artık bıraktılar." (Müslim, Eşribe, 143)

Ebû Dâvud’un, İbrahim b. Musa er-Râzî-el-Velîd b. Müslim-Vahşî b. Harb-Babası- Dedesi isnadıyla aktardığına göre, Vahşî b. Harb’in dedesi anlatıyor: “Peygamber’in Ashabı (Hz. Peygambere): "Ey Allah’ın Resulü! Biz (yemek) yiyoruz, fakat doymuyoruz’ dediler. (Peygamber Efendimiz de onlara): "Her halde siz (yemeği) ayrı ayrı yiyorsunuzdur (değil mi)?” diye sordu. (Onlar da): "Evet" cevabını verdiler. (Bunun üzerine Hz. Peygamber): “Yemeği toplu halde yiyiniz ve üzerine besmele çekiniz. (O zaman) Allah o yemeğe bereket verir, (karnınız doyar)” buyurdular. Ebû Dâvûd şunları söylemektedir: ( Ebu Davud, Eti’me, 14)

Besmele Şeytanın Şerrinden Emin Kılar

Bize İshak b. Musa El-Ensârî rivayet etti: Bize Enes b. Iyâz rivayet etti: Bize Ubeydullah rivayet etti: Bana Saîd b. Ebî Saîd El-Makburî babasından, o da Ebû Hüzeyfe’den naklen rivayet etti ki: Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlar: "Biriniz döşeğine uzandığı vakit gömleğinin kenarını tutsun da onunla döşeğini silksin ve besmele çeksin! Çünkü o kendinden sonra döşeğinde ne kalacağını bilmez. Yatmak istediği vakit sağ tarafına yaîsm ve: Allahım! Seni tenzih ederim. Ey Rabbim! Yanımı ancak seninle (döşeğe) koydum. Onu ancak seninle kaldırırım. Nefsimi tutarsan onu affeyle! Salarsan onu sâlih kullarını koruduğun şeyle koru! desin." (Müslim, Zikir ve Dua ve Tevbe ve İstiğfar, 64)

Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem)’den Câbir b. Abdillah tarafından (rivayet edilen) şu (bir önceki hadis) tamamıyla olmamakla beraber (bir de ez-Zübeyr vasıtasıyla yine Câbir b. Abdillah’dan rivayet olunmuştur. Bu rivayete göre Hz. Peygamber): “Çünkü şeytan (besmeleyle) kapanmış olan kapıyı açamaz, (kabın ağzını örten) bağı çözemez, (ağzı örtülü olan) kabı açamaz. (Bunları yaparken besmele çekmeyi unutmayın). Çünkü (besmele çekmezseniz) küçük fare, insanların evlerini ateşe verebilir” buyurmuştur. (Ebu Davud, Eşribe, 22)

Bize Cerîr, Mansûr’dan; o da Salim ibn Ebi’l-Ca’d’dan; o da Kurayb’dan; o da İbn Abbâs (r.a)’dan tahdîs etti. İbn Abbâs, bunu Peygamber’e ulaştırıyordu. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) şöyle buyurmuştur: “Herhangi biriniz eşine (cinsî münâsebet için) geldiği zaman bismillah, Allâhumme cennibnâ’ş-şeytâne ve cennibi’ş-şeytâne mâ razaktenâ (Allah’ın ismiyle, yâ Allah, bizleri şeytândan uzaklaştır ve şeytânı da bize ihsan ettiğin çocuktan uzak kıl) der de, onların arasında bir çocuk takdir olunursa, şeytân o çocuğa zarar veremez.” (Buhari, Vudu, 8)

Besmele Manevi Temizliği Getirir

Ebû Sûfyân b. Huveytib (r.a.), ninesinden o da babasından bize bildirdiğine göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve selem)’den işittim buyurdular ki: “Abdest’e başlarken besmele çekmeyen kimsenin abdesti yoktur.” (Tirmizi, Tahare, 20)

Bize Ubeydullah b. Sa’îd haber verip (dedi ki), bize Ebû Amir el Akadî rivayet edip (dedi ki), bize Kesîr b. Zeyd rivayet etti. (O dedi ki), bana Rubeyh b. Âbdirrahman b. Ebî Sa’ıd el-Hudrî, babasından, (O) dedesinden (O da) Hz. Peygamber’den (sallallahu aleyhi ve selem) (naklen) rivayet etti (ki, Hz. Peygamber) şöyle buyurdu: Başında Allah’ın ismini zikretmeyen, (besmele çekmeyen) için abdest yoktur.” (Muvatta, Sıfatu’n-Nebî, 10)

Besmele Öyle Kıymetli Bir Kelimedir ki Açılmaz Kapıları Açar

Bize Abdullah b. Amr b. Ebân haber verip (dedi ki) bize Abdurrahman b. Muhammed el-Muhâribî, Abdulvâhid b. Eymen el-Mekki’den, (o da) babasından (naklen) rivayet etti (ki Eymen) şöyle dedi: Câbir b. Abdillah’a; “Bana, Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bizzat kendisinden duymuş olduğun bir haberini naklet (ki) ben (de) onu senden (naklen) rivayet edeyim!” dedim. Bunun üzerine o şöyle dedi: Biz Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber Hendek Günü’nde (hendek) kazıyorduk. Neyse, hiçbir yemek yememiş, (zaten) buna imkân ve güç (de) bulamamış bir halde üç gün kaldık. Derken hendekte (kazmanın işlemediği) sert bir yer ortaya çıktı. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gelip: “Ya Resûlallah, dedim, hendekte sert bir yer ortaya çıktı (bir bakıverseniz!)”. (Bu arada) biz üzerine su serptik. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) karnına (açlıktan) bir taş sarılmış olduğu halde kalktı, kazmayı veya küreği aldı. Ardından üç defa besmele çekip (sert yere) vurdu. Bunun üzerine (o yer) akıp dağılan bir kum yığını haline geldi… (Darimi, Mukaddime, 7)

Besmele Şifa Hazinesidir

Bana Ebu’t-Tâhir ile Harmele b. Yahya rivayet ettiler: Bize İbni Vehb haber verdi: Bana Yûnus, İbni Şihâb’dan naklen haber verdi. (Demiş ki): Bana Nâfi’ b. Cübeyr b. Mut’ım, Osman b. Ebî’l-Âs, es-Sekafi’den naklen haber verdi ki: Osman Müslüman olalıdan beri vücudunda hissettiği bir ağrıdan Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e şikâyette bulunmuş. Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine: "Elini vücudunun ağıran yerine koy ve üç defa bismillah de! Yedi defa da hissettiğim ve sakındığım ağrının şerrinden Allah’a ve kudretine sığınırım de!" buyurmuşlar. (Müslim, Selam, 67)

Besmele Mahremiyete Perdedir

Ali bin Ebu Talib (ra)’den, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu, rivayet edilmiştir. “Cinler ile Ademoğullarının avret yerleri arasındaki perde kişinin helaya girmek istediği zaman "bismillah’ demesidir.” (İbn Mâce, Tahâret,)

Ali b. Ebî Tâlib (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Cinlerin gözleri ile Ademoğlunun görünmemesi gereken yerleri arasındaki perde, tuvalete girerken okudukları “bismillah” sözüdür.” (Tirmizi, Cum’a, 73)

Öz

Bir sözcüğün ne anlama geldiğini anlayabilmek için öncelikle o sözcüğün aslını araştırmak, metot olarak takip edilecek ilk ve en önemli aşamadır. Bu çalışmada besmelenin öncelikle etimolojik açıdan yapısı ve anlamı araştırılmakta, ardından da önemi gözler önüne serilmektedir.

Anahtar Kelimler: Besmele, İsim, Allah lafzı, Rahman, Rahim

Abstract

The most important level in the methodology to understand the meaning of a word lies on the research of the origin of that word. This study investigates the structure and meaning of basmala etymologically. Then, it seeks to notice the significance of the same word.

Keywords: Basmala, name, the word of God, the Beneficent, the Merciful

Dipnotlar

1. Naht kavramı için bkz. Civelek Yakup, Arap Dilinde Naht ve Kelime Türetmede “Naht” Yönteminin Kullanımı, Nüsha, III, say. 10, 2003/ s. 97-119.

2. Ancak sûre başlarında zikredilen besmelelerin o sûreyi diğerinden ayıran ve kırâat başlarken teberrüken okunan birer besmele olup olmadıkları oldukları konusunda fıkıh imamları arasında ihtilafa düşülmüştür. Mekke ve Kûfeli imamlar Fâtiha sûresinin başındaki besmeleyi o sûreden bir âyet kabul etmiş, öte yanda Şâfiler ise, Fâtiha da olmak üzere her sûrenin başında bulunan besmelenin o sûrenin bir ayeti olduğu görüşünü iddia etmiştir. Konumuzla doğrudan irtibatlı olmadığı için mevzuyu ilgili kaynaklara havale ediyoruz.

3. el-Hurûfu’l-âmile fi’l-Kur’âni’l-Kerîm, s. 387-388.

4. Mu‘cemu hurûfi’l-Kur’âni’l-Kerîm, II, 451.

5. Mu‘cemu hurûfi’l-Kur’âni’l-Kerîm, II, 451.

6. Âl-i ‘İmrân 152 (mulâbese-sebebiyet), 153 (musâhabe-mukâbele), 174 (mulâbeset-musâhabe). Nisâ 17 (mulâbese-sebebiyet), 19 (musâhabe-ta’diye), 23 (musâhabe-ta’diye), 25 (ilsâk-musâhabe) A’râf 57 (mulabese-sebebiyye), 80 (mulâbese-gaye), Hicr 39 (kasem-sebebiye), İsrâ 33 (mulâbese- sebebiyye), Kehf 26 (te’kid-taaccub), Hacc 25 (mulâbese-te’kid), Nur 31 (te’kid-teb’iz), Furkân 25 (mulâbese-sebebiyye), 59 (mulâbese-sebebiyye), Zumer 67 (ilsâk-zarfiyye), Fussilet 36 (ilsâk-istiâne), Kâf 16 (mulâbese-te’kid-gaye), 28 (mulâbese-musâhebe-te’kid), Tur 21 (mulâbese-sebebiyye), Haşr 10 (sebebiyye-gaye), Mumtehine 1 (sebebiyye-te’kid), Zilzâl 5 (ilsâk-sebebiyye).

7. Nursi, Said, Mesnevi-i Nuriye, Yeni Asya Neş, 2002, s. 199.

8. Fahruddîn er-Râzi, et-Tefsîru’l-Kebîr, I/149, Beyrut, 1998.

9. İbn Side, el-Muhkem ve’l-Muhîtu’l-‘Azâm, II/212; ez-Zemahşeri, Esâsu’l-Belâga, I/10; Râzi Zeynuddîn, Muhtâru’s-Sihâh, I/13; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, Beyrut, 1. bsk., XIII/467.

10. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XIII/467; ez-Zebîdî, Tâcu’l-Arûs, I/8206; TDVİA, İstanbul, 1989, Topaloğlu Bekir, Allah mad. II/471.

11. Râzi Zeynuddîn, Muhtâru’s-Sihâh, I/348; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XIII/561.

12. ez-Zemahşeri, Esâsu’l-Belâga, II/27; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XIII/561.

13. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XIII/538; ez-Zebîdî, Tâcu’l-Arûs, I/8241; TDVİA, İstanbul, 1989, Topaloğlu Bekir, Allah mad. II/471.

14. ez-Zebîdî, Tâcu’l-Arûs, I/8241.

15. İbn Manzûr, XII/230.

16. Elmalılı, I/32-33

17. Nursi, Said, Sözler, Yeni Asya Neş, İst., 2002, s.11

18. Fahruddîn er-Râzi, et-Tefsîru’l-Kebîr, I/156.

19. Fahruddîn er-Râzi, et-Tefsîru’l-Kebîr, I/156. A.g.e.

20. Fahruddîn er-Râzi, et-Tefsîru’l-Kebîr, I/155. A.g.e.

21. Fahruddîn er-Râzi, et-Tefsîru’l-Kebîr, I/155.

Yukarı