2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 3170

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2008 
 Meşrutiyet'in 100. yılında Türkiye Demokrasisi
 KÖPRÜ / Yaz 2004 
 Popüler Esaret: Nefisperestlik


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Meşrutiyet'in 100. yılında Türkiye Demokrasisi
Yaz 2008   [ 103. Sayı ]


Türkiye’de Demokrasi’nin Geleceği

The Future of Democracy in Turkey

Ali Murat YEL

Yrd. Doç. Dr., Fatih Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi

Bu başlığı tırnak içerisinde (yani olduğu gibi tek cümle olarak) Google arama motorunda taratırsanız, yaklaşık 369 (367 de olabilirdi) sonuçla karşılaşmanız aslında Türkiye ile demokrasi arasında temelden bazı problemler olduğunun da bir göstergesi olarak anlaşılabilir. Demokratik bir ülke için aynı arama yapılsa bu kadar çok sayıda sonucun çıkmayacağını herkes tahmin edebilir. Google sonuçlarına yüzeysel bir bakış bile, Türkiye’de hemen hemen her kesimin demokrasi ile bir şekilde problemi olduğunu da göstermektedir. Öyleyse eğer Türk toplumu ile demokrasi arasında bir uyuşmazlıktan bahsedilebilir mi? Hatta “demokrasinin Türk toplumu için bir lüks olduğu” sonucuna kolaylıkla ulaşılıp toplumun farklı kesimlerinden gelen demokrasi taleplerini göz ardı etmek mümkün müdür? Demokrasi ve Türk toplumu arasındaki bu çelişkili ve bazen paradoksal ilişkiyi belki de Türk toplum yapısına daha yakından bakarak değerlendirmemiz mümkün olabilir.

“Sosyal yapı” kavramı, sosyoloji ve daha özel olarak da sosyal teoride sık sık kullanılmasına rağmen, kavramın üzerinde anlaşmaya varılmış bir tarifi henüz yoktur. Ama genel olarak birbirleriyle sürekli ilişki içerisinde olan sosyal kurumların bu ilişkileri, bireyler üzerinde oldukça etkilidir. Sonuçta böylesi bir sosyal sistem içerisinde yaşamak durumunda olan bu aktörlerin davranışlarını belirli ölçüde etkilemesi göz önüne alındığında, sosyal yapının hem makro seviyede kurumlar arası ilişkiler ve mikro planda da gruplar veya fertlerin birbirleriyle ilişkilerini belirleyen süreç için kullanıldığı söylenebilir. Dolayısıyla, toplumlar işlevleri, amaçları ve rolleri itibariyle birbirinden yapısal anlamda farklı; ama aynı zamanda bir ilişki yumağı içerisinde bulunan çeşitli gruplardan oluşmaktadır. Sosyal aktörlerin davranışlarının bu ilişkilerle belirlenmesi ise sosyal yapının ne kadar esnek olabileceği ile yakından ilgilidir. Toplumların ekonomik, hukuki, kültürel ve siyasi sistemleri ile aile yapıları ve toplumsal sınıf yapılarının detaylı olarak incelenmesi neticesinde o toplumların sosyal yapıları belirlenmiş olur ve birey davranışlarının sebepleri daha kolay anlaşılabilir. Bireyler bu yapının içine doğarlar ve herkes için geçerli olan bu objektif yapıyı değiştiremezler.

Türkiye’nin toplumsal yapısının anlaşılabilmesi için öncelikle Osmanlı Devleti’nin yapısına bakılması gerekir. Osmanlılarda toplumsal yapının başlıca ögeleri; zamanının en büyük siyasi gücü olması dolayısıyla geliştirdiği çok iyi bir iktisadi sistem ve vergi sistemi, seçkinler ve halktan oluşan iki sınıflı bir toplum olması, dinin sosyal hayatta ve bireyler arası ilişkilerde önemli bir yere sahip olması ve son olarak da o dönemde diğer imparatorluklarla aynı şekilde geleneksel bir ideolojinin hâkim olmasıdır. Bu toplumsal özellikler ve birikimin seksen yıldan fazladır varlığını sürdüren yeni devlette “aynen devam ettirilmesi” veya “kırılmaya uğraması” ve yeni bir toplum yaratılması tartışması günümüzde de devam etmektedir. Bu noktada Türk toplumu geleneklerini ve geçmişlerini devam ettirmek isteyenler ve gelenekten tamamen vazgeçip modernleşme yanlısı olanlar şeklinde ikiye ayrılmıştır. Fakat “tepeden inmeci” bir elit projesi olan modernleşme, Batı’nın kendisine mahsus tarihi tecrübelerini göz ardı eden bir yaklaşım olduğu için, Batı’nın eriştiği sonuçların taklit edilerek modernleşebilineceği varsayımına dayanmaktadır. Yani, yasayla fes giyilmesi yasaklanırken yine yasayla şapka giyilmesi mecbur edilerek modernleşileceği sanılmıştır. Fakat halktan kopuk ve halkın görüşüne müracaat edilmeden yapılan bu toplumsal değişim elbette diğer devrimlerde de görüldüğü üzere toplumda derin izler bırakan bir travma yaratmıştır. Dolayısıyla ortaya çıkan netice de ne modernleşmiş bir toplum ne de geleneklerini muhafaza eden bir toplumdur. Bu travmanın diğer devrim geçirmiş toplumlarda (hatta "sosyoloji" biliminin ortaya çıkmasının temel sebeplerinden birisi) olduğu gibi açıkça gözlemlenemezliğinin altında Türk ulusunun karakterinde mevcut olan “emir-kumanda” ve devlet büyüklerine kesin itaat etme alışkanlığı olabilir. Bu sebeple de zaten entelektüel bir birikimden yoksun / yoksun bırakılmış olan halk tabakasının yeni reformlara itiraz etmesi beklenemezdi. Önceleri bu itaat kaygısı ile yüzeysel kalan, daha doğrusu aile içerisinde farklı aile dışında genel toplum yaşamında farklı davranış biçimleri ortaya çıkarmış ve modernleşme ancak “yeni toplumun görgü kuralları” olarak benimsenmesine rağmen devrimler zamanla içselleştirilmiştir. Bu arada topluma cumhuriyet rejiminin demokrasi ile eşdeğer olduğu, laiklik olmazsa demokrasinin de var olamayacağı dayatılmıştır. Hâlbuki İngiltere ve Hollanda gibi demokrasinin en ileri seviyede olduğu ülkeler halen Meşrutiyet rejimi ile idare edilirken demokrasinin mevcut olmadığı eski Sovyet bloku ülkelerinin Doğu Almanya Cumhuriyeti gibi tamamının “Cumhuriyet” olarak anılması ve günümüzdeki Çin Halk Cumhuriyeti gibi pek çok ülkenin adında “Cumhuriyet” olması bu yanılgıyı açıkça göstermektedir.

Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki benzerliklerin başında ekonomik yapı gelmektedir. Osmanlı’nın ilk ve yükselme dönemlerinde kazanılan savaşlar sonucunda elde edilen ganimetler ve yeni fethedilen bölgelerden alınan vergiler sayesinde gelişmiş bir ekonomiye sahipken Batılı ülkelerin gerçekleştirdiği Sanayi Devrimi’ne ayak uyduramaması sonucunda önce savaş ve askeri alanlarda kayıplar yaşanmış, daha sonra bu iktisadi alandaki zayıflama devletin de çöküşünü hızlandırmıştır. Kapitülasyonlar olmasa da dış borç ve ekonomide dışa bağımlılık Türkiye’nin Osmanlı’dan miras aldığı bir hususiyettir. Sanayi Devrimi’nin ancak Turgut Özal’ın teşvikleri ile Anadolu’da yavaş yavaş bir ivme kazanmasıyla Türk toplum yapısında da gözle görülür değişimler yaşanmaya başlanmıştır. Ancak, ülkenin sahibi olduğuna kendilerini inandıran seçkinci kesim bu gelişmeden de rahatsız olmuş ve “Anadolu Sermayesi”ni dindar olmakla suçlayarak engel olmaya çalışmıştır. Bu tutum bir bakıma, modernleşmiş ülkelerde sanayinin gelişmesi modernleşmenin temel sebeplerinden birisi olarak görülürken Türkiye’de karşı konulması, aslında seçkinci kesimin ülkenin modernleşmesini gerçekten isteyip istemediğinin de sorgulanmasına yol açmaktadır. Ya da halkın üretimden uzak tutularak iktidar ve güç elde etmesinin önüne geçmek için Anadolu’nun sanayileşmesi istenilmemektedir. Teknolojinin giderek hayatımızda daha fazla yer almasıyla bireyler arasındaki ilişkiler de değişmeye başlamıştır. Mesela, geleneksel olarak Türk toplumunda çay içme bir ritüel iken, kompleks bir teknoloji gerektirmeyen ve basit bir cihaz olan “kettle” veya su ısıtıcısının evlerimize girmesiyle küçük bardaklarda herkesle paylaşılan çay artık yerini büyük “mug”larla ve bireysel olarak tüketilen bir içecek haline gelmiştir. Bu yeni cihaz, geleneksel olarak kolektif bir yaşam süren Türk halkının artık Batılı tarzda bireyselci bir hayata doğru geçişini simgelemektedir.

Osmanlı’dan günümüze kadar gelen ikinci bir toplumsal yapı ise bürokratik ve askeri seçkinler ile tüccar ve köylülerden oluşan “reaya” sınıfları aynen Türkiye Cumhuriyeti’nde de korunmuştur. Osmanlı’nın çöküşüne sebep olarak öncelikle kaybedilen savaşlar olduğu tespiti ile modernleşme ilk önce askeriyede başlamış ve askeri teknolojinin yanı sıra tıp eğitimi de askeri eğitim içerisinde verilmeye başlanmıştı. Nitekim Cumhuriyet’in ilk kurucu elitlerinin hem asker ve hem de doktor olmaları, “hasta adam” olarak nitelenen Osmanlı Devleti’nin kurtarılabilmesinde en çok ümit bağlananların bu kesimlerden olması şaşırtıcı değildir. Bugün de ülkedeki en “pozitivist” ve modernleşmeci kesimler bu iki meslek grubudur. Aslında modernleşme çabaları ile Osmanlı’da elit ve halk tabakaları arasındaki uçurumun azaltılması hedeflenmişken Türkiye Cumhuriyeti’nde aynen korunması bir paradoks oluşturmaktadır. Fakat liberal ekonomiye geçiş sürecinde orta sınıfın yükselmesi beraberinde yeni talepler de getirmiştir. Bu kesim artık eskisi gibi “merkez”den uzak kalmak yerine iktidar olmak istemektedir. Fakat Türk seçkinleri, Şerif Mardin haricinde, bu talepleri de anlamaktan aciz olduklarından problemin siyasi partilerde olduğunu sanmakta ve partilerin kapatılmasıyla bu taleplerin önünün kesileceğine inanmaya devam etmektedirler. Hâlbuki üreten ve hızla şehirleşen bir halkın demokratik talepleri görmezden gelinemez. Ekonomik yapının liberalleşmesiyle nüfusun büyük bir kesimi şehirlerde ikamet etmeye başlamış, bu hızlı göç olgusu ile mikro seviyedeki bireysel davranışlar da değişmeye başlamıştır.

Osmanlı toplumu daha çok saray ve çevresindeki siyasi elitler, din ve bilim adamları, büyük toprak sahipleri ve askeri elitlerin oluşturduğu “havas” ile bunların dışında kalan köylülerin oluşturduğu “reaya” sınıflarından oluşmuş bir toplumdu. Cumhuriyet’in ilan edilmesinden sonra bu yapı değiştirilmeye çalışılarak saray ve çevresi ülkeden uzaklaştırılmış ve din adamları nüfuzlarını kaybetmişlerdi. Büyük toprak sahipleri de zaman zaman uygulanan toprak reformları sayesinde eski itibarlarını yitirmişlerdi. Ama siyasi ve askeri elitler imtiyazlı durumlarını korumuşlardı. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişi hedefleyen Cumhuriyet devrimlerinin yeni sınıflar yaratması beklenirken üretimi elinde bulunduran kesimler aynı zamanda siyasi bir güç de elde etmişler ve onlar da siyasi elitlere katılmışlardı. Dış dünyaya kapalı bir ülkede bürokratlar yardımıyla zenginleşmiş olan ve üretimin tekelini elinde tutan bu kesimin iktidarlarını kaybetmemek için halkı fakir bırakma ve üretim araçlarını kendi kontrolleri altında tutma eğilimleri çok açıktır. Sanayileşmenin sınırlı seviyede kaldığı 1980’lere kadar işadamları dernekleri siyasette oldukça etkin bir rol oynamışlar ve hatta hükümetleri değiştirebilmişlerdi. Fakat işadamlarının siyaset üzerindeki etkisi giderek azalmakta ve MÜSİAD gibi örgütler sayesinde hükümetler ile siyaset arasında bir denge sağlanmaya çalışılmaktadır. Kırsal kesimde üretimin artmasıyla eskiden merkez tarafından ezilen “reaya” artık güçlü bir orta sınıf haline gelmektedir. Kırsal kesimde sadece üretimin artması değil aynı zamanda eğitime verilen önem sayesinde de Türkiye’de özellikle yukarı doğru bir sosyal hareketlilik de söz konusu olmuştur. Kırsal kesimin şehirlere göç etmesi ile karşılaştıkları zorluklar, onları bu durumdan ancak eğitimin kurtaracağına inanmaları orta sınıfın güçlenmesine yol açmıştır. “Sosyal yapı” kavramının içinde yer alan farklı kurumlar ve bireysel gruplar arasındaki ilişkiler, en çok ekonomik refah seviyesinin artması ile siyasi taleplerin artması arasındaki doğrudan ilişkide görülebilir. Dolayısıyla, İstanbul dışında sanayi üretiminin artışı siyaseti doğrudan etkileyecek ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki “ezen” ve “ezilen” şeklindeki toplumsal sınıflar arasındaki uçurumu azaltacaktır. Türk toplumunun bu ikili sınıf yapısında etken olan bir diğer husus da aileye verilen önemdir. Batı ülkelerindeki akranlarından farklı olarak, eğitimini tamamlayan insanların yapmaları beklenilen en önemli işlerden birisi evlenmek ve aile hayatı kurmaktır. Zaten bireyler arasındaki ilişkilerin büyük bir kısmı aile ve akrabalar arasında yapılan ziyaretler ve özellikle kuzenler arasında kurulan sıkı dostluklar sayesinde toplum içerisinde yer edinme çabası nispeten kolaylaştırılmaktadır. Ailenin önemini gösteren bir diğer husus da tüketim alışkanlıklarında görülmektedir; eşya alınırken en çok dikkat edilen konulardan birisi sadece tek bir bireyin statüsünün değişmesi yerine ailenin tüm fertlerinin kullanımı ve ailenin bütün olarak saygınlık ve itibarının artması hedeflenmektedir.

Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki üçüncü temel farklardan birisi de din ve dinin toplumsal yapı içerisindeki yeridir. Osmanlı Devleti’nin “din ü devlet” olarak açıklanmaya çalışılması, yukarıda da bahsedildiği gibi, yeni kurulan yapıda, devlet ile din bu açıdan hep rakip olarak görülmüştür. Osmanlı Devlet ve toplumsal yapısının hep dine dayalı olduğu ve şer’i bir düzene sahip olduğu tezi, aslında Türkiye Cumhuriyeti ile arasındaki kırılmaya ve kesintiye destek vermek için ileri sürülen bir iddiadan öte gidemez. Nitekim Osmanlı devlet yapısının diğer İslam ülkeleri ile kıyaslanması bile toplumdaki gelenek ve göreneklerin, bireysel davranışların ve toplumsal kurumlar arasındaki ilişkilerin bütünüyle din tarafından belirlenmediğini, dinin her ne kadar toplumsal yapı üzerinde bir baskı unsuru gibi görülse de, aslında devlet, öncelikle kendisini koruma içgüdüsüyle varlığını sürdürme eğilimindedir. Nitekim Şerif Mardin’in “Turkish exceptionalism” ya da “Türk istisnacılığı” olarak adlandırdığı ve günümüzde de geçerliliğini sürdüren “devletin en azından bir milimetre dinin önünde” yer alması Osmanlı toplumunun da genel özelliklerinden birisiydi. Türkiye Cumhuriyeti elitlerinin yeni devletin temel prensiplerinden birisinin de laiklik olmasındaki ısrarları zaten seküler bir toplumda gereksizdi. Ama Osmanlı ile aralarındaki kırılmanın daha keskin olabilmesi için bu elitler; o dönemde cari olan Anglo-Sakson tipi “devletin dinlere eşit mesafede olması ve onlara özgürlük tanıması” şeklinde anlaşılan sekülarizm yerine, Fransa III. Cumhuriyeti’nde uygulanan ve dine özgürlük yerine onu kontrol altına almaya çalışan katı ve militan laikliği tercih etmeleri de ancak böyle bir bakış açısıyla anlaşılabilir.

Anadolu’nun düşman işgalinden kurtarılmasının ardından önce “devleti kurtarma” ile kendilerini vazifelendirmiş bürokratik elit bu sefer yeni bir “devlet kurma” işini üzerine almıştır. Bu modernist elit sınıfın kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, öncelikle Osmanlı Devleti’nin geleneksel sosyal, ekonomik, dini ve siyasi yapısından radikal bir kırılmayı temsil etmektedir. Bu modernist projenin üç temel unsuru ise ekonomik alanda kapitalizm, siyasi alanda ulus-devlet ve parlamenter demokrasi ve kültürel alanda laikleşme olarak belirlenmişti. Aslında ideolojik pozitivizmin etkisinde gerçekleştirilen bu proje gecikmiş bir Aydınlanma hareketi olarak da adlandırılabilir. Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne kadar bu projenin tam olarak başarıya ulaşamaması “Türk Aydınlanması’nın başarısızlığı” olarak özellikle Şerif Mardin’in “öğretmen-imam çatışması” kavramı ile açıklanmaya çalışılmaktadır. Yani, laik-modernist elitler ile dindar gelenekselciler (anti-modernistler) arasında yaşanan bir iktidar mücadelesi başlangıçtan itibaren sürekli olarak kendisini hissettirmektedir. Hâlbuki Osmanlı Devleti’nde dini temsil eden ulema ve ilmiye sınıfı gücünü iktidardan aldığı için Batı’daki gibi bir “din-devlet çatışması” asla yaşanmamıştır. Fakat Batılılaşma yanlıları bu gerçeği görmezden gelerek sanki böyle bir çatışma varmış gibi hareket ederek dine serbest bir alan bırakmamışlardır. Osmanlı’nın zaten yoksun olduğu belediye, sendika ve örgütleşme bu alanda da kendisini göstermiş ve yeni devlette sivil toplum kuruluşlarına yer verilmeyerek dine de bu anlamda baskı yapılmıştır. Aslında hiçbir zaman mevcut olmayan “devlet-cami” ayırımı Batı’yı körü körüne taklit eden bu elit kesim tarafından kurgulanarak, yeni toplum yapılanmasında dine hiç yer verilmediği gibi, dini kontrol altında tutmaya çalışmışlar ve zaman zaman da militarizme başvurmaktan çekinmemişlerdir. Ancak toplum kendi kültürünün temellerinden birisi olan dini dışlamamış, tam tersine onu kendi kimliğinin ayrılmaz bir parçası olarak görmeye devam etmiştir. Nitekim siyaset alanında da halk Cumhuriyetçi elitlerin tüm dayatmalarına karşın dine daha hoşgörülü partilere oy vermeye devam etmiştir.

Sonuç olarak, sosyolojide sık sık kullanılan “istenilmeyen sonuçlar” gibi tepeden inmeci bir modernleştirme projesi pek çok alanda halk tarafından içselleştirilmesine rağmen toplumun temellerine ve asıl kimliğine yönelik alanlarda çok da başarıya ulaşamamıştır. Toplum kozmetik değişikliklerle kısa yoldan ve Batı’nın yaşadığı tecrübeler görmezden gelinerek modernleştirilmeye çalışılırken Batı’daki “demokrasi”, “insan hakları” ve “hukukun üstünlüğü” gibi kavramları da doğal olarak benimsemiş ve bu yönde taleplerini artırmıştır. Bu sefer de ülkede Batı karşıtlığının başlaması ve kendilerini “ulusalcı” olarak nitelendiren bir kesimin Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği’ne karşı çıkmaları, başlangıcından itibaren Batılılaşmayı hedefleyen elitlerin asıl niyetlerinin Türkiye’yi ve Türk halkını dış dünyaya kapatarak kendi istekleri doğrultusunda ezmeye devam etmek olduğunu açıkça göstermektedir. Bu anlamda “tam bağımsız Türkiye” sloganları da halkı ezmeye devam etmeye yönelik bir slogan olarak bizzat kendi bağımsızlıklarını temsil etmektedir. “Niyet edilmemiş” sonuçlarıyla Türk Aydınlanması artık mecrasını bulmuştur. Kendi toplumlarından uzak elitlerin hiç de arzu etmedikleri halde toplum kendisini yeni şartlara adapte edebilmekte, bu anlamda sistemi de değişmeye zorlamaktadır. Bu zorlamanın sonucunda aslında bizzat kendisi bile kulağa tuhaf gelen “demokratik cumhuriyet” kavramı, toplum tarafından içselleştirilecek ve Türk halkı da diğer medeni ülkelerdeki normal insanlar gibi normal bir hayat sürebileceklerdir. Bunun önündeki tek engel ise, halka danışmadan ve bir sosyal mutabakat aramadan adı cumhuriyet olan ama demokratik olmayan bir sistemi zorla dayatan kurucu elitler olacaktır. Neticede eğer bu kesim de halktan gelen talepler doğrultusunda demokrasiyi benimseyebilirse Türkiye’de demokrasinin geleceğinden söz edilebilecektir. Aksi takdirde Türkiye’de yaşayan farklı kesimler demokratik olmayan bir cumhuriyette yaşamaya devam edeceklerdir.

Öz

 Türk toplumu ile demokrasi arasında bir uyuşmazlıktan bahsedilebilir mi? Hatta “demokrasinin Türk toplumu için bir lüks olduğu” sonucuna kolaylıkla ulaşılıp toplumun farklı kesimlerinden gelen demokrasi taleplerini göz ardı etmek mümkün müdür? Demokrasi ve Türk toplumu arasındaki bu çelişkili ve bazen paradoksal ilişkiyi belki de Türk toplum yapısına daha yakından bakarak değerlendirmemiz mümkün olabilir. Bu çalışmada Türk toplum yapısı, Osmanlı’yı da içine alan değişimlerle birlikte irdelenmekte ve modernleşme hareketlerinin ifade ettiği anlamlar gözler önüne serilerek Türkiye’de demokrasinin geleceği tartışılmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Sosyal yapı, modernleşme, din, demokrasi, demokratik cumhuriyet

Abstract

Can we talk about the incoherence between the Turkish society and democracy? Even can we ask about the possibility of an easy conclusion on the fact that “democracy would be a luxury for the Turkish society” and therefore the democratic demands by the different groups of society could be neglected? We may evaluate this paradoxical and contradictory relationship between the democracy and Turkish society by analyzing the Turkish social structure thoroughly. This study seeks to discuss the future of the Turkish democracy by displaying the meanings of the modernization movements and investigating the Turkish society together with the changes on the Ottoman times.

Key words: Social structure, modernization, religion, democracy, democratic republic

Yukarı