Tanzimat Edebiyatında Hürriyet Fikri

Thought of Freedom in Tanzimat Literature

Özgür HÜRSOY

Hürriyet, 19. asıra gelene kadar Türk fikir hayatında siyasi bir kavram olarak görülmemiş, haddizatında ictimâî hayatta da böyle bir ihtiyaç ortaya çıkmamıştır. Anadolu sahasında merkezî otoriteye karşı ortaya çıkan ayaklanma ve başkaldırı hareketleri “hürriyet” isteğinden çok uzakta kimi zaman iktisadi kimi zaman da dinî kaynaklı olmuştur. 13. asırda cereyan eden ve Baba İshak’ın önderliğinde ortaya çıkan Babaî İsyanları ile 15. asırda görülen ve daha sonraki yüzyıllarda da cereyan eden elebaşısının ismine izafeten, Celâlî İsyanları denilen başkaldırı hareketleri temelde iktisadi düzendeki bozukluklardan kaynaklanmış; Şeyh Bedreddin’in önderliğindeki isyan ise dinî bir motivasyonla ortaya çıkmıştır. 1789 yılındaki Fransız İhtilâli “hürriyet, adalet, müsâvât” fikirleri etrafında Fransız toplumunun sınıfları arasındaki iktisadi ve ictimâî eşitsizliklere bir tepki olarak doğmuş, ancak bu tepkiyi hazırlayan fikrî bir süreç de yaşanmıştır. Bu büyük olay, sadece neş’et ettiği coğrafyada kalmamış ve bütün dünyayı etkilemiştir. Bu etkilerden Osmanlı Devleti de masun kalmamış ve Osmanlı aydını mezkûr “hürriyet, adalet, müsâvât” ilkeleri etrafında imâl-i fikr etmişler ve bu fikirlerin yayılması için fevkalade bir mesâî içine girmişlerdir. Aynı zamanda devlet kademelerinde birer bürokrat da olan Osmanlı aydınlarının bu çabası halk nezdinde hemen bir karşılık bulamamış, ancak 20. asrın başlarında, çok derinlikli olmasa da, okumuş halk kesimlerinde makes bulabilmiştir. Ezcümle “hürriyet” kavramı Türk toplumunda ancak 19. asrın ikinci yarısından itibaren siyasî bir vasıf kazanmaya başlamıştır. Şu hususu da tekrar etmek gerekiyor ki hürriyet arzusu toplumsal bir arzu olmayıp aydınlar tarafından topluma enjekte edilmiştir.

Fransız İhtilâli’nden sonra Osmanlı Batı’yı daha çok tanımaya başlamış, ilişkilerini geliştirmiş özellikle askerî, ilmî ve edebî alanlarda Batı örnek alınmaya başlanmıştır. Tanzimat ve Islâhât Fermanlarıyla inkılaplar yapılmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda artık devrini tamamlayan divan edebiyatı “edebiyat-ı kadîme” olarak görülmüş ve Avrupaî tarzda bir edebî gelenek oluşmaya başlamıştır. Bu yazıda Tanzimat döneminin önemli kalem erbabının hürriyete bakışları ele alınacaktır.

Tanzimât döneminde doğup yetişen ve hem hukukçu hem de şair kimlikleriyle bilinen Hersekli Ârif Hikmet Bey,

“Yazıklar kim cihân olmuş firib-âlûd-ı ârâyiş

Ricâlin hâlini hem-şîve-i tavr-ı nisâ buldum

Sevâd-ı mâsivâ vicdânın etmiş hırsla telvis

Taamkârân-ı mâl ü câhı hem-çün hûnfesâ buldum.”

mısralarıyla mensubu bulunduğu Osmanlı Devlet’inin yıkılışının gerekçelerini dile getirir. Ona göre dünya yani bütün insanlar, süslenme hilesine bulaşmış; devlet adamları kadın tavırlarıyla hareket etmektedir. Bütün dünya vicdanını hırsla kirletmiş mal ve makam peşinde koşanlar domuzlan böceği gibidir.

Hersekli Ârif Hikmet’e göre Osmanlı Devleti gerçek bir dönüşüm yaşamamıştır çünkü Tanzimat, Avrupalı devletlerin ısrarı ve bastırması üzerine yapılmıştır. Tanzimat Fermanı vatandaşlara acıyarak verilen bazı izinler ve ayrıcalıklardan ibarettir. Bu fermandaki hükümlere uyulmayışının altında yatan sebeplerden biri kamuoyunun hürriyet ve eşitlik kavramlarının medenî kaidelerini anlayabilecek kadar eğitimli olmayışıdır:

“Nutktur sermâye-bahş-ı eşrefiyyet âdeme

Bâis-i ihlâl-i şan-ı feyz-i insândır sükût.”

(İnsana şeref veren konuşma kabiliyetidir; suskunluk ise insanın irfanını ve huzurunu ortadan kalkmasına sebeptir.)

 

“Hakk u bâtıl şîve-i tedkik ile mâlûm olur.

Kim demiş îcâb-ı hâl-i akl ü irfandır sükût.”

(Gerçek ve gerçek olmayan ancak inceleme ve araştırmayla mümkündür; akıl ve irfanın gereğinin suskunluk olduğunu kim söylemiş?)

 

“Hep sükûnettir sebeb bu âlemin berbâdına

Bâis-i aceb ü gurûr-ı ehl-i tuğyandır sükût.”

(Bu dünyanın berbat olmasının sebebi durgunluk, hareketsizliktir; suskunluk haddi aşanların gururlanmalarına ve şaşkınlıklarına sebep olur.)

 

“Bulur nizâmı cihan Hakk’a mâil olsa eğer

Kibâr-ı devlete ihlâs u i’timâdı kadar .”

(İnsanlar devlet büyüklerine gösterdikleri bağlılık kadar Hakk’a gönül verseler bir düzene gireceklerdir.)

 

“Olmayan devr-i tekalîb-i zamâna vâkıf

Zanneder köhne cihan kabil-i tecdîd olmaz.”

(Zamanın sürekli değiştiğini bilmeyenler bu yaşlı dünyanın yenilenmeyeceğini zanneder.)

Şair, Batı medeniyeti konusundaki eğitimsizliğin ülkede medeniyetin aksi tarafından olumsuz bir serbestlik anlayışı meydana getirdiğinden, Avrupalılara özgü bazı âdet ve göreneklerin revaç bulduğundan, görünüşte Batı’daki ilim ve tekniğin getirilip öğretilmesi ile vatanseverce bir soyutlanma ve yükselme, ilerlemeye rağbet edildiği ancak aslında Hıristiyanlığın kötülüklerinin yüceltilip İslam’ı tahrip etmek isteyenlerin çoğalarak hükmetmeye başladıklarından şikâyet eder.

Tanzimat hükümlerinin gereği gibi uygulanmayışının ikinci sebebi ise bu hükümlere uymanın zorunlu tutulmamasından dolayı devlet fermanın memurlarının insafına bırakılmış olmasıdır. Hâlbuki bu devlet memurları,

“Kâr etmiyor sadâkat ü iffet zamânede

Sermâye-i husûl-i ricâ irtikâb imiş.”

(Zamanede doğru ve namuslu olmanın bir karşılığı yoktur, isteklerin yerine gelmesi için rüşvet vermek gerekir.)

 

“Hikmet, mizâc-ı hey’et-i devletten anladım

Dil-hastegân-ı ye’se şifâ irtikâb imiş.”

(Ey Hikmet, devlet adamlarının mizaçlarından anladığım kadarıyla ümitsizlik hastalığına yakalananların şifası ancak rüşvetmiş.)

beyitlerinde dile getirdiği üzere rüşvet vermekte ve yemektedirler. Mevki ve para peşindedirler:

“Doyulmaz emtia-i nev-zuhûr-ı ikbâle

Revâc-ı bender-i câh olsa ger kesâdı kadar.”

(Eğer makam limanının itibarı yokluğu kadar olsa yeni erişilmiş ikbal mallarına doyum olmaz.)

 

“İntisap ve ilticâ, yükselme yollarıdır;

Edânîye temelluk âriyet bir ömr için değmez

Bu sûretle taayyüş fikrini pek nâbecâ buldum.”

(Geçici bir ömür için alçaklara dalkavukluk etmeye değmez, bu şekilde geçimini sürdürme fikrini pek yersiz buldum.)

 

“Hikmet, nizâm-ı âlem-i kevn ü fesâdı hep

İhlâl eden müdâhenedir, irtikâbdır.”

(Ey Hikmet, bir oluş ve bozuluş alemi olan dünyayı bozan hep dalkavukluk ve rüşvettir.)

 

“Bîhûdedir kemâl ü dirayet zamânede

Bâb-ı kibâr-ı as(ı)rda hüner intisâbdır.”

(Zamane karşısında olgunluk ve yetkinlik boşunadır, çağımızın devlet büyükleri kapısına intisap etmek asıl hünerdir.)

 

“Yükselmek için faziletli kişilerin üstüne basarlar:

Nedir cürm-i fazilet kim anın erbâbını yâ Rab

Perîşan-hâl ü mahzûn ü hakîr ü bî-nevâ buldum.”

(Ya Rab! erdemli olmak nasıl bir suçtur ki erdemlileri hüzünlü, aşağılanmış, güçsüz ve perişan bir halde buldum.)

 

“Revâ mıdır ki terakkide ehl-i fazl ü kemâl

Cihânın olmaya cühhâl-ı bed-nihâdı kadar.”

(İlerleme yolunda erdemli ve yetkin kimselerin kötü yaratılışlı cahiller kadar itibar görmemeleri reva mıdır?)

 

“Der-i erbâb-ı câha arz-ı hâcât etmenin Hikmet

Dehân-ı ejdehâya ilticâdan farkı var yoktur.”

(Ey Hikmet, makam sahiplerinin kapısına isteklerini sunmanın ejderhanın ağzına sığınmaktan farkı yoktur.)

Hâlbuki fertlerinin, yalnızca kişisel çıkarlarını düşündüğü bir millet medenî dünyada kendine yer ve değer bulamaz. Yönetim böyle kişisel çıkarları peşinde koşanların elinde olduğu için devlet güçsüz düşmektedir:

“Şikeste-tâkat olur cism-i tevsen-i devlet

Zimâm-ı dest-i eşirrâya inkıyâdı kadar.”

(Devlet atının bedeni, kötülerin dizginine boyun eğdiği ölçüde güçsüz kalır.)

 

Bundan dolayı, yönetim bozulunca devletin gücü zayıflamakta, güçsüz devlet de yönetimi altındakileri ezmektedir. Dolayısıyla, saltanat idaresinde adaletin yerini hürriyetin düşmanı olan istibdat almıştır:

“Eder bây ü gedâ âsâr-ı istibdaddan feryâd

Tahakkümle ser-i efrâda bir hengâme düşmüştür

Anılmaz oldu îcâbât-ı hürriyyet mehâkimde

Esâret hükmünü icrâ meğer hükkâme düşmüştür.”

(Zengin, dilenci herkes istibdadın etkisiyle feryat etmektedir, bu katı yönetimle insanların tepesinde bir kavga başlamıştır. Mahkemelerde hürriyetin adı anılmaz oldu, meğerse insanları esir etme hükmünü verme işi hâkimlere kalmıştır.)

Gerçekten de hâkimler istibdadın hükümlerini yerine getirmeye zorlanmış, bizzat Hersekli Ârif Hikmet Bey de böyle bir olay yaşamıştır. Şöyle ki, istibdat idaresinin hüküm sürdüğü bu yıllarda sansür kurallarına uymayan kimi yazarlar zararlı eserler yayımlamakla suçlanarak kötülük çıkarmaya çalışan, fitneci sıfatıyla mahkemeye çıkarılır ve usulünce yargılandıktan sonra sürgüne gönderilmelerine hükmedilir. Durum temyiz mahkemesi ceza dairesine intikal edince, o sırada geçici olarak o mahkemede görevli olan Ârif Hikmet Bey, söz konusu karara itiraz eder ve “Bir katili mahkûm etmek için öncelikle katil aletini görmek gerektiği gibi sürgüne mahkûm edilen adamın da kargaşa çıkardığı iddia edilen suç aletini görmek gerekir. Zararlı eserler neymiş, ortaya konsun da görelim, tek tek inceleyelim, sahibinin gerçekten fitneci olduğuna vicdanen kanaat getirelim, ondan sonra bir hüküm verelim fakat böyle hüküm olmaz. Hâkimlerin hâkimi olan Allah bunu bizden sorar.” der. Fakat mahkeme üyeleri namuslu insanlar olmakla beraber tepelerinde başını sallayan istibdat ejderhasının korkusuyla Hikmet’in sözlerini işitmemiş gibi davranırlar. Hikmet sözlerini tekrar edince orda bulunanlardan biri “Hikmet bey, zararlı eserler denilen kâğıt parçaları incelenip de zararlı olmadığı ortaya çıkınca bu gerçeği kim üstlenecek, acaba o yiğit nerede?” der. Hikmet Bey zamana ve zamaneye lanet okuyarak mahkemeden ayrılır. Birkaç gün sonra tanıdıklarına rast gelince kendini tutamayarak hiddetli bir şekilde ve yüksek sesle “ Be adamlar, batıyoruz, bitiyoruz, hakkı koruyamayan bir ülkenin halkına Hak teala gazap eder, biz gazaba uğramışlardanız, reddedilmişlerdeniz. Bu Yezid zulmüne niçin rıza gösteriyoruz, niçin zalimlerini başını ezmiyoruz, haydi onları kahredelim, biz de kahrolalım.” der. Ancak sakinleşince güçsüzlüğünü ve yoksunluğunu anlar ve “Elimizden hiçbir şey gelmiyor, kanımız kurumuş, canlı cenazeye dönmüşüz, berbat olmuşuz; bari zalimleri dilimizle taşlayalım.” der ve ağzından tükürüklere saçarak küfreder.

Ârif Hikmet, zâlim idarecileri dille ve kalemle taşlamada o kadar ileri gider ki, âdeta halkı rejime karşı kışkırtmağa başlar:

“Şehân-ı gurfe-nişinân serîr-i saltanatın

Sürer sefâsını âsâr-ı adl ü dâdı kadar.”

(Köşk ve saraylarda oturan hükümdarlar, saltanatın ve tahtın sefasını adaletli oldukları ölçüde sürebilirler.)

Oysa hükümdar devleti adaletle yönetmemektedir. Yani adaletsiz olan mevcut hükümdarın tahtta kalma süresi dolmuş ve gönderilmesi elzem hale gelmiştir. Tanzimat fermanı ilân ilan edilmişse, ondaki hükümlere de riayet edilmelidir. Tanzîmât’ın manası kanun ve yönetmeliklerin hürriyet ve eşitlik çerçevesinde yürütülmesi ile hürriyet, eşitliğin özü yani manifestosu, adalet nezdinde padişahların sıradan vatandaştan ayırt edilmemesidir. Padişah kanun önünde yönettikleriyle eşit ise kötü idaresi yüzünden uyarılabilmelidir:

Çek elin râhatsa maksad hükm-i istibdâddan

Hep onun zımnındadır bu âlemin gavgâları.”

(Maksadın rahat etmek ve ettirmekse istibdatla yönetmekten vazgeç zira bu dünyadaki bütün kavgaların ardında istibdat vardır.)

Hatta siyasî hürriyet halkın hükümet bakımından yönetime müdahale hakkı olup katılımda serbest bulunması ise halkın bu yönetime engel olması da mümkündür.

“Yaşar gider mi sanırsın bu tarz ile âlem

Cihân-ı kevn ü fesad inkılâbsız yaşamaz.”

(Bu yönetim şekli ile dünya yaşar mı zannedersin? Bu oluş ve bozuluş âlemi değişimsiz yaşamaz.)

beyti gereğince yönetim şekli değiştirilebilir.

“Gelmiş cihâna vaz’-ı vakurâneden kelâl

Bir meclis olsa millete, ammâ kibârsız.”

(İnsanlara ciddî ve sert duruşlu kişilerden usanç geldi, halkın meclisi olmalı ama bu meclise devlet ricâlinden kimseler (kibar) alınmamalıdır.) Bu beyte dikkat edilirse, meşrûtiyetten çok cumhuriyetten söz edildiği anlaşılabilir.

“Bir mülke var ki, şâh ü vezîri bulunmaya.” sözü de saltanatın kaldırılmasına ilişkin bir düşüncenin dile getirilmesidir. Fakat, Ârif Hikmet, bir başka yerde meşrûtiyet ve meşveret usulünce yasal bir idare oluşturulduğunda keyfî idarenin ortadan kalkacağını ve insan haklarının güvence altına alınacağını söyleyerek meşrutiyet idaresini  düşündüğünü dile getirir.[1]

Tanzimat Dönemi’nin ünlü devlet adamlarından Sâdık Rifat Paşa’nın Müntahabât-ı Asâr adlı külliyatında 12 sayfalık yer tutan Avrupa Ahvaline Dair Risâle adlı küçük risâlesinde ve Paşa’nın yine aynı seneler içinde yazdığı Devlet-i Aliyye’nin Islah-ı Ahvâli Hakkında Mütalâanâmesi ile bazı muhtıra ve lâyihalarında ve Tanzimat’tan sonra yazmış olduğu diğer bu cinsten eserlerde Paşa, Avrupa ile aramızdaki esas farklara şu şekilde işaret eder: Avrupa’nın şimdiki medeniyet anlayışı gereğince, bir ülkenin menfaatlerinin nüfûsun artması, devlet ve ülkenin imar edilmesi, emniyet ve asayişin sağlanması gibi araçlarla temin edilmekte ve bu tür genel çıkarlar ile ilerleyip bir başka ülkeye üstünlük sağlanmaktadır. Bu durumun temeli de her kavim ve milletin can, mal ve namus konularında tam bir güvenliğin temin edilmesine yani hürriyet için gerekli hukuki düzenlemelerin daha önce olduğu gibi icra edilmesine bağlı olduğundan, Avrupa devletlerinde bu tür güvenlik ve hürriyete ilişkin haklar el üstünde tutulmaktadır. Yani milleti teşkil eden fertler ve ülkeyi oluşturan beldeler devletlerin var olması için yaratılmamış, yaratılış hikmeti gereği bunca hükümdar, insanları korumak ve ülkelerini imar etmek için İlâhî lütfa mazhar olmuşlardır. İşte bu yüzden hükümdarlar idarede milletin hakları ve devletin kanunları doğrultusunda hareket eder ve herhangi bir şekilde insanlara kötü muamelede bulunmazlar.

Paşa’ya göre, devletin idare etmek hakkı vardır, fakat nihayet bu hüküm ve idare insan dediğimiz mahlûkun üzerinde kurulur, şeklinde yorumlanabilecek olan “tabâyi-i beşer icabında” kaydı bütün bir programdır. İnsanları idare etmek için onları ve tabiî olan haklarını tanımak lâzımdır. Gerçi henüz, halka tâbî olacağı hükümet şeklini seçmek hakkını vermez fakat bu hükümete sadakatle bağlanmak veya bağlanmamak konusunda seçme hakkına sahip olduğunu kabul eder; halkın göstereceği sessiz bir mukavemet veyahut çıkaracağı bir isyan bir devlet için en korkunç tehlikedir, der.

Ayrıca paşa, gerek bu risâlede gerek diğer eserlerinde “hürriyet” kelimesi üzerinde birkaç defa ısrar eder. Böyle bir “insan hakkı” fikri, düzenlenmiş ve kayıt altına alınmış bir kanun anlayışı ile yeni bir devlet teşkilâtını kurmak fikrini kendiliğinden getirir. Gerçekte Paşa, keyfî idarenin tamamıyla kaldırılmasını, adlî ve idarî kanunların düzenlenmesini; askerlik, vergi gibi belli başlı halk mükellefiyetlerinin belirli esaslara bağlanmasını devlet mefhumunun tabiî tamamlayıcısı olan hedefler olarak görür. Paşa’nın “Adalet, halktan az vergi almak değildir, belki bütün haklara riayettir.” tarzındaki cümlesi ve onu tamamlayan satırlar bütün bir hukuk sistemidir. Bunun dışında halkın eğitimi, ordunun ve donanmanın düzenlenmesi, sanayiin korunup desteklenmesi vardır. O, Avrupa’daki himaye usulünün o memleketlerin sanayiine ne kadar faydalı olduğunu bilir. Az ithalâta karşı bol ihracat, senelik vergi, patentleri himaye ve millî üretime rağbet gibi tedbirlerle oraların zenginliğine ve kalkınmasına nasıl hizmet edildiğini anlatır.[2]

Tanzimat dönemi Türk edebiyatının kurucu isimlerinden Şinasi doğrudan doğruya hürriyet kelimesini kullanmaz, hiçbir rejim değişikliği tavsiyesinde bulunmaz. Nesrinde ve nazmında âdeta tarafsızlaştırdığı padişahlık müessesesi de onu pek rahatsız etmez. Fakat zulüm ve esarete hücum eder. Zulüm ve esaretin elinde köle idik, Reşid Paşa’nın kanunu, sultana haddini bildirerek bizi azat etti, der. Fakat zulüm ve esaret de tek başına değildir. Bu makinenin arkasında cehalet ve taassup denen kuvvetler vardır. Taassup ve cehalet bize kendi içimizden vurulmuş zincirlerdir. Şu beytinde bu sistem biraz daha vuzuh kazanır.

“Kader dedikleri halkın Hak’tır kim

Ezelde etti bizi her umûrda tahyîr.”

Yani, Hakk’ın muradı hürriyetimizdir. Bizi ezelden hür yaratmıştır. Fakat insanın aklı Allah’ın bütün düşüncesini kavrayamaz. Hayat dediğimiz bu curcunaya o kadar türlü türlü unsurlar girer ki sonunda iş bir güçlü-güçsüz münasebetine iner. Bereket versin ki aklımız vardır. Şu halde, Allah’ın bizim için istediğine, tıpkı kendisine olduğu gibi akılla varırız. Böylece bize irademizi bahşeden Allah, hürriyetimizi de bahşetmiş oluyor.

“Bu cebri men’ için akl-ı beşer kodu kanun

Bu adl ü hakka diyânet demiş kimi âkil

Takıldı nefs ü hevânın boğazına zencîr.”

Görülüyor ki, Şinasi için dinler de zulmü meneden bir kanundan başka bir şey değildir.[3]

Şûrâ-yı Devlet’in açılması 1868’de, yani Abdülaziz’in Avrupa seyahatinden dönüşünden sonradır. Bu tarihte Londra’da çıkmakta olan Hürriyet gazetesi, hadiseyi Yeni Osmanlılar’ın bir zaferi gibi telâkki eder. İşte devlet, vaktiyle halka verdiği adalet güvencesinin hepsini, “Serbestiyet derecesine varmamak.” hükmüyle kayıt altına alırken Yeni Osmanlılar’ın gösterdiği itirazların sonuçlarından biri olmak üzere padişahın sözüyle genel bir hürriyet temin edildi. Yönetim işlerinde ise her ne yapıldı ve her ne ortaya çıktıysa hemen hepsi, Yeni Osmanlılar Cemiyeti üyelerinin yol göstermeleri ve uyarılarına uygun olmuştur. Yeni Osmanlılar’dan Ziyâ Bey (bilahire Paşa), “Şimdi devlet, herkesin arzu ettiği Millet Meclisi’ni açmaya cesaret edemezse bari gerekli çözüm bulucuları bir meclise toplasın ve o meclisi şubelere ayırsın, üyelerini azletme yetkisi verilmesin, yapacağı düzenlemeleri ve maliyenin dengesini onlara göstersin. Bu suretle hem istibdada oldukça mâni olur, hem de halkımızın meşveret kabiliyeti tecrübe ile ortaya çıkar.” diye her yerde düşüncelerini dile getirirdi. Şimdi meşverete karşı alınan tedbir ki, Meclis-i Şûrâ-yı Devlet’tir. Esası Ziyâ Bey’in bu tedbirinden ibarettir.” diyerek bu yeni oluşumun ilk fikrini Ziyâ Bey’e mal eder.

Ziyâ Paşa da Nâmık Kemâl gibi eğitim ve öğretimin toplumun yükselmesi ve kurtulması için ilk şart olduğunu söyler; hattâ kurtulmaktan daha ileri bir şeyi, yeni baştan kurulması için bunu tek çare görür. Bundan sonra ikinci büyük fikir, “İnsan hür olarak doğar.” fikri gelir. Toplumsal sözleşmelerle ferdin bu hürriyetini toplumun kurutuluşu için sınırlanmalıdır. Fert, bir başka fert için haklarından vazgeçemez. Bununla beraber cemiyet hayatının gerektirdiği sınırlamalar vardır; bunların düzenlenmesi gerekir. Bunu en düzenleyecek ve fert hukukuna toplum için sınırlar koyacak toplumsal düzen şekli “meşveret”, yani “meşrutiyet” şeklidir. Çünkü Paşa bir taraftan, üç yüz veya dört yüz kişinin, üç beş kişiden daha iyi ve etraflı düşüneceğine inanır, diğer taraftan icra işlerinde sorumlu insanların yapacağı iş daha sağlam, daha doğru olur, der. [4]

Türk edebiyatı tarihinde “hürriyet şairi” olarak tanınan Nâmık Kemâl’in fikirleri iki nokta etrafında toplanabilir. Bunlardan birisi “meşrutiyet” fikridir ki onun eserinde çağdaşlarından daha geniş bir anlam kazanır; Ziyâ Paşa’da ve arkadaşlarında sadece temenni edilen bir devlet idaresi şekli, az çok kötülükleri önleyecek bir mekanizma kurma suretiyle işleri düzeltmenin tek çaresi görünen bu fikir birdenbire Nâmık Kemâl’de insana ait haklarla karışır. Sanki Nâmık Kemâl, Londra’da bir taraftan mücadelesine devam ederken, bir taraftan da gazetelerinin başlığı olan “hürriyet” kelimesini kendi içinde derinleştirir; onu Fransız İhtilâli’nin insanlığa getirdiği ufuk değişikliğiyle zenginleştirir. Ortaya böylece insanı “fert” olarak ve cemiyet hayatında içine ayrı ayrı alan bir dava çıkar. Nâmık Kemâl Türkiye’de insan hakları bayrağını ilk kaldıran adamdır.

Nâmık Kemâl’in bütün yazılarında bu hürriyet aşkını buluruz. İnsan hür doğar, işte Nâmık Kemâl’in Türk toplumu içinde daima tekrarladığı büyük ve ana fikir. Bunun yanı başında aynı derecede ehemmiyetli olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşama çarelerini arayan adam vardır. Burada da Nâmık Kemâl, devrinin birinci kalemi sıfatıyla daima ön saftadır. Söylemeye gerek yok ki “terakki” fikrini bizde benimseyen ve onun üzerinde bir kaside edasıyla olsa bile duran yazar, medeniyet kelimesini erişilecek bir ideal toplumun karşısında parlatan adam yine odur. Nâmık Kemâl, insana ve insanlığa inanır, terakki fikrine inanır. Hürriyet fikri, Nâmık Kemâl’in Şinasi yolundan yürüyerek kendi bulduğu ufuktur. Bunun yanı başında onun rejim davasındaki duruşu gelir ki burada devrinin öbür ileri düşünce adamları ile birleşir. Gerçekte rejim meselesinde Nâmık Kemâl de tıpkı Ziya Paşa gibi kurulacak meşrutiyetin İslâmî esaslara ve fıkha dayanmasını ister. Zaten meşrutiyet veya meşveret sistemini almakla İslâm’da öteden beri mevcut bir esasa dönmüş olacağız. O halde diğer hukukî yapılanmalarda niçin asırlarca o kadar gayretlerle, büyük insanların birbiri peşinden yetişmeleriyle gelişen İslâm hukukundan, fıkıhtan istifade edilmesin. Hattâ Kanun-ı Esâsî’nin (anayasanın) bile her maddesinin fetvâya bağlanmasını isteyecek kadar bu hususta eski ile yeninin aynı şeyler olduğuna inanır. İşte Nâmık Kemâl’in gerek Avrupa’da Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nde mücadele ederken ve gerek Avrupa’dan dönüşünden sonra bilfiil dağılmışa benzeyen Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ne mukabil, kendilerinden bahsederken kullandıkları “Fırka-i hâmiyetkâran” ile beraber yaptığı ikinci basın mücadelesinde etrafa yaymaya çalıştığı esas fikirler bundan ibarettir. Esas çizgilerine indirilmiş olan bu fikirlerin etrafında kendine mahsus bir insan anlayışı, belirli meseleleri karşılayan teklifler, az çok tarihî olmaya çalışan yahut hiç olmazsa öyle başlayıp günlük veya yakın geçmişteki gelişmelerde hızını bulan tenkitler vardır. Nâmık Kemâl’in temel düşüncesi insanın hürriyetidir. Ona göre insan hür doğar; hürriyetine saldırı; insanlığa ve ona bu hürriyeti bahşeden ulûhiyete saldırıdır. Köpektir acımasız avcıya hizmetten zevk alan. Ona göre hürriyet iki türlüdür: Cemiyet içinde ve cemiyet hâlinde hürriyet. Birincisi ferdin bütün imkânlarını geliştirmeyi temin eder. Bunu iki büyük başlangıç sağlar: Adalet ve eşitlik. İyi düzenlenmiş bir cemiyette bu iki koruyucu fikir daima mevcut ve hâkimdir.

Kanun fikri: İnsanlar hür doğmakta eşittirler, fakat eşit olarak doğmazlar; yaratılışın eşitsizlikleri vardır. Kanun-ı Esâsî dolayısıyla Abdülhamid’e verdiği mütalâanâmede mutlak eşitliğin mümkün olmayacağından bahsederken aksi takdirde İstanbul’da o zaman pek tanınmış bir deli olan Çıplak Mustafa’nın zekâda Said Paşa ile (o zamanki mâbeyn feriki), servette sarraf Zârifi ile beraber ölçülmesi lâzım geldiğini söyler. Bu demektir ki eşit doğmadıkları gibi eşit yaşamazlar da. Fakat kanun karşısında eşittirler. Adalet ise, insanın erişmesiyle “yükümlü olduğu yüce güzelliklerden” olduğu için, insan vicdanının bir gereği sıfatıyla mutlaktır. Kanun bu eşitlikle adaleti temin eder. Burada üçüncü bir prensibe geliyoruz: Kanun, yani toplumsal düzen. Nâmık Kemâl ömrünün mühim bir kısmında hukuk ile meşgul olmuştur. Hürriyetin bir de cemiyet hâlindeki şekli vardır, bu istiklâldir. Burada vatan ve millet gibi büyük realitelerin dünyasına gireriz. Bireysel hürriyet kanunun güvencesi altındadır. O çiğnenince vatandaşa mücadele etmek, hakkını korumak vazifesi düşer. Cemiyet hâlinde hürriyetin sembolü, devlettir. O tehlikeye düşünce millet ve vatan tehlikeye düşer. Burada da vatandaşın vazifesi tehlikeye karşı mücadele etmesi, istiklâlini, yani kitle hâlinde hür yaşama hakkını koruması lâzımdır. Bu fert olarak çok hususî anlarda yapılır; yani vazife hissi tek başımıza kaldığımız zaman dahi bunu yapmamızı emreder. Fakat öncelikle kitle hâlinde yapılması lâzım gelen şeydir. Bunu devlet yapar. Devlet, toplumun manevî ve düzenli yüzüdür. Binaenaleyh hem millet ve toplum olarak, hem fert olarak icabında bu mücadeleyi başarabilecek halde bulunmalıyız.

Fert ve değerler: Ona göre kanun fert olarak, devlet cemiyet ve kitle olarak hürriyetimizi güvence altına alır. Fakat bütün bunlar önünde sonunda yine ferde dayanırlar. Başkalarının hürriyetleriyle sınırlı olan bir fert hürriyeti hakikatte hürriyetsizliktir; bunun gibi her durumda bir vatana sahip olmak ve bağımsız yaşamak endişesi, arzumuzla, hattâ seve seve hayattan vazgeçmemizi emreder. Bu iç kuvvetini sağlayacak olan nedir? Değerler ve onun kuvvetini veren ahlâk ve ahlâkın aynası ve kaynağı olan “vicdan”. Böylece Nâmık Kemâl’in düşüncesi ferde ve onun iç dünyasına varır. Nâmık Kemâl’in bu kıyası o zamanki saray partisinin en ileride adamı ile biraz da alaydır. Nâmık Kemâl bir ahlâkçı değildir. Bununla beraber muhtelif yazılarında, dolayısıyla olsa da ahlâka temas etmiştir. Edebî eserlerinde ise daima değerler üzerinde durmuştur. Bu itibarla onun ahlâk anlayışını, yani kıymetler âlemini kolaylıkla çıkarabiliriz. Nâmık Kemâl, “hayır” ve “şer”, yahut bizim eski fıkıhçılardaki karşılıklarıyla “hüsn” ve “kubh” hakkındaki fikirlerini “Hukuk” adlı makalesinde anlatır. Muharrir bu makalede evvelâ “Acaba hukukun kaynağı kâinatta varlığını aradığımız bir ilk başlangıç mıdır? Yoksa insanın seçiminde midir?” sorusunu sorduktan ve bir insan seçimi tasarımının bile bir ilk başlangıç tasarımına bağlı olması lâzım geldiğine karar verdikten sonra bu seçimin sınırların arar, “İnsanın seçimi ya mutlak hürdür veya bir sınır ile bağlıdır” der. Bu sınır onun itikadınca “Allah’ın tabiatın bütününde yarattığı, hüsn ve kubhdadır (yani güzellik ve çirkinlikte).” Böylece insanın seçimini güzelle çirkin arasındaki ayırt etme kudretine indirgedikten sonra âdeta Platoncu bir anlayışla “hukuk, insan tabiatından soyut güzelliklere uygun olarak ortaya çıkan zorunlu bir bağıntıdır.” diyerek hukukun tarifini yapar. Bu iki tariften unutulmaması lâzım gelen şey, “ Allah’ın tabiatın bütününde hüsn ve kubhu” yani, hayır ve şerri, güzel ve çirkini, (hukukî/gayr-i hukukîyi) beraberce yaratması durumudur. İkincisi de insanoğlunun soyut güzelliklere, yani mutlak adalete, mutlak hayır, mutlak güzelliğe olan alâkasıdır. Şu halde Nâmık Kemâl’e göre öncelikle tabiatta iyi ve kötü beraberce mevcuttur ve insanoğlu iyi ile kötünün, güzelle çirkinin ahenkli ile ahenksizin imkânlarına kendinde sahip olarak doğar yahut böyle olmasa bile tabiatındaki ifrat ve tefrit ile zarurî olarak kötüye, şerre, akıl ve ayırma yeteneğiyle ve bilhassa bir soyut güzellikler bahis konusu olunca kendiliğinden mevcut olması lâzım gelen onları özleme ve onlara doğru yönelme arzusuyla iyiye ve yükseğe bağlıdır. Fakat nasıl adalette şeriatı bir rehber kabul ediyorsa, faziletler karşısında da terbiyeyi öylece rehber kabul eder. Özellikle gerçek tutkusu millet tutkunluğu, vatan sevgisi, çıkarların aşağılanması gibi güzel huylar bir vicdanın aynı anda besleyebileceği sıradan duygulardan değil, taklit gibi üstünlük arzusu gibi geçmiş gibi nice sebeplerle ilerleyip gelişecek yüce melekelerdendir.

Meşrutiyet sistemi: Ferdin kendi hayatında “soyut güzellik”e (mehâsin-i müceredeye) doğru yürüyüşüne “kemâl” deriz. Bu, toplumda ve insanlığın kendisinde de vardır. Ona da terakki diyoruz. Gerçi bu sonuncusu daha Ziyâde maddî şartlar altında oluşur, fakat nihayet insanlığın-saadetine hizmet etmek de insanın mayasındaki hürriyete hizmeti dolayısıyla bir olgunluktur. “Hukuk” ve “Hurdebîn” makalelerinde Kâni Paşazâde Rifat Bey’in kitabını tenkit için Magosa’da iken yazdığı ve Ebüzziyâ’nın çıkarttığı Muharrir mecmuasında neşrettiği “Mükâtebat-ı Siyâsiye” adlı mektuplarda hep bu iyi ve kötüye olan istidatla, onları seçme melekelerimiz sayesinde insan tabiatının iyiye doğru zarurî gidişini görürüz. Bununla beraber mücadele devam edecektir, çünkü “insan tabiatı zarar ve kötülüğün ahmaklaştırması düğümünden “ kurtulamamıştır. Burada hürriyet, medeniyet ve terakki fikirlerinin yeniliğine rağmen bu sistemin ve insan tabiatı hakkındaki fikrinin eskiye olan bağlılığım belirtelim. Fert hür olarak doğar, fakat toplum hâlinde yaşar. Toplum nizama muhtaçtır. Bu bir tür uzuvlaşma mahiyetindeki düzeni devlet teşkil eder. O genelin hukukunu güvence altına alan bir hâkimiyettir. Fakat bu hâkimiyet öyle XVII. asır filozoflarının inandığı gibi semadan gelme bir hâkimiyet değildir. Bu hâkimiyet fertlerin kendi hürriyet ve nefislerine hâkimiyetlerinin toplamıdır. “Hukûk-ı Umûmiye”  makalesinin birkaç parçası bize bu hususta bir fikir verebilir: “Siyasî hukukun konusunu hemen her kitap başka türlü bir sınıflandırma ile beyan eder. Bunun gibi, yazarlar arasında da üzerinde en çok uzlaşılan maddeler: Millet egemenliği, kuvvetler ayrılığı, memurların sorumlulukları, kişisel hürriyet, eşitlik, fikir hürriyeti, yazma hürriyeti, toplanma hürriyeti, kullanım hakkı, mesken dokunulmazlığı gibi büyük prensiplerden ibarettir.” “Halkın egemenliği ki, yönetim erkinin halktan kaynaklanmasından ibaret ve şeriattaki karşılığı hakk-ı bi’atdır, kamu veya ahali kelimesinin ifade ettiği soyut anlam üzerine eklemlenmiş bir yetki değil, her ferdin yaratılıştan sahip olduğu kişilik hürriyeti gereklerinden bir haktır.” “Hükümeti o adalet dairesinde tutmak için iki esaslı çare vardır ki birincisi o idarenin temel düzenlemelerini gizlilikten kurtararak dünyaya duyurmaktır. Hükümetten kaynaklanabilecek yorumlar, ihtilâflar, inkârlar bu şekilde ortadan kalkar.” “İkincisi meşveret yoludur ki yasama gücünü hükümetin elinden almaktır. Devlet bir şahs-i manevîdir; kanun yapmak onun iradesi; icrâ etmek, eylemi hükmündedir. Bunların ikisi bir elde oldukça hükümetin hareketleri hiçbir şekilde mutlak otoriteden kurtulamaz. İşte şûrâ-yı ümmetin lüzumu bundan oluşur.” Nâmık Kemâl, İngiliz parlamentarizm sistemini beğenir. Fakat meşrutiyet idaresini kurmak için gereken hukukî temelleri dışarıdan almaz. Çünkü İslâmiyet’te meşveret esastır. Bunun gibi kanun koymada da başkalarını taklide ihtiyaç yoktur (Ali Suavi ve Ziyâ Paşa ile beraber). Fakat Nâmık Kemâl meşrutiyetin lüzumunu söylerken yalnız insan haklarının etrafında ve terik olarak düşünmez. Ayrıca bu meşrutiyet idaresini tarihî zorunluluklara da bağlar. İmparatorluk bilhassa bir devlet için esas olan kuvvetler dengesinden mahrum olduktan, yani ocak kaldırılıp hâkimiyet saraya, yahut Bâbıâli’ye nakledildikten sonra açıktan açığa zalimâne bir güç olmuştur (Ziyâ Bey’le müşterek). Kırım Muharebesi’nde bize yardım eden devletler “sorunun çözümünde bize zulmeden idarenin ıslahını önermişlerdir. O zaman Bâbıâli idarenin temelini düzeltip de Avrupa’nın genel güvencesine bir kanun devleti suretinde girmek ve bu tedbir ile hem yabancı müdahaleleri bütün bütün men ve hem de bekâmızı tamamıyla temin eylemek lâzım gelirken, tuttular yalnız Hıristiyanlara bazı müsaadeler vermekle Avrupa’nın gönlünü hoş ettiler ve bu ilişkileri Paris Muahedesi’ne sokmakla hem Hıristiyan tebaanın durumunun iyileştirilmesini padişah adına va’dettiler, hem de kefil olan devletlere o konuda gözlemci olma hakkı verdiler.” Yeni Osmanlılar’a göre bu Tanzimat’ın en büyük hatasıdır. Nâmık Kemâl’in teklifleri daima tarihî tenkide dayanır. Bu tenkit bir taraftan yakın zamanlar üzerinde, yani “Nüfus” makalesinde Osmanlılar için “mutluluğun başlangıcı” diye tarif ettiği Tanzimat’tan sonraki hatalar üzerinde çalışır; bir taraftan da imparatorluğun XVI. asırdan sonraki tarihinde yıkılışın sebeplerini araştırır. Tanzimat’a ait tenkitler daha Ziyâde 1856 fermanı etrafında toplanır.[5]

Nâmık Kemâl, Besâlet-i Osmâniyye ve Hamiyyet-i İnsâniyye (Osmanlı kahramanlığı ve insanlığın şerefini koruma) başlıklı kaside nazım şekliyle kaleme aldığı 31 beyitlik manzumesinin yalnızca aşağıdaki beş beytinde hürriyet kavramı geçtiği hâlde şiirin özgün başlığı unutularak “Hürriyet Kasidesi” olarak, şairi de “Hürriyet Şairi” olarak tanınmıştır.

Ne gam pür-âteş-i hevl olsa da gavgâ-yı hürriyet

Kaçar mı merd olan bir cân için meydân-ı gayretten

(Hürriyet mücadelesi korkuyla dolu olsa da bunda üzülecek bir durum yok; mert olan kişi bir can için davası uğrunda çaba göstermekten vazgeçmez.)

Kemend-i can-güdâzı ejder-i kahr olsa cellâdın

Müreccahdır yine bin kerre zencîr-i esâretten

(Cellâdın can yakan kemendi kahır ejderi olsa bile esaret zincirinden bin kere daha tercih edilir.)

 

Ne mümkün zulm ile bî-dâd ile imhâ-yı hürriyet

Çalış idraki kaldır muktedirsen âdemiyetten

(Baskıyla, adaletsizlikle hürriyet fikrini ortadan kaldırmak mümkün değildir; bunun için insanlıktan idrak etme kabiliyetini kaldırmaya çalışmalısın.)

 

Ne efsûnkâr imişsin âh ey didâr-ı hürriyet

Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten

Senindir şimdi cezb-i kalbe kudret setr-i hüsn etme

Cemâlin tâ ebed dûr olmasın enzâr-ı ümmetden

(Ey hürriyet denen sevgili! Ne kadar büyüleyiciymişsin! Gerçek esirlikten kurtulduk ama bu sefer de senin esirin olduk. Senin şimdi kalpleri kendine çekme kudretin vardır, güzelliğini gizleme, yüzünün güzelliği sonsuza değin milletin gözünden uzakta olmasın.).

 

 

 

[1]       Hersekli Arif Hikmet Bey’in burada zikredilen devlet yönetimi ve hürriyete ilişkin düşünceleri şu eserden sadeleştirilerek alınmıştır: Hersekli Arif Hikmet, haz. M. Kayahan Özgül, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları Ankara 1987, s. 28 – 32.

[2]       Sâdık Rifat Paşa’nın burada zikredilen devlet yönetimi ve hürriyete ilişkin düşünceleri şu eserden sadeleştirilerek alınmıştır: XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, s.118 – 120.

[3]       İbrahim Şinâsî’nin burada zikredilen devlet yönetimi ve hürriyete ilişkin düşünceleri şu eserden kısmen sadeleştirilerek alınmıştır: XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, s. 188.

[4]       Ziya Paşa’nın burada zikredilen devlet yönetimi ve hürriyete ilişkin düşünceleri şu eserden kısmen sadeleştirilerek alınmıştır: XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, s. 202-203, 301.

[5]       Namık Kemal’in burada zikredilen devlet yönetimi ve hürriyet ilişkin düşünceleri şu eserden kısmen sadeleştirilerek alınmıştır: XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, s.383 – 388