2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1674

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 95 
 Risale-i Nur’a Doğru
 KÖPRÜ / Güz 2010 
 Üçüncü Said


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Demokrat Anayasa Arayışları
Kış 2009   [ 105. Sayı ]


“Egemenlik bila kayd-u şart milletindir, sözüne herkesin bağlı olması lazım.”

The Panels of “Civilian Constitution”

“Sivil Anayasa” Panelleri Ankara’da düzenlenen “Sivil Anayasa Paneli” (15 Eylül 2007) ve “Yeni Anayasa Paneli”ndeki (20 Ekim 2007) konuşma metinleri

Fehmi Hüsrev KUTLU

AK Parti Adıyaman Milletvekili

Ben de, sözlerime başlarken, her şeyden önce böyle önemli bir konuyu gündemde tutup bu paneli düzenleme zahmetine giren tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyorum, arkadaşlarımı tebrik ediyorum.

Biz anayasa deyince devletin temel kuruluşu ile kişilerin hak ve özgürlüklerini düzenleyen ana, temel kanunları anlıyoruz. Şimdi “yeni anayasa lazım mı” veya gündemdeki ismiyle “sivil bir anayasa gerekli midir, değil midir?” Bu konunun öncelikle konuşulup, tartışılıp kararlaştırılması lazımdır. Türkiye’de hep birileri gelmiş, anayasayı kaldırmış. Daha sonra yeni bir anayasa düzenlemiş ve bu yeni anayasayı düzenlerken de “ben acaba halkıma ne gibi lütuflarda bulunmalıyım, benim ne gibi yetkilerim olmalı” şeklinde bir takım düzenlemeler yapmışlar. Halkımız da verilene razı olmuş. Daha fazlasını da istememiş. Oylamalar sırasında bir takım yanlışlar yapıldığını ben yaşadım, o zamanlar öğrenciydim.

“Gök mavi”, “deniz mavi” diyen, mavi gömlek giyen, maviden bahseden herkes -mavi hayır demekti- bir noktada soruşturma geçirdi, tutuklandı. Ama bunun dışında da azımsanmayacak kadar rızasıyla mevcut anayasaya “evet” diyen bir grup vardı. Bunu da görmezlikten gelmeyelim. Bu bizim demokrasi konusundaki zafiyetimizdir. Her şeye rağmen, bütün baskılara rağmen, birçok yerde kapalı şekilde oy kullanmak mümkün oldu, “hayır”ın propagandası yapılamadı, “hayır” anlatılamadı. Ama isteyen birçok kimse de perdenin arkasına girdiği zaman da hayır kâğıdını zarfın içerisine, zarfın dışardan görülmesi pahasına dahi olsa -çünkü zarf çok inceydi belli oluyordu- koyabildi. Ve kimseye “niye hayır oyu verdin” diye de soruşturma yapılmadı. Oylama sonucunda zaten “evet”lerin fazla çıkması, bizim demokrasi konusunda, sivilleşme konusunda geri kalmışlığımızı gösteriyordu.

Biraz da o günkü iktidar liderinin “hayır çıkarsa ne olacak?” sorusuna “demek ki bizim gitmemizi, demokratik sisteme geçilmesini istemiyorlar, bizim kalmamızı istiyorlar” cevabının da tesiri olmuş olabilir. Ama milletimiz daha sonra bu cevabı genel seçimlerde verdi. Genel seçimlerde yine ihtilalin lideri bir partiyi işaret etti ve işin enteresan tarafı o partinin lideri olan Paşa, “seçimlerden sonra sen beni işaret ettin diye millet bize oy vermedi” dedi. İki paşa arasında o gün çatışma oldu. Yani millet doğrusunu yapıyor, kararları doğru veriyor; ama ihtilaller yapılıyor, hiçbir tepkisini göremiyorsunuz, idam kararları veriliyor, halkta tepki yok. Sindirilmişlik var.

Bugün biraz biraz kıpırdanmalar var; ama yine yeterli seviyede olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir askeri anayasadan, daha doğrusu askerler tarafından yaptırılan bir anayasadan sivillerin yaptığı bir anayasaya geçme durumundayız. Şimdi bu konuda da beklentilerimiz var, eleştirilerimiz var. Yeni anayasa korkulara dayalı korumacı bir anayasa mı olacak yoksa toplumsal değişime açık mı yoksa yurttaşına güvenen bir anayasa mı olacak? Vesayetçi, yasakçı mı olacak, özgürlükçü mü? Bireyi mi koruyacak devleti mi? Bunlar hepimizin merak ettiği sorulardır, bir şekilde devam edip gidebilir.

Açıkçası ben çok da istediğimiz gibi, özlediğimiz gibi, arzu ettiğimiz gibi bir anayasa yapacağımız kanaatinde değilim. Bu konuda ideal bir anayasa yapabilmek için ideal bir ortamın olması lazım. Yani, daha demokratik, daha özgür bir ortamın olması lazım. Ben bu bilim komisyonunda değilim, siyaset komisyonunda da değilim, dolayısıyla karma komisyonda da değilim. Ama eminim ki bugün Sapanca’da toplantı yapan arkadaşlar tartışırken, “şunu şöyle yapalım arkadaşlar, yani çağdaş dünyada şu özgürlükler şu şekilde düzenlenmiştir” dediği zaman “ya arkadaşlar bunu böyle yapalım ama acaba askerler ne der, bu konuda rahatsızlık olmaz mı?” endişesini taşıyacaklardır.

Çünkü ben burada konuşurken, buradaki çok kıymetli basın mensubu arkadaşlarım, “sivil anayasa nasıl yapılır, böyle bir anlatsalar da biz de millete yansıtsak” diye bu mikrofonları, bu kameraları buraya yığmış değiller. “Acaba Sayın Yayla bir şey söyler de, akşama haberlerde bunu biraz da kırparak verebilir miyiz?” diye buradalar. Yani askerin tepkisini çekecek, işte bir takım kurumların tepkisini çekecek bir şey söylediğin zaman, bu başı sonu kesilip o kısmı alınıp haber olur. Ahmet Hoca bizi biraz da tahrik etti, bunu idare amiri olsa değiştirir mi dediyse de yok. Şimdi ben tabii Atatürk’ün fikirlerine dokunulmayacağını, ideolojisine –ki Atilla Yayla Hocam ideoloji tartışmalı dedi - karışılmayacağını biliyordum ama elbisesine dokunulamayacağının farkında değildim. Yani “acaba asker yerine sivil resim olabilir mi” deyince başıma gelmeyen kalmadı. Ve o kadar çok üzerime geldiler ki neredeyse bekleyelim de bir şey olmasın diye resmin başında bekleyecek duruma gedik.

Önce bizim sivilleşmemiz lazım, kendimizin sivilleşmesi lazım. Sivilleşme, nedir? “Buna asker ne der” fikrini kafamızdan atmamız lazım. İkincisi; kurtarıcıyı aynı demokratik yollardan beklememiz lazım. Yani “iyi bir asker gelse acaba…” veya herhangi bir ülkede ordu yönetime el koyuyor. Ya bu yönetime el koyan general nasıl birisiymiş? Yok arkadaş, yönetime el koyan general kötü generaldir, kötü insandır. Bunun iyisi yoktur. Demokrasiyi çiğneyen, halkın değerlerini çiğneyen kimse iyi kimse olmaz. Ben bunu gençliğimde Pakistan’da yaşadım. Pakistan’da birileri başbakanı, mevcut yönetimi indirdi ve “ben şeriatı getireceğim” diye iktidarın başına geçti. Ben, demokrat düşünen camiadaki bazı arkadaşlarıma baktım, “Butto solcuydu onu indirdi, işte hak geldi” diye alkışlayanlar oldu.

Kim olursa olsun “ben demokrasiyi getireceğim”, “şeriatı getireceğim”, “komünizmi getireceğim” dese mevcut yönetimi, meşru iktidarı deviren iktidar kötü bir iktidardır. Türkiye’de de kim gelirse gelsin, kim yönetime anti-demokratik şekilde müdahale ederse etsin bu benim işime gelebilir, gelmeyebilir; ama bu kötü bir harekettir, bunu kabullenmemiz lazım. İşte zihinlerdeki demokratikleşme, sivilleşme önce buradan başlar. Herkes yerinde ve konumunda olmalıdır. Buna milletvekili dâhildir, devlet memuru dâhildir. Başbakan, Cumhurbaşkanı dâhildir. Genelkurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı ve diğer komutanlar dahildir. Haddini aşan, anayasal görevini aşan kim varsa, kanunların kendisine verdiği yetkileri aşan kim varsa bu haddini aşmıştır, zararlı bir unsur haline gelmiştir ve tasvip edilemez.

Şimdi, sayın Atilla Hocam bir örnek verdi, “koruyuculara karşı bizi kim koruyacak?” Türkiye’deki en büyük sorun da bu. Veya “yasa koyucu yasaları ihmal ederse buna karşı ne yapacağız?”, “Anayasa Mahkemesi anayasayı ihlal ederse biz buna karşı ne yapacağız?” Demokrasilerde tam ve kesin bir çözümü yoktur. Sayın Nevzat Ercan Ağabeyim, “insan için su neyse, devletler için de anayasa da odur” dedi. Ama sayın Yayla Hocamın da ifade ettiği gibi anayasa rafa kaldırılınca bir şey olmuyor. Yani anayasa metni olmamakla övünen ve demokrasiyi çok güzel işleten dünyada birçok ülke var. Anayasadaki kuralların hepsi, Hocamın ifade ettiği gibi, zaten temel hukuk normlarıdır, bunlar yazmasa da var olan şeylerdir. Bunları ortadan kaldıramazsın, bunlar insan olmanın gereği olan uygulamalardır. Bunun dışında da bazı devletin işleyişiyle ilgili maddeler vardır. Bunlar da Cumhurbaşkanlığının nasıl seçileceği, meclis başkanının nasıl seçileceği, anayasanın nasıl değiştirileceğini vesaire kapsayan bir takım maddeler vardır. Bunları da düzenlemek çok zor değildir. Ama anayasa denildiği zaman akla gelen en temel şey özgürlüklerdir ve bunların kabul edilmesidir, yok edilmesi değil. Bunun için de bizlerin kendi haklarımıza sahip olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Meclis’in böyle bir anayasa yapmaya hakkı var mı? Bir feylesofun dediği gibi “değiştirilemeyen düzen, kötü düzendir.” Bir düzen değiştirilemiyorsa, o düzen kötüdür. Dolayısıyla iyi düzenler değiştirilmez ama çok iyi gidiyorsa değiştirilmez. Yine de değiştirme hakkı birilerinin vardır, birileri isterlerse o düzeni değiştirebilirler. Egemenlik bila kayd-u şart milletindir sözüne herkesin bağlı olması lazım. Sayın Ercan’ın dediği gibi, 61 anayasasında bu Türkiye Büyük Millet Meclisi eliyle kullanılırken sonradan anayasal kurumlar vasıtasıyla kullanılır hâle geldi. Anayasada adı geçen, orada düzenlenen bazı kurumlar, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ama anayasal kurumlar eliyle kullanılır, ben o anayasal kurumlardanım. Çünkü ben anayasada yazıyorum” diye düşünüyor. İyi ama sana “anayasal kurumlar ol” dendi de “milletin üzerinde ol” denmedi ki. Bir rektör kalkmış yüze 95 oyla da gelseniz sizi oradan indiririz diyor. Ve bunu diyen adam hâlâ anayasal bir kurumun yetkisiyle orada görev yapıyor. Evet demokrasi vardır, düşünce özgürlüğü vardır ama eyleme dönüşecek fikirlerin de bir sorumluluğunun olması lazım. Bu şekilde, diğer meşru fikir sahiplerine ve yetki sahiplerine dil uzatılmasına karşıyım.

Yukarı