2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 3548

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2000 
 Güzellik Felsefesi: Estetik
 KÖPRÜ / Kış 96 
 Bilim ve Din


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Meşrutiyet'in 100. yılında Türkiye Demokrasisi
Yaz 2008   [ 103. Sayı ]


Şûra İlkesi ve Demokrasiyle İlişkisi

The Principle of Council and its Relevancy to Democracy

Recep ARDOĞAN

Dr.

Giriş

Şûra, toplumsal sorunlarla ilgili olarak kamuoyuna başvurma ve toplumun genel görüşü yönünde karar almanın önemli bir yoludur. O, insanların geleceğini belirleme hakkını kullanmanın; siyasal katılımın temel yöntemlerinden biridir. İslam’a bakıldığında da onun toplumsal hayatın her yönünü kapsayan bir ilke olduğu görülür.

Şûra başkalarının görüşlerini dikkate almayı ifade ederken, "bede"e’ kökünden gelen "istibdat", kelime anlamıyla kişinin tek kalması, görüşün ferdî olmasını ifade eder. Toplumu ilgilendiren konularda bir kişinin tek başına söz hakkına sahip olması, bireysel görüşünü uygulamaya geçirebilmesi otoriteryenliğe ve despotizme yol açar. İslam ise “Onların üzerinde bir zorba değilsin.”1 ve “…Sen onlara karşı zor kullanacak değilsin...”2 ayetlerinden anlaşılacağı gibi despotizmi dışlar. Çünkü bu ayetler, peygamber de dahil hiç kimsenin toplumun vasisi, bireylerin bekçisi olamayacağını ve kendinde despotluk etme hakkını göremeyeceğini ortaya koymaktadır.3 Bu da dolaylı olarak yöneticiye yönetimi tek başına istibdat yoluyla elinde bulundurmak hakkını veren bir yapılanmayı tasvip etmez. Devlet yöneticisi, insanlar üzerinde vesayet sahibi olmadığına göre, kendi başına onlar adına en doğru kararı verme hakkına sahip görülemez.

Şûranın Gerekliliği

Âlimlerin çoğunluğuna göre, şûra, devlet adamlarınca yerine getirilmesi zorunlu bir vecibe olup, onu terk eden, Allah indinde günahkar, insanlar önünde ise sorumludur. Şûra’nın zorunlu bir uygulama olduğuna “…(Yapacağın) işlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah’a dayan...”4 ve “…Onların işleri de kendi aralarında şûra iledir...”5 ayetleri delil gösterilir. İlk ayette meşveret emredilirken ikinci ayette şûra, Müslümanların özellikleri (görevleri) arasında sayılmaktadır. Buna göre, Müslümanların sorunları despotlukla değil, uzlaşmayla çözmeleri, kendi geleceklerini belirlemede söz sahibi olmaları gerekir. Ayrıca İslam Peygamberi’nin teşvik ve uygulamaları da şûrayı emreden ayetler doğrultusunda olmuştur. O, Müslüman toplulukların ileri gelenleri ve sözüne itibar edilenlerle ve ilgili oldukları konularda diğer Müslümanlarla daima istişare etmiştir.

İslam’ın emrettiği sosyal bir ilke olarak şûra ve meşvereti siyasi alanda kaçınılmaz bir gerekliliğe dönüştüren nedenlerin başında insanın bilgi, tecrübe ve düşüncelerinin sınırlı oluşu gelmektedir. Çok yönlü sorunlar karşısında tek bir bakış açısı doğru bir görüşe ulaştırmaz. Kusursuz, mutlak doğru ve sınırsız bilgi ancak Allah’ındır. Bu konuyla ilgili “Her ilim sahibinin üstünde de daha iyi bilen biri vardır.”6 ayeti beşerî bilginin izafî olduğunu vurgulamakta ve "tek doğru" anlayışının dışlayıcılığından kaçınmaya yöneltmektedir. Tek doğru anlayışından kaçınmanın yolu da meşveret ve şûradır.

Özellikle çağımızda bir insanın sosyal meselelerle ilgili sorunlarının her yönünü bilmeleri, alternatif çözüm yollarının tümünü tecrübe etmeleri imkansız gibidir. İvan İllich çağımız için “kabiliyetsizleştirici uzmanlıklar çağı” tanımlamasını yapmaktadır. Çünkü Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Bir şahıs, çok fenlerde ihtisas sahibi olamaz.”7 Ancak uzman insanların şûra çalışması sonucunda, o şûranın katılımcıları, konunun her yönünde ihtisas sahibi gibi olurlar. Bu nedenle yine onun dile getirdiği üzere, ancak şûra ve meşveret esasıyla oluşan kurumlar toplumu temsil ederek yönetebilir: “Zaman-ı sabıkta revâbıt-ı içtimâ ve levazım-ı taayyüş ve fevaid-i medeniyet o kadar tekessür ve teşaub etmediğinden, bazı kalil adamların fikri, devletin idaresine yarı kâfi gibi idi. Amma bu zamanda revabıt-ı içtima o kadar tekessür etmiş ve levazım-ı taayyüş o derece taaddüt etmiş ve semerat-ı medeniyet o kadar tefennün etmiş ki, ancak yalnız kalb-i millet hükmünde olan meclis-i meb’usan ve fikr-i ümmet makamında olan meşveret-i şer’î ve seyf ve kuvvet-i medeniyet menzilinde bulunan hürriyet-i efkâr o devleti taşıyabilir ve idare ve terbiye edebilir. Bu hakikate misal, eski hükûmet-i müstebide, yeni hükûmet-i meşrutadır.”8

Hz. Peygamber, kendisinin ilahî vahiyle kılavuzluk edilme gibi ayırt edici bir özelliğine karşın yine de karar almadan önce daima Ashabı ve taraftarlarının kabile temsilcileriyle istişarede bulunmuştur.

Şûra, bilgi ve tecrübesi eksik insanların doğru bilgiye ulaşmalarını ve doğru çözümü bulmalarını sağlayan bir yöntemdir. İslam Peygamberi (s.a.v.) istişarede bulunan bir topluluğun isabetli bir görüşte birleşeceklerini söylemiştir.9 Çünkü çok boyutlu siyasi meselelerde getirilen çözüm önerilerini iyi değerlendirmenin yolu, ehil insanların görüşlerinin mukayesesini yapmak, onların tartışmalarından yararlanmaktır. Akıllı insan aklını kullanır, ama daha akıllı olan kimse başkalarının da aklını kullanır. Şûra ilkesi, gereğince uygulandığında, bireyin başkalarının da akıl, bilgi, tecrübelerinden yararlanmasını, ilmin iradeye değil, iradenin ilme tabi olmasını sağlamaktadır.

Şûra çalışmalarının insanların bilgi eksikliklerini gidermedeki rolüne en çok günümüzde karşılaşılan kimi sorunların çözümüne yönelik içtihat ve kanunlaştırma çalışmalarında ihtiyaç duyulmaktadır. Bu konuya ileride yeniden temas edeceğiz. Ancak bu noktada şûra ile bir delil olarak icma kavramı arasındaki ilişkiye değinmek yararlı olacaktır. Bu konuda Bediüzzaman şunları söylemektedir:

“Müfessir-i azîm olan zamanın taht-ı riyasetinde, her biri bir fende mütehassıs, muhakkikîn-i ulemadan müntehap bir meclis-i meb’usan-ı ilmiye teşkiliyle, meşveretle bir tefsiri telif etmekle sair tefasirdeki münkasım olan mehasin ve kemâlâtı mühezzebe ve müzehhebe olarak cem etmelidirler. Evet, meşrutiyettir; her şeyde meşveret hükümfermâdır. Efkâr-ı umumiye dahi didebandır. İcma-ı ümmetin hücciyeti buna hüccettir.”10 Bu ifadelerden icmanın delil oluşu, başta kanunlaştırma faaliyetleri olmak üzere yönetim alanında meşverete dayanmak gerektiğini ortaya koymaktadır. Oysa tarih boyunca icma, dinî hükümlerin tespitinde bir delil olarak üzerinde birleşilmiş, ancak siyaset alanında uygulamaya konulmamıştır. Oysa icma, siyaset alanında meşveret ve şûranın esas olması, şûra kararının da bağlayıcı olması gerektiği fikrine götürmektedir.

Şûra, insanlara ve onların bilgi, düşünce ve tecrübelerine değer vermenin bir gereğidir. İki kişiyi ilgilendiren bir meselede taraflardan birinin, diğerlerinin görüşlerini dikkate almadan tek başına karar vermesi haksızlıktır. Bu haksızlığın nedeni ya kendi çıkarlarını ortak yararın üstünde tutma ya da doğru çözüm üretme konusunda kendisini herkesten üstün görüp diğerlerine güvenmeme olabilir.

Günümüzde insan haklarının kolektif olarak kullanılmaya başlanması, medeni bir ihtiyaç olarak sivil toplum teşkilatlarının; sendikalar, vakıflar ve derneklerin çoğalması, insanların siyasal haklarını partiler aracılığıyla kullanmaları, insanların seslerini duyurabilmek için çok farklı fikir ve tutumlara sahip insanların ortak bir amaç için bir araya gelmeleri, şahs-ı vahit’in çağımızdaki durumunu gösteriyor. Artık bilgi ve enformasyon ağının bir kimsenin altından kalkamayacak şekilde artmış olması, insanların bireyselliklerinden vaz geçmemekle birlikte Bedizüzzaman’ın şahs-ı manevi dediği çeşitli topluluklar içinde yer almalarını gerektirmektedir. Bunun bilgi, tecrübe ve fikir paylaşımında önemli bir yeri vardır.

Burada belirtelim ki, toplumun iki konuda otoritesi vardır: Birincisi, yöneticinin seçimi ve yönetimin denetimi, değiştirilmesi ve azli. İkincisi, yönetimde uyulacak maksimler, üst ilkeler dışında insanların yararının belirlenmesi. Bu şu anlama gelir; kimse toplumsal iradeye karşın toplumun yararı için tasarrufta bulunamaz. Bu noktada şûranın önemli bir rolü de bir konuda toplumun yararının ve bunu gerçekleştirecek çeşitli alternatiflerin belirlenmesi ve en uygun uygulamanın karara bağlanmasıdır. Bu nedenle, bireylerin kendi gelecekleri hakkında söz sahibi olmalarına imkân veren şûra, yönetim ile halk arasında bir köprü durumundaki şûra uygulaması anlamı taşımaktadır. “Heyet-i içtimaiyenin hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır.”11 Halkın yönetimden büsbütün tecrit edilmesini önleyen şûra, yönetim ile yönetilenler arasında boşluğun kalkmasına yardım eder. İstibdat, yönetimin halka yabancılaşmasına yol açarken, onu dışlayan şûra, yasama ve yürütmedeki tekeli kaldırıp insanların katılım haklarını kullanabilmelerini sağlama amacına yöneliktir. Esasında şûranın bir gereklilik oluşu, her bireyin toplumda yaşanan sorunlara karşı duyarsız kalmama konusunda dinî ve ahlakî açıdan bireysel sorumluluğunun da bir gereğidir.

Toplum, şûrada ve şûra yoluyla, devlet yönetimi, toplum düzeni ve medeniyetin geliştirilmesinde iktidarın kaynağıdır ve ancak şûra yoluyla onun destekçisi olur.12 Dolayısıyla şûra, insanların kendi geleceğini belirleme onur ve hakkına sahip olmaları gereğini teyit eden ilahî bir metottur.

Şûranın Bağlayıcılığı

Şûranın Allah’ın emrettiği bir gereklilik olduğu açıklandıktan sonra şûra sonucunda bir görüşte karar kılınırsa, bu görüşün uygulanması vacip olur mu? sorusunun da cevaplanması gerekir.

Şûra, tarihsel uygulamalarda sultan ve valilerin danışmaya uygun gördüğü kişilerle; halkın ileri gelenleri ve kendi atadıkları diğer yöneticilerle görüşme geleneğine dönüştürülmüştür. Çağdaş ilim adamları haklı olarak, bu geleneğin şûra ilkesinin amacını gerçekleştirmede yetersiz olduğunu belirtirler. Onlara göre, şûra tüm toplumun aslî bir hakkıdır. Nitekim İslâm Peygamberi, belli bir grupla değil, doğrudan toplumla; ilgili sosyal gruplarla istişârede bulunuyordu.

Bu yaklaşım doğru olmakla birlikte, onu doğrudan ve açık biçimde dinî nassla temellendirmek güçtür. Bu konuda çağın gerekleri ve insanlığın bilgi birikiminin devreye girdiğini ve bu yaklaşımı doğruladığını belirtmeliyiz. Artık bilgi ve görüş alma amaçlı danışma ile şûra birbirinden ayırt edilmesi gereken iki ayrı kavramdır. Bu ayrım bizi şûranın bir kesin karar mekanizması olup olmadığı sorusuna götürmektedir.

Eski âlimler genel olarak, şûranın gereklilik olmakla birlikte, bilgilendirici mahiyette olduğunu ve bağlayıcı olmadığını söylemişlerdir. Buna göre son karar, meselenin çeşitli yönleri anlaşıldıktan sonra, şûraya katılan kimselerin çoğunluğunun, hatta tümünün görüşüne aykırı olsa da, sadece idarecinin hakkıdır. Çünkü yönetimde tam yetkisi ve uygulamalarından tam bir sorumluluğu bulunduğu için halifenin ikna olmadığı bir şûra kararına bağlı olması caiz değildir. Şûranın bağlayıcı olmadığını savunanlar, Hz. Peygamber’in, Hudeybiye Antlaşması’nı yaparken; Hz. Ebu Bekir’in, Usame komutasındaki orduyu Suriye’ye gönderirken, Ridde olayında savaşa başvururken; Hz. Ömer’in de fethedilen Güney Irak topraklarını ganimet olarak dağıtmazken çoğunluğun görüşüne uymamasını delil gösterirler.13 Hudeybiye barışı, yöneticinin toplumun görüşünün aksine uygulamalar yapabileceği şeklinde hukuki bir kural çıkarılmayacak şekilde Resulullah’ın konumundan kaynaklanan istisnai bir durumdur. Ayrıca tarihin kritik anlarında liderin halkın görüşünün aksine bir kararı uyguladığı ve bu kararın haklılığının ortaya çıkıp saygı gördüğü görülebilir. Ancak bu, bir yöneticinin böyle yapmaya hukuken hakkı olduğu sonucunu vermez.

Yukarda geçen diğer olaylarda ise, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer toplumu ikna etmiştir veya toplumun genel kanaati üst bir ilkeye aykırıdır. Ebu Bekir, Usame komutasındaki orduyu savaşa gönderirken, Rasulullah’ın uygulamaya azmettiği bir kararı uygulamıştır. Ridde olayında, yani zekât vermeyenlerle savaşta da çoğunluğu haklı olduğuna ikna etmek suretiyle savaşa çıkmıştır.14

Abdulkadir Udeh, Mevdudi, Hamidullah gibi çağdaş ilim adamlarının çoğunluğu, şûrayı, sadece bir fikir sorma işlemi değil, bağlayıcı bir karar mekanizması olarak kabul etmişlerdir.15 Buna göre yöneticinin halkı dışlayıp gerek tek başına kendi görüşü gerekse çevresindeki özel bir grubun görüşüyle karara varması ve onu uygulaması yanlıştır. İslam, yürütme yetkisine, devletin önemli bir işini Müslümanlara müracaat etmedikçe kesinleştirmemesini vacip kılmış ve bu otoriteyi, Müslümanların önünde kamu görevleri çerçevesindeki icraatlarından da sorumlu yapmıştır.

Bazı çağdaş düşünürler, Şûra 38. ayete göre şûranın bağlayıcı olduğunu söylerler. Bu görüşe göre, “(Yapacağın) işlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah’a dayan.”16 ayetinde, "azm", niyette kararlılık anlamına geldiği için, ondan dönülemez. Ancak burada “azm”in “şûra kararı” olduğu açıkça ifade edilmediği gibi şûra’nın bağlayıcılığını net bir şekilde bildiren bir nass da söz konusu değildir. Bununla birlikte mantıken “azm”in ayetin baş tarafında geçen şûranın ürünü olması gerekir, yoksa şûranın ürününden soyutlanması onu anlamsız yapacaktır. Ayetin değindiği olayda da Allah’ın Elçisi (a.s.m.), Sahabenin çoğunluğunun görüşünü uygulamaya azmetmişti. Bu bakımdan şûranın bağlayıcılığına dair delil bulunmadığı görüşü, bunu açıklayan bir nassın bulunmayışı bakımından doğru, ancak ilgili nassların maksadı açısından yanlıştır. Dolayısıyla, şûranın bağlayıcılığı metne dayanmamakla birlikte, bugünün siyasal kültürü ve gelişen şartlar karşısında şûra kararının yöneticiler için bağlayıcılığını kanunlaştırmak, İslam’a aykırı değildir. Ayrıca, Kur’an’da açıkça belirtilen bir vacip olduğundan, şûranın sonucu itibariyle de bağlayıcı bir mekanizmaya dönüşmesi, İslâm’a daha yakın bir uygulama olacaktır.

Bu görüşün ikinci dayanağı ise Resulullah’ın daima insanların üzerinde birleştiği veya çoğunluğun benimsediği görüşte karar kılması ve onu uygulamaya koymasıdır.

Şûranın bağlayıcılığı görüşünün bir dayanağının da toplumun maslahatı ve siyasî gereklilik olduğunu söyleyebiliriz. Bağlayıcı olmayan şûra, yöneticinin otoritesini sınırlandırmaz. Şûra ilkesinin şûra ehline vermiş olduğu bu yetkinin asıl sahibi toplumdur. Toplum olmaksızın otorite var olamayacağı için toplum, otoritenin kaynağıdır.17 O hâlde kimsenin toplumu yakından ilgilendiren bir konuda toplumun düşüncesi ve iradesinin aksine hareket etme yetki ve hakkı olamaz.

Bazı ilim adamları, hukukla bağdaşmayan bir kararın çıkmaması için şûranın faaliyet alanının sınırlanması ve belli esaslara bağlanması gerektiğine dikkat çekerler. Örneğin Yazır’a göre, hukukî konularla ilgili müşavere, hakkında kesinlik ifade eden bir nass bilinmeyip az çok içtihada elverişli olan veya tatbikat açısından değerlendirilip açıklanması ve düzenlenmesi gereken hususlardadır.18 Şûranın şer’î istidlal yolları ve içtihatla hükmedilecek konularda olmadığı görüşü, hangi usule göre oluşturulmuş içtihadın alınacağı problemini açıkta bırakmaktadır. Bunun yanında içtihadî konularda, ilim adamlarının ve konunun uzmanlarının görüşlerine dayanılması da bir gerekliliktir.

İslâm’da, iradesi hukukun yegâne kaynağı sayılan bir egemenliğin reddedilmesi ve hukukun yapılır değil keşfedilir oluşu sebebiyle, şûra, hukukî sınırları aşamaz ve insanların haklarının özüne dokunamaz. Bu nedenle, kanaatimizce, şûra kararları da üçüncü güç (yargı) tarafından denetlenmelidir.

Şûranın gerek işlevi gerekse gayesi açısından yakından ilgili olduğu bir kavram da yukarıda belirtildiği gibi icmâdır. Öncelikle şûranın gerekliliği konusunda ileri sürülen “Ümmetim hata üzerinde birleşmez.”19 hadisini şûranın gerekliliği ve şûra kararının bağlayıcı olması gerektiğini temellendirmek için de kullanabiliriz. Günümüz şartlarının meşruti, hatta demokratik bir sistemi gerektirdiğini vurgulayan Bediüzzaman’a göre, fıkıh’taki “Rey-i cumhur budur, fetvâ bunun üzerinedir.” yaklaşımı, millet meclisindeki oy çoğunluğunun benzeridir.20 “Asl-ı şeriatın hakikî yolu, gerçek meşru meşrutiyettir.” diyen Bediüzzaman’a göre, meşrutiyetin açılımı cumhuriyet ve demokrasidir. Bu da adalet, meşveret ve kuvvetin kanunda toplanması ilkelerini içermektedir.21 Elmalılı’ya göre de şûra müzakereleri (görüşmeleri) icmâ meselelerinin aslını teşkil eder.”22

“Vahyin açıkça belirlediği hususlarda şûra ve içtihat söz konusu olmayacağına göre, icmâ da değişkendir. İcmâ ile bugün saptanan bir husus, yarın başka bir şûranın bir başka icmâı ile değiştirilebilir. Çünkü nass ile belirlenmemiş konularda, ahkamın değişmesi esastır. Aksi takdirde hayatta çekişmeler başlar ve şûra emri etkisiz kalır.”23 Bu değerlendirme de icmanın, ilgili konunun dinî hükmünü belirleyen bir kaynak olarak kabul edildiği anlaşılmaktadır. Bu anlayışın sonucu, aynı konuda, insanların (değişken) değerlendirmelerine bağlı olarak çok farklı görüşlerin doğru olduğunu kabul etmektir. Oysa icmanın nassın bulunmadığı konularda dinî hüküm koyucu bir kaynak olduğu görüşü, kanaatimizce temelsizdir. Çünkü icma’, bir nassın yorumu ve içtihat ile ilgili olup, tek başına hüküm kaynağı veya yasama yolu olamaz. Dolayısıyla belli bir nassla ilintili olmayan bir kural, üzerinde mutabakat olsa bile dinî bir hüküm sayılamaz. Hukukun egemenliği ilkesinin fonksiyonu da tam bu noktada devreye girer ve toplumun fikir birliğinin, hukukî ilkeler ve temel hakların önüne geçmesini engeller. Yani bir konuda sınırlandırma (emir veya yasak) getiren bir nass kesin olarak mevcut değilse, o konudaki görüş birliği, dinî bir hüküm olarak ibâhayı kaldıramaz; sınırlama getiremez. Nassın bulunmadığı bir konudaki icma da belli bir zaman diliminde toplumun maslahatının ne olduğunu veya neyin daha adil olduğunu belirler.

İcma’nın bağlayıcı dinî bir norm şeklinde anlaşılması, özellikle nassın dışında ayrı bir delil olarak alındığı durumlarda, makuliyet açısından oldukça sorundur. Kanaatimizce, icmâ’ belli bir tarih diliminde bir toplumun kendi sosyal-kültürel ve siyasal koşulları içerisinde alimlerin genel itibariyle vardıkları bir konsensüstür. Bu konsensüsün önem ve işlevi, söz konusu toplumsal ortamda, alimlerce dinî ilkellerin ve nassların nasıl anlaşıldığı veya nasıl anlaşılması gerektiğini göstermesidir. İcmanın nassın nasıl anlaşılması gerektiğini göstermesi, bir nass hakkında görüş birliğine varılan tefsirin doğruluğu temel varsayımından hareket edileceği anlamına gelir. Bu demektir ki, kesin bir delille yanlışlanmadıkça icma geçerli görüş olarak kalacaktır. Dolaysıyla icmâ, bir toplumda nassın nasıl somutlaşacağını, sistemin yapı ve işleyişine nasıl yansıyacağını göstermesidir. Devletin faaliyeti dışında oluşan icmâ, devletin kanunlaştırma faaliyetine yön verecek ve bu alanda geçerli bir yöntem olacaktır.

Önemli bir nokta da icmânın özerk değil de nassa aykırılık taşımaması gereken bir norm şeklinde görülmesi, hukukun üstünlüğünün gereğidir. Buradan şûranın da hukukî ilkelerle kayıtlı olması gerektiği, sübûtu ve delâleti kat’î hukukî normlara aykırı olamayacağı sonucuna ulaşabiliriz. Şûra meclisinden de istibdada yol açan kararlar çıkması da imkânsız değildir. Bu durumda, Bediüzzaman’ın istibdatın bir kişiden bir gruba yayılması olarak açıkladığı bir durum ortaya çıkar.24 Hukukun üstünlüğü ilkesi, bu durumu önlemeye yöneliktir.

Ayrıca hilafet nazariyesi ile günümüz demokrasilerinin esaslı farklılıklarına işaret edilmelidir. Günümüz anayasal demokrasilerinin önemli bir özelliği, “kuvvetler ayrılığı”dır; devlet başkanı yürütme alanında tasarruflarda bulunur, periyodik seçimlerle de uygulamaları halk tarafından değerlendirilir. Hilafet teorisinde ise halife, kuvvetleri elinde toplamaktadır. Oysa İslâm’da da teorik olarak kuvvetler ayrılığı olduğu -özellikle de hukukçuların ve yargıçların siyasi iradeden bağımsız davranmaları gerektiği-, konuya İslam’ın ilkeleri ve hedefleri açısından bakan pek çok araştırma tarafından doğrulanmaktadır.25 Ancak kuvvetler ayrılığı prensibi, Müslüman siyaset geleneğinde kurumlaşmamıştır.

Bazı ilim adamları, şûra sürecinde herkesin bilgi ve düşüncelerini özgürce ifade edebilmeleri ve etmeleri gerekirken, sonuçta alınan karara muhalefet etmenin, onu tartışma konusu yapmanın doğru olmadığını ileri sürmüşlerdir. İslam siyasi kültürü, böyle bir yaklaşımı doğrulamaktadır. Çünkü şûra ilkesi, gerçekte toplumda birleşme ve bütünleşmeyi sağlamaya yöneliktir. Demokrasiler ise siyasal partilerle muhalefetin devamlılığını öngörür ve değişime kapı açar. Şûra kararının tartışılmasını hoş karşılamayan yaklaşımın aksine, günümüz demokrasilerinde ise, uygulamaya girmiş bir görüş, yargı tarafından incelemeye alınabilir ve hatta yürütme durdurulabilir. Ancak şûra kararlarının bağlayıcı olması ile yargı tarafından denetlenmesi birbiriyle bağdaşmayan durumlar değildir. Çünkü yargı, kanunlaştırma faaliyetlerini yürüten meclisin, yetki alanının dışına çıkıp çıkmadığı, yetki alanındaki faaliyetlerde usule uygun davranıp davranmadığını denetler; yoksa alınan kararları “danışma heyetinin sunduğu bilgi ve öneriler” olarak değerlendiremez.

Şûranın nasıl uygulanacağına ilişkin İslam siyasi kültüründe çok farklı uygulamalar ve görüşlerle karşılaşırız. Bunlar, adil bir yapılanmanın nasıl olacağına ilişkin görüşlerden ibarettir. İnsanlığın siyaset alanındaki bilgi birikimi ve tecrübesinden yararlanarak adil bir yapılanmanın nasıl olması gerektiği konusunda daha farklı görüşler de ileri sürülebilir. O hâlde şûranın nasıl uygulanacağı konusunu çağdaş veriler ışığında yeniden düşünmek gerekir. Çünkü “(İslam) esasları vaz’etmiş, fakat o esaslardan alınacak hükümleri veya esasata bina edilecek füruatı akılların meşveretine havale etmiştir.”26 Bu noktada şûra kararlarının bağlayıcılığının açık bir dinî nassa dayanmadığını yeniden belirtelim. Ancak adalet, şûra, emaneti ehline verme gibi ilkelere uymak kaydıyla yönetimin nasıl olacağı insanlara bırakılmışsa, şûra kararının bağlayıcı olup olmaması gerektiğini de siyaset biliminin verileri ışığında tartışmak gerekir. Nasslarda şûra kararının bağlayıcı olduğunun açıkça belirtilmemiş olması, onu bağlayıcı bir karar mekanizmasına dönüştürmeye engel değildir. Burada “şûra kararlarının bağlayıcı olması İslam’a aykırı mıdır?” sorusu sorulabilir. Eğer yetki ve sorumlulukların halifenin elinde toplanması nassa dayanmıyorsa, bu durumda, onun şûra kararlarına uyması gerekmediği de doğrulanamaz.

Burada şûra ile demokrasi arasında ilişkilendirme yaparken göz ardı edilmemesi gereken hususlara da dikkat çekmek yerinde olacaktır.

Öncelikle şûra sosyal bir ilkedir. Bir uygulama olarak şûra İslam öncesi toplumlarda da görülür, ancak onu İslam sosyal bir ilke olarak öne çıkartmıştır. Oysa onun kimi araştırmacılar tarafından bir "idare sistemi" olarak tanımlandığı görülür. İdare sistemi, iktidarın kaynağı, yetkileri, sınırları ve kullanma tarzı, katılım… gibi konularda ayrıntılı ve sistemli normlara sahiptir; çok genel ve hiçbir zaman değişiklik gerektirmeyecek boyutta esnek olamaz. Şûra ise Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminden itibaren çeşitli idare sistemleri içinde çok farklı uygulamaları görülen bir ilkedir.

İkinci olarak demokrasi kavramının oluşumu birçok referansa bağlıdır. Dolayısıyla şûra ve demokrasi veya cumhuriyet kavramları arasındaki ilgi ve benzerlikler şûranın demokrasiyle özdeş olduğu anlamına gelmez.

Şûra ilkesi, bir yönetim biçimi olarak demokrasinin alternatifi olarak düşünülemez. Demokrasi, yetersizlikleri, -onu demokrasi yapan- doğasındaki çelişkileri ve insanlığa yararları ile her zaman tartışılacak bir yönetim biçimidir. Şûra ise en iyi nasıl uygulanabileceği üzerinde durulması gereken bir ilkedir. Meşrutiyet, cumhuriyet ve demokrasi onun çeşitli uygulama biçimlerini içerir. Bugün artık demokrasinin yetersizlikleri ve doğasındaki çelişkileri ile insanlığın ulaşabildiği en iyi yönetim biçimi olduğu düşüncesi baskın hâle gelmiştir. Demokrasi, çoğunluğun neyi irade ettiğinin tespit edilmesinden ibaret değildir. O, kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü gibi kavramları temel alan bir yönetim biçimidir. Kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü, Müslüman siyaset geleneğinde izdüşümlerini gördüğümüz, İslam’ın hedeflediği adaleti gerçekleştirmede daha başarılı olan ilkelerdir. Dolayısıyla şûra, hukukun üstünlüğü, -yargının güdümsüz olmasını da gerektiren- yargının tarafsızlığı gibi ilkeler, Müslüman zihniyetini demokrasiyi benimsemeye yönlendirmektedir. Bu, demokrasinin mükemmel olmasından değil, insanlığın ulaşabildiği en iyi yönetim biçimi olmasından dolayıdır.

Üçüncü olarak İslam’ın demokrasi ile ilişkisini doğru biçimde açıklamak için de demokrasinin ilke ve kurallarını mutlaka dinî metinlerle ilişkilendirme çabası yerinde değildir. Çünkü bir düzenlemenin nassla teyit edilmemiş olması, onun İslam’a aykırı olduğu anlamına gelmez. Fıkıh’ta “meskûtun anh” denen (hakkında hüküm gelmeyen) bir konuda yapılacak bir düzenleme için esas olan, İslam’a aykırı olmamasıdır.

Bir örnek vermek gerekirse, günümüzde şûra meclisi üyelerinin devlet başkanınca tayininin caiz olmadığını söyleyen âlimler de vardır. Onlar bunu söylerken, siyaset alanında insanlığın bilgi ve tecrübe birikimine dayanmaktadırlar. Yapılması gereken de budur; yani, İslam’ın ilkelerine ve gerçekleştirmeyi amaçladığı maslahatlara aykırı olmadığı sürece, adaleti sağlamaya en elverişli olanı tespit etmek için insanlığın bilgi birikiminden yararlanmaktır. Meşrutiyet, demokrasi, sosyal hukuk devleti gibi kavramlar da bu şekilde değerlendirilmelidir.

Demokrasi, haklı olarak, en çok tartışılan ve eleştirilen yönetim biçimidir. Bu tartışmalar, eleştiriler ve özellikle günümüzde Müslümanların dinî özgürlüklerini kullanmalarını istemeyen bir grubun “Benim oyum ile çobanın oyu eşit olabilir mi?” demesi demokrasinin gücüne ve haklılığına işaret etmektedir.27 Ancak demokrasi, sadece çoğunluğun siyasal gücü belirlediği bir yönetim değil, kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğüne dayanan, insan haklarını anayasa ile güvence altına alan, anayasada devlet organlarının yetki ve faaliyet alanlarının tespit edildiği bir yönetim biçimidir. Demokrasinin İslam’a uygunluğunu, demokrasinin bu temel özelliklerinin (1) İslam’a aykırı olup olmadığına, (2) alternatif yönetim biçimlerine karşı demokrasinin daha iyi olup olmadığına bakarak tespit etmek daha doğrudur. Burada el-Ahkâmu’s-Sultaniyye, es-Siyasetü’ş-Şer’iyye adını taşıyan kitaplarda ayrıntılı olarak anlatılan yönetim biçiminin nassa değil ve İslam’ın ilk dönemindeki uygulamalara ve sonraki dönemdeki kurumlaşmalara dayandığına dikkat edilmelidir. Demokrasinin temel ilke ve özellikleri, İslam’ın nasslarına; makasıd ve ilkelerine değil, kelam ve fıkıh kitaplarında ayrıntılı olarak anlatılan bu yönetim biçimine aykırıdır. Bunu kısaca açıklamak yararlı olacaktır.

1. Siyasi iktidarın halkoyuyla belirlenmesi. Siyasî iktidarın Tanrı tarafından belirlendiği ve kralın ilahî bir hakka sahip olduğu görüşü İslam’a aykırıdır. İslam’a aykırı bu görüş egemenlik ile siyasal iktidarı özdeşleştirmekte, siyasî gücü sınırsız hâle getirmektedir. Bu durumda, siyasi iktidarın (seçim, şûra ve güvenoyu gibi yollarla) halk tarafından belirlenmesi gerekmektedir.28 Bu anlayış demokrasinin ilk şartıdır. Başka bir deyişle, demokrasinin temel ilkesi, siyasal iktidarın kendinde bir egemenlik hakkına sahip olmayışı, siyasal gücün bireylerin kendi geleceğini takdir hakkıyla belirlenmesidir. Dolayısıyla, siyasal otorite ve kamu görevleri de kişiye bağlı değil, topluma aittir. Şûra ilkesi de siyasal otorite ve kamu görevlerinin belli bir kişiye değil topluma ait olduğu fikrini teyit edip, bunları kullanacak kimselerin de toplum tarafından belirlenmesine imkân verir.

2. Hukukun üstünlüğü. Siyasi iktidarın halk tarafından belirleneceğini söylemek, egemenlik ile siyasi iktidarı birbirinden ayırt etmek demektir. Bu da siyasî gücün sınırlanması demektir. Siyasi iktidarın otoritesi sınırlı olduğu gibi belli amaçlara yöneliktir de. Onun iradesi yasa değildir; o yasalar çerçevesinde yürütme gücünü elinde bulundurur. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Kavmin seyyidi, hizmetkârıdır.”29 hadisini yöneticiliğin hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil, millete bir hizmetkârlık anlamına gelen bir ilke olarak vurgular. Öyle ki, demokrasi ve vicdan hürriyeti İslâmiyet’in bu esasına dayanabilir. Çünkü kuvvet kanunda olmazsa şahsa geçer. İstibdad, mutlak keyfî olur.30 Siyasî gücün hukukî ilkelerle belirlenmesi ve hukukla kayıtlanması, hukukun üstünlüğüne dayalı bir yönetimi öne çıkartır. Yasama ise, belli hukukî ilkeler ve yöntemlere bağlı kalarak ideal olanı keşfetmeye yönelik içtihat ve kanunlaştırma faaliyetlerinden ibarettir. Bu durum da yasamanın teorik olarak siyasal güçten ayrıldığını gösterir. Müslüman geleneğine bakıldığında da içtihatların siyasal yetki alanının dışında ilim ve kavrayıştaki yeterliliğe bağlı sivil bir faaliyet alanı oluşturduğu ve İslâm Hukukunun (Fıkh), "hukukçular hukuku" örneği oluşturduğu görülecektir. Devletin bu konudaki rolü içtihatlardan yola çıkarak kanunlaştırma çalışmalarıdır. Müslüman ilim adamları da bu faaliyetin bir şûra heyeti tarafından yürütülmesi gerektiğini söylerler. Onlara göre yasamaya ilişkin sınırların korunması için yasama yetkisi, tek başına devlet başkanına değil, hukuk bilginleri ve yasama yapılacak konunun uzmanlarından oluşan bir heyete31 veya toplumun hakkını koruyacak "şurâ meclisi’ne ait olmalı, bununla birlikte "yasamayı kontrol edecek bir kurul" da bulunmalıdır.32 Bu önerileri daha da çoğaltmak mümkündür. Bediüzzaman da bu konuda eski devirlerle çağımızı karşılaştırarak şunları söylemektedir: “Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhit idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferit bir şahıs olabilirdi, onun fikrini tashih ve ta’dil ederdi. Şimdi ise, zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaatten çıkmış, az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı mânevîdir ki, şûralar o ruhu temsil eder.

Şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mücanis olup, bir şûra-yı âliye-i ilmiyeden tevellüt eden bir şahs-ı mânevî olmak gerektir.”33 Bu şurâ ilkesinin de bir gereğidir.

3. Kuvvetler ayrılığı. Bu anlatılanlardan devletin üç erkinin birbirinden ayrılmasının İslam’ın amaçladığı adil yönetimin gerçekleşmesine daha elverişli olduğu sonucunu çıkartabiliriz. Ayrıca, anayasada bu üç kuvvetin görevleri ve yetkilerinin belirtilip sınırlanması, insan haklarının sıralanıp güvenceye alınması da bu konuda önemli katkılarının olacağını insanlığın tecrübesi göstermiştir.

Sonuç

Toplumun kendine temsilci yapmadığı bir kişi veya grup kendi başına toplum adına karar veremez. Şûra ilkesi de bir kişinin toplumdan almadığı bir yetkiyi toplum adına kullanmasını önler.

Şûra demokrasinin gelişim sürecinde ortaya çıkan “halk egemenliği” anlamına değil, bugün “yargının egemenliği”nden tamamen farklı olan “hukukun üstünlüğü/hukukun egemenliği” kavramına yakın bir ilkedir.

İslâm, Müslümanları şûra ilkesine bağlamış, ancak şûra meclisinin (ehl-i hal ve’l-akd) nasıl oluşacağı, bunların tavsiye ve önerilerini nasıl sunacağı, şûra kararının devlet başkanı için ne şekilde bir bağlayıcılığı olacağı, hükümetin hukuka aykırı bir kararına yürürlüğe girmeden önce müdahale edip edemeyeceği veya yürürlüğe girdikten sonra onu ilga edip edemeyeceği gibi konulara ilişkin ayrıntılı hükümler getirmemiştir. Bunun nedeni zamanın gerekleri ve insanların yararının gözetildiği ayrıntılı bir siyasal sistem oluşturmaya yer açmaktır. Nitekim, bu konudaki çeşitli görüşler de İslam âlimlerinin içinde yaşadıkları koşullara göre en iyi ve en elverişli düzenlemeleri belirlemeye yönelik içtihatlardır. Ancak ilk halifeler döneminde şûra için daimî ve oturmuş bir düzenlemeye esas olabilecek uygulamalar bulanmadığı gibi, fukaha da bu konuda iyi bir model oluşturamamışlardır. Bugün söz konusu sorunların çözümünde, İslam’ın ilke ve kurallarıyla çatışmayacak modern hukuktaki genel ilkeleri ve siyaset biliminin verilerini kullanmamız kaçınılmazdır. Buna göre şûranın çeşitli alanlarda uygulanması, şûra meclisinin seçimle belirlenmesi, şûranın yürütülmesinde de yer ve zamanın koşulları gözetilmesi, şura kararlarının bağlayıcılığa sahip ve denetime açık olması olmasını sağlayan düzenlemeler yapılabilir. Örneğin, çağımızda temsilciler meclisinin yasamayı onaylama şartı yönetimin istibdat ve zorbalığını önleyecek bir güvence addedildiğine göre,34 yönetimin çıkarmak istediği genel karar ve kanun taslaklarını "şûra meclisi"ne sunmayı zorunlu hale getiren bir düzenleme yapmak mümkündür.

Demokrasinin kuvvetler ayrılığı, özellikle yasamanın yönetimin bir egemenlik yetkisi değil, ideal olanı keşfe yönelik içtihat ve kanunlaştırma çalışmalarından ibaret olması, yürütmenin hukuka bağlı ve toplumun maslahatını gerçekleştirmeye yönelik olması, egemenlik ile siyasi gücün ayrılması ve siyasi gücün belli ve sınırlı bir otoriteye sahip olması, İslam’ın ilke ve kurallarına diğer yönetim biçimlerinden çok daha yakındır.

İslam, başlangıcından itibaren bilgi ve hakikate değer vermiş, hikmeti müminin yitiği olarak değerlendirmiştir. İnsanları anlayış ve yaşam tarzı olarak geleneğin baskısından kurtarmayı, insan düşüncesinin önünü açmayı hedeflemiştir. İnsanı hayatın her alanında yönlendirmiş, ona her zaman ve her yerde sorumlulukları olduğunu öğretmiş, ancak siyasi ve içtimai konularda bu sorumluluklarını yerine getirmeye en uygun yapılanmanın nasıl olacağını onun aklına bırakmıştır. Bu konuda insanlar, meşveret ve uzlaşı yoluyla bilgi ve tecrübe birikimlerini paylaşarak doğruya ulaşmalı, doğruyu uygulamaya geçirmelidir.

Öz

Şûra toplumsal hayatın her yönünü kapsayan İslamî bir ilkedir. Ancak bu kavramın nasıl uygulanacağı konusunda önemli tartışma noktaları vardır. Çoğu İslam alimi onun yöneticilerin uyması gereken bir yükümlülük olduğunu söyler.

Şûranın gerekliliği gibi, şûra kararının bağlayıcılığı da ilim adamlarınca tartışılmaktadır. Eski âlimler genel olarak, şûranın gereklilik olmakla birlikte, bilgilendirici mahiyette olduğunu ve bağlayıcı olmadığını söylemişlerdir. Ancak, şûranın gerekliliği konusunda ileri sürülen “Ümmetim hata üzerinde birleşmez.” hadisini şûra kararının bağlayıcı olması gerektiği fikrine yönlendirmektedir.

İslam siyaset alanında şûra, emanet, hukukun üstünlüğü gibi ilkeler koymuş, ancak ayrıntılı bir sitem oluşturmayı insanın akıl ve vicdanına bırakmıştır. Günümüzde şûranın nasıl uygulanacağına ilişkin görüşler de adil bir yapılanmanın nasıl olacağına ilişkin açıklamalardan ibarettir. Meşrutiyet, demokrasi, hukuk devleti gibi kavramlar da bu şekilde değerlendirilmelidir. Bunların İslam’la ilişkisini açıklamak için, bu kavramları destekleyen nasslar aramak yerine, bunların İslam’ın nasslarına; makasıd ve ilkelerine aykırı yönlerinin olup olmadığı incelenmelidir.

Anahtar Kelimeler: İslam, şûra, gereklilik, bağlayıcılık, hukuk devleti, demokrasi

Abstract

Council is an Islamic principle covering all the dimensions of social life. But there are many important discussion points about the application of this concept. Many Islamic scholars argue that this principle is a responsibility for the rulers.

As the necessity of council, the binding feature of council decision is being discussed by the Islamic scholars. The old scholars claimed that even council is a necessity but it has been more on the instructive character than being its statements ultimately binding. But the scholars who argue for the binding character of the council decisions refer to the tradition of the prophet as “my umma does not accord in the failure”, using this tradition as a proof for the binding features of council decisions.

Islam put down the general principles as council, the primacy of law, and custody but leaves the place for the human ration and conscience to establish a detailed system. Nowadays, the views on the characteristics of the council are more about the ways to set up a just structure. Thus, the concepts as constitution, democracy and state of law should be considered from this perspective. Instead of looking for the nass supporting those concepts, we have to study whether these concepts have some aspects against the Islamic principles in order to be able to explain the relevancy of these concepts to Islam.

Key words: Islam, council, the necessity, binding, state of law, democracy

Dipnotlar

1. Gaşiye, 88/22.

2. Kâf, 50/45.

3. Bu ayetler, siyasi alanla değil sosyal alanla ilgilidir. Ancak sosyal alanla ilgili her ilkenin siyasi alana yansıması vardır. Çünkü siyaset topluma içkin bir olgudur. Ancak bir ayetin doğrudan siyasi bir düzenleme getirdiğini söylemekle, ayetin sosyal bir ilkeyi öne çıkarttığını ve bu ilkenin siyasi alanda da önemli ve yol gösterici nitelikte olduğunu söylemek, farklı şeylerdir.

4. Al-i İmran, 3/159.

5. Şûra, 42/38.

6. Yusuf, 12/76. Ayrıca bk. Bakara, 2/216, 232, 255 vs.

7. Said Nursî, İşaratü’l-İ’caz, s. 167.

8. Said Nursî, Divan-ı Harbi Örfî, s. 85.

9. Zemahşerî, el-Keşşaf fî Hakâiki’t-Tenzîli ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl, I-IV, Darü’l-Fikir, yer ve tarih yok, I, 474.

10. Said Nursî, Muhakemat, s. 20.

11. Said Nursî, İşarâtü’l-İ’caz, s. 49.

12. Ammara, Muhammed, el-İslâm ve Hukûku’l-İnsân -Darûrât... Lâ Hukûk-, Kuveyt 1405/1985, 53.

13. el-Mütevellî, Abdülhamit, Mebadiu Nizami’l-Hukm fi’l-İslâm, İskenderiyye 1978, 246; Musa, M. Yusuf, Nizâmu’l-Hukm fi’l-İslâm, nşr. Huseyn Yusuf Musa, Daru’l-Fikri’l-Arabî, Kahire trz., 144.

14. İbn Kuteybe, Kitabu’l-imâme ve’s-Siyâse, I-II, nşr. Muhammed Mahmud Rafî’î, Mısır 1322/1904, I, 29.

15. Hamidullah’ın devlet başkanını şûra kararını veto etme yetkisine sahip olup olmadığını tartışmasından, onun şûra kararının bağlayıcı olduğunu düşündüğü anlaşılmaktadır. Devlet başkanının şûra kararını veto hakkı olup olmadığı konusunun Kur’an’da açıklanmadığını belirten Hamidullah’a göre, muhtemelen devir veya şartlara göre değişmek üzere veto konusunda bir karara varmak da halkın tercihine bırakılmıştır. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I-II, çev. Prof. Dr. Salih Tuğ, Ank. 2002, II, 891, 894.

16. Al-i İmran 3/159.

17. Udeh, Abdulkadir, İslâm ve Siyâsî Durumumuz, trc. Beşir Eryarsoy, İstanbul 1995, 191, 204.

18. Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, İst. Azim Dağt., VII, 30.

19. İbn Mace, Fiten, 8.

20. Nursî, Münazarat, s. 120.

21. Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî, s. 65; Tarihçe-i Hayat, s. 52.

22. Yazır, a.g.e., VII, 30.

23. Öztürk, Yaşar Nuri, Kur’an’ın Temel Kavramları, 555.

24. Bu konuda Bediüzzaman’ın ifadeleri şu şekildedir: “Acaba müstebid yalnız bir şahıs mı olur? Müteaddid şahıslar müstebid olmaz mı?” sorularını yöneltir ve cevabını kısa ve net olarak verir: “Bence, kuvvet kanunda olmalı, yoksa istibdad münkasım olmuş olur. Ve komitecilikle tam şiddetlenir.” Divan-ı Harb-i Örfi, s. 47.

25. Burada Ebu Hanife’nin Abbasi halifesinin başkadılık teklifini reddetmesinin önemli bir gerekçesinin, siyasi gücün yargıçları etkisi altına alma çabası olduğuna dikkat çekmeliyiz.

26. Said Nursî, İşaratü’l-İ’caz, s. 167.

27. Demokrasi iktidar ve muhalefetiyle elitlerin elinde tedavül ettiği, ama iktidarın elit olmayanların da eline geçebilmesine imkan veren bir yönetim biçimidir. Birinci durum demokrasinin eleştiri noktası, ikinci durum ise üstünlüğüdür.

28. Şia’nın aksine, Ehl-i Sünnet, Mutezile, Mürcie ve Haricîlerin oluşturduğu çoğunluk, kesinlikle imametin kaynağının ve dayanağının yalnızca ümmetin oyu, seçim ve ittifakı olduğu görüşünde birleşmiştir.

29. el-Mağribî, Câmiu’ş-Şeml, I, 450, Hadis no: 1668; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 463.

30. Nursî, Beyanat ve Tenvirler, s. 232.

31. el-Mubarek, Muhammed, Nizâmu’l-İslâm –el-Hukm ve’d-Devle-, Kahire 1394/1974, 80.

32. Ğannûşî, Raşid, el-Hurriyyetü’l-Âmme fi’d-Devleti’l-İslâmiyye, Beyrut 1993, 109, 115, 117.

33. Said Nursî, Sünuhat, s. 51.

34. el-Mütevellî, a.g.e., 248.

Yukarı