2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 2383

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2006 
 Ahlak
 KÖPRÜ / Yaz 2002 
 Seslerin Estetiği: Müzik


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Küresel Kriz ve Said Nursi'nin İktisat Görüşü - I
Bahar 2009   [ 106. Sayı ]


21. Yüzyılın Ekonomik ve Epistemik Bunalımı Arasındaki İlişki

The Relation Between Economic and Epistemic Depression of 21st Century

Osman ÖZTÜRK

Dr.

Modern dönemin bir bilim dalı olarak ekonomi bilimi, üretim-gelir ile tüketim-gider arasındaki dengenin nasıl sağlanacağını ve üretim faktörlerinin (toprak, emek, sermaye ve müteşebbis) nasıl kullanılması gerektiğini inceler. Temel tezi, dünyadaki kaynakların kıt-sınırlı olduğunu; insanların ihtiyaçlarının ise sınırsız olduğunu ve bunlar arasında mümkün olan azami uygunluğu temin etmek gerektiğini savunmaktır.

Toplumların karşı karşıya kaldığı ekonomik olaylar ise; yani üretim, tüketim, değişim ve bölüşüm olmak üzere dört gruba ayrılır. Ekonomi ilmi ise, bu olguların birbiriyle olan ilişkilerini, dengelerini, teşkilatlanma ve idari bakımdan şekillerini incelemekte ve bunların istatistik ve matematik yardımıyla modellerini bulmaya çalışmaktadır.

Arapça “iktisad” kavramı ise lügatte, “amelde itidal” olarak geçmektedir ve “kasd” dan türetilmiştir. Çünkü maksadını ve talep ettiği şeyi iyi bilen kimse, doğrudan doğruya ona yönelir. Maksadının yerini ve anlamını bilmeyen kimse ise, ifrat ve tefrit içinde kalır, sağa sola doğru bocalar durur. İşte bu nedenle iktisad, maksada yönelik olan amel anlamındadır. Umur-u maliyedeki iktisadın da esası budur.

Öncelikle bugün dünyanın karşı karşıya kaldığı ekonomik krizin, hatta dahası ekolojik ve de jeo-politik krizin dayandığı “Batı medeniyeti’nin krizidir. O nedenle bu krizin parça parça konular halinde incelenmesi yerine, daha bütüncül bir perspektiften ele alınması gerekir. Buna göre ise, problemi daha doğru olarak belirleyebilmek için, Batı medeniyetinin düşünce sisteminden çıkarılan ve insanı, dünyayı ve hatta evreni ikiye bölen, çatışmacı dünya görüşü ve felsefesini krizi olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır.

Daha farklı kavramlar üzerinden hareket ederek ifade etmek gerekirse, Batı medeniyetinin ürettiği bilimsel ve felsefi sistem başarısız olmuştur. Ve bunun bir tezahürü olarak da, bu felsefeye dayanan ekonomik sistemler de başarısız olmuştur.

Bugün gerek Avrupa, gerek Amerika ve benzeri “gelişmiş!” ülkeler medeniyetlerini ve zenginliklerini, yüzyıllardır süren sömürü ve yıkımın üzerine kurmuşlardır. Gözlerinin önündeki haksız katliamlara ve savaşlara göz yumuyorlarsa, bunu medeniyet anlayışlarıyla telif edebiliyorlar demektir. Adalet, hürriyet, eşitlik, hoşgörü gibi kavramlar, Asya ve Afrika milletlerinin üzerinde bir baskı kurma aracı, sömürü için bir payanda olarak kullanılmıştır. Adeta biyolojik, antropolojik ve tarihi çalışmalar, üçüncü dünya sınıflandırmasına ve siyasi, ekonomik kolonileştirmeye haklılık kazandırmaya yaramıştır.

20. yüzyılın başlarında bazı Batılı düşünür ve entelektüeller bu epistemik sorunları dile getirmişlerdir, bazı popüler yayın yapan çevreler tarafından, dünyanın geleceğine dair korkunç ve ürkütücü senaryo yazılmaya başlanmıştır. Mesela Oswald Spengler’e göre, Batı medeniyetinin en önemli ürünlerinden olan teknoloji ve demokrasi, aynı zamanda onun çözülmesinin de gerekçesi olacaktır. Amerika, Asya ve Afrikalı “renkli ırkların beyazlara karşı duyduğu saygının tükenmesi” ve “kendi kendisini yıkan demokrasi sayesinde” Batı medeniyeti yıkılacaktır. “Para zekayı yıktıktan sonra, yine para yoluyla demokrasi kendi kendisinin yıkıcısı olur.”

Esas yıkıcı güç ise, Ortegay Gasset’in deyimiyle, kalabalıklar-yığınların her şeye hakim olmasıyla gerçekleşecektir. Gasset, asrımızın ortalarında “yığınların” gelmekte olduğunu haber veriyordu. Artık sağduyunun, ahlaki değerlere saygının, sevginin yerini yığınların hevesleri alacak, onlar ne isterse o olacaktır. Yığınlar, gezmek, eğlenmek, tüketmek istiyor; öyleyse bu duygularına hitap eden kim olursa, o kıymetlidir, alkışlanmaya layıktır.

Özetle, Batı medeniyeti, felsefi temellerinden biri olan diyalektik mantık gereği, kendi kovuğunu kemiren bir kurt gibi, medeniyetinin payandalarını-dayanaklarını kemirerek, sonunu hazırlamaktadır. Sorokin’in, Spengler’den esinlenerek söylediği gibi Batı medeniyeti açısından: “Toplumsal tarih artık sona ermiştir!”

Risale-i Nur’da Batı Medeniyetinin Eleştirisi

Bediüzzaman, insanlığın çatışmalara düşmesine ve huzursuz olmasına neden olan ekonomik sistemlerden kapitalizmin ve sosyalizmin ayrı ayrı eleştirilerini yapmakla birlikte; özellikle daha genel olarak; bu sistemlerin neden olduğu toplumsal sonuçları, Batı medeniyetinin bir eleştirisi biçiminde ortaya koymaktadır.

20. asrın başlarında Batı medeniyetinin yol açtığı veya gelecekte açacağı yıkıma işaret etmek için şu eleştiriyi yapmaktadır: “Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Tâdili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması, ancak Allah’ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.”1

Risale-i Nur’da, Batı medeniyetinin insan tabiatındaki zaafların ve yıkıcı duyguların üzerine kurulu bir dünya anlayışı getirdiği ve bu anlayışın Kur’an’ın söylemiyle uyuşmadığı sık sık dile getirilmiştir. Aşağıdaki kısa metinden başka Risale-i Nur’da bu hususla ilgili birçok örnek bulmak mümkündür.

Mesela: “Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’âniyenin hayat-ı içtimâiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler; Ammâ hikmet-i felsefe ise, hayat-ı içtimâiyede nokta-i istinâdı “kuvvet” kabul eder. Hedefi “menfaat” bilir. Düstur-u hayatı “cidâl” tanır. Cemaatlerin râbıtasını “unsuriyet, menfî milliyeti” tutar. Semerâtı ise, “hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyiddir.”2 biçimindeki ifade bunlardan biridir. Bu konuya tekrar değinilecektir.

Risale-i Nur’da Ekonomik Sistemlerin Eleştirisi

Konumuzla ilgili olarak ise; Batı medeniyetinin beslemiş olduğu iki büyük ekonomik sistem kapitalizm ile sosyalizm vaat ettiklerinin tam aksine, yeryüzünü insanoğlu için bir cehenneme çevirmişlerdir. Yani, insanoğlu 20. asırda, iki büyük ideoloji ve ekonomik sistem ile karşı karşıya kalmıştır: 1- Kapitalist Sistem 2- Sosyalist Sistem.

Bu iki sistemden birincisi, insan emeğini ferdi sermayeye, ikincisi ise devletin kontrolüne bırakır. Her iki sistemde de azınlıktaki belirli bir grup, çoğunluğun emeği üzerinde hâkimiyet kurmaktadır. Kapitalist sistemde sermaye sahipleri, sosyalist sistemde ise, yönetimi elinde tutan bir grup sistemi kont-rol eder. Her iki sistem de istismara (emeğin sömürüsüne) ve tahakküme (baskıya) dayandığı için, toplum hayatında, barış ve huzuru sağlayamamıştır.

Kapitalizm, insanın çalışma ve ihtiyaç duygularını yanlış ve ifratkar bir şekilde; hırs ve israfa yol açacak tarzda kullanmasına neden olmuştur. Ayrıca kapitalizmin dayanmış olduğu ekonomik sistem, kaynakların kıt olduğunu, insanın ihtiyaçlarının ise sınırsız olduğunu savunmaktadır.

Sosyalizm ise, kapitalizme karşı bir tez geliştirmek, bireylerin hırs ve israf duygularının önüne geçmek için, insanların devlet kurumu aracılığıyla baskı altında tutulmasını savunmuştur. Böylece devlet kontrolüyle, üretim ve tüketim arasındaki dengeyi sağlamaya çalışmıştır. Bununla da ifrat bir biçimde, bireylerin duygularını baskı altında tutarak, çalışma şevklerini kırmış ve onları tembelliğe itmiştir.

Sonuçları açısından bu iki ekonomik sisteme göre baktığımızda görülüyor ki, insanın hem insan ile ilişkisi, hem de tabiatla arasındaki ilişki, uyum ve uzlaşma yerine çatışma, mücadele, sömürü ve egemenlik olgularıyla açıklanmaktadır. Yirminci yüzyılda kapitalizm ile sosyalizm ideolojileri arasında yaşanan tartışmalarla ilintili olarak da aynı durumun geçerli olduğu söylenebilir.

20. yüzyılın ekonomik, siyasal ve askeri tarihine bakıldığında, yeryüzündeki çatışmaların ve savaşların, insanı sadece ekonomik bir varlık seviyesine indirgeyen modern tüketim ve sömürü ideolojilerinden kaynaklandığını görülmektedir. Sermaye birikimine dayalı sermayecilik ve faizcilik ile, fakir ve zayıf olanın sırtından geçinmeyi ilke edinen, güçlüyü ve uyanık olanın her türlü davranışını meşrulaştıran kapitalizm, kitleleri fakirleştirmiş, güçsüzleştirmiş ve zengin tabakanın kölesi haline getirmiştir. Bu ideolojiye karşı çıkan sosyalizm ise, insanı aynı şekilde ekonomik bir varlık olarak gördüğü için, kişiler yerine devlete köle yapmıştır.

Oysa en küçük ve geleneksel toplumlardan en gelişmiş ve modern! toplum hayatına kadar denge, düzen ve güvenin korunmasının temel şartı, toplumsal tabakalar arasında boşluğun ve uçurumun olmamasıdır. İktisadi deyimlerle ifade edilecek olursa, alt ve üst sınıf veya gelir seviyesindeki insanların sayısının fazla olmaması ve bunların dışında orta tabakayı oluşturan sınıfın daha fazla olması gerekir.

Bunun için de en dengeli toplumsal tabakalaşma biçimi, zengin ve fakir sınıflar arsındaki gelir ve yaşam standardı arasındaki farkın en az olduğu toplumsal yapıdır. Eğer zengin tabaka ile fakir tabaka arasında büyük bir uçurum olursa, fakirlerden zenginlere doğru düşmanlık ve saldırılar artar. Zenginler de fakirleri aşağılar ve onlara güven duymaz. Maalesef, bugün dünyanın en önemli problemlerinden birisi de güven bunalımıdır.

Son olarak, modern Batı medeniyeti zenginliği olumlu, fakirliği olumsuz bir değer olarak benimsemesine, hatta fakirliği ortadan kaldırıp, dünyevi bir cennet kuracağı va’dine rağmen, fakirliği dünya insanlığının daha derin, daha kronik ve altından kalkılması güç bir hastalığı haline getirmiştir. Fakat hastalık sadece Batı medeniyeti mensuplarını etki altına almakla kalmamış, dünyanın diğer kıtaları ve ülkeleriyle birlikte bütün yeryüzüne yayılmıştır.

Bediüzzaman, siyasal ve ekonomik tarih aşamaları ile ilgili olarak, insanlığın 20. asıra kadar geçirdiği dönemleri, genellikle bugünkü siyasi tarih açıklamalarına benzer şekilde kabul etmektedir. Mesela:

“Ehl-i dünyanın ve maddî tarihin nazarıyla, nev-i beşerin hayat-ı içtimâiyesi noktasında bakılsa, görülüyor ki hayat-ı içtimâiye-i siyâsiye îtibâriyle, beşer, birkaç devri geçirmiş. Birinci devri vahşet ve bedevîlik devri, ikinci devri memlûkiyet devri, üçüncü devri esir devri, dördüncüsü ecir devri, beşincisi mâlikiyet ve serbestiyet devridir. Vahşet devri dinlerle, hükümetlerle tebdil edilmiş; nimmedeniyet devri açılmış. Fakat, nev-i beşerin zekîleri ve kavîleri, insanların bir kısmını abd ve memlûk ittihaz edip, hayvan derecesine indirmişler. Sonra bu memlûkler dahi bir intibâha düşüp, gayrete gelerek, o devri esir devrine çevirmişler; yani, memlûkiyetten kurtulup, fakat olan zâlim düsturuyla yine insanların kavîleri zaiflerine esir muâmelesi yapmışlar. Sonra, ihtilâl-i kebîr gibi çok inkılâplarla, o devir de ecîr devrine inkılâp etmiş. Yani, zenginler olan havas tabakası, avâmı ve fukarâyı ücret mukâbilinde hizmetkâr ittihaz etmesi, yani sermaye sahipleri ehl-i sa’yi ve ameleyi küçük bir ücrete mukâbil istihdam etmeleridir. Bu devirde sû-i istimâlât o dereceye vardı ki, bir sermâyedar, kendi yerinde oturup, bankalar vâsıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı halde; bir bîçare amele, sabahtan akşama kadar, tahte’l-arz mâdenlerde çalışıp, kùt-u lâyemût derecesinde, on kuruşluk bir ücret kazanıyor.” Buna karşı, sosyalizmin tepkisini de aynı sürecin devamı olarak şöyle tasvir etmektedir:

“Şu hal, müthiş bir kin, bir iğbirar verdi ki, avâm tabakası havâssa îlân-ı isyan etti. Şu asrın tâbiriyle, sosyalistlik, bolşeviklik sûretinde, evvel Rusya’yı zîr ü zeber edip, geçen Harb-i Umûmiden istifade ederek, her yerde kök saldılar. Şu bolşevizm perdesi altındaki kıyâm-ı avâm, havâssa karşı bir kin ve bir tezyif fıkrini verdiğinden, büyüklere ve havâssa âit medâr-ı şeref herşeyi kırmak için bir cesâret vermiş.”3

Bediüzzaman, ekonomik sistemler olarak zaman zaman kapitalizmin ve sosyalizmin ayrı ayrı eleştirilerini yapmakla birlikte; daha genel olarak ise bu sistemlerin neden olduğu toplumsal sonuçları, Batı medeniyetinin bir eleştirisi biçiminde ortaya koymaktadır:

Ona göre, hem kapitalizm hem sosyalizm, insandaki duyguların ifrat ve tefrite yol açacak şekilde kullanılmasına neden olmuştur. Böylece her iki sistemde bazı grupların tahakküm ve sömürüsüne, bazı toplumsal sınıfların ise ezilmesine ve sömürülmesine neden olmuşlardır.

Kur’an’ın ortaya koyduğu sistem ise, bu duyguların dengeli bir şekilde kullanılmasını istemektedir. Böylece hırs ve israfın yerine, ibadet duygusuyla çalışma ve şükür için tüketmeyi; tembellik ve cimrilik yerine ise, ibadet niyetiyle çalışma ve kanaat etme duygularını geliştirmeyi hedef etmiştir.

Ayrıca Batı medeniyetinin dayandığı iktisat anlayışındaki, kaynakların kıtlığı ile insan ihtiyaçlarının sınırsızlığı yerine, tam tersine Allah’ın sonsuz bir hazinesinin olduğunu ve insanın yaşamak için tüketmesi gereken ihtiyacının çok az olduğu tezini savunmaktadır. İnsanlar arasındaki problem, kaynakların kıtlığından değil, insanların hırs ve kanaatsizliklerinden ve çalışmasına göre adil olmayan bir pay kapma çabasından kaynaklanmaktadır. Bu çatışmalar ise, toplumsal bütünleşmeyi engellemekte ve tersine çözülmeye ve çatışmaya yol açmaktadır.

Bireyler ve toplumsal gruplar arasındaki bütünleşme, adalet ve dengeyi ise, ancak zekât müessesi ile sağlamak mümkündür. Zekâtın toplumsal denge ve düzen için taşıdığı anlam; İslam dininin şartlarından olan namazın fert için taşıdığı temel anlam ile paralel bir öneme sahiptir. Zekât ile ribanın engellenmesi ise birbirini tamamlayan iki temel unsurdur.

Bu iki kavram Bediüzzaman’a göre o kadar önemlidir ki, ilk yazdığı eserlerinden son eserine kadar hemen hepsinde benzer ifadelere yer vermiştir. O halde Bediüzzaman’ın bu konudaki düşüncesinin odak noktasında bulunan zekât ve riba ile ilgili yazılarını tahlil etmek gerekir:

“Yani; namaz dinin direği ve kıvamı olduğu gibi, zekât da İslamın kantarası, yani köprüsüdür. Demek, birisi dini, diğeri asayişi muhafaza eden İlahi iki esastırlar. Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır.

Aleyhissalatü Vesselamdan hadis-i şerifi mervidir. Yani, Müslümanların birbirine yardımları, ancak zekat köprüsü üzerinden geçmekle yapılır. Zira yardım vasıtası zekattır. İnsanların heyet-i içtimaiyesinde intizam ve asayişi temin eden köprü, zekattır. Alem-i beşerde hayat-ı içtimaiyenin hayatı, muavenetten doğar. İnsanların terakkiyatına engel olan isyanlardan, ihtilallerden, ihtilaflardan meydana gelen felaketlerin tiryakı, ilacı, muavenettir.

Evet, zekatın vücubu ile ribanın hurmetinde büyük bir hikmet, yüksek bir maslahat, geniş bir rahmet vardır.

Evet, eğer tarihi bir nazarla sahife-i aleme bakacak olursan ve o sayfayı lekelendiren beşerin mesavisine, hatalarına dikkat edersen, heyet-i içtimaiyede görünen ihtilaller, fesatlar ve bütün ahlak-ı rezilenin iki kelimeden doğduğunu görürsün.

Birisi: “Ben tok olayım da, başkası açlığından ölürse ölsün, bana ne!”

İkincisi: “Sen zahmetler içinde boğul ki, ben nimetler ve lezzetler içinde rahat edeyim.”

Alem-i insaniyeti zelzelelere maruz bırakmakla yıkılmaya yaklaştıran birinci kelimeyi sildiren ancak zekattır.

Nev-i beşeri umumi felaketlere sürükleyen ve Bolşevikliğe sevk edip terakkiyatı, asayişi mahveden ikinci kelimeyi kökünden kesip atan, hurmet-i ribadır.

Arkadaş! Heyet-i içtimaiyenin hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Havas kısmı avamdan, zengin kısmı fukaradan hatt-ı muvasalayı kesecek derecede uzaklaşmamaları lazımdır. Bu tabakalar arasında muvasalayı temin eden zekat ve muavenettir. Halbuki vücub-u zekat ile hurmet-i ribaya müraat etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvasala kesilir, sıla-i rahim kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram, itaat, muhabbet yerine ihtilal sadaları, haset bağırtıları, kin ve nefret vaveylaları yükselir. Kezalik, yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif yerine zulüm ateşleri, tahakkümler, şimşek gibi tahkirler yağıyor. Maalesef, tabaka-i havastaki meziyetler, tevazu ve terahhuma sebep iken, tekebbür ve gurura bais oluyor. Tabaka-i fukaradaki acz ve fakirlik, ihsan ve merhameti mucip iken, esaret ve sefaleti intaç ediyor. Eğer bu söylediklerime bir şahit istersen alem-i medeniyete bak, istediğin kadar şahitler mevcuttur.

Hülasa: Tabakalar arasında musalahanın temini ve münasebetin tesisi, ancak ve ancak erkan-ı İslamiyeden olan zekat ve zekatın yavruları olan sadaka ve teberruatın heyet-i içtimaiyece yüksek bir düstur ittihaz edilmesiyle olur.4

Bediüzzaman, ekonomik sistemler olarak zaman zaman kapitalizmin ve sosyalizmin ayrı ayrı eleştirilerini yapmakla birlikte; yukarıda işaret edildiği gibi, daha genel olarak; bu sistemlerin neden olduğu toplumsal sonuçları, Batı medeniyetinin bir eleştirisi biçiminde ortaya koymaktadır. Bediüzzaman Batı medeniyetine neden karşı olduğu konusunda asrın başında Hutbe-i Şamiye’de yazdıklarını, daha sonra Emirdağ Lahikası’na da şu şekilde koymuştur:

“İkinci sual: Sen eskiden şarktaki bedevî aşâirde seyahat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakkiyata çok teşvik ediyordun. Neden kırk seneye yakındır medeniyet-i hâzıradan “mim’siz” diyerek hayat-ı içtimaiyeden çekildin, inzivaya sokuldun?

Elcevap: Medeniyet-i hâzıra-i garbiye, semavî kanun-u esasîlere muhalif olarak hareket ettiği için seyyiatı hasenatına, hatâları, zararları, faydalarına râcih geldi. Medeniyetteki maksud-u hakikî olan istirahat-i umumiye ve saadet-i hayat-ı dünyeviye bozuldu. İktisat, kanaat yerine israf ve sefahet; ve sa’y ve hizmet yerine tembellik ve istirahat meyli galebe çaldığından, biçare beşeri hem gayet fakir, hem gayet tembel eyledi. Semavî Kur’ân’ın kanun-u esasîsi, “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm Sûresi, 53:39.) “Yiyin, için, fakat israf etmeyin.” (A’râf Sûresi, 7:31.) ferman-ı esasîsiyle, “beşerin saadet-i hayatiyesi, iktisat ve sa’ye gayrette olduğunu ve onunla beşerin havas, avâm tabakası birbiriyle barışabilir” diye Risale-i Nur bu esası izaha binaen, kısa bir iki nükte söyleyeceğim:

Birincisi: Bedevîlikte beşer üç dört şeye muhtaç oluyordu. O üç dört hâcâtını tedarik etmeyen, on adette ancak ikisiydi. Şimdiki garp medeniyet-i zâlime-i hâzırası, su-i istimâlât ve israfat ve hevesatı tehyiç ve havâic-i gayr-ı zaruriyeyi, zarurî hâcatlar hükmüne getirip görenek ve tiryakilik cihetiyle, şimdiki o medenî insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedarik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir; on sekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek, bu medeniyet-i hâzıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevk etmiş. Biçare avâm ve havas tabakasını daima mübarezeye teşvik etmiş. Kur’ân’ın kanun-u esasîsi olan “vücub-u zekât, hurmet-i riba” vasıtasıyla avâmın havassa karşı itaatini ve havassın avâma karşı şefkatini temin eden o kudsî kanunu bırakıp burjuvaları zulme, fukaraları isyana sevk etmeye mecbur etmiş. İstirahat-i beşeriyeyi zîr ü zeber etti.

İkinci nükte: Bu medeniyet-i hâzıranın harikaları, beşere birer nimet-i Rabbaniye olmasından, hakikî bir şükür ve menfaat-i beşerde istimali iktiza ettiği halde, şimdi görüyoruz ki, ehemmiyetli bir kısım insanı tembelliğe ve sefahete ve sa’yi ve çalışmayı bırakıp istirahat içinde hevesatı dinlemek meylini verdiği için, sa’yin şevkini kırıyor. Ve kanaatsizlik ve iktisatsızlık yoluyla sefahete, israfa, zulme, harama sevk ediyor.

Meselâ, Risale-i Nur’daki Nur Anahtarının dediği gibi, radyo büyük bir nimet iken, maslahat-ı beşeriyeye sarf edilmekle bir mânevî şükür iktiza ettiği halde, beşte dördü hevesata, lüzumsuz, mâlâyâni şeylere sarf edildiğinden, tembelliğe, radyo dinlemekle heveslenmeye sevk edip sa’yin şevkini kırıyor. Vazife-i hakikiyesini bırakıyor.

Hattâ çok menfaatli olan bir kısım harika vesait, sa’y ve amel ve hakikî maslahat-ı ihtiyac-ı beşeriyeye istimali lâzım gelirken, ben kendim gördüm, ondan bir ikisi zarurî ihtiyâcâta sarf edilmeye mukabil, ondan sekizi keyif, hevesat, tenezzüh, tembelliğe mecbur ediyor. Bu iki cüz’î misale binler misaller var.

Elhasıl: Medeniyet-i garbiye-i hâzıra, semavî dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacatı ziyadeleştirmiş. İktisat ve kanaat esasını bozup israf ve hırs ve tamahı ziyadeleştirmeye, zulüm ve harama yol açmış.

Hem beşeri vesait-i sefahete teşvik etmekle, o biçare muhtaç beşeri tam tembelliğe atmış, sa’y ve amelin şevkini kırıyor. Hevesata, sefahete sevk edip ömrünü faydasız zayi ediyor.

Hem o muhtaç ve tembelleşmiş beşeri, hasta etmiş. Su-i istimal ve israfatla yüz nevi hastalığın sirayetine, intişarına vesile olmuş.

Hem üç şiddetli ihtiyaç ve meyl-i sefahet ve ölümü her vakit hatıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılmasıyla intibaha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü idam-ı ebedî suretinde gösterip her vakit beşeri tehdit ediyor, bir nevi cehennem azâbı veriyor.

İşte bu dehşetli musibet-i beşeriyeye karşı Kur’ân-ı Hakîmin dört yüz milyon talebesinin intibahıyla ve içinde semavî, kudsî kanun-u esasîleriyle bin üç yüz sene evvel gösterdiği gibi, yine bu dört yüz milyonun kendi kudsî esasî kanunlarıyla beşerin bu üç dehşetli yarasını tedavi etmesini; ve eğer yakında kıyamet kopmazsa, beşerin hem saadet-i hayat-ı dünyeviyesini, hem saadet-i hayat-ı uhreviyesini kazandıracağını; ve ölümü, idam-ı ebedîden çıkarıp âlem-i nura bir terhis tezkeresi göstermesini; ve ondan çıkan medeniyetin mehasini, seyyiatına tam galebe edeceğini; ve şimdiye kadar olduğu gibi dinin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semavî kanunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini, Kur’ân-ı Mu’cizi’l-Beyânın işârât ve rumuzundan anlaşıldığı gibi, rahmet-i İlâhiyeden şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor.”5

İslam Dini’nin Fakiri Koruması

Bediüzzaman’a göre İslam dini, fakir sınıfı zengin sınıfa karşı korumaktadır. Bu nedenle hem ilmi hem de iktisadi bakımdan İslam dininin ifrat ve tefritten uzak tutacağını savunmaktadır. Bilindiği gibi Batı’da, Ortaçağda Katolik mezhebi, skolastik bir zihniyetle aklı dışladı ve din adamları sınıfı siyasi güçlerle uzlaşarak, fakir sınıfın sömürülmesine dini bir gerekçe oluşturdu.

Bu anlayışa karşı gelişen Kalvinist ve Luteryen yorumlar ise, bu haksızlıklara karşı çıkarak skolâstik anlayışın yıkılmasına yardım etti; ancak bu sistemlerin hiç beklemedikleri bir şekilde gelişen iktisadi anlayış, kapitalizmin doğmasına zemin hazırlamış oldu. Max Weber’in deyimiyle; “Protestan ahlakı Kapitalizme giden yolu hazırlamış oldu.” İslam dini ise akıl ve ilim ehline yer vererek böyle bir tehlikenin önüne geçmektedir:

“Hem İslâmiyet, havastan ziyade, avâmın tahassungâhı olmuştur. Vücub-u zekât ve hurmet-i ribâ ile, havassı, avâmın üstünde müstebit yapmak değil, bir cihette hâdim yapıyor, (Milletin efendisi, onlara hizmet edendir) diyor.

Hem Kur’ân-ı Hakîm lisanıyla (Akıl etmiyor musunuz? İyice düşünmüyorlar mı? Hiç tefekkür etmezler mi?) gibi kudsî havaleler ile aklı istişhad ediyor ve ikaz ediyor ve akla havale ediyor, tahkike sevk ediyor. Onunla, ehl-i ilim ve ashab-ı akla, din namına makam veriyor, ehemmiyet veriyor. Katolik mezhebi gibi aklı azletmiyor, ehl-i tefekkürü susturmuyor, körü körüne taklit istemiyor.”6

Bediüzzaman, sosyalist düşünürlerin iddia ettikleri iki sınıflı toplum yapısının varlığını reddetmez. Ancak sosyalizmin çatışmacı yaklaşımını reddeder. Hatta bütün ihtilalların ve savaşların sebebi olarak bu iki sınıf arasındaki çatışmaları görmektedir:

“Çünkü beşerde, havas ve avam, iki tabaka var. Havastan avâma merhamet ve ihsan ve avamdan havâssa karşı hürmet ve itaati temin edecek, zekâttır. Yoksa, yukarıdan avâmın başına zulüm ve tahakküm iner; avamdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar. İki tabaka-i beşer, daimî bir mücadele-i mâneviyede, bir keşmekeş-i ihtilâfta bulunur. Gele gele, tâ Rusya’da olduğu gibi, sa’y ve sermaye mücadelesi suretinde boğuşmaya başlar.”7

Bediüzzaman, Rus ihtilali gibi, iki dünya savaşının hakiki sebebi olarak da, sosyal adaleti bozan ribanın körüklediği, sınıflar arasındaki çatışmayı görmektedir. Bütün insanlığın dünyada gerçekten huzurlu bir hayat istiyorsa, bu çatışmanın sebeplerini ortadan kaldırmalıdır.

Sonuç

Bediüzzaman’ın konuya ilişkin örneklerini, meselenin çözümüne yönelik önerilerini çoğaltmak mümkündür. Burada şu soruya yer verilebilir: Risale-i Nur’da geliştirilen çözüm yolları yeterli midir?

Öncelikle belirtilmelidir ki, Bediüzzaman bütün ferdi ve toplumsal problemlere karşı, öncelikle tek tek fertlerin bilinçlenmesi için gereken temel ilkeleri açıklamaya çalışmaktadır. Yani öncelik, fertlerin “iman dairesinde” gereken zihni ve kalbi donanıma kavuşmasıdır. Daha sonra “hayat dairesinde” bu ilkeler doğrultusunda, toplumsal ilişkilerin nasıl kurulması gerektiği problemi gelmektedir. Üçüncü aşamada ise, kurumsal seviyede alınacak tedbirler ve kararlar ile problemlerin sürekli bir çözüm süreci içine girilebilir. Bu da öncelikle yukarıda bütün insanlar için, huzursuzluğa ve çatışmalara neden olmuş iktisadi sistemlerin yerine, yeni bir alternatif sistem kurulmasını gerektirmektedir.

Ancak Bediüzzaman bir iktisatçı olmadığı için, böyle bir sistemi onun eserlerinden aynıyla çıkarmak veya çıkarmaya çalışmak doğru olur mu? Bana göre, böyle bir yaklaşım, doğru olmaz. Ancak şöyle bir yol izlenebilir: Batı medeniyetine karşı yapmış olduğu eleştirilerden, ona karşı Kur’an’dan ilhamla getirmiş olduğu açıklamalardan ve risalelerde geçen bazı pratik örneklerden yaralanarak, iktisadi, siyasi ve toplumsal bilimlerde uzmanlaşmış olan kişilerden oluşan bir kurul bu sistem üzerinde çalışmalıdır. Mesela; “hem değil yalnız eşhasta ve hususî cemaatlerde, belki umum nev-i beşerin saadet-i hayatı için en mühim bir rükün, belki devam-ı hayat-ı insaniye için en mühim bir direk, zekâttır.” ifadelerinin işaret ettiği hususlar bu kurul için ipucu niteliğindedir.

Bununla birlikte, böyle bir sistemin kurulması yolunda sadece bireylerin tutumlarının yetmeyeceği, toplumsal kurumların da bu prensipleri kendilerine bir program olarak benimsemeleri gerekmektedir. Böyle bir programın içerik ve kapsam ve şekli ise üzerinde geniş bir çalışma yapılmasını gerektirmektedir.

Bu çalışmaları yaparken, sadece Müslümanların değil, tüm insanlığın saadetini esas alan, hakiki terakkiyi temin eden İslami medeniyetin tesisi için Kur’an hakikatleri esas tutulmalı, bunun yanında Avrupa medeniyetinin terakkiyi sağlayan (semavi) müspet yanları alınmalı, israf ve tüketime sevk eden menfi esasları terk edilmelidir.

Öz

Bugün dünyanın karşı karşıya kaldığı ekonomik, hatta ekolojik ve de jeopolitik krizi “Batı medeniyeti”nin krizi olarak adlandırmak mümkündür. O nedenle bu krizin parça parça konular halinde incelenmesi yerine, daha bütüncül bir perspektiften ele alınması gerekir. Buna göre ise, problemi daha doğru olarak belirleyebilmek için, Batı medeniyetinin düşünce sisteminden çıkarılan ve insanı, dünyayı ve hatta evreni ikiye bölen, çatışmacı dünya görüşü ve felsefesini krizi olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır. Bu çalışmada bu perspektiften yola çıkılarak öncelikle Batı medeniyetinin krize bakan yönleri ele alınmış ve sonrasında Risale-i Nur’un bu medeniyete getirdiği eleştirilere yer verilerek çözüm yolları sunulmuştur.

Anahtar Kelimeler: Ekonomik kriz, epistemik bunalım, Batı Medeniyeti, Kur'an Medeniyeti

Abstract

It is possible to describe the recent economic, ecological and geopolitical crisis as “the crisis of Western civilization”. For that reason, this crisis must be analyzed with a holistic perspective. Accordingly, for determining the problem more correctly, it is more correct to define this crisis as the crisis of the confrontational world view and philosophy which seperate the human, the world and even the universe and belong to the thinking system of the Western civilization. In this article, according to that perspective, firstly we discussed the position of Western civilization about the crisis and later we tried to present some solutions by mentioning the critics of Risale-i Nur about this civilization.

Keywords: Economic crisis, epistemic depression, the Western Civilization, the Civilization of Koran

Dipnotlar

1- Nursi, Said, Mesnevi-i Nuriye, Yeni Asya Neş., İst. 1991, s. 105

2- Nursi, Said, Sözler, Yeni Asya Neş., İst. 2008, s. 218-219

3- Nursi, Said, Mektubat, Yeni Asya Neş., İst. 1994, s. 354.

4- Nursi, Said, İşaratü’l-İ’caz, Yeni Asya Neş., İst. 1994, s. 47-49.

5- Nursi, Said, Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neş, İst. 1994, s. 334-335.

6- Nursi, Said, Mektubat, Yeni Asya Neş, İst. 1994, s. 422.

7- Nursi, Said, Mektubat, Yeni Asya Neş, İst., 1994, s. 262

Yukarı