2893765. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 29

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisi İndeksi hizmetinizde.

KÖPRÜ Dergisini internet üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ - Kış 2003
 KÖPRÜ - Güz 2002

webmaster


Copyright © 2003
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Kış 2003


Medeniyet Eğitimle Kurulur

B. Sait Çiftçi-Hüseyin Kara

Medeniyet Süreci İlk İnsanla Başlar

"Medeniyet" kavramı insanla doğrudan ilgili ve insanlık düzeyini gösteren en tutarlı bir belgedir. Bunu çok değişik ama aşağı yukarı aynı anlamı vurgulayan medeniyetin yalnızca şu iki tanımından anlayabiliriz: "Medeniyet, insan, hayvan ve evren karşısındaki etkileşimin ürünüdür." (Pazarbaşı, 1996:18) "Medeniyet, hayatın maddi ve manevi boyutlarını içine alan bir hayat tarzı demektir; insanın, hayatın her kesiminde gerçekleştirdiği akli, ahlaki, ruhi, dini ve dünyevi değerler bütününün adıdır" (Pazarbaşı, 1996:18). Dikkat edilirse, her iki tanımdan da medeniyete mutlak bir anlam yüklendiği görülmektedir. İnsanda var olan değerler, bütünüyle kuracağı medeniyete de yansır. Medeniyetin niteliği aynı zamanda onu kuran insanların da niteliğini gösterir. Bu anlamda Erich Fromm da şunu söyler: "Herhangi bir bireyin analizinden, içerisinde yaşamakta olduğu sosyal yapının tümüyle ilgili çıkarsamalar yapabiliriz." (Fromm, 1994:100) İnsan toplumunun ve kurduğu medeniyetin minyon tipidir.

Dünya ve içindeki canlı-cansız yaratıklarla kurulmuş bir düzeni, bu düzen içinde Yaratıcının tasarrufu ve ince hesaplarıyla oluşan ve unsurlarını da camid varlıklar, bitkiler ve hayvanların oluşturduğu varlık dediğimiz değerler bütününü saymazsak, medenilik sürecinin Hz. Adem'le başladığını söyleyebiliriz. Çünkü insan, kendine üstünlük sağlayan zeka ve düşüncesiyle hayvan ve bitkilerden apayrı bir hayat sürdürmek zorundadır. Birey olarak da aciz ve zayıf olduğundan, türüyle dayanışmaya muhtaçtır. İnsanın yalnız yaşayamayacağını ve bir başkası ile olma gereksinimi içinde olduğunu, Erich Fromm, şu şekilde özetler: " İnsan yalnız başına ve başkaları ile ilişki kurmaksızın yaşayamaz." (Fromm, 1994:79). Octa Vio Paz da şu özlü cümleyle yaklaşımını ifade eder: "Yalnız olduğunu bilen ve bir başkasını arayan tek varlık insandır." Bu dayanışması, birlikte yaşama kültürünün sağladığı ortamın dışında olamaz. Bir ekmek ve bir lokma yemek için yüzlerce ele ihtiyacı vardır. Yeme, içme, barınma, giyinme gibi temel gereksinimler yanında, eğitim, kültür, sanat, savunma ve korunmada da "ene/ego" sayesinde ciddi bir misyon yüklenmiştir. Yüklendiği bu misyonla kendi tarihinden, insanlığın ve dünyanın geleceğinden sorumludur. Doğduğunda, yaşamaya ilişkin her şeyi hazır bulan hayvanın aksine, insan tarih boyunca kendi ihtiyaçlarını yine kendi çabasıyla karşılamış ve karşılamaya devam edecektir. İşte, insan türünün her türlü maddi ve manevi gereksinimlerini karşılama sürecine "medeniyet" denmiştir. Ama çoğu zaman, yine yaratılışı gereği egosuna yenik düşerek bu süreci bozmuş; kendi kurduğu medeniyetleri, yine kendisi yıkmayı başarmıştır!

Medeniyetin Yararlısı-Zararlısı

Başlangıçtan günümüze kadar, dönem dönem bir çok gelişme ve değişimler yaşanmıştır. Bunların bütününün insanlığın yararına olduğunu iddia edebilir miyiz? Başka bir deyişle, yararlı ya da zararlı, hakiki ya da hakiki olmayan anlamda medeniyetleri bir ayırıma tabi tutabilir miyiz? Evet; medeniyetleri de insanlar gibi görmemiz ve onlar gibi değerlendirmemizde hiç bir sakınca yok. Çünkü, yararlı ve zararlı insan olduğu gibi, medeniyetlerin insan yararına ya da zararına olanı da vardır. İşte "zararlı" diye nitelenen medeniyetlerin temelinde "ego ve çıkar" varsa, "yararlı" medeniyetlerin de özünde "hak ve fazilet" vardır.

Asrın düşünürü Bediüzzaman, "İhtiyaç medeniyetin üstadıdır." (Nursi, Divan-ı Harb-i Örfi, 2000:126) derken, insan yapısına kazınmış olan merak ve ihtiyacın ve ona paralel pek çok şeyin yoksulu olmanın, susmaz ve önlenmez bir kuvvet oluşturduğunu, bunun da sanat ve medeniyetlerin oluşumunda en önemli bir unsur olarak öne çıktığını vurgulamaktadır. (Nursi, Hutbe-i Şamiye, 2000:32) Bu bakımdan diyebiliriz ki, medeniyetin çıkış kaynağı "ihtiyaç ve merak"tır. Bu nedenle, özellikle yeme-içme-barınma gibi fizyolojik ihtiyaçlar, tarihin ilk dönemlerinde insanı sulak ve verimli yerlere yerleşmeye ve oralarda çoğalmaya yöneltmiştir. Dicle, Fırat ve Nil deltalarında, İndus ve Huarg-ha havzalarında ilk büyük tarih medeniyetlerinin kurulduğunu görüyoruz. (Garaudy, 1995:11) Toplulukların, özellikle medeniyetlerin kurulduğu yörelerde bilgi birikimlerinden, kültür ve sanatlarından söz etmemek mümkün değildir.

İnsan ihtiyacının psikolojik boyutu medeniyetlerin kurulmasında en büyük faktördür. İnsan ve insan topluluklarının bulunduğu yerlerde kültür ve medeniyet kalıntılarının varlığı bu tezi doğrulamaktadır. Dünyada, insan hayatını ama olumlu ama olumsuz etkileyecek, belki de insanı etki alanının içine alabilecek ne varsa, hepsinin hareket noktası insan olmuştur. Biran, insan denen yaratığın bu dünyada olmadığını düşünsek, insanlık hizmetinde bulunan medeniyetlerden söz etmemiz mümkün olur muydu? İnsansız bir dünyanın ne özelliği olur? Harika bir sanat ve Sanatkarı da var, ama onu hayretle seyredecek ve alkışlayacak seyirciler yoksa, varoluş zincirinin bir halkasının eksik olduğu anlaşılmaz mı? Aynı zamanda insan iyi bir seyirci olmanın ötesinde iyi bir gözlemcidir. İnsan hem kendisi ve hem de gelecek için bir şeyler yapma sorumluluğunu taşır. Dünyayı imar etme, yaşanır hale getirme, her şeyinden yararlanabilme misyonuna sahiptir. Bu demektir ki, insan yoksa medeniyetler ve ona bağlı olarak kültürler de yok demektir. İnsan yaratılıştan medenidir. (Nursi, Münazarat, 1999:86) Topluluk halinde yaşamak istemesi, kendisiyle birlikte türünün de yaşamaya ilişkin haklarını savunma güdüsüne sahip olması, yalnız kendini düşünen bir hayat sürdürmesine engeldir. Başkaları için bir şeyler yapmak, bir şeyler üretmek ve kazandırmak onu mutlu eden faktörlerin başında gelir. Bütün bu katkılar iyi bir bilgi ve kültür birikiminin sonunda gerçekleşir. Bilgi ve kültürler karşılıklı etkileşim sonucunda oluştuğuna göre, "medeniyetler" için "insanlığın ortak değerlerini yansıtan zengin ortamlardır" önermesinde bulunabiliriz.

İnsanlar ve topluluklar, hangi bilgi ve kültür birikimine sahipse, onların kuracağı medeniyet dediğimiz gelişmelerin de aynı ruhu yansıtmaları doğaldır. Bu demektir ki, insanı merkeze almayan bilgi ve teknikle kurulan medeniyet ortamında insan, kendisiyle birlikte toplumunun ve sayısız varlıkların da yok olmasına neden olabilir. Nursi, (2000:44) medeniyete olumlu ve olumsuz anlam yüklemekle insanı merkeze alan bir anlayışın üzerinde ısrarla durur. Zararlı, yani hakiki olmayan bir medeniyetten istifa ettiğini söyler. İnsanın fıtri yapısını geliştirmeye yönelik olmayan ve teknolojiyi insanlığın hizmetine sunmasını beceremeyen, aksine insanı teknolojinin kölesi haline getiren bir medeniyetin kirlerine bulaşmak istemez. Her türlü baskıdan yararlanarak ahlaksızlığı ve sinsi istekleri, insanın önüne yaldızlayarak sunan bir medeniyete bedeviliği tercih ettiğini ilan eder. Hakiki medeniyetin, İnsan türünün ilerlemesi, gelişmesi ve türün mahiyetinin kuvveden fiile/gün ışığına çıkmasına yardım etmesi gerektiğini söyleyerek (Nursi, Divan-ı Harb-i Örfi, 2000:44), medeniyetlerin asıl amacının, insanlığın özünde sakladığı değerleri ortaya çıkarmak olması gerektiğini, aksine zarardan başka bir anlam ifade etmeyeceğini vurgular. Medeniyet insanın hem ürünüdür; hem kendisinin yararlanacağı, rahatça nefes alacağı, yeteneklerinin gelişeceği, olumlu özgürlüklerin yaşanacağı, özgürce bilginin üretileceği ve bilgi iletişimin sağlanacağı bir ortamlar bütünüdür. İnsan merkezli medeniyetler, önce insana, sonra diğer bütün varlıklara hayat bahşeder; her varlığın rahatça nefes almasını sağlar. Bütün insanları dost yapan bir ortamın hazırlayıcısı olur. Medeniyetler bilgi ve kültürün de özgürce gelişip yaygınlaşacağı evrensel bilgilenmenin temelini atmada yardımcı olur. Bunda da eğitimin etkin rolünü düşünürsek, medeniyetin eğitim ile ilişkisini anlamak daha da kolaylaşacaktır. Çünkü, eğitim, medeniyetlerin kurulmasında ve kuşaktan kuşağa aktarılmasında vazgeçilemeyen bir fenomendir. Gerek bilgi, sanat, kültür, örf, adet, gelenek ve göreneklerin kuşaktan kuşağa aktarılması ve gerekse insan türünün düzenli gelişimi için "eğitim" kaçınılmaz bir tarihi olgudur.

İnsanî Medeniyet Cehaletle Kurulamaz

İlk insanın ilkel olmadığı, dünyayı yönetme donanımları yanında bilgi ile de desteklendiği, tarih süreci içinde geçirdiği evrelerden anlaşılması zor değildir. Her şeyden önce Hz. Adem bir peygamberdi. Gerek kendi ve gerekse çevresiyle diyalog kurabileceği mesajlar yüklü vahye de mazhar olmuştu. İlk etapta oluşturduğu ilk toplum olan kendi aile örgütüyle kültür ve medeniyetlerin temelini atmıştır. Hiç şüphesiz fizyolojik ihtiyaçları ve çevreyi araştırma merakının vahyin de desteğinde ona çok şeyler kazandırdığı göz ardı edilemez. Bu açıdan, Hz. Adem insanlığın atası olurken, aynı zamanda ilk medeniyetin de kurucusu olmuştur. Hz. Adem'den ta günümüze kadar, tarihte gelip geçmiş tüm medeniyetlerde İlahi ruh ve dokusunun sindiğini iddia etmek yanlış olmaz. Çünkü her peygamber geldiği toplumda sosyal ve kültürel birer önder olduğu gibi, sanat ve marifet/bilgide de birer öncüdürler. Başta Hz. Adem'e öğretilen ve her biri sanata ve teknolojiye kaynaklık yapan "esmâ" olmak üzere, Hz. Nuh'un gemisi, Hz. Yusuf'un saati, Hz. İdris'in terzilik sanatının ürünü olan giysisi, Hz. Davut'un şekil verdiği demiri ve Hz. Peygamberin Kur'an ile sosyal hayatı düzenlemesi, insani yeteneklerin açılımına birer örnektirler. Kısaca diyebiliriz ki, tarihin dönüm noktalarında medeniyetlerin öncüleri, vahye mazhar olan peygamberler olmuşlardır. (Nursi, Sözler, 1994:229-242).

Hiçbir medeniyet yoktur ki, kendi mirasını kuşaktan kuşağa aktarmış olmasın. Gelişen, geliştikçe değişme zorunluluğu yaşayan kuşakların oryantasyonunu sağlamak ise eğitimin işidir. Denilebilir ki, eğitim medeniyet için vardır. İnsan, doğası gereği daima hakka ve doğruya karşı bir eğilim taşıdığı gibi, yine doğası gereği doğru kültürü, doğru medeniyeti ve doğru eğitimi yaşatmaya eğilimlidir. Tarihten günümüze kadar, eğitimde, iyi insanlar her zaman iyi, kötüler ise ibret olsun diye, yine her zaman kötü olarak anılırlar. Bu bilgi birikimini aktaran araç, sözlü ve yazılı kültürdür. Medeniyetlerin kültür boyutunu oluşturan ve yaşatan ise eğitimdir.

İnsanoğlu, Antik Çağdan günümüze kadar, Doğuda, Batıda, Kuzeyde ve Güneyde kurulan yüzlerce medeniyete tanık olmuştur. Bu medeniyetler kuruldukları dönemden yerle bir oldukları döneme kadar geçen süre içinde kendilerini ayakta tutacak bir "kimlik" oluşturmuşlardır. Medeniyetler, bu kimliklerin adıdır.

Medeniyet kurmak zor olduğu kadar, onu yaşatmak ve kuşaklar boyu sürdürmek ciddi bir eğitim işidir. Eğitim, insan doğasına ve yeteneğine, toplumsal değerlere, hatta evrensel düzene uyumu ölçüsünde başarılı olur. M.Ö. 6. yüzyılda Atinalıları Spartalılara üstün kılan, insan merkezli eğitimdi. Miladi 7. yüzyıldan Ortaçağın sonuna kadar Doğuyu Batıya üstün kılan, insani değerlerle bütünleşmiş eğitimdi. Aydınlanma çağından günümüze kadar Batıyı Doğuya üstün kılan da özgür düşünceyi doğuran özgür eğitimdi.

Medeniyet tarihi bize göstermektedir ki, insanlığa hizmet eden ve insanlık için yararlı sonuçlar üreten medeniyetler "insan" merkezli olmuştur. İnsana değer veren, onu hukukta üstünleştiren ve sosyal düzen için hukuk eşitliğini ideal haline getiren medeniyetlerdir. Böyle medeniyetlerin alt yapısını oluşturan bölümleri de bu özellikleri taşır. Tabii ki, eğitim sistemleri de özgür, açık, katılımcı ve yaygındır. Cehalet/bilgisizlikle arzu edilen ve insanlığın yararına bir medeniyet kurulamaz.

Her Medeniyet Kendi Eğitim Anlayışını Geliştirir

Avrupa son iki asrı çalkantılarla geçirmiş, düşünce ve eylemde çapraşık ve karmaşık sistemler sarmalında çalkalanmıştır. Eğitimde Özgürlük Hareketi Öncülerinden biri olan Kathleen Melankos, "Medeniyetimizin temeli büyük ölçüde Romalılar ve Yunanlılar tarafından atılmış. Acaba köklerimizi daha iyi anlamaya çalışırsak, bugünkü problemlerimizi aydınlatabilir miyiz?" (Melankos, 2001:13) diye soruyor ve bugünkü Batı medeniyetinin dayandığı ilkelerin Sparta'da da yaşandığını ileri sürüyor: "M.Ö. 6. yüzyılda Sparta, oligarşik bir tarım ve kara devletiydi. Yönetim asker vatandaşlara yiyecek temin eden köylü kölelere dayanıyordu. Çünkü Sparta bir asker milletti. Sparta'da eğitimin amacı, nesilleri Sparta kalıplarına göre yetiştirmekti." Oysa Atina, kendi sistemini kendi gerçeklerine göre yapılandırarak, başarılı bir model oluşturmuştu. Yazar, ayrıca Atina'da, anne ve babaların, yasal bir zorlama olmadan, çocuklarını yetiştirmesi için nasıl değişik yöntemler bulduklarına işaret etmektedir.

Sparta kapalı bir toplum ve kapalı rejimle, sadece savunma merkezli bir yönetim anlayışına sahipken, Atina açık toplum ve açık eğitim modelini benimsemişti. Sparta'ya göre, Spartalılar her zaman düşmanlarla baş başadır ve Sparta'nın Spartalıdan başka dostu yoktur. Eğitim de Eflatun'un öğütlediği üzere, devlet kontrolündedir. Çünkü vatandaş eğitimden anlamazdı.

Oysa Atina'da açık toplum modeli vardı. Katılımcı eğitimde esas yük ailelerdeydi. Çünkü aile en iyisini yapabilirdi. Yönetim anlayışında kanun önünde eşitlik vardı. Ama insanların bireysel farklılıklarından dolayı eğitilmiş insanların eşit olamayacağı anlayışı da yaygındı. İnsanların yetenek, his ve zeka bakımından değişkenlikleri göz önüne alındığında, eşitlikleri mümkün olamazdı. Çünkü, tek tip insan yetiştirmeyi hedeflemek, ancak kapalı toplumların politikasıydı.

Marksizmi, Naturalizmi, Nihilizmi doğuran 20. yüzyıl Avrupa'sı ve üzerinde yükseldiği medeniyetinin ilkeleri, ekonomik, sosyal, siyaset, hukuk sistemlerine sindiği gibi, eğitim sistemine de yansımıştır.

Serbest piyasa ekonomisi ve piyasanın acımasız rekabeti, eğitimde de rekabeti doğurmuş, her tür test ve sınavlarla öğrenciler, yarışacakları geleceğin rakiplerini daha okul sıralarında tanımış oluyorlardı. Güçlü olanın ayakta kalacağı, zayıfın yok olacağını telkin eden "mücadele" felsefesi, eğitimde özellikle fen ve tabiat bilimleri derslerinde değişik canlı örnekler verilerek, genç beyinlere hayatta kalabilmek için güçlü olmaları gerektiği telkini yapılıyordu. Tabii ki, insan topluluklarında daha belirgin olan yardımlaşma, dayanışma, birbirinin ihtiyacına koşma gibi psikolojik gerçekler de görmezden geliniyordu. Irkçılık ise, yani kendi ırkının üstün olduğu, dolayısıyla başkasını yutmakla beslenmek felsefesi sürekli körükleniyor, kitaplara ve müfredatlara yansıtılarak gençlerin zihinlerine yerleştirilmeye çalışılıyordu.

Bu yaklaşımlar, Pozitivizmin Avrupa'ya, oradan da tüm dünyaya zehir kustuğu dönemin bir ürünüdür. Tabiat bilimlerinde Charles Darwin, düşüncede Auguste Comte, eğitim felsefesinde Stuart Mill, felsefede Herbert Spencer gibi filozoflar da vahiy kaynağından uzak yetişmişti. Bu filozofların başını çektiği tüm aşırı fikirler, Ortaçağ Hıristiyanlığına, engizisyonuna ve kilise egemenliğine, hatta bu fenomenlerin bir eseri olan kendi tarihine bir baş kaldırmaktan başka bir şeyle ifade etmek zordur. Batıya vahşeti yaşatan bozulmuş Hıristiyanlık din motifinin ağır bastığı skolastik düşünceye ve hayata yansımalarına karşı bu baş kaldırışın belki haklı bir nedeni olabilirdi; ancak buna karşılık geliştirdikleri materyalist düşünce gerçek hayatı yansıtmaktan tamamen uzaktı. Bunun sunucu olarak Batı, 20. asırda büyük bir felaketin eşiğine gelmişti.

Son asrın en büyük düşünürlerinden olan Bediüzzaman, Batı medeniyetini oluşturan vahyin özünden uzaklaşmış felsefe ile İslam medeniyetini oluşturan Kur'ani yaklaşımın "insan modeli"ni karşılaştırdığı 12. Söz'de, bu iki medeniyetin kendi insanını yetiştirdiği eğitim modeli hakkında da çarpıcı ip uçları vermektedir (Nursi, Sözler, 1994:122). Batıyı, dünü ve bugünü ile çok iyi yorumlayan geniş bir kültür birikimine sahip olan Bediüzzaman'ın, Batı medeniyetinin insan modeline ilişkin sunduğu özellikleri şu şekilde özetlenebilir:

· Menfaat odaklı düşünür. Kendi çıkarı için ötekinin ayağını öpecek kadar alçalabilir. Bunu yaparken oldukça esnektir ve omurgasızdır. Üstelik bu özelliğini gurur maskesi altında vitrinine koymayı iyi becerir.

· Vitrine koyduğu diğer bir özelliği de inatçılığı ve ısrarcılığıdır. Oysa bu da, isteğini elde edinceye kadardır; en küçük bir çıkarını görünce bu sihir de bozulur.

· Kendi dünyasında, bireysel olarak kendini düşündüğünde zayıf, aciz ve güçsüz olduğunun farkındadır. Ancak bunu toplumsal düzeye taşıdığında mağrur olduğu kadar, kendisi gibi olanlarla birlikte olduğunda ise güçlü görünmeye çalışır.

· En önemli özeliklerinden biri de dünyadaki varoluş felsefesinde yatar. İnsan için en önemli amacın hayvani ve nefsi isteklerin yerine getirilmesi olduğunu savunur.

Batı medeniyetinin köklerinden biri olan "Roma Dehası"nın (Nursi, Sözler, 1994:651-656) insan modelindeki bu özellikler, şüphesiz toplumsal düzeyde de kendisini göstermektedir. Bediüzzaman Said Nursi, böyle bir insan modelini esas alan felsefenin oluşturduğu toplumun özelliklerini şöyle sıralamaktadır (Nursi, Sözler, 1994:122):

· Toplumsal hayattaki dayanağı kuvvettir. Oysa kuvveti esas alan bir toplumda hak ve hukuk kavramı ortadan kalkar; kuvvetli olan her zaman haklıdır. Bu, saldırganlığı da doğurur. Güçlüleri haklı, haklıları da güçsüz duruma düşürür.

· Toplumsal hedefler çıkar zembereği üzerine döner. Menfaat herkesin önceliğidir. Böyle bir toplumda mutlu insan bulmak zordur. Çünkü adil paylaşılmayan dünya nimetleri hiç kimseyi memnun etmez. Bunun sonunda "boğuşma" başlar ve savaşlar çıkar. Güçlü olanlar bir takım sebepler bulur ve gerçek amacı olan o nimeti ele geçirmek için harekete geçer.

· Hayat bir mücadele olarak algılanır. Tabiattaki varlıklardan insan toplumlarına kadar, her varlık kendi menfaatini ele geçirinceye kadar mücadele eder. Bu bakış açısına göre, insan sürekli bir kavga içindedir. Güçlüyse ayakta kalır, zayıfsa yok olup gider.

· İnsanlar arasındaki iletişimde "ırkçılık ve menfi milliyet" esastır. Kendi ırkını üstün gördüğünden diğer ırklar sefil birer yaratık ya da kendi hizmetinde olması gereken kölelerdir. Bu anlayış diğer ırkları ortadan kaldırmayı ve yok etmeyi hedefler. Başkasını yutarak beslenir.

· Batı medeniyetinin toplumsal sonuçlarına baktığımızda, insanların heveslerini kamçılamak ve ihtiyaç listelerini kabartmaktan başka bir şey göremeyiz.

· Sonuç ise, Batı medeniyetinin üyesi olan insanların mutsuzluğudur.

Kimlikleri, ırkları, dinleri ve dilleri ne olursa olsun, felsefenin etkisi altında, Batı medeniyetini kendi dünyasına taşıyan toplumların mutluluk genleri deforme olmuştur. Batı dünyasındaki eğitim modelleri de felsefelerine paralel olarak yukarıdaki özellikleri hedef davranışlar olarak belirlemiştir. Bu tamamen "Roma Dehası"nın bir ürünüdür.

Oysa Kur'an medeniyetinin insanlığa bahşettiği insan ve toplum modeli ise çok nettir. Bunlar:

· Kur'an'dan dersini alan model bir insan, her şeyden önce Allah'ın kuludur. Allah'tan başkasına asla kul olmaz. Cennet gibi büyük bir menfaati elde etmek bile onun asıl amacı değildir. Bu yönüyle izzet sahibidir.

· Mütevazi, halim ve selim bir yapısı vardır. Ama bu tutumu Yaratıcısına, masumlara ve doğrulara karşıdır. Yaratıcısı dışında asla kimseye alçalmaz, buna tenezzül etmeyecek kadar şereflidir.

· Bireysel anlamda kendi zaaflarını, ihtiyaçlarının da bitmeyecek kadar çok olduğunu bilir. Fakat buna karşılık, mülk sahibinin onun için depoladığı uhrevi servetlerine ulaşacağını da çok iyi bilir. Dayanağı O olduğu için de güçlüdür.

· Hayattaki tek amacı Allah rızasını elde etmek olduğundan faziletli bir insan olmak için çalışır.

Kur'an'ın oluşturduğu insan modelinin toplumsal yansıması ise şu şekildedir:

· Toplumsal hayatta dayanak noktası kuvvet değil, haktır. Haklı olan kuvvetlidir. Kuvvet haktadır. İnsanlar ancak hakta birleşebilir. Her vicdan hakkın ne olduğunu bilir ve hakka inanır.

· Toplumsal hedef menfaat değil, faziletli bir toplum olmak ve Allah'ın rızasını elde etmektir. Bunun sonunda toplum dayanışma içine girer. Böylesi bir toplumda insanlar birbirinin yardımına koşar.

· Milletler arasındaki ilişkilerde ırkçılık yerine din, sınıf ve vatan esaslarını ortak payda olarak iletişim aracı kabul eder. Bunun amacı kardeşlik bağlarını güçlendirmektir. Bunun sonucunda da, kardeşlik bağlarının güçlendiği insanlar arasında bir çekim kuvveti oluşarak dünya barışı kurulur .

· Toplumsal amaç, nefsani arzulara set çekmek ve ruhu yüceltmektir. Bu ancak nefsi gemlemek ve ruhu da kemalata kamçılamakla olabilir ki, dünya ve ahirette mutluluk elde edebilmenin tek yoludur.

Görüldüğü gibi, Kur'an'ın sunduğu insan ve toplum modeli ile Batı medeniyetinin kaynağını oluşturan felsefenin ve "Roma Dehası"nın sunduğu model arasında ciddi farklar vardır. Batı dünyasında, bu farklar ifrat denilen boyutuyla Ortaçağda, tefrit denilen diğer boyutuyla da 20. asrın başında zirveye taşınmıştır.

Her iki medeniyet de kendi eğitim sistemlerini bu özelliklere göre kurmuştur. Hayata, insana, topluma ve evrene bakış açılarını da kültürleri aracılığıyla gelecekteki kuşaklarına aktarmaya çalışmıştır.

"Serbestiyet ve Malikiyet" Devrinde Özgürlükçü Eğitim

İnsanlık tarihi de insan ömrü gibi dönemler geçirmiştir. Sosyolojik devreler dediğimiz insanlığın dönüm noktaları beştir: Vahşet ve Bedeviyet, Kölelik, Esirlik, Ecirlik, Serbestiyet ve Malikiyet devirleri (Nursi, Sözler, 1994, 649). Bu beş dönem insanların yetenek, anlayış ve beyinsel fonksiyonlarına paralel olarak gelişmiştir. Tarihin bu sosyolojik dönemlerinde eğitim ve öğretim de kendi düzeylerinden farklı olmadığı gibi, kurulan medeniyetler de o dönemlerdeki insani değerlerin bir yansımasıdır. Ama, bilim, teknoloji ve insanın yeniden keşfedildiği iki bin yıl sonrasının "özgürlükler ve mülkiyetler" dönemi olacağı ise açıktır.

İnsanlığın özgürlükler dönemi, içinde bulunduğumuz çağdır. Özgürlüklerin gelişmesinde en büyük etken insanın anlaşılmasıdır. Bilimin gelişmesi, teknolojinin gelişmesine paralel olarak iletişimin artması, dünyanın bir ucundaki hastalık habercisi bir öksürüğün diğer ucundaki insanı anında rahatsız etmesi, insanların birbirlerinden kopuk yaşayamadığını ve bir birinin özgürlük sınırlarına saygı duymak zorunda olduğunu göstermektedir. Bu zorunluluk, birbirini anlamak ve avantajların eşit paylaşımını sağlamaktır. Gerçek özgürlük, bireye başkasının hukukuna karşı saygılı olma ve kendi özgürlük sınırı ile başkasının özgürlük sınırına ilişkin bilinci elde etme görevini yüklemektir. Özgürlükler çağı, bu özelliğindendir ki diğer çağlardan daha anlamlı ve insanına daha çok mutluluk verecektir.

Böyle bir dönemin en büyük aracı eğitimdir. Müfredatlar, ders kitapları ve özellikle bunlara ruhunu üfleyen eğitim felsefeleri, "Malikiyet ve Özgürlükler çağı"nın özelliklerini dikkate almak durumundadır. Yetenekleri öldüren himayeciliği, her fırsatta zulüm ve saygısızlığı empoze eden baskıcılığı hatırlatan ve çoktan gerilerde kalmış eğitim modelleri artık geçerliliğini yitirmiştir. Açık toplum ve açık eğitim modeli bu dönemin en büyük özelliğidir. Açık eğitim modelinde en önemli unsur insandır. İnsan merkezli düşünce, insanın özgürlüğüyle başlamaktadır. Gerçek özgürlüğün temelini de, ruh ve vicdanın bağımsızlığı oluşturur. Ruh ve vicdan ne kadar bağımsızsa, insani değerlerin topluma yansıması o kadar güçlü ve etkili olur. İşte bunu sağlayan olgu özgür eğitimdir. Birey olarak herkes özgürlükten hoşlanır. Hiç kimse, kendi özgürlük sınırının bir başkası tarafından aşılmasını istemez. Özgürlükler, küreselleşme olgusunun sağladığı imkanlar sayesinde, gittikçe kapalı tüm toplumları da açık olmaya zorlayacak; tüm insanlar özgürlüğün haklar sınırında olumlu bir şekilde birbirlerini etkileyecektir.

Küreselleşme olgusunun gün geçtikçe öneminin arttığı çağımızda, dünya çoktan bir köy haline gelmiştir. Bunca iletişim araçlarının bulunduğu günümüzde bilginin ulaşamadığı bir toplum ve bir bölge yoktur. Uydular aracılığıyla anında dünyamızın kontrolü pek ala mümkündür. Günümüzde, "Ben bilmiyorum!" ya da "Dünyada bu da mı vardı?" demek, akıl ve muhakeme yoksunluğu anlamındadır. Bediüzzaman, medeniyetin dört koldan insanlığı sardığı bir zamanda, alemin hükümranının "ilim ve marifet" (Nursi, Divan-ı Harb-i Örfi, 2000:65) olduğunu söylemektedir. Medeniyeti insanlığın yararına çalıştırmanın tek şartı olarak gördüğü "eğitim"i ise her şeyin üstünde tutar. Günümüz Avrupa medeniyetinin hazırlayıcısı olan Asya ve Rumeli köşelerinde gömülü olan İslam medeniyetinin uyanmakta olduğunu ve bundan yalnızca çıkarını insanlığı rahatsız etmekte ve baskıyı tatmin aracı olarak görenlerin korkup panikleyeceğini söyleyen Bediüzzaman, eskiden olduğu gibi çağımızda da cennetimsi yükselişin ve hakiki medeniyetin kapılarının açık olduğunu ifade eder. Hakiki medeniyete beş ana kapıdan girilebileceğini söyler:

1- İnsanların kalplerini "hak" kavramında birleştirmek, 2- En büyük motifi din olan milli muhabbet, 3- Eğitim (maarif), 4- Çalışma, 5-Ahlaksızlığı terk (Nursi, Divan-ı Harb-i Örfi, 2000:60). Özgürlükler çağında, bu kapıların er geç açılacağına olan inancına da, eskiden, Asya'yı aydınlatıp olgun yeteneklerin tohumlarını yeşerten özgürlüğün bir mucize gibi doğduğunu delil olarak gösterir (Nursi, Divan-ı Harb-i Örfi, 2000:60). Özgürlüklerin nefes aldırdığı çağımızın medeniyetinde eğitimin yeri büyüktür.

Bediüzzaman, Münazarat adlı eserinde de, aklın ve bilginin ön planda tutulmasının gerektiğini vurgular. Kendine özgü deyişiyle, demokrasi döneminin zembereği, ruhu, kuvveti, hakim ve ağasının neler olduğunu ve olacağını şöyle sıralar: Hak, akıl, marifet/bilgi, kanun ve kamuoyu ve kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir diye akıl ve zekanın yerinde kullanılmasının gerektiğini söyler (Nursi, Münazarat, 1999:21). Özgürlük çağının aynı zamanda bilgi çağı da olacağını, evrensel mesajlarla dolu olan Kur'an'ın bu asra bakan ayetlerini isabetli ve yerinde yaptığı yorumlara ve geçmişe ait geniş kültür birikimine dayanarak haber verir. Bu çağrı, Müslüman toplumlarına olduğu kadar diğer toplumlara da yönelik olan bir uyarı anlamındadır. Bilgi çağında en büyük görev eğitim sistemlerinin işleyişindedir. Sisler ve tozlar altında kalan İslam medeniyeti geçmişte olduğu gibi, günümüzdeki teknoloji sarhoşu Batı medeniyetinin hakim olduğu çağımızda da insan merkezli oluşumların başlatıcısı olacağına inanmaktadır. Aklın yolu birdir. Gerçek medeniyetin yolu, insanı asıl amacına yönlendiren bir eğitimden geçer. Bu da ancak insanı her zaman merkeze alan bir anlayışı bütün insanlığa dikte ettiren, ürünlerini de bolca insanlığın hizmetine sunan ve "hakiki medeniyet" kuran İslam'ın insan, toplum ve evrene ilişkin olan bakış açısının eğitime yansıtılmasıyla mümkündür. Bu gerçekleştiğinde, insanlık kendine gelecek, ufuklar açılacak ve dünya, yeni bir anlayışın ve dönemin eşiğine gelecektir.

Medeniyetlerin Ömrü...

Aslında günümüz Batı medeniyeti bir test sürecinden de geçmiştir. Topluma verdiği bir çok reçetelerin olumsuz etki ettiği anlaşılmıştır. Batı, kurduğu medeniyetin, çok azı istisna edilirse, kendine pek yararlı olmadığını yaşadığı iki büyük savaşta fark etmiştir. Batı, kurduğu medeniyetin bedelini ağır ödemiş ve özgürlükler çağının başında da yer yer ödemektedir.

Bediüzzaman, günümüz medeniyetinin, yani olumlu eğitimden yoksun Batı medeniyetinin, Batılıların da itiraf ettiği gibi, insanlığa hiçbir şey kazandırmadığını çarpıcı ve yürekli ifadelerle dile getirmektedir: "... bu şimdiki medeniyet, beşerin yüzde seksenini darlığa ve sıkıntıya atmış, onunu sahte saadete çıkarmış, diğer onunu da iki arada bırakmış. Saadet odur ki, ya herkese, ya eksere saadet ola. Bu ise, azınlığındır ki, insan türüne rahmet olan Kur'an, ancak umumun, azınlığın değil çoğunluğun saadetini içine alan bir medeniyeti kabul eder." Bediüzzaman istatistiksel verdiği bu bilgilerden sonra, böyle bir medeniyetin insanlığa neler verdiğini ve sonunda bütün insanlığın anlayacak biçimde nasıl içini dışa vurduğunu yine özlü ve anlamlı cümlelerle belirtir: "Hem serbest havanın baskısıyla, gerekli olmadığı halde bir çok ihtiyaçlar zaruri hale gelmişlerdir. Bedevilikte bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Çalışma masrafa yetmediğinden, hileye, harama sevk etmekle, ahlakın esasını şu noktadan ifsat etmiştir. Topluluğa, türe verdiği servet, haşmete bedel, ferdi, şahsı fakir, ahlaksız etmiştir. İlk çağların bütün vahşetini, bu medeniyet bir defada kustu!" (Nursi, Divan-ı Harb-i Örfi, 2000:113) Bireyi ihmal eden her medeniyetin sonu hüsrandan başkası olamaz.

Sonuç: Yararlı Medeniyeti Doğru Eğitimle Sunabiliriz

Doğu ve Batı şimdi eskisinden daha belirsiz ve daha iç içedir. Medeniyetin kaynağı bir ulusa da dayansa, değişik milletlerin katkılarıyla evrensel hale gelebilir. Gırnata'dan doğan İslam medeniyeti nasıl eğitimin ana materyali olan "bilgi" ile Batıyı aydınlattıysa, Batıdan gelen medeniyet de ayrışarak yine "eğitim" yoluyla Doğuya güç verecektir. Batı medeniyeti "inkışa/açılma" (Nursi, Divan-ı Harb-i Örfi, 2000:114) ile İslam medeniyetinin köklü ve oldukça taze ilkeleriyle yeniden buluşacak ve insanlığa yeni bir mutluluk dönemi açacaktır. Batı medeniyeti, yukarıda sayılan özelliklerini, bilgilenme ve araştırma merakı sayesinde, İslam medeniyetinin ışınlarıyla tedavi etmiş ve insanlığa uygun hale getirmiştir. Batı kendine adapte ettiği bu insani değerlerle kendine gelmiş, etkin eğitim yoluyla da insanının ufkunu açmış, gün geçtikçe Kur'an medeniyetine yaklaşmıştır. Günümüzde, Kur'an'ın öz ve hedeflerinden uzak düşen Müslüman toplumların ise Batı toplumlarından gerek eğitim ve gerekse sosyal açıdan çok geri bir düzeyde olduğu gerçektir. Yirminci asrın başlarında onlardan aldıkları eski modelleri henüz terk edememenin sancısını çekmektedir. Müslüman toplumların, insan merkezli açılımları özünde taşıyan çok zengin bir kültüre sahip olduklarından ve şimdiki medeniyet birikimini eğitim yoluyla akıllıca değerlendirme fırsatı ellerinde olmasından, değişimi yakalaması zor olmayacaktır.

İletişim araçlarının hızla artması ve küreselleşme olgusu, medeniyetlerin iyice karışmasına neden olmuştur. Bu değişim daha da hızlanacaktır. Aklı güçlü, sözleri gerçek, sunuşu mükemmel olan fikirler her zaman etkili olacaktır. İslam'ın insanlığa sunduğu eğitim ve medeniyetin, belki de din ve uyruğu farklı kesimlerce, ama değişik bir biçimde sunumu yapılacak; böylece tabular yıkılacak, insanlar Allah'ın himayesinde tek bir millet olmaya doğru gidecektir. Bunu sağlayacak tek etken de eğitimdir.

Kaynakça

Nursi, Bediüzzaman Said (1994). Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

Nursi, Bediüzzaman Said (1999). Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

Nursi, Bediüzzaman Said (2000). Divan-ı Harb-i Örfi, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

Nursi, Bediüzzaman Said (2000). Hutbe-i Şamiye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

Fromm, E. (1994). Erdem ve Mutluluk, Çev: Dr. Ayda Yörükan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.

Garaudy, R. (1995). İnsanlığın Medeniyet Destanı, Çev: Cemal Aydın, Pınar Yayınları, İstanbul

Pazarbaşı, E. (1996). Kur'an ve Medeniyet, Pınar Yayınları, Ankara.

Melenakos, K. (2001). Eski Yunan'dan Öğrenilecekler, Liberal Düşünce, Kış-2001, Sayı: 21, s. 13-16.

Yukarı