2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 3792

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2006 
 Ahlak
 KÖPRÜ / Bahar 2002 
 İrtica: Tehlike mi, Maske mi?


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Meşrutiyet'in 100. yılında Türkiye Demokrasisi
Yaz 2008   [ 103. Sayı ]


Nursi’de Devlet Algısı

The State Conception of S. Nursi

Bünyamin DURAN

Prof. Dr., Rotterdam İslam Üniversitesi Rektör Yrd.

Geniş anlamda şeriat; genel olarak İslam’ı ifade eder ve genellikle de bu anlamda kullanılır. Dar anlamda ise Şer’i hukukun sosyal ve politik hayatta geçerli hukuk sistemi olarak tatbik edilmesi anlamını taşır. En dar anlamda ise sadece İslam ceza hukukunun tatbiki anlamına gelir. Burada ilk önce Bediüzzaman’ın Osmanlı otoriter (istibdat) rejimine karşı tutumunu ve daha sonra anayasal devlete geçişle ilgili yaklaşımını ve izleyen bahiste de Cumhuriyet sonrası dönemlerde otoriter, seküler ve tek parti rejimine karşı ve nihai olarak yine seküler çok partili demokratik devlete karşı tutumunu ve bu bağlamda onun şeriat mülahazasını inceleyeceğiz.

Adalet-Güvenlik İlişkisi

Güvenlik riske girecekse asgari adaletle yetinilmelidir, düşüncesi Osmanlı ulemasının bağlı olduğu bir gelenektir. Bunun nedeni gayet açık ve nettir: Bizim medeniyetlerin kırılma noktalarında yurt tutmuş olmamız. Bu coğrafyada güvenliğin riske girmesiyle, din dâhil, insanların hayatlarının, toprak ve ülkesinin bir daha geri dönmeyecek şekilde elden çıkması mukadderdir. Dolayısıyla insanların can, mal ve din güvenliğinin sınır güvenliğiyle yakın bağlantısı vardır. Buna göre sınır güvenliği ve bunun gerekleri birincil öneme sahiptir. Her hangi bir ahlaki zafiyet, dini ihmal ya da takva ve adalet kaybından hareket ederek ulemanın ya da meşayihin güvenlikten sorumlu kadrolara saldırarak onların itibarını halkın gözünden düşürmeleri, bunun neticesinde kaos doğması ve iç huzursuzluğun baş göstermesi asla arzu edilmeyen bir durumdur. Bu nedenle ulema kürsülerde, meşayih tekkelerde çok özenli bir üslup kullanmalı, düzenin kaosa sürüklenmesine meydan vermemelidir. Bu geleneğe uygun olarak bu hususlara dikkat eden Bediüzzaman’ın da ayrıca adalet-i mahzayı vurguladığı görülür.

Bediüzzaman’ın Şeriat’tan Anladığı

Bu genel kaygının yanında Bediüzzaman rejim olayına çok geniş bir perspektiften bakar. Onun genel yaklaşımlarından anlaşılan Şeriat sadece hadlerin ikamesi ya da kişisel dindarlık değil bunlardan çok daha fazla bir şeydir. İnsan haysiyetinin en azami ölçüde güvence altına alınmasından bireylere en geniş hürriyetin sağlanmasına; ahlaklı bir toplum inşasına; birey ve toplumlararası saygı ve sevginin yaygınlaştırılmasından objektif araştırmalar için gerekli alt yapının hazırlanarak gerçeğin keşfedilmesi ve bu arada bilimsel ve teknolojik gelişmelerin hızlandırılması ve bu yolla İ’la-i Kelimetullahın sağlanması; en genel anlamda da adalete dayanan bir toplum kurulması. Bu arada seri hadlerin uygulanması her şey değil bu genel çerçeve içinde sadece bir araç mesabesindedir.

Bediüzzaman Realisttir

Bediüzzaman’ın başka bir yönü özellikle toplumsal ve politik konularda idealist değil, realist olmasıdır. Bir kere o kişisel yaşantısında azami takva ve fazilet peşinde iken toplumsal hayatta ancak asgari adalet ve faziletin olabileceği gerçekliği içerisindedir. Azami hayır ve adalet Hz. Hasan’la birlikte toplumsal ve politik hayatta bitmiş, toplumlar adalet-i izafiye ile yetinmek zorunda kalmışlardır. O tarihi şöyle yorumlar: İnsanlığın doğasında yırtıcılık ve otoriterlik vardır; peygamberler masum insanları zalimlerin baskısından kurtarmak için gönderilmişlerdir; Hz. Peygamberin gelişiyle de zalimlerin istibdadı önlenmiş, masumlar nefes almıştır. Ancak toplumsal seviye henüz yeterli düzeyde olmadığından müstebit ruh Yezit zamanında yeniden baş kaldırmış, buna karşı Hz. Hüseyin kılıncıyla karşı koymuştur, ancak kaybeden yeniden hürriyet tarafı olmuştur. Ve istibdat giderek yeniden toplumun ve fertlerin zerrelerine kadar sirayet etmiş, hayatı zehirlemeye başlamıştır. Bediüzzaman’a göre istibdat sadece yönetici elitle sınırlı kalmamış ilim sektörünü, tarikat sektörünü, hatta tüm toplumsal müesseseleri sarmıştır. İlim sektöründeki istibdat; sadece kişiler ya da belli zaman ve zemin için geçerli olabilecek içtihadların mutlak, tartışılamaz hakikatlermiş gibi algılanması şeklinde olmuştur. Böyle bir yaklaşım da İslam toplumlarında Mutezile, Mürcie, Cebriye gibi çok sayıda dalalet fırkalarının çıkmasına neden olmuştur. Oysa sadece hakikatin araştırılmasına yönelik bir ilim metodu benimsenmiş olsa, ilim sektöründe demokratik değerler hâkim kılınmış olsa idi bu dalalet fırkaları çıkmayacaktı; hatta yeni dönemde demokratik bilim yaklaşımıyla bunların Ehl-i Sünnet’in içinde yer almaları mümkündür.

Bediüzzaman’a göre anayasal meşru demokrasi ile başta tek kişi istibdadı olmak üzere, hükümetin istibdadı, âlimlerin, ağaların ve şeyhlerin istibdadı son bulacak demokratik ruh hayatın tüm alanlarına hâkim olacaktır.

Günahsız Hükümet Olamaz

Bediüzzaman hayatın gerçeklerinden kopmuş uçuk bir hocadan ziyade toplumsal zaruretlerin farkında olan realist bir âlimdir. Ona göre hayali rejim tahayyülleriyle vaktimizi geçiremeyiz; demokratik rejimin alternatifi otoriter rejimdir. Bugünkü şartlar altında üçüncü bir alternatif de yoktur. Demokrasinin ruhu İslam’dan olduğu halde doğal olarak zaman ve toplumsal gelişmelerden kaynaklanan İslam’a uymayan bazı yönleri olabilir; bu gayet normaldir. Fakat bu haliyle bile demokrasi istibdat rejiminden İslam’a on kat daha yakındır.

Bediüzzaman, demokratik bir rejimdeki hükümetlerin icraatları konusunda da idealist ve ütopist değildir, gerçekçidir. Her rejimde söz konusu olduğu gibi demokratik hükümetlerin de hataları ve günahları olabilecektir, hatasız ve günahsız bir fert bulunamadığı gibi hatasız bir hükümet şekli bulmak da hemen hemen imkânsızdır. Böyle bir beklenti içinde olan ve hükümetleri beğenmeyenlere Bediüzzaman anarşist nazarıyla bakar. Ona göre günahsız hükümet olsa olsa hayalde, yani Eflatun’un idealist cumhuriyetinde olabilir. Onun bu konudaki kriteri gayet objektiftir: Adalet-i ilahi. Nasıl hesap gününde Cenab-ı Hak insanların sevap ve günahını karşılaştırdıktan sonra Cennetlik ya da Cehennemlik olduğuna karar verecekse, biz de hükümetlerin olumlu ve olumsuz icraatlarını karşılaştırarak iyi ya da kötü olduğuna karar vermeliyiz.

Dini Nasları ve Geleneği Yorumlama Yöntemi

1- İlcaat-i zaman

Bediüzzaman nasların yorumlanmasında çağın genel eğilimlerine önemli bir yer verir. Ona göre "zaman" önemli bir müfessirdir ve mutlak anlamlı nasları takyid edebilir. Hatta “zaman kaydını ortaya koyduktan sonra kimse itiraz edemez” diyerek bu konudaki esneklik alanını belirler. Asr-ı Saadette hayatın merkezinde din vardı ve her şey değerini dinden alırdı. Ancak zamanla dini değerlerin yerini ekonomik gelişme ve medeniyet aldı. Dolayısıyla şimdi toplumlararası ilişkiler din eksenli değil, ekonomi ve güvenlik eksenlidir. Dini nasların yorumlanmasında bu gelişmelerin dikkate alınması zorunludur.

2- Uluslararası ilişkilerde mütekabiliyet esası

Bediüzzaman uluslararası ilişkilerde Hz. Ömer’in realist yöntemini izler ve mütekabiliyet esasını temel alır. Bu konuda hareket noktası Müslümanların uluslararası çıkarlarıdır. Osmanlı toplumundaki azınlıkların hukukunun güvence altına alınması ya da genişletilmesi tartışmasında o uluslarası mütekabiliyet ve genel olarak Müslümanların bundan kazancını dikkate alır. Osmanlı toplumunda yaşayan üç milyon civarındaki azınlığın zaten var olan hürriyetlerini yeniden veriyormuş havasına girmek ya da biraz daha genişletmekle dünyanın çeşitli toplumlarının baskısı altında yaşayan üç yüz milyon Müslüman’ın hukukunu güvence altına alınabileceği ve böyle bir uluslararası ilişkinin kazançlı bir ilişki olacağını zikreder.

3- Sivil toplum

Gerçekten sivil toplum konusundaki Bediüzzaman’ın yaklaşımı tek kelimeyle bir devrim niteliğindedir. Geleneksel din-devlet-hükümet-bürokrasi özdeşliği Nursi’de son bulmuş dini değerlerin korunması ve geliştirilmesi olgusunun devlet başkanına, bakanlara ve generallere ihale edilemeyecek önemde şeyler olduğu; bunların taşıyıcı kadrosunun bireylerin inanılmaz enerjileri olduğunu söylemiştir.

4- Hükümet ve bürokrasi toplumun hizmetkârıdır

Bediüzzaman yürütme ve yasama faaliyetlerinin çoğunu seküler bir faaliyet olarak görür. Ona göre hükümet etmek tamamen bir hizmetkârlık faaliyetidir. Vatandaş hizmet edilecek efendi, hükümet ve bürokrasi hizmetkârdır. Bir Ermeni nasıl vali olabilir? İtirazına karşı Bediüzzaman valiliğin bir ağalık-beylik müessesesi olmadığını, demokratik toplumda bir hizmetkârlık makamı olduğunu söyler. Aynı argümanı Yahudi ve Hıristiyanlar milletvekili oluyor ve yasama faaliyetlerine katılıyorlar, bu, bir İslam toplumunda nasıl olabilir? Sorusuna karşı Bediüzzaman yasama faaliyetlerinin çoğunun bir endüstri faaliyeti gibi olduğunu, en iyi makineyi yapanın en muteber kişi olduğunu zikrederek cevaplar.

5- Ekonomik ve teknolojik gelişme

Bediüzzaman bu zamanda İ’la-i Kelimetullah’ın maddeten terakki ile olabileceğini söyleyerek çok hayati bir içtihat yapmıştır. Hatta ekonomik gelişmenin önemini eleyemeyen vaizlerin Müslümanları Orta çağ şartlarında yaşamaya mahkûm ettiklerini söyleyerek onlara sert bir şekilde hücum eder.

Ermenilerle ilişkileri de dini aidiyetten ziyade ekonomik ilişkiler ve çıkarlar açısından değerlendirir. Ona göre özellikle Doğu bölgelerindeki Müslümanlar beraber yaşadıkları ve komşuları olan Ermenilerle dost olmaya mecburdurlar. Çünkü Ermeniler Müslümanlarla komşudurlar, komşuluk dostluğun komşusudur. Ayrıca Ermeniler millet olarak uyanmış ve ekonomide, bilimde, politikada ve kültürde gelişmişlerdir. Sadece Osmanlı topraklarında yaşamamaktalar, dünyanın dört bir yanına dağılmışlardır. Dünyanın gelişmiş ülkelerindeki gelişme tohumlarını toplamışlar, onları getirip Osmanlı ülkesine dikeceklerdir. Henüz bilim ve teknolojide geri olan Müslüman ahaliyi ekonomik ve teknolojik gelişmeye mecbur edecekler ve ayrıca Müslümanlar arasında müspet milliyet duygusunun gelişmesini de sağlayacaklardır. Bu nedenlerle onlarla Müslümanlar ittifak etmek zorundadır. Bediüzzaman’a göre düşmanımız ve bizi mahveden şey, cehalet ağa, cehaletin oğlu zaruret efendi ve onun torunu husumet beydir.1

Dikkat edileceği gibi Bediüzzaman Ermenilerle ilişkileri sadece onların zimmîlik statüsü bağlamında değerlendirmez, ondan çok ötede başka bağlamları dikkate alarak değerlendirir.

6- Dostluğun kaynağı olumlu vasıflar

Bediüzzaman çok kültürlü ve çok dinli bir toplum modeli geliştirir. Her dinin kendini tek kurtarıcı din gördüğü, diğer dinleri sapık ya da inkârcı gördüğü gerçeğini Bediüzzaman nasıl çözer? İlk olarak Bediüzzaman üslup üzerinde durur. Hıristiyan ve Yahudilerle ilişkilerimizde onları incitecek kavramlardan kaçınmamız gerektiğini hatırlatır. Kamu alanındaki ilişki ve üslubumuzla ferdi ve itikadî alandaki üslubumuzun farklılaşması gerektiğini vurgular. Ehl-i Kitab’a neden kâfir demeyelim? Diyenlere karşı, kör bir insana "hey kör!" demediğimiz gibi diye cevap verir. Çünkü bu şekildeki bir hitapta bir eziyet ve bir aşağılama vardır. Oysa Hz. Peygamber “Kim bir zimmîye eziyet ederse bana eziyet etmiş olur” diyerek onlara eziyeti yasaklamıştır. İkinci olarak, küfrün iki manası vardır, birincisi Allah’ı inkâr etme manasınadır. Bu anlamda bizim Ehl- Kitab’a kâfir dememiz doğru değildir ve onlara haksızlık yapmış oluruz. İkincisi Hz. Peygamber ve İslam’ı kabul etmeme anlamındadır; bu anlamda onlara kâfir deme hakkına sahibiz. Ancak örfen kâfirden Allah’ı inkâr manası anlaşıldığından bu şekilde hitapla onlara eziyet vermiş oluruz. Ayrıca itikad dairesiyle muamelat dairesini birbirine karıştırmamalıyız.2 Ancak burada ister istemez zihinlere bazı sorular üşüşmektedir: Müslüman Hıristiyan’la nasıl dost olabilir? Böyle bir dostluğu men eden ayet yok mudur? Bediüzzaman’ın yukarıdaki sözleriyle aşağıdaki ayeti nasıl uzlaştıracağız?

“Ey inananlar! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğruya iletmez.” (5/51)

İlgili ayeti de Bediüzzaman çok-kültürlü ve çok-dinli toplumda “açık toplum” modeli çerçevesinde yorumlar.

1- İlgili ayet âm değil, mutlaktır, dolayısıyla takyid edilmesi mümkündür, zaman çok önemli bir müfessirdir, kaydını ortaya koyduğunda hiç kimse itiraz edemez.

2- Ayetin metni mütevatirdir; ama hangi manalara delalet edebileceği kesin olarak açık değildir, dolayısıyla tevil ve tefsire açıktır.

3- Ayetteki nehyin illeti Yahudiyyet ve Nasraniyyettir, yani insanların sırf Yahudi ya da Hıristiyan olduklarından dolayı dost edilmelerini yasaklamamaktadır.

4- İnsanlara olan sevgi zati değil, sıfatidir; yani sevginin ve dostluğun kaynağı insanlardaki bazı olumlu sıfatlar ve özelliklerdir; dürüstlük, iffet, temizlik, sadakat gibi. Nitekim başka bir ayet iffetli Hıristiyan ve Yahudi kadınlarla Müslüman erkeklerin evlenebileceğini ifade ediyor. İffetli ve sadık bir Ehl-i Kitap eşi elbette eşini sevecektir.

5- Asr-ı Saadette din hayatın merkezindeydi, tüm aidiyetler, ilişkiler din eksenliydi. Tüm dostluk ve düşmanlık ilişkileri din tarafından belirleniyordu. Ancak zamanımızda dinin yerini ekonomi ve politika aldı, dostluk ve düşmanlıklar ekonomik refah ve politik güvenlik eksenli kuruluyor, dolayısıyla dostluklar ve düşmanlıklarda dini bir nitelik yoktur. 3

Görüleceği gibi Bediüzzaman ilgili ayetleri yaşadığı zamanın perspektifiyle değerlendirmektedir. Onun yaşadığı toplum ekseriyeti Müslüman olmakla birlikte içinde Ermeni, Rum, Yahudi ve benzeri gayr-i Müslimlerin de bolca yaşadığı bir çok kültürlü ve çok dinli bir toplumdur. Toplum fertleri evlenme dâhil her türlü ekonomik, politik ve sosyal ilişki içinde bulunmak zorundadırlar. Çünkü aynı devletin vatandaşıdırlar. Sosyal ve ekonomik ilişkileri belirleyen set genel olarak dinden ziyade kişilerin sahip bulunduğu ahlaki vasıflardır. Güvenilir bir gayr-i Müslimle bir Müslüman çok rahat ticari ortaklık kurabilmekte, servetini ona teslim edebilmektedir. Aynı şekilde bir Müslüman erkek iffetli bir Hıristiyan hanımla aile olabilmekte, onu yürekten severken ondan çocuk sahibi olabilmektedir. Komşular arasındaki ilişkiler de bir dini aidiyetten ziyade güven ve yardımlaşma ilkesine dayanmaktadır. Bediüzzaman’ın başka bir yerde ifade ettiği gibi toplum fertleri itikadi alanla muamelat alanını birbirine karıştırmamalıdır, itikadî alanı kendi kontekstinde değerlendirip, kamu alanında (muamele alanı) kişilerin ahlaki kalitelerini dikkate almalıdır. (Münazarat, s. 70–71)

7- Toplumsal zaruretler

Bediüzzaman dini nasları ve geleneği toplumsal zaruretler çerçevesinde yeniden yorumlar. Gayr-i Müslimlerin askere alınması ve ellerine silah verilmesi nasıl olabilir, diyenlere karşı ise Bediüzzaman şunları söyler: Askerlik bir kere kavga içindir. Dün siz (aşiret) o dehşetli ayı ile boğuşurken, kadınlar, çocuklar, çingeneler, köpekler size yardım ettiklerinde size ayıp mı oldu? İkinci olarak; Hz Peygamberin, Arap müşriklerinden muahid ve halifleri vardı, onlarla birlikte savaşa giderdi. Şimdi Osmanlı’nın askere aldığı kişiler Müşrik değil Ehl-i kitaptır, Ehl-i kitabın orduda toplu olmamaları şartıyla bulunmalarında bir mahsur yoktur. Üçüncü olarak; İslam devletlerinde (nadir de olsa) gayr-i Müslimler askere alınmıştır. Yeniçeri Ocağı buna şahittir. Dördüncüsü; nemlen ve serveten geri kalmamızın nedeni askerliğin sadece Müslümanlara mahsus olmasıydı. Çünkü kaç asır önce bile Müslümanların nüfusu kırk milyondan fazla idi. Gayr-i Müslimler ise ancak beş altı milyon civarındaydı. O zamanlarda servet ve ticaret Müslümanların elindeydi. Ama savaşlar nedeniyle biz hem nüfus olarak azaldık, hem de ekonomik olarak geriledik (yirmi milyona düştük) ve fakirleştik, onlar savaşlara katılmadığı için hem nüfusları arttı (on milyona çıktılar) hem de ekonomik olarak geliştiler. Buna delil istersen Van’a git ve bir Müslüman’ın kapısını ve bir de Ermeni’nin kapısını çal, Müslüman’ın evinde iki zayıf genç görürken Ermeni’nin evinde gürbüz on sağlam delikanlı göreceksin.4

Cumhuriyet Sonrası Dönem İman Kurtarma

Birinci Dünya Savaşı ve akabindeki gelişmeler Bediüzzaman’nın sosyo-politik modernleşme, rasyonelleşme ve demokratikleşme projelerini akim bırakacaktı. Cumhuriyetçi elitin yeni modernleşme projesi geniş ölçüde pozitivist, ulusçu, otoriter ve kökten devrimciydi. Daha önceki yönetimlere önerdiği projeleri yeni yönetimin kabul etmesi beklenemezdi. İlgili projelerin hayata geçirilmesi konusunda yeni bir mücadeleye girişmeye politik ortam hiç müsait değildi, çünkü otoriter bir rejim söz konusuydu. Böyle bir çabanın maliyeti çok yıkıcı olabilirdi. Müsait olsa bile yeni durumda eski projeler üzerinde ısrar etmenin bir anlamı kalmamıştı, çünkü o projelerin altyapısı tahrip olmuştu; artık ekonomik ve kültürel gelişme; politik hürriyet gibi projeleri taşıyacak beşeri sermaye yoktu. Bu gerçeklerden hareketle Bediüzzaman çok farklı bir strateji izlemeye yöneldi: İman kurtarma. Kendisinden izleyelim: “... Âlem-i insaniyette ve İslâmiyete üç muazzam mesele” vardır; bunlar: "İman, Şeriat ve Hayat”tır. Bunların içinden “... en muazzamı, iman’dır. Bediüzzaman sosyolojik olarak hiç de popüler olmayan ‘iman’ meselesini hayati önemde görüp faaliyetlerinin odağına onu yerleştirecek ve bundan sonraki hayatını o faaliyete adayacaktır. Peki, İslami politik rejim, yani Şeriat’la ilgili faaliyetler! Bu aşamada “...Bu hakaik-ı imaniyye ve Kuraniyye başka cereyanlara, başka kuvvetlere tabi ve alet edilmemesi..’’ gerekir. ‘...En kudsî ve en büyük vazife olan imanı kurtarmak hizmetini tam yerine getirmek için Risale-i Nur’un has ve sadık talebeleri" siyasetten nefretle kaçıyorlar.”5 Doğal olarak buradaki "siyaset" Şer’i bir devlet kurmak üzere formel ya da enformel kamu alanlarında politik faaliyetlere katılmak olmalıdır. Ona göre;

Hakaik-i imaniye bu zamanda en birinci maksat olmalı ve sair şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalmalıdır. Bediüzzaman’a göre böyle bir önceleme aklın, hikmetin ve ferasetin gereğidir: “... Ben tahmin ediyorum ki; eğer şeyh Abdülkadir-i Geylani (r.a.) ve Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbani (r.a,) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-ı imaniyyenin ve akaid-i İslâmiyyenin takviyesine sarf edeceklerdi.”6

“... Evet, bu zaman; hem iman ve din için; hem hayat-ı içtimai ve Şeriat için, hem hukuk-u amme ve siyaset-i İslâmiyye için gayet ehemmiyetli birer Müceddid ister.” Bunların “en ehemmiyetlisi (ise) hakaik-ı imaniyyeyi muhafaza”dır. “Şeriat ve hayat-ı içtimaiyye ve siyasiyye daireleri ona nisbeten ikinci, üçüncü ve dördüncü dairede kalır... Fakat efkâr-ı ammede hayatperest insanların nazarında zahiren geniş ve hakimiyet noktasında cazibedar olan hayat-ı içtimaiyye-i İslâmiyye ve siyaset-i diniyye cihetleri daha ziyade ehemmiyetli göründüğü için o adese ile (ve) o nokta-i nazardan bakıyorlar...”7 “Hem bu üç vazife(nin) birden bir şahısta yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel (olarak)” fonksiyonunu yerine getirmesi sosyal kanunlara uygun değildir.8

Siyaset-Şeriat Özdeşliği

Burada ilk olarak Bediüzzaman’ın tek parti dönemindeki “siyasete girme” olayını hangi anlamda kullandığına dikkati çekelim. Gerek İttihat ve Terakki döneminde, gerekse çok partili dönem olan 1950 sonrası dönemde siyasete yüklediği anlamın benim “adi siyaset” olarak adlandırdığım Makyavelist siyasettir. Buna karşılık tek parti dönemi olan 1920–1950 arasında kullandığı “siyaset” ve “siyasete katılma” ise doğrudan doğruya baskıcı ve zulüm rejimine karşı “güç kullanma” ve “isyan” anlamındadır. Aksi durumda aşağılarda da inceleyeceğimiz gibi “siyasete girme”nin vicdan, hak, hakikat gibi kudsî değerleri engellediğinden söz edilmesi abes olurdu.

Bediüzzaman “siyaset” konusunda genel strateji olarak “devrimci yaklaşımı”ı değil, “ıslahçı yaklaşımını benimsemiştir. Bir ömür boyu tüm himmet, gayret ve enerjisini “ıslah,” “ikaz” ve “irşad” faaliyetine tahsis etmiştir. Düşünürün bu tip bir stratejiyi tercih etmesinin çeşitli nedenleri vardır. Bunlardan birincisi; muhatap olduğu topluluğun “cehalet,” “gaflet” ve “ihmal”den kaynaklanan bilgisizlikten dolayı yoğun ölçüde “irşad” ve “ıslah”a muhtaç olmalarıdır. Genel olarak gaflet, cehalet, fısk, hatta zulüm içinde bulunan topluluk aslında bin yıldır İslâm’ın bayraktarlığını yapan ve yerkürenin önemli bir bölümünde İla-i Kelimetullah görevini ifa eden bir ecdadın torunlarıdır. “Cibilliyeten” de Müslüman’dır. Sanki İslâm onların genlerine kodlanmıştır. Zamanı geldiğinde yine onlar dedeleri gibi İslam ve Kur’ân için hayatlarını feda edip şehit olacaklar ve “evliya” mertebesine çıkacaklardır.

Bu bakımdan Anadolu insanına Bediüzzaman bu perspektiften yaklaşmış, onları, “şehid torunu” ve “şehid namzedi” olarak görmüştür.

Kur’ân Hizmetini Hiçbir Şeye Âlet Yapmamak

Bediüzzaman “aktif direnme”nin en kesin ve sert şeklini oluşturan “isyan hakkı”nın kullanarak rejimin yıkılmasına çalışmanın bu zamanda doğru olmamasını ümmetin içinde bulunduğu ortama bağlar. Ona göre uzun zamandan beri Batı’dan kaynaklanan materyalist ve ateist cereyanlar ve fikirlerle ümmet (özellikle aydın kesimi) geniş ölçüde mânevî bakımdan yaralanmış, iman ve ahlâkında geniş tahribatlar olmuştur; dolayısıyla Kur’ân hakikatlarını sağlıklı bir şekilde anlamakta zorluk çekmektedirler. Bu bakımdan ümmete bu zamanda daha değişik yaklaşılmalı ve yaralarını daha şefkatli bir şekilde tedavi etmelidir. Bu ortamda acilen yapılması gereken şey; birinci plânda iman ve Kur’ân hakikatlerini her türlü menfaat ve “garaz”dan arınmış olarak topluma sunmak ve toplumla samimiyet ve sadakat zemininde buluşmaktır. Bu bakımdan seçilecek metodoloji de bu yaklaşımı vurgular nitelikte olmalıdır. Bu çerçevede iman ve Kur’ân hizmeti hiçbir şeye âlet ve basamak yapılmadığı gibi böyle bir izlenimin ortaya çıkmasına bile izin verilmemelidir. Aksi durumda ahlâki ve imani açıdan yozlaşan ve her şeyi belli menfaatlerine basamak yapmaktan çekinmeyen kesimler “Kur’ân şakirtlerini”nin iman ve Kur’ân hizmetini maddi ve siyasi emellerine âlet ve basamak yaptıklarını sanacak ve çevresine de bu yönde propaganda yapacaklardır. Böyle bir izlenimin doğması bile son derece tehlikeli ve sakıncalıdır. Çünkü bu durumda ortaya çıkacak böyle bir propaganda “avam” kesiminin yanılmasına ve İslâm’dan uzaklaşmasına neden olacaktır. Böyle bir ortamda Bediüzzaman’a göre rejime isyan etme bir yana zalimlere bile beddua etmemek gerekir. Çünkü öyle bir toplumsal ortamda yaşıyoruz ki zalim-mazlum, suçlu-masum bir arada yaşamakta; zalime gelecek bir belâdan geniş ölçüde masumlar da etkileneceklerdir.

“Benim ve Risâle-i Nur’un mesleğinin esası ve otuz seneden beri bir düsturu... olan şefkat itibariyle bir masuma zarar gelmemek için bana zulmeden canilere değil ilişmek, belki beddua ile de mukabele edemiyorum. Hatta en şiddetli bir garaz ile bana zulmeden bazı fasık, belki dinsiz zalimlere hiddet ettiğim halde değil maddi (mukabele) belki beddua ile mukabeleden beni o şefkat men ediyor. Çünkü o zalim gaddarın peder ve validesi gibi ihtiyar biçarelere veya evladı gibi masumlara maddi zarar gelmemek için o dört beş masumların hatırına binaen o zalim gaddara ilişmiyorum, bazan da hakkımı helal ediyorum.”9

Bediüzzaman’ın tüm çabası sanki “fetret devri” niteliğine sahip olan bir çağın insanlarına Kur’ân hakikatlerini doğrudan ve perdesiz sunabilmektir. Bu takdimi engelleyecek her türlü davranış ve plândan şiddetle kaçınmıştır. Bediüzzaman bu konudaki yaklaşımını daha çarpıcı olarak şöyle ifade eder.

“Kur’ân bizi siyasetten menetmiş; ta ki, elmas gibi hakikatler ehli dünyanın nazarında cam parçalarına inmesin.” “Amma Kur’ân ve iman hizmeti ne için (siyasetten) men ediyor?” dersen; ben de derim ki, “Hakaik-ı imaniyye ve Kur’âniye birer elmas hükmünde olduğu halde, siyaset ile alude olsa idim, elimdeki o elmaslar iğfal olunabilen (kandırılabilen) avam tarafından ‘Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?’ diye düşünürler. Bu elmaslara adi şişeler nazarıyla bakabilirler. O halde ben o siyasete temas etmekle o elmaslara zulmederim ve (bu davranışım) kıymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer.”10

“Kur’an bizi siyasetten men etmiş” cümlesinin anlamının rejime isyan edip yeni bir Şeriat Devleti kurma yolunda teşkilatlanma olduğunu yeniden hatırlatmış olalım.

İhlâs Bizi Siyasetten Men Ediyor

Başka bir yerde ise bu konuda şu gerekçeleri ileri sürer:

“...Mesleğimizin esası olan “ihlâs” bizi (siyasetten) men ediyor. Çünkü bu gaflet zamanında, hususan tarafgirane mefkureler sahibi (olanlar) her şeyi kendi mesleğine alet ederek, hatta dinini ve uhrevi harekatını da o dünyevî mesleğe bir nevi alet hükmüne getiriyor. Halbuki hakaik-i imaniyye ve hizmet-i Nuriyye-i kudsiyye kainatta hiçbir şeye alet olamaz. Rıza-i İlâhiden başka bir gayesi olamaz. Halbuki şimdiki cereyanların çarpışmaları hengamında bu sırr-ı ihlası muhafaza etmek, dinini dünyaya alet etmemek müşkülleşmiş. En iyi çare, cereyanların kuvveti yerine inayet ve tevfik-i İlâhiyeye dayanmaktadır. ”Toplumsal ortamın bu olumsuz niteliklerinden dolayı: “...Nur şakirtleri hiç siyasete karışmadılar, hiçbir partiye girmediler, çünkü iman mal-ı umumidir, her taifede muhtaçları ve sahipleri vardır. Tarafgirlik giremez. Yalnız küfre, zındıkaya, dalalete karşı cephe alır, nur mesleğinde mü’minlerin uhuvveti esastır.”11

“İsyan” anlamındaki “siyaset”e yaklaşırken Bediüzzaman, aynı zamanda elindeki beşeri materyallerin niteliğini rasyonel olarak değerlendirir. Bediüzzaman “kısa dönem” ve “uzun dönem” stratejilerini belirlerken ilk olarak mevcut ümmetin ahlâk ve iman durumunun derinliğine tahlil ve analizini yapar. Ulaştığı sonuç ise umut kırıcıdır. Bu toplumun “maddi cihad”ı yapacak gücü, dinamizmi ve niyeti yoktur. Böyle olunca birer birer fertlerin iman, ihlâs, samimiyet ve takvaya ihtiyacı vardır. Kendisinden dinleyelim: “Kafile-i beşer bir yolculuktur. Şu zamanda Kur’ân’ın nuruyla gördüm ki o yol bir bataklığa girdi. Mülevves (pis) ve ufunetli bir çamur içinde kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı, selametli bir yolda gider, bir kısmı, mümkün olduğu kadar çamurdan bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri, o ufunetli pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebiyle o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor, düşerek kalkarak gider “ve sonunda” boğulur. Yüzde sekseni ise; bataklığı anlar, ufunetli ve pis olduğunu hisseder; fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar...”12

Bediüzzaman’a göre ümmetin içinde bulunduğu durumdan kurtarılabilmesi için iki yol ve metod vardır; bunlardan biri, “topuz”la kafalarına vura vura yüzde yirmilik sarhoşları ayıltmak; ikincisi ise “bir nur göstererek” yolunu şaşırmış yüzde sekseni“ doğru yola götürmektir.

“Ben bakıyorum ki,” der, “yirmiye karşı seksen adam elinde topuz tutuyor. Halbuki o biçare ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor? Gösterilse de; bir elinde hem sopa hem nur olduğu için emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam, “Acaba beni nurla celb edip topuzla dövmek mi istiyor?” diye telâş eder. Hem de bazen arızalarla topuz kırıldığı vakit nur dahi uçar veya söner.” (Mektubat, s. 51.) Bediüzzaman “iki eli olduğunu, yüz eli de olsa” “hepsiyle nur tutacağını” topuz tutmayacağını, çünkü bu zamanda topuza değil, nura ihtiyacın olduğunu ısrarla vurgular.

Bediüzzaman’a göre böyle kültürel bir ortamda kitlelerin ihlâs, samimiyet, sadakat, iman ve fedakârlık gibi “sahih” İslâm’ın nitelikleriyle donatılabilmesi için Kur’ân ve iman hizmetinde maddi ve manevi hiç bir şeyi âlet ve basamak yapmadan doğrudan doğruya Kur’ân hakikatlerinin tebliğ edilmesi gerekir.

İsyan Hakkını Kullanmaya Engel Olan Bir Diğer Unsur: Güvenlik

Hayatı ve düşünce setinden anlaşıldığına göre Bediüzzaman’ın plân, karar ve eylemleri geniş ölçüde taşıdığı engin “şefkat” duygusunun etkisi altında şekillenmektedir. Genel hareket stratejisini belirlerken şefkatin ne ölçüde etkili olduğunu aşağıdaki satırlardan görmek mümkündür: “Binler haysiyet ve şerefimi bu vatandaki biçarelerin istirahatı ve onlardan belâların define (kalkmasına) feda etmek için (Cenâb-ı Hak) bana bir halet-i ruhiyeyi ihsan eylemiş ki; ben de onların (zalim yöneticilerin) yaptığı ve niyetinde bulundukları tahkirat (aşağılama) ve ihanetlerine karşı tahammülle karar vermişim. Bu milletin asayişine, hususan masum çocukların ve muhterem ihtiyarların ve biçare hastaların ve fakirlerin dünyevî istirahatlarına ve uhrevî saadetlerine binler hayatımı ve binler şerefimi feda etmeye hazırım.”13

Gayr-i Müslim Masumlara da Şefkat

Benzer soylu duyguları Bediüzzaman masum gayri müslimler için de taşır:

“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber, manevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler; açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye masumlar hakkında bir nevi şahadet (şehitlik) hükmüne geçiyor.”

“Üç-dört aydır ki, dünyanın vaziyeti ve harbinden hiçbir haberim yokken Avrupa’da (ve) Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elini şefkate bir merhem oldu...”14

Bediüzzaman, yukarıda da ifade edildiği gibi Anadolu insanına son derece derin ve engin şefkat beslemekte, adeta onların kılına bile dokunulmasını arzu etmemektedir. İnsanımıza yaklaşımını çarpıcı bir şekilde yansıtan bir olayı kendisinden dinleyelim:

“Eski Harb-i Umumiden (Birinci Dünya Savaşı) biraz evvel ben Van’da iken bazı dindar ve müttaki zatlar yanıma geldiler; dediler ki, bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor, gel bize iştirak et biz bu reislere isyan edeceğiz. Ben de dedim: ‘O fenâlıklar ve o dinsizlik o gibi kumandanlara mahsustur. Ordu onun ile mes’ul olmaz, bu Osmanlı ordusunda belki yüz bin evliya var. Ben bu orduya karşı kılınç çekmem ve size iştirak etmem. O zatlar benden ayrıldılar, kılınç çektiler, neticesiz Bitlis hadisesi vücuda geldi. Az zaman sonra Harb-i Umumi patladı. O ordu din namına iştirak etti, cihada girdi. O ordudan yüz bin şehitler evliya mertebesine çıkıp beni o davamda tasdik edip, kanlarıyla velâyet fermanlarını imzaladılar.”15

Bediüzzaman aynı tutumunu cumhuriyet sonrası patlak veren Şeyh Said İsyanı’nda da sürdürmüştür. Kendisini isyana iştirak etmek üzere davet eden kişiye; bin yıldır İslâm’ın bayraktarlığını yapan bir milletin evladına kılınç çekemeyeceğini; bunların sadece irşad ve ıslaha ihtiyacı olduğunu anlatarak davetini kabul etmez.

Bediüzzaman’ın Anadolu insanına yaklaşımı bu istikamettedir. Siyasi rejim ve kadrolar değişse, Müslümanlara siyasi rejimin bakışı farklılaşsa da Bediüzzaman’ın Anadolu insanına karşı taşıdığı şefkat ve merhamet duyguları değişmemiştir. Anadolu insanına yaklaşım tarzı bu olunca Bediüzzaman zalim ve baskı rejimlerine karşı isyan etmeyi düşünmemiştir.

Bediüzzaman, isyan anlamındaki siyasete yaklaşırken bir taraftan isyana katılan ümmet fertlerinin uğrayabileceği zarar ve zulmü, diğer taraftan da karşı taraftaki mazlumların karşılaşabilecekleri zulmü dikkate alır. Bu anlamda; “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım” derken; iki genel olumsuz sonuçtan kaçınmaya çalışır. Bunlardan biri gücü ele geçirip karşıdaki zalimlerin hakkından gelirken onların sayısının çok çok üzerinde olan masum ve mazlumların hakkına tecavüz etmek, onların, kanlarının akmasına sebep olmaktır. Bediüzzaman Kur’ân’dan aldığı “şefkat” düsturunun kendisini bu tip bir siyasete talip olmaktan men ettiğini ifade eder ve bu tip hareketin şeytan kadar “iğrenç” olacağını vurgular. Aynı zamanda böyle bir karar ve harekette bulunmaktan Allah’a sığınır. İkincisi; elindeki gücü oluşturan ümmeti “maddi cihad”a sürdüğünde onların ileri derecede zulüm, yıkım ve tahribe maruz kalmalarına sebep olmaktır. Bu yıkımın doğuracağı acı, ıstırap, gözyaşı ve kandan da Allah’a sığınır.

Ayrıca Bediüzzaman, neden siyaset yoluyla hizmet yapılamayacağını incelerken, siyaset metodunun tercih edilmesi durumunda sonucun ne olacağını iyice hesap eder: “Şefkat-i vicdan, hakikat bizi siyasetten men ediyor. Çünkü tokada müstehak dinsiz münafıklar onda iki ise, onlara müteallik yedi sekiz masum, biçare çoluk çocuk, zaaf, hasta ve ihtiyarlar var. Belâ ve musibet gelse masumlar belâya düşecekler. Belki o iki münafık dinsiz daha az zarar görecek.”16 Dikkat edileceği gibi, siyasetle amaca ulaşılmasının seçilmesi durumunda hem sonucun alınması kesin olmayacak, hem de harekât esnasında karşı taraftan zarar görenler yine masumlar olacaktır. Esas zarar görmesi gereken bozguncular ve zalimler ise ya hiç zarar görmeyecek ya da çok az bir zararla kurtulacaklardır.

Öte yandan bu dönemde dikta rejimleri son derece gelişmiş silâh teknolojilerine de sahip olduklarından gerçekleştirecekleri yıkım ve zararın boyutu eski dönemlere göre çok daha şiddetli ve sert olacaktır. Emperyalist Batı uygarlığının ürettiği insan tipi öyle egocentrist, ırkçı, militarist ve zalimdir ki, belli hedefleri gerçekleştirme uğruna dünyayı ateşe verebilir. “...(içinde yaşadığımız) asırda gaddar medeniyetten neşet eden hodgamlık ve asabiyet-i unsuriye (ırkçılık damarı) ve umumi harpten gelen istibdad-ı askeriye (militarist baskı) ve dalaletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadat meydan almış ki, ehl-i hak hakkını kuvvet-i maddiye (güç kullanarak) ile müdafaa etse ya eşedd-i zulüm ile tarafgirlik bahanesiyle çok biçareleri yakacak... Çünkü mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar bir iki adamın hatasıyla yirmi otuz adamı adi bahanelerle vurur, perişan eder.”17

Zulüm ve baskı rejimleri “vatanın birliği” ve “bölünmezliği” gibi ilkeleri esas alarak ve sanki bu ilkelere taparak insanların hak ve hürriyetlerini çiğner.” Siyaset-i beşeriyenin en esaslı bir kanun-u esasisi (anayasa maddesi) olan “selâmet-i millet için fertler feda edilir. Cemaatın selâmeti için eşhas kurban edilir, vatan için her şey feda edilir.” “Bütün nev-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler bu kanunun su-i istimalinden” kaynaklanmıştır. “Bu kanun-u esasiye-i beşeriye, bir hadd-i muayyenesi (belli bir sınırı) olmadığı için çok su-i istimale yol açmış. İki harb-i umumi bu gaddar kanun-u esasinin su-i istimalinden çıkıp bin sene(lik) beşerin terakkiyatını zir-ü zeber ettiği gibi, on cani yüzünden doksan masumun mahvına (da) fetva verdi. Bir menfaat-ı umumi (kamu yararı) perdesi altında şahsi garazlar, bir cani yüzünden bir kasabayı harap etti...” Dolayısıyla bu zamandaki zalim ve despotlara karşı maddi güç kullanmak son derece tehlikeli ve sakıncalıdır. Bir kere tercih edilecek seçenekler İslâmi değildir.

Emperyalist, militarist ve vandalist duygular ve eğilimlerle hareket eden zalimlere karşı Müslümanlar nasıl davranmalıdır? “Mukabele-i bil’misil” zalim ilkesiyle onlar gibi vandalist duygularla masum ve mazlumları da yakıp yıkmalı mı? Yoksa bu konuda ehl-i hakkı bağlayan, sınırlayan engelleri dikkate alarak daha değişik strateji mi izlemelidir? Bediüzzaman’dan dinleyelim:

“Eğer ehl-i hak, adalet yolunda yalnız vuranı vursa, otuz zayiata mukabil yalnız(ca) biri kazanır (ve böylece) mağlup vaziyetinde kalır. Eğer mukabele-i bil’misil kaide-i zalimanesiyle (aynıyla karşılık verme kaidesi) o ehl-i hak dahi bir ikinin hatasıyla yirmi otuz biçareleri ezse, o vakit hak namına dehşetli bir haksızlık ederler. İşte Kur’ân’ın emriyle gayet şiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karışmaktan kaçındığımızın hakiki hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkımızı tam müdafaa edebilirdik...”18

Yukarıdaki satırlardan da anlaşılacağı gibi, Bediüzzaman ilginç bir hesap tekniğiyle menfi hareketin sonunda “ehl-i hakkın” aleyhine sonuçlanacağı neticesine varır. Karşı cephede olan zalimler gibi hareket edilip, masum-zalim farkı gözetmeden “vurulsa” bu defa kesinlikle İslâmî olmayan zalim bir fiilin içine girilmiş olur. Oysa masum ve mazlumun hakkı İslâm’da garanti altına alınmıştır. Hatta Kur’ân’ın en önemli esas ve ilkelerinden biri bir masumun hakkını ihlal etmeyi tüm insanlığın hakkının ihlaliyle özdeş saymasıdır: “(Emperyalizmin zulüm rejimine karşı) Arş-ı Azam’dan gelen Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan’daki bu gelen kanunu esasiyi buldum. O kanunu da şu ayet ifade ediyor: “Vela teziru...” ve “Men gatele nefsen...” yani bu iki ayet bu esası ders veriyor ki: “Bir adamın cinayeti ile başkaları mes’ul olmaz. Hem bir masum, rızası olmadan bütün insanlara da feda edilmez. Kendi ihtiyariyle kendi rızasıyla kendini feda etse o fedakarlık bir şehadettir ki, o başka meseledir.”19

Sonuç olarak Bediüzzaman ve onun izleyenlerin yeni bir Şeriat Devleti kurma gibi bir ajandaları yoktur; Bediüzzaman’a göre seküler toplum ve dindar topluma eşit mesafede duracak tarafsız bir demokratik laik rejim günümüzün toplumsal ihtiyaçlarına cevap verecek en uygun rejimdir. Bakanlıkların ya da belediyelerin kendi asli görevleri olan vatandaşa hizmet görevini bırakıp İslam’a hizmet etme amacıyla faaliyetlere girişmeleri seküler demokratik anayasal devlet mantığına aykırıdır. Dini değerlerin taşıyıcı kadrosu sivil toplumdur; generaller, bakanlar, milletvekilleri ve belediye başkanları değildir. Ülkemizdeki aşırı polarizasyon (parçalanma) seküler toplumla dindar toplum arasında diyalogla önlenebilir. Ancak ülkemizdeki en büyük risk seküler toplumun (liberaller hariç) hiç bir kesimle diyalog kuracak kadar sosyal zekâya ve tevazua sahip olmamalarıdır.

Öz

Geniş anlamda şeriat, genel olarak İslam’ı ifade eder ve genellikle de bu anlamda kullanılır. Dar anlamda ise Şer’i hukukun sosyal ve politik hayatta geçerli hukuk sistemi olarak tatbik edilmesi anlamını taşır. En dar anlamda ise sadece İslam ceza hukukunun tatbiki anlamına gelir. Bu çalışma öncelikle Bediüzzaman’ın Osmanlı otoriter (istibdat) rejimine karşı tutumu ve daha sonra anayasal devlete geçişle ilgili yaklaşımı ele alınmıştır. Devamında da Cumhuriyet sonrası dönemlerde otoriter, seküler ve tek parti rejimine karşı ve nihai olarak yine seküler çok partili demokratik devlete karşı tutumu gözler önüne serilecek ve bu bağlamda onun şeriat mülahazası incelenmiştir.

Anahtar kelimeler: Şeriat, sekülerizm, otoriter rejim, adalet, anayasal devlet, demokratik devlet, sivil toplum

Abstract

Generally, Shariah implies Islam and it is used to denote this meaning. Specifically, Shariah means the aplication of the islamic law as current law in the social and political life. At the most close meanig, it means the application of islamic criminal law. In this article, Bediüzzaman’s approach to the authoritarian regime of Ottaman will be discussed and together with his approach about the transformation towards the contitutional goverment. After that, his opinion about the authoritarian and secular single-paty regime and lasty his opinion about multi-party democracy will be displayed and in this context his consideration about Shariah will be analysed.

Key words: Shariah, secularism, authoritarian regime, justice, constitutional goverment, democratic state, civil society

Dipnotlar:

1. Nursî, Bediüzzaman Said, Münazarat, Yeni Asya Neş., İst., 1993, s. 68

2. Age. s. 71–72

3. Age. s. 70-71

4. Age., s.75–76

5. Nursi, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası, Yeni Asya Neş., İst., 1993, s. 108

6. Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, Yeni Asya Neş.,İst., 1993, s. 27

7. Nursi, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası, Yeni Asya Neş., İst., 1993, s. 145

8. Age. s. 145

9. Nursi, Bediüzzaman Said, Şualar, Yeni Asya Neş.,İst., 1993, s. 372-373

10. Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası,I, Yeni Asya Neş.,İst., 1993, s. 38

11. Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası,I, Yeni Asya Neş.,İst., 1993, s. 177

12. Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, Yeni Asya Neş.,İst., 1993, s. 50

13. Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası,I, Yeni Asya Neş.,İst., 1993, s. 29

14. Nursi, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası, Yeni Asya Neş.,İst., 1993, s. 76

15. Nursi, Bediüzzaman Said, Şualar, Yeni Asya Neş.,İst., 1993, s. 301

16. Nursi, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası, Yeni Asya Neş.,İst., 1993, s. 155

17. Nursi, Bediüzzaman Said, Şualar, Yeni Asya Neş.,İst., 1993, s. 292

18. Age. s. 292

19. Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası,II, Yeni Asya Neş.,İst., 1993, s. 98

Yukarı