2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1573

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 99 
 Popüler Kültür
 KÖPRÜ / Yaz 95 
 Laiklik ve Sekülerizm


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İbadet
Kış 2010   [ 109. Sayı ]


Allah Sevgisinin En Güzel Tezahürü: İbadet ve Adalet

The Most Beautiful Reflection of Love for Allah: Worship and Justice

Atilla YARGICI

Yrd. Doç. Dr., Harran Üniversitesi öğretim üyesi

A. Cahiliye Dönemi’nin İbadet ve Adalet Bakımından Durumu

İbadet; tapınmak, kulluk yapmak, ta’zim maksadıyla Allah’a boyun eğmek demektir. İnsan ibadet ettiği ma’budun abdidir, kuludur. Cahiliye dönemi insanları kendi elleriyle yaptıkları putlara tapıyorlardı. Putlar, fayda veya zarar vermeyen1, işitip görmeyen2, atalarının ve kendilerinin verdikleri isimleri taşıyan3 kendi elleriyle yaptıkları heykellerden ibaretti. Bu yüzden bu güçsüz ve kuvvetsiz olan varlıkların, yaratma, insanı öldürme, öldükten sonra diriltme gibi özellikleri yoktu. Böyle varlığı ile yokluğu arasında insan için hiçbir değer taşımayan putlara tapmak, onların Allah’a hesap verme düşüncesinden uzaklaşmalarına, bencil, menfaat düşkünü, zalim, kötü arzularının peşinden koşan insanlar olmalarına yol açmıştır. “Hem dediler ki, o hayat sırf bizim dünya hayatımızdan ibarettir, ölürüz ve yaşarız ve bizi ancak zaman helâk eder, halbuki buna dâir bir ilimleri yoktur, onlar sadece zannederler”4 ayetine göre, onların, ahirete inanmaları, başka bir dünyayı yaratacak güce sahip bir varlığa inançlarının olmamasından kaynaklanıyordu. Böyle inancın yokluğu, kendi ürettikleri putların böyle bir güçten mahrum olması da dünyayı tercih eden insanların sorumsuzca yaşamalarına sebep oluyordu.

Putlara bağlılıkları, bir taraftan Allah’ı sever gibi onları sevmelerine5, diğer taraftan onlar vasıtasıyla birbirlerini sevmelerine6 sebep olmuştur. Başka bir ifadeyle onlar, put sevgisi merkezli bir dünya görüşü oluşturmuşlardır.

Bu sevgi, bu bağlılık ve bu tapınma, aslında onların kendi menfaatlerine tapınmaları demekti. Çünkü kendilerin yerleştirdiği Kabe’nin etrafında bulunan 360 civarındaki put, kabilelerin Mekke’ye akın etmelerine ve ticaret yapmalarına sebep oluyor, bir başka ifadeyle bu da elit Mekke müşriklerini hayli memnun ediyordu.7 Çocuklarına Abduluzza, Abdulmenat gibi isimler vermeleri, onların putlara tapmasının geleneksel olduğu kadar duygusal/ekonomik bir boyut da taşıdığını göstermektedir. Bu putları Allah’a ortak koşanlar, dünyaya, lezzetlere ve zulme dalmışlardı ki, kendi aciz ve zayıflıklarının farkında bile değillerdi. Hatta Cahiliye Arap şiirlerine bakılacak olursa, başka kabile ve zayıf fertlere yaptıkları haksızlık ve zulümleri kahramanlık olarak görüyorlar ve bununla da övünüyorlardı. Zor durumlarda kaldıklarında aciz olduklarını hissedip Allah’a yalvarmış olsalar da, bu durum zorluk ortadan kalktığında değişiyor ve tekrar taptıkları putlara dönüyorlardı. O günkü Cahiliye toplumunda, akrabaya, yoksula, fakire yardım etmek, çok nadir görünen bir hasletti. İyilik yapanlar, bunu bir cömertlik gösterisine dönüştürüyorlardı. Peygamberimiz’in (a.s.m.) bir hadislerinde buyurdukları gibi onlar, “abdu’d-dirhem, abdu’d-dinar” olmuşlardı. Yani, paranın kulu haline gelmişlerdi. Peygamberimiz (a.s.m.), paranın kullarının helak olduğunu bildirmiştir. Allah’tan başka varlıklara tapan bu insanların, nefislerinin taşkınlıklarını kontrol altına almalarını sağlayacak bir güç, bir sistem yoktu. Bu yüzden zulümde, haksızlıkta, adaletsizlikte, tecavüzde sınır tanımıyorlardı.

Çünkü her insanda bulunan gazab, şehvet ve akıl kuvvesini terbiye edecek mürebbi yoktu. Bu yüzden bu duyguların ifrat derecede kullanılmasının önünde hiçbir engel bulunmuyordu.

B. Kur’an’a Göre İbadet ve Adalet

Kur’an nazil olmaya başladığında ibadet bakımından durum böyledi. Putlara tapmanın aklî, kalbî ve vicdanî bir temeli yoktu. Körü körüne atalara bağlılık en büyük dayanakları idi. Kur’an’ın sorduğu gibi, “ya ataları yanlış yolda ise”. Gerçekten de ataları yanlış yolda idi. Fakat bunu fark edecek durumda değillerdi. İslam geldiğinde, Allah’a temelsiz bir ibadeti emretmedi. Önce iman temelini attı, Allah’a ve diğer iman esaslarına kuvvetli bir iman temelini yerleştirdi. Kur’an’ın açtığı tefekkür yoluyla aklını çalıştırmaya başlayan insan, Allah’ı isim ve sıfatlarıyla, kainattaki yansımalarıyla tanır. Zaten Allah’ı kendisiyle ilgili enfüsî, kainatla ilgili afakî tefekkür sonucunda tanıyan bir kimse, her şeyi en güzel şekilde yaratan, her şeyi ihsan eden, her şeye merhamet eden, her şeyi terbiye eden Rabbini sevmeye başlar. Yani, kendi iç aleminde, iman-ı billah, marifetullah ve muhabbetullah çizgisini takip eden böyle bir insan şöyle bir soruyu kendisine sorar: Acaba beni bu kadar cömertçe besleyen, bana merhamet eden, her türlü nimeti en güzel ve en faydalı şekilde ikram ve ihsan eden, Rahman, Rahim, Gafur, Afuvv, Kadir, Rezzak, Cemil, Kerim, Muhsin, Mücemmil olan Rabbime karşı nasıl teşekkür edebilirim?

Aslında yapılan her iyiliğe karşı teşekkür etmek fıtratında yaratılan insanın, her şeyi en mükemmel şekilde ihsan ve ikram eden Rabbine karşı böyle bir duygu içinde olması onun fıtratının gereğidir. Tefekkür bu fıtratın gereğini yerini getirmede insana yardımcı olan önemli bir güçtür. Pratik yönü bulunmayan soyut bir sevginin insanlar arasında dahi fazla bir değeri yokken, böyle pratiğe dönüşmeyen soyut bir sevginin Allah hakkında gerçek bir sevgi olması mümkün değildir. Bu yüzden, sevgi, Allah’a olan bu teşekkürün hem söz hem de öz ile yapılmasını gerektirmektedir. İşte teşekkür, sevginin pratiğidir. Buna da dinimizde ibadet denmektedir. Böyle bir teşekkür anlamındaki ibadetin şekli ve sınırları, insanın iradesine bırakılmamış, bizzat Ma’bud-u Hakikimiz olan Allah tarafından belirlenmiştir. “Ey insanlar, Allah’a ibadet edin”8 ayeti, bütün insanlara Allah’a olan sevgilerinin sonucunda oluşan teşekkür duygusunu ibadet şeklinde yerine getirmelerini emreder. Zaten, insanlar, hatta cinler de sadece Allah’a ibadet etmek için yaratılmışlardır.9 İnsanın bu ibadet görevi ise, birkaç gün ile sınırlı değildir; ölene kadardır. “Yakin (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et”10 ayeti kulluk görevinin ölene kadar yapılması gerektiğini beyan etmektedir. Çünkü Allah’ın insana lütuf ve ihsanları ölene kadar devam etmektedir. Ölmekle, başka bir alemin kapısı açılmakta ve insanın dünyadaki imtihan süresi sona ermektedir. Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, insanın asıl yaratılış amacı, imandan sonra ibadettir.

Diğer taraftan yüce Allah, Kur’an’da birçok ayette adaletli olmayı, adaletle hükmetmeyi emretmektedir.11 Kur’an’ın adalet hususunda önem verdiği konulara baktığımızda, bunların başında şahitlik etmenin geldiğini görürüz. Bazı ayetlerde, insanın ana-babası da dahil yakınları aleyhinde dahi olsa Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutmak gerektiği ifade edilmektedir.12 Yetim malı konusunda, ölçü tartı konusunda dikkatli olmaya çağıran bir ayette adalet vurgusunun ön plana çıktığını görmekteyiz.13 Aynı zamanda Rahman Suresi’nde Cenab-ı Hakk ölçü ve tartıyı adaletle yapmayı, noksan tutmamayı emretmektedir.14

Şu iki ayet ise adalet başlığı altında yapılması gerekenleri bildirmektedir:

“Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; çirkin utanmazlıklardan (fahşadan), kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz.”15

“Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever.”16

Görüldüğü gibi, ayetlerde her şeyden önce adaletli olmanın emredilmesi, adaletli olmanın kendisinin “bir ibadet” olduğunu göstermektedir. Çünkü ibadet, Allah’ın emirlerini yapmak, yasaklarından kaçınmaktır. Diğer taraftan, ana-babalarımızın, yakınlarımızın aleyhine de olsa şahitlik, ölçü tartıda verirken eksik, alırkan fazla ölçüp tartarak haddi aşmamak, Müslüman olmasalar da akrabalarımıza iyilik, ihsan, kötülüklerden uzak kalmak gibi hususlar da Kur’an’da adaletle ilgili ayetlerin muhtevasında zikredilmektedir. O halde adalet, ifrat ve tefritten uzak, ölçülü, dengeli, kimseye zarar vermeyen bir tavır içine girmeyi ifade etmektedir. Bunları yapmak ise Allah’ın emirlerini yapıp yasaklarından kaçınmak anlamında olduğunda ibadet etmek anlamına gelmektedir.

C. İbadetin Hz. Muhammed’e (a.s.m.) Uyma Boyutu

Allah’ın emrettiği bu ibadeti Kur’an’ın bildirdiği şekilde yapmak gerekir. Ancak, bu ibadetlerin nasıl olacağını da en güzel şekilde Hz. Muhammed (a.s.m.) bize göstermiştir. Biz Kur’an’da kısa olarak bildirilen ibadet ile ilgili emirlerin uygulamasını Hz. Muhammed’de (a.s.m.) görürüz. O nasıl namaz kılmışsa öyle kılarız, o nasıl oruç tutmuşsa öyle tutarız. O bütün ibadetleri nasıl yapmışsa biz de aynısını yaparız. Bu bir zorunluluktur. Bu zorunluluk ayetlerde de ifade edilir. “Allah’a ve Resulüne itaat edin ki, merhamete nail olasınız.”17 “Kim Resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.”18 Görüldüğü gibi bu ve benzeri ayetler, Allah’a olduğu kadar, onların emirlerini en güzel şekilde yerine getiren, yasaklarından en mükemmel şekilde kaçınan Hz. Muhammed’e (asm) itaat edilmesini de emretmektedir. Çünkü Hz. Muhammed (asm), Allah’ın resulüdür, Allah tarafından terbiye edilmiştir ve insanlara iman, ibadet ve ahlakta en güzel örnektir. Kur’an onun yüce bir ahlak üzere olduğunu19 ve onda mü’minler için güzel bir örnek bulunduğunu da bildirir.20 Bu ayetler de ona itaat etmenin, Allah’a sevgimizin eseri olan şükrümüzü ve kulluğumuzu izhar etmenin en güzel temelini oluşturmaktadır.

İbadetin Peygamberimiz’e (a.s.m.) itaat boyutunun Allah sevgisiyle kuvvetli bağını şu ayet-i kerime açık bir şekilde gösterir: “De ki, ey Muhammed! Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tabi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin.”21

Said Nursi 11. Lem’a’da bu ayet-i kerimeyi tefsir ederken şöyle der: âyet-i azîmesi, ittibâ-ı sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat’î bir surette ilân ediyor. Evet, şu âyet-i kerime, kıyâsât-ı mantıkıye içinde, kıyas-ı istisnâî kısmının en kuvvetli ve kat’î bir kıyasıdır. Şöyle ki:

Nasıl mantıkça kıyas-ı istisnâî misali olarak deniliyor: “Eğer güneş çıksa gündüz olacak.” Müsbet netice için denilir: “Güneş çıktı. Öyleyse netice veriyor ki, şimdi gündüzdür.” Menfi netice için deniliyor: “Gündüz yok. Öyleyse netice veriyor ki, güneş çıkmamış.” Mantıkça, bu müsbet ve menfi iki netice katîdirler.

Aynen böyle de, şu âyet-i kerime der ki: Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habibullaha ittibâ edilecek. İttibâ edilmezse, netice veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullahın Sünnet-i Seniyyesine ittibâı intaç eder.

Evet, Cenâb-ı Hakka iman eden, elbette Ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâşüphe, Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur.

Evet, bu kâinatı bu derece in’âmât ile dolduran Zât-ı Kerîm-i Zülcelâl, zîşuurlardan o nimetlere karşı şükür istemesi, zarurî ve bedihîdir. Hem bu kâinatı bu kadar mucizât-ı san’atla tezyin eden o Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl, elbette, bilbedâhe, zîşuurlar içinde en mümtaz birisini Kendine muhatap ve tercüman ve ibâdına mübelliğ ve imam yapacaktır. Hem bu kâinatı had ve hesaba gelmez tecelliyât-ı cemal ve kemâlâtına mazhar eden o Zât-ı Cemîl-i Zülkemal, elbette, bilbedâhe, sevdiği ve izharını istediği cemal ve kemal ve esmâ ve san’atının en câmi ve en mükemmel mikyas ve medarı olan bir zâta, herhalde en ekmel bir vaziyet-i ubudiyeti verecek ve onun vaziyetini sairlerine numune-i imtisal edip herkesi onun ittibâına sevk edecek. Tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.”

Görüldüğü gibi, Allah’a itaat yollarının en müstakimi, en makbulü ve kısası Allah’ın Habibi olan Peygamberimiz’in (a.s.m.) gösterdiği yoldur.

D. Nursî’nin Görüşleri Işığında İbadet-Adalet İlişkisi

O halde ibadet, Allah ve Resulüne itaat etmektir. Bu Allah sevgisinin neticesi, şükrün gereğidir. Böyle bir durum, ayette bildirildiği gibi, Allah’ın mümini sevmesine ve günahlarını affetmesine sebep olacaktır. Bir insanı Allah severse, ondan razı olmuş demektir. O halde Allah tarafından sevilmek için, Allah’a ibadet etmek gerekir. Peki, öyleyse ibadeti nasıl tarif edebiliriz?

Said Nursi, insanın yaratılış amacı olan ibadeti etrafını cami, ağyarını mani olacak bir tarif ile tarif etmektedir. Bu tarif, Kur’an’ın mesajını daha iyi anlamamıza yardımcı olmaktadır. Aynı zamanda Kur’an’da vurgulanan adalet ile ibadet kavramları arasındaki ilişkiyi doğru bir şekilde kurmamızı sağlamaktadır.

Nursi’ye kulak verelim:

“Dergah-ı ilahide abd, kendi kusurunu, acz ve fakrını görüp kemal-i Rububiyetin ve kudret-i Samedaniyyenin ve rahmet-i İlahiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.”22

Görüldüğü gibi kullukta esas olan şey, insanın kusur, acz ve fakrını görmesi, Allah’ın kendisini terbiye ettiğini, her ihtiyacını giderdiğini, hem verdiği nimetlerle, hem de işlediğini kusurlarını affetmesiyle merhametini gösterdiğini anlamalı, bu anlayış neticesinde Allah’ın önünde “hayret ve muhabbetle” secde etmelidir. Buradaki hayret, şaşkınlık demektir. Yani, insanın Cenab-ı Hakk’ın kendisine yaptığı bu ihsan ve iyiliklerden, bu ikramlardan dolayı bunun sebeplerini düşünerek hayret içinde kalmasıdır. Muhabbet ile secde etmesi ise şudur: Yüce Allah’ın ikram ve ihsanları, isim ve tecellilerinin güzelliği ve mükemmelliği Allah’ı tanımasına ve sevmesine sebep olmakta, bu sevgi de insanı Allah’a secde etmeye, yani O’na kulluk yapmaya sevk etmektedir.

Nursi, bir başka yerde, ibadetin en geniş anlamıyla “Allah’ın emirlerini yapıp, yasaklarından sakınmak” olduğunu ifade etmektedir.23

Bu tarifleri tahlil ettiğimizde şöyle bir tablo ile karşılaşırız:

İnsan diğer hayvanlardan farklı olarak aciz, zayıf, kusurlu ve fakir olarak yaratılmıştır. İbadetin özü, insanın bu eksiklerinin farkına varmasıdır. Yaşamak zaten farkına varmak demektir. Neden bu dünyaya gönderildiğinin farkına varmadan, kendi yaratılış özelliklerinin de farkına varamaz. İnsanlar varlıkların en acizi olarak dünyaya gelir. Diğer hayvanlar kısa sürede ayağa kalkıp hayat şartlarına uyum sağlamalarına rağmen, insan yürüyemez, konuşamaz, bir şey yapamaz bir şekilde dünyaya gönderilir. Büyüdükçe bu acizlik kısmen kalkar. Ama bu defa acizlik başka boyutlarda kendisini gösterir. Musibetler, hastalıklar, ölüm gibi hayatın gerçekleri, insanın aciz bir varlık olduğunu iliklerine kadar hissetmesine sebep olur. İnsan aynı zamanda zayıftır da. Bir mikroba mağlup olur insan. Bütün ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar zayıftır. Diğer taraftan noksanları çoktur, kusurludur insan. Hata yapma kabiliyetinde yaratılan, bununla imtihan edilen iki varlıktan birisidir. Öte yandan bir de fakr var insanda. Kur’an’da ifade edildiği gibi “Siz Allah’a muhtaç olan insanlarsınız (entüm fukarau ilallah). Allah zengin ve övgüye layıktır.”24 Görüldüğü gibi ayette, insanların Allah’a muhtaç olduğu gerçeğini ifade etmek için “fukara” tabiri kullanılmakta ve herkese bu fakrı hatırlatılmaktadır. Buna göre, dünyada maddi olarak zengin olsun, fakir olsun herkes Allah’a muhtaç. Ama kimi bunun farkında kimi de farkında değil. İnsan dünyada hayatını devam ettirmek için her şeye muhtaçtır; havaya, suya, sebzelere, tahıllara ve meyvelere. Bütün bunları kendi gücüyle yapması mümkün değildir. Allah havayı, suyu vermese bütün canlılar gibi insan da ölür. Güneşi döndürmeye kimin gücü yeter? Diğer taraftan ebediyet isteyen duygularını geçici bir dünyada tatmin etmesi imkânsızdır. Bu yüzden ahiret alemlerini getirecek güce sahip bir Allah’a muhtaçtır insan.

Bütün bu eksik özelliklerini fark eden insan şunu düşünecektir:

“Benim kemal sıfatlara sahip bir Rabbim var. Hastalıklar ve musibetlerle acizliğimi göstererek beni terbiye etmek istiyor. Bana bu acizliğimi giderecek olanın kendisi olduğunu hatırlatıyor. Aynı zamanda benim Rabbim Kadir’dir. Her şeye gücü yeter. Benim her türlü dünyevi ihtiyacımı olduğu gibi, ebediyet arzu ve isteğimi ahireti yaratarak giderecek olan O’dur. Benim böyle zayıf, aciz ve fakr içinde yaratılmam, kusurlarımın olması, hep O’na yönelmek, O’na kulluk yapmak için verilmiş fırsatlardır. Bu fırsatları kazanca dönüştürmek de benim elimdedir. Fırsatı kazanca dönüştürmenin tek yolu da kulluktur.”

İşte kendi noksanlıklarının farkına vararak kendisini böyle tahlil eden bir kimse, Allah’ın emirlerini yapıp onun yasaklarından kaçınarak ibadetin anlamını gerçekleştirir. Ona yapılan bu kulluk, vicdanî ve aklî olan imanî hükümleri terbiye ve takviye eder. Yani onları geliştirir, kuvvetli hale getirir. Bu yüzden imanın eserleri ve tesirleri zayıf kalmaktan kurtulmuş olur. Risale-i Nur’daki bir başka ifadeyle, “imanî hükümlerin takviye ve inkişaf ettirilmesi ancak tekrar ile teceddüd eden ibadetle olur.” Böyle bir ibadet yine Risale-i Nur’da geçen ifadelerde “zihinlerini Sani-i Hakim’e çevirir. Bu çevirme, itaati ve boyun eğmeyi netice verir. Bu da kulu, mükemmel bir intizam altına sokar.”25

Burada, ibadetin zihinleri Sani-i Hakim’e çevirmesi, bunun itaati gerektirmesi, bunun da insanı mükemmel bir intizam altında tutması dikkatli okunması gereken hususlardır. Çünkü burada ibadetin, insanın hem Rabbi ile ilişkilerini düzene soktuğu, hem de insanlar ile münasebetlerini düzenlediği ifade edilmektedir. Bu ifadeler, ibadetin genel anlamını ve amacını ortaya koymaktadır. O halde ibadet ile insanlar Allah’a yönelirler. Allah’a yönelenler, ona kulluk yapar. Bu kulluk o insanı “mükemmel bir intizam altına sokar.”

Burada, kulun mükemmel bir intizam altına girmesi nasıl gerçekleşecektir sorusu akla gelmelidir. Bu soruya verilecek cevap, ibadet ile adalet arasındaki yakın ilişkiyi de ortaya koymaktadır:

İnsanın mükemmel bir intizam altına girmesi, fıtraten sınır konulmamış akıl, gazap ve şehvet kuvvelerine sınır konulması demektir. Bunu yapacak olan ancak ibadettir. Çünkü Allah’ın emirlerini yapıp yasaklarından kaçınmak demek olan ibadet, insanı kötülüklerden uzaklaştırırken, iyilikleri yapmaya da sevk eder. Çünkü ibadet eden bir insan, bir taraftan farz olan ibadetlerini yaparken, diğer taraftan Kur’an’ın bildirdiği ahlak kurallarına uyma çabasında olur. Bütün bunlar, Allah emrettiği için yapıldığından zihinleri, bütün isim ve sıfatlarıyla Allah’a çevirir. Allah ile insan arasındaki bu kopmaz bağ, ona olan güçlü imanın bir eseridir aynı zamanda. Bu durumda ahirette yapacağı kötülüklerden dolayı Allah’ın hesap soracağını, iyiliklerden dolayı mükafat vereceğini düşünerek, ifrat ve tefritten uzak kalır. Vasat üzere yaşayan bir insan olur. İşte Nursi, bu dengeyi adalet olarak isimlendirir: Ona göre sırat-ı müstakim, şecaat, hikmet ve iffetten oluşur. Bu da aynı zamanda adalettir.26 Yani bu insanın duygularının dengede olması, ölçülü ve vasat bir şekilde kullanılması anlamına gelir. İşte ibadetin adaletle ilişkisine önce bu yönden bakmak gerekir. İbadet insanın, duygularında adaletli yani ölçülü ve dengeli, ifrat ve tefritten uzak olmasını sağlar.

İç dünyasında bu kuvveler dengesini, adaletini sağlayan bir insan, dış dünyaya, etrafındaki kimselere, aile fertlerine ve emri altında çalışanlara ya da münasebette olduğu kimselere de hep adalet ile muamele eder. Kendisine zarar vermediği gibi, başkalarını da zarar vermekten kaçınır. Çünkü hem kendine, hem de başkalarına zarar vermek, ibadete aykırıdır. Zarar vermemek ibadettir. Bu yüzden, sevgi ve şefkat dolu bir insan çıkar karşımıza. İman ve ibadetin terbiye ettiği ideal insan…

İbadet ile adalet arasındaki ilişkinin en önemli sırrı şudur:

İbadet her yapıldığında, Allah hatıra gelir. Namaz, oruç, hac, zekat, Allah’ın ahlaki emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak; insanın imanını takviye ve inkişaf ettirir. Kişinin Allah’a, peygamberlere, meleklere, ahiret gününe, kadere olan imanı kuvvetlenir. Bu iman esaslarının tahkiki hale gelmesi, insanın kalbinde iyiliklere karşı teşvikçi, kötülüklere karşı bir yasakçı oluşmasını sağlar. Böyle bir insanın imanı ibadeti, ibadeti imanını güçlendirir. Zulüm ve haksızlıkların cezasını çekeceğine inanan bir insanın, ailevi ve toplumsal hayatta zarar veren, terör estiren bir insan olması mümkün değildir. Herkesi seven, herkese saygı gösteren, iyilik yapan bir kimse haline gelir. Hele de Allah’ın adaletli olanları seveceğini bildirdiği ayet-i kerimeyi27 duyunca, adalet ve hakka olan bağlılığı daha da artar. Bu arttıkça toplumun huzur ve mutluluğuna inanılmaz olumlu katkılarda bulunur. Böyle bir insan, Allah tarafından sevildiği gibi insanlar tarafından da sevilir. Adalet herkesin arzuladığı bir şey olunca, adaleti gerçekleştirenler, yaşantılarında dengeli hareket edenler, temiz ruhları kendisine çeker. Bir sevgi atmosferinin oluşmasına katkı sağlar.

Sonuç

İşte böyle bir insan, Kur’an’ın öngördüğü bir insandır. Kur’an’a karşı bir çığır açma iddiasındaki inanç temellerinden yoksun felsefe ekollerinin öngördüğü insan ise hedonist, bencil, kibirli, kendi zayıflığının ve acizliğinin farkında olmayan ve kendisini güçlü zanneden insandır. Böyle bir insan, fıtraten sınır konulmamış duygularını ifrat derecede kullanır ve namusları payimal etmede, zulüm etmede, insanları kandırmada sınır tanımaz. Adaletsiz, dengesiz bir insan olur. İşte Cahiliye dönemi insanının portresi de böyledir. İnanç, ibadet ve ahlaktan soyutlanmak isteyen kimselerin ve toplumların görüntüsü, böyle adalet, ölçü, denge mefhumunun olmadığı, zulüm, haksızlık, gasb, adam öldürme, tecavüz gibi olumsuz durumların normal olarak karşılanıp uygulandığı bir görüntüdür. Bu görüntü, kirli, pis olduğu kadar, insanların huzurlarını bozucu, dünyada ve ahirette insanları mutsuzluğa sevk edici bir durumdur. Halbuki Kur’an’ın önerdiği iman, ibadet ve ahlak insanı, kendi içinde duygularının dengesini kuran bir insandır. Bu denge toplumsal huzur ve mutluluğun, sosyal adaletin de garantisidir. Artık insanın önünde iki yol var: Birisi iman-ibadet-ahlak yolu, diğeri ise imansızlık, ibadetsizlik, ahlaksızlık ve adaletsizlik yolu. Artık birisi seçmek iradelerimize kalmış bir şey.

Öz

Kur’an’a karşı bir çığır açma iddiasındaki inanç temellerinden yoksun felsefe ekollerinin öngördüğü insan, hedonist, bencil, kibirli, kendi zayıflığının ve acizliğinin farkında olmayan ve kendisini güçlü zanneden insandır. Böyle bir insan, fıtraten sınır konulmamış duygularını ifrat derecede kullanır ve namusları payimal etmede, zulüm etmede, insanları kandırmada sınır tanımaz. Adaletsiz, dengesiz bir insan olur. Cahiliye Dönemi insanının portresi de böyledir. İnanç, ibadet ve ahlaktan soyutlanmak isteyen kimselerin ve toplumların görüntüsü, adalet, ölçü, denge mefhumunun olmadığı, zulüm, haksızlık, gasb, adam öldürme, tecavüz gibi olumsuz durumların normal olarak karşılanıp uygulandığı bir görüntüdür. Bu görüntü kirli, pis olduğu kadar, insanların huzurunu bozucu, dünyada ve ahirette insanları mutsuzluğa sevk edici bir durumdur. Halbuki Kur’an’ın önerdiği iman, ibadet ve ahlak insanı, kendi içinde duygularının dengesini kuran bir insandır. Bu denge toplumsal huzur ve mutluluğun, sosyal adaletin de garantisidir.

Anahtar Kelimeler: Allah sevgisi, ibadet, adalet, Cahiliye dönemi, iman

Abstract

Human as foreseen by the philosophy schools with the claim to make an epoch against the Qur’an and lacking bases of belief is the one, who is hedonist, selfish, unaware of his/her own weakness and considering him/herself as strong. Such a person uses his/her innate unlimited emotions in excessive degree, and does not consider any limits in ruining people’s lives, suppressing and cheating them. He/she becomes an unjust and erratic person. Portrait of the person in pre-Islamic age of ignorance is just like this. People and societies that want to isolate themselves from worship and ethics seem as the one where there are no notions of justice, measure, balance, where negative situations as suppression, injustice, seizure, murder and rape are considered as normal. Such a view is not only dirty, but also bear some characteristics to destroy people’s peace and to lead them towards unhappiness in the earth and afterlife. On the other hand, person of belief, worship and ethic as foreseen by the Qur’an is the one, who can balance his/her emotions. Such a balance is the guarantee for social peace, happiness and justice as well.

Keywords: The Love of Allah, worship, justice, pre-Islamic age of ignorance, belief

Dipnotlar

1- Maide, 5/76; Enbiya. 21/66.

2- Meryem, 19/42.

3- Yusuf, 12/40.

4- Casiye, 45/24.

5- Bakara, 2/165.

6- Ankebut, 29/25.

7- Hasan, İbrahim Hasan, Tarihu’l-İslam, Kahire, 1964, s. 70-72.

8- Nisa, 4/36.

9- Zariyat, 2/56.

10- Hicr, 15/99.

11- Nisa, 4/58; Maide, 5/42.

12- Nisa, 4/135; Maide, 5/8.

13- En’am, 6/152.

14- Rahman, 55/9.

15- Nahl, 16/90.

16- Mümtehine, 60/8.

17- Al-i İmran, 3/132.

18- Nisa, 4/80.

19- Kalem, 68/4.

20- Ahzab, 33/21.

21- Al-i İmran, 3/31.

22- Nursi, Said, Sözler, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1978, s. 37-38.

23- Nursi, Sözler, s. 92.

24- Fatır, 35/15.

25- Nursi, İşâratü’l-İ’caz, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1978, s. 93.

26- Nursî, İ. İcaz, s. 24.

27- Maide, 5/42.

Yukarı