2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1485

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 99 
 Popüler Kültür
 KÖPRÜ / Yaz 95 
 Laiklik ve Sekülerizm


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İbadet
Kış 2010   [ 109. Sayı ]


İmam Mâtürîdî’ye Göre İbadetlerin Gerekliliği ve Rasyonel Temelleri

The Necessity of Praying According to Imam Al-Maturidi and its Rational basis

Hülya ALPER

Doç. Dr., M. Ü. İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi

Giriş

Ehl-i Sünnet kelâmının kurucu isimleri arasında bulunan İmam Mâtürîdî (ö. 333/944), her konuda olduğu gibi ibadetler hakkında yaptığı açıklamalarda da sadece vahyî beyanları zikretmekle yetinmemiş, konuyu rasyonel açıdan ele alarak tartışmıştır. Hatta onun ibadetin gerekliliği fikrini öncelikle rasyonel temeller üzerine bina ettiği söylenebilir. Özellikle “niçin insan Allah’a ibadet etmeli?”, İbadetler neden gereklidir?” gibi sorulara verdiği cevaplarda aklî izahlara yer vermektedir. Zaten ona göre aşağıda görüleceği gibi ibadetler kişinin Allah’a olan şükrünün ifadesi olup vahiy bulunmasa dahi aklın gerekli gördüğü bir husustur. Bu makalede başlangıçta Mâtürîdî’nin ibadetleri şükür olarak değerlendirmesi üzerinde durulacak, devamında Allah’a şükrün gerekli kılınmasının nedenleri ortaya konulacak, daha sonra da İslâm’ın esaslarından sayılan belirli ibadetlerin hikmetleri irdelenerek makale sonlandırılacaktır.

1. İbadet: Allah’a Şükrün İfadesi

İmam Mâtürîdî’nin düşünce sistemi içinde ibadet hakkında fikir beyan edebilmek için öncelikle şükür kavramı üzerinde durmak gerekir. Çünkü Mâtürîdî, ibadeti şükürle ilişkili bir biçimde ele alarak değerlendirmektedir. Mâtürîdî’ye göre söz, amel ve inançta bütün varlığın Allah’a has kılınması”1 şeklinde tanımlanabilecek ibadetlerin hepsinin temel gayesi, Allah’a olan şükrü ifade etmektir. Dolayısıyla Allah’a yönelerek yerine getirilen ibadetlerin tamamı, insanın Rabbine karşı duyduğu şükrü dile getirmektedir.

Bu sebeple ibadetler, şükrün anlam alanı içine girmektedir. Zira çeşitli şekillerde açıklanan şükrün anlamlarından biri de “insanın, kendisine verilen nimeti, sadece Rabbine taatta bulunmak için kullanmasıdır.”2 Buna göre insanın yerine getirmekle yükümlü tutulduğu her bir ibadetin, aynı zamanda O’na olan şükre karşılık geldiği açıktır. Nitekim Hz. Peygamber aleyhisselâm bütün taat fiillerinin şükrün kapsamı içinde olduğunu belirtmiştir. Hz. Peygamber’in, geçmiş ve gelecek günahlarını Allah bağışladığı halde, neden ayakları şişinceye kadar namaz kıldığını soranlara “Şükreden bir kul olmayayım mı?”3 şeklinde cevap vermesi bunun delilidir.4 O halde “Allah’a ibadet eden herkes aynı zamanda O’na şükretmiş olur” hükmüne varmak yanlış değildir.

Diğer taraftan bütün taat fiilleri şükür altında yer aldığına ve hepsinin gayesi de Allah’a duyulan şükrü göstermek olduğuna göre ibadetin gerekliliğine yönelik bir incelemenin ulaşacağı sonuçlar, temelde şükrün neden gerekli görüldüğü sorusuna verilen cevapta bulunacaktır. Böyle bir düşünce ile aşağıda şükrün gerekliliği üzerinde durularak aslında ibadetin gerekliliği ortaya konulmaya çalışılmıştır.

2. Allah’a Şükrün Gerekliliği

Mâtürîdî, insanın Allah’a şükretmesinin gerekli olduğu hükmüne salt vahyî bildirimlerden hareketle değil, öncelikle akıl yoluyla ulaşmaktadır. Tabii Mâtürîdî böyle bir hükme, âlemi yaratan bir Tanrı’nın varlığı ile aklın iyi ve kötünün bilgisine ulaşma imkânına sahip olduğu gerçeğine dayanarak varmaktadır. Ancak Mâtürîdî, bu gerçekleri delile dayanmaksızın bir ön kabul olarak benimsememektedir. Tam aksine kullandığı aklî istidlâl metodu, onu bu gerçeklere götürmektedir. Yani en başında bunları da aklî istidlâl yolunu kullanarak temellendirmektedir. Onun düşünce aşamalarının bütününü bir makalenin sınırları içinde anlatmak mümkün olamayacağından elinizdeki çalışmada sadece Allah’a şükrün gerekliliği üzerinde durulmuştur.5

Bu noktada Mâtürîdî’ye göre aklın, adalete meyleden zulümden de kaçınan bir tabiatı bulunduğunu belirtmek gerekir. Zaten Allah’a şükretmenin gerekliliği fikri, aklın bu yapısından kaynaklanmaktadır. Zira böyle bir akıl “nimet verene şükretmenin” iyi ve gerekli bir davranış olduğunu insana bildirmektedir.6 Açıkçası Mâtürîdî’ye göre insan, kendisine nimet verip lutufta bulunanı tanıyıp teşekkür etmenin yerinde bir davranış, aksinin ise çirkin ve zulüm olduğunu aklıyla kabul eder.7 Üstelik Mâtürîdî açısından nimet verene teşekkür etmenin iyi ve güzelliği, tıpkı Mu‘tezile’nin de ifade ettiği gibi duruma ve şartlara göre değişmeyen, kendinde iyi olan hususlardandır.8

İnsan aklı, kendisine nimet lutfedene teşekkür etmeyi, nimet gerçeğini tanımayı gerekli gördüğü gibi, bu durumların karşıtı olan nankörlük ve cehâletten kaçınmayı da gerekli görür.9 Bu durumda insanoğlunu mükemmel bir şekilde yaratmakla kalmayıp yeryüzünde varolan her şeyi insanın hizmetine veren bir Tanrı’ya şükredilmesinin gerekliliği, zorunlu olarak açığa çıkar. Üstelik Mâtürîdî’nin de belirttiği gibi insanın, Allah’ın lutfunu kazanmasını hak ettirecek herhangi bir davranışı olduğu söylenemez. Dolayısıyla Allah’ın insanlara olan lutfu, ne mukabelede bulunma ne de kul tarafından kazanılmış bir hakkın Allah tarafından ödenmesi anlamına gelmemektedir. Zira insanda böyle bir durumu doğuracak hiçbir davranış vuku bulmamıştır.10 İnsanoğlu yaptığı bir iyiliğin veya davranışın karşılığı olarak verilen bir şeye dahi teşekkür etme zorunluluğu duyarken, herhangi bir iyiliği ve davranışı bulunmadığı halde kendine sunulan sonsuz ilâhi lutuflara karşı nasıl kayıtsız kalabilir? Nimet verene şükretmek iyi ve gerekli olarak görüldüğüne göre bunun Allah’a karşı yapılması elbette daha iyi ve gereklidir.

Bu genel değerlendirmelerle birlikte Mâtürîdî, insanın vücut yapısından hareketle bazı açıklamalar yapmaktadır. Ona göre Allah, insan türünü diğer canlılardan farklı bir yapıda yaratmış, onun her bir organına sonuna kadar kullanılabilecek bir esneklik vermiştir. Bu sayede insan avuçlarını açıp kapatabilmekte, bir şeyi alıp verebilmekte, eklemlerini büküp doğrultabilmekte ve çeşitli eylemleri gerçekleştirebilmektedir. Öyle görünüyor ki Mâtürîdî bu ifadeleriyle insanın diğer canlılardan farklı olarak elini kullanabilme yeteneğini imâ etmektedir. İnsanoğlunun gelişimini sağlayan bütün eylemlerinin elini kullanmasına bağlı olduğu hatırlanırsa, bu farklılığın önemi daha iyi anlaşılır. Mâtürîdî insan uzuvlarındaki bu ayrıcalığın onun kulluk için yaratıldığına işaret ettiğini düşünmektedir.11 Hatta insanın bütün organlarının ibadet etmeye elverişli yaratıldığı da söylenebilir.12

Ortaya konulan tüm bu hususlarla, akıl açısından yaradana şükrün gerekliliği temellendirilmiş olmaktadır. Peki insanın Allah’a şükretmesi ne demektir? İnsanların birbirine teşekkür etmesinden farkı nedir? Mâtürîdî, insanlar arasındaki şükrün “bir şeyin karşılığını verme ve ödüllendirme” şeklinde gerçekleştiğini ifade etmekte ve “insanlara şükretmeyen Allah’a şükretmez”13 hadisinin bu anlama delil olduğunu belirtmektedir. Ancak insanların Rablerine şükürleri kuşkusuz karşılığını verme ve ödüllendirmeyle izah edilemez. Çünkü insanın, Allah’ın kendisine verdiği en küçük bir nimetin dahi şükrünü eda etmeye gücü yetmeyeceği açıktır.

Diğer taraftan Allah’ın insanların şükrüne ihtiyacı olduğu da söylenemez. Zira Mâtürîdî’nin ifade ettiği gibi, “O, mahlûkatının kendisine tapınmasından müstağnidir. Şu halde Allah, kullarını kendi yararları için kulluğa tâbi tutarak nimetlerine şükretmelerini istemiştir ki teklife muhatap kıldıklarını dilediği gibi imtihan etmek O’nun şânına lâyıktır.”14

Bu bağlamda Mâtürîdî, Kur’ân-ı Kerim’de İsrâiloğulları’nın kendilerine verilen nimeti hatırlamalarını emreden âyetin15 şükür olarak da yorumlanabileceğini belirtmektedir. Yani nimetlerin hatırlanması emriyle, lutfedilen nimetin şükrünün başkasına değil sadece Allah’a yöneltilmesi kastedilmiş olmaktadır. Tabii âyet bu şekilde anlaşıldığı zaman artık muhatap sadece İsrâiloğulları değil bütün insanlardır. Çünkü nimetlere mazhar kılınan herkes Rabbine şükretmekle görevlidir. Yine Mâtürîdî, nimetin şükürle karşılanması emrinin, onun dil ile ifade edilmesi değil, Allah’tan geldiğinin kalp ile bilinmesi anlamına geldiğini vurgulamaktadır. Yani insanın böyle bir bilince sahip olması gerekir. Zira insan bütün ömrünü bu yolda harcasa da, Allah’ın lutfettiği nimetlerin hepsinin şükrünü eda edemez; bu durumda onun yapacağı şey bunlardan birine dahi ömrü boyunca şükürle mukabele etmekten âciz olduğunu itiraf etmesinden ibarettir.16

Bu hakikati ifade eden Mâtürîdî’ye göre insanların şükretmelerini emreden ilâhî beyânlarla kastedilen anlam, birkaç şekilde yorumlanabilir. Birincisi, Allah’a şükretmek, nimetlerin O’ndan geldiğini bilmektir. İkincisi, insanın verilen nimetlere şükrü yerine getirmekten âciz olduğunu itiraf etmesi ve bu noktadaki eksikliğini bilmesidir. Üçüncüsü insanın verilen nimeti sadece Rabbine taatta bulunmak için kullanmasıdır.17

Mâtürîdî’nin bu tasnifinde birinci ve ikinci kısma giren şükrü yerine getirmekte akıl tek başına yeterli görülebilir. Ancak akıl taatın nasıl yapılacağını, vahyin yönlendirmesi olmaksızın tek başına bilemez. Dolayısıyla üçüncü kısma yönelik şükrü yerine getirebilmek için vahyin öğretisine ihtiyaç duyar. Vahiy, insanoğluna Allah’a şükrünü nasıl yerine getireceğini beyân etmekle bu konuda akla yardımcı olmaktadır. Aslında bu da Allah’ın insanlara verdiği ayrı bir lutfudur. Diğer taraftan bütün insanlara bu noktada aynı nimetler verildiği gibi, birbirinden farklı değerde nimetler de verilmiştir. Bunların değerini ise insan bilgisinin kuşatması mümkün değildir. Dolayısıyla insanın değerini dahi kuşatamayacağı nimetlerin, şükrünün ne şekilde olacağını bilememesi tabiidir.18

Yukarıda belirtildiği gibi şükrün anlam açılımlarından üçüncüsü her bir ibadetin aynı zamanda O’na şükür manasına geldiğini gösterir.19 İşte bu ibadetlerin neler olduğu vahiy tarafından belirlenir. Ancak Mâtürîdî’ye göre, akılda nimet verene şükretme ve ona karşı nankör davranmaktan sakınma yetisinin olması, insanın emir ve yasakları ibtidâen benimsemesinde etkin bir rol oynamaktadır.20 Dolayısıyla Mâtürîdî genel olarak ibadetlerin gerekliliğini açıklarken akla dayanmaktadır. Bu genel kural yanında Mâtürîdî İslâm’ın temel esasları arasında yer alan ibadetlerin her birinin anlamı ve hikmetine dair de yorumlar yaparak bir anlamda onları da aklî açıdan temellendirmektedir. Devam eden kısımda belirli ibadetler bu açıdan ele alınacaktır.

3. İslâm’ın Esasları Olan İbadetlerin Hikmetleri

İbadetlerin hikmetleri üzerinde Mâtürîdî’nin yaptığı açıklamalara geçmeden önce temel bir prensip olarak Allah tarafından yerine getirilmesi emredilen her bir ibadette, insan aklının bilmeye güç yetiremeyeceği bazı hikmetler bulunabileceğini belirtmek gerekir. Dolayısıyla bu konuda yapılan yorumlar hiçbir zaman nihaî bilgiler olarak görülmemelidir. Nitekim Mâtürîdî bu ve benzeri konularda çeşitli izahlara yer verdikten sonra “nihaî gerçeği bilen Allah’tır”21 şeklinde bir ifade kullanmakla bu gerçeğe işaret ediyor olmalıdır. Yaratıcı hakîm, dolayısıyla fiilleri de hikmetli olduğuna göre O’nun tarafından yapılması emredilen ibadetlerde de çeşitli hikmetler bulunmalıdır. Bu prensiplerle birlikte farz kılınan her bir ibadetten faydalanacak olanın, insanın kendisi olduğunu tekrar hatırlatmak gerekir. İbadetleri yerine getirdiğinde ondan fayda görecek insan olduğu gibi yerine getirmediğinde zarar görecek olan da insandır.

İbadetlerin insana yönelik faydası hem dünya hem de âhiret hayatı için geçerlidir. Mâtürîdî’ye göre her şeyden önce ibadetler insana hem âhirette yüce varlığın huzuruna çıkacakları zaman şahit olunacak dehşet verici halleri hatırlatır, hem de öte dünyada kendilerine vaad edilen mutluluğun hazlarını hissettirir. Bu iki hal, insanı kötülükten sakındırırken iyiliğe de yöneltir. İslâm filozofu İbn Sînâ’nın (ö. 428/1037) ibadetlerin gerekliliği ve faydasına yönelik yaptığı açıklamaların bir kısmı da bu meyandadır. İbn Sînâ’ya göre ibadetler, insanlarda Allah ve âhiret hayatına yönelik duyguların canlılığını kaybetmemesi işlevini görmektedir.22

İbadetler hakkındaki bu genel bakış açısı yanında Mâtürîdî ayrıca her bir ibadetin, verilen bir nimet türüne karşılık geldiğini düşünmektedir. “Allah, kullarına beşer türünün yaşadığı her hal ve tavır yahut onlara mahsus her bir zevk için bir ibadet farz kılmıştır. Böylece onların ifa edeceği her türlü ibadet, bunu ifa edenin yaşadığı ve istifade ettiği imkân ve nimetlere mukabil bir şükür olur. Çünkü her lezzet ve hayatta faydalanılan her imkân, Allah’ın, bu lezzet ve imkânın sahibine tahsis ettiği bir nimettir.”23 Açıkçası her nimetin şükrü de kendi cinsinden yapılmalıdır. Zira şükrün edası verilen nimetin dışındaki bir şeyle gerçekleştiği takdirde o zaman burada şükürden değil bir alış-veriş ya da değiş tokuştan bahsedilir.24

Bütün ibadetleri bu bakış açısından hareketle yorumlamak mümkündür. Meselâ insan, hayatının farklı merhalelerinde ayakta durmak, oturmak veya yaslanmak gibi yaygın şekillerin bulunduğunu görmekteyiz. Bu ilâhî nimetlere şükretme amacıyla ifa edilecek ibadetlerin de namazda olduğu gibi aynı merhaleleri içermesi tabiidir. Benzer şekilde toplum hayatında ast-üst, âmir-memur sistemi değişmeyen bir uygulamadır. Aynı çizgide Allah’ın yüceliğini benimseyip daima O’na gönül bağlamak dinî açıdan da her zaman gereklidir. Buna göre İslâm’da yer alan ibadetler, kulların ibadet dışındaki hayatlarında bulundukları hal ve tavırlara paralel olarak şekillendirilmiş denilebilir.25

Mâtürîdî bu konuda detaylı açıklamalara yer verir. Ona göre Allah insan türüne bedeni ayakta tutacak gıdalar, arzularını tatmin edecek çeşitli lezzetler lutfetmiştir. Ayrıca kendileri için halk nazarında bir üstünlük ve itibar vesilesi olan servetler de vermiştir. Buna bağlı olarak da, insan tabiatınca sevilip tercih edilen nimetlerden, bir kısmının elden çıkmasını gerektiren ibadetler koymuştur.26 O halde namaz, bedeni ayakta tutacak kadar nimete, zekât servete; oruç ise lezzetlere karşılık olarak farz kılınmıştır.

Mâtürîdî bu düşüncesini başka açıklamalarla da ortaya koyar. Ona göre namaz, üzerinde Allah’a şükür borcu bulunan bedenin bütün organlarını çalıştırmayı içeren bir ibadettir. “Şunu da ilâve etmek gerekir ki namaz ibadetinde, insan bedeninde yaratılış gereği bulunan bütün yetenekler, son noktasına kadar iradî olarak kullanılmaktadır. Meselâ namazda kalbi niyet yoluyla Allah’a hasretmek; azabından endişe edip rahmetini ummak (havf ve recâ), hem zihni hem de aklı tâzim ve saygı ile diri tutmak gibi davranışlar bulunmaktadır. Dolayısıyla namaz kılanın her hareketi, Allah’ın o noktadaki sınırsız nimetine mukabil bir şükür konumunda bulunur.”27

Mâtürîdî namazın kul ile Allah arasındaki yakınlığı sağladığını ve bütün iyi davranışları bünyesinde topladığını ayrıca vurgular. Zira kulun Allah’a olan boyun eğiş ve itaat fiilinin doruk noktası namaz içinde yer alır. Çünkü namazda Allah’ın huzurunda durmak, niyaz konumunda O’nunla konuşmak, Allah için eğilerek rükûa gitmek, secdeye kapanarak yüzü toprağa sürmek gibi hareketler mevcuttur.28

Zekât ise kalpler arasında ülfet ve birliğin sağlanması amacına yardım eden, veren kimse ile diğer insanlar arasında etkili bir ibadettir. Zekâtta başkalarına yönelik olarak şefkat ve merhamet unsurları bulunmaktadır.

Üstelik servet sahipleri dünya hayatında mali açıdan üstün bir konumdadır ve onlar hayatın tadını farklı açılardan almaktadır. Bu sebepledir ki mallarının bir kısmını Allah için vermeleri emredilmiştir. Ayrıca içindeki her şeyle birlikte yeryüzü, sadece zengin bir kesim insanın değil, bütün insanların hizmetine sunulmuştur. Dolayısıyla verilen nimetlerden faydalanmak sadece zenginin hakkı değildir. O halde herkesin bu nimetlerden belirli bir ölçüde istifade etmesi için zengin, kendinde olandan fakirlere de vermelidir.29

Bununla birlikte zekâtta malın bütününün verilmesi emredilmemektedir. Zekâtın zarurî ihtiyaçların dışında kalanlar üzerinden farz kılınmasının da çeşitli sebepleri vardır. Öncelikle insanoğlu hayatını sürdürmek zorundadır. Yani sahip olunan servetin bir kısmı bedenin aslî ihtiyacıdır ve insan başkasına yardım yaparken kendini ve ailesini de ihmal etmemelidir. Hatta kendi bedeni için gerekli olanı başkalarına harcamak suretiyle Allah’a yakınlık kazanmak söz konusu değildir. Aksine insanın bedeninin sağlığı için gerekli olanı kendisine harcaması da Allah katında bir derece kazanmaya yol açar. Çünkü kişinin hayatını ve sağlığını koruması da farzdır. Ancak malî imkânların aslî ihtiyaçtan fazla olan kısmının belirli bir miktarını başkaları için harcamak Allah rızasına vesile kılınmıştır, çünkü bu kısım, beden için zaruri olmayıp zevk almaya yöneliktir.

Diğer taraftan zekât sadece senede bir farz kılınmıştır ki bu da iki temel sebeple açıklanabilir. Birincisi, zengin, muhtelif harcamalara bağlı olarak peş peşe gelen çeşitli görevlerle yükümlüdür. Burada kişiye kolaylık sağlamak amacıyla zekât ödemesi sene sonuna ertelenmiştir. İkincisi, zekât ihtiyaçtan fazla olan servet için farz kılınmıştır. Fazlalık ihtiyaçtan sonra kalan şeydir. İhtiyaçlar ise aynı seviyede devam etmeyip zaman içinde yeni harcama alanları doğabilir. Ancak bu durum, azamisi bir yıl olan belli bir müddet içinde belirginlik kazanabilir.

Diğer bir husus zekât ihtiyaçtan fazla servet için farz kılınmıştır. Ancak servet hayatın çeşitli safhaları içinde biriktirilir. Burada insan ömrü değil, bir yıl ölçü olarak belirlenmiştir. Eğer ödeme süresi ömür olarak belirlenseydi servet başkasına intikal edebilir, bu durumda da önceki durum gibi bir gereklilik ortaya çıkar ve sonuçta zekât ortadan kalkmış olurdu. Halbuki fazla servetin bir kısmının fakirlerin ihtiyaçlarını gidermek için kullanılması gerekir. Şüphe yok ki bu etkinliğin yürütülebilmesi için hem zengin hem de fakir için elverişli bir süre belirlenmelidir.30

Bu açıklamalara yer veren Mâtürîdî’ye göre Allah namaz ile zekâtın dindeki konumlarını yüceltmiş, durumlarını şerefli kılmış ve derecelerini üstün mertebeye çıkarmıştır. Azîz ve celîl olan Allah namaz ve zekâtla ilgili emirlerini Kur’ân’da muhtelif yerlerde tekrar etmiştir. Hemen hemen bütün sûrelerde bu iki husus tekrar tekrar vurgulanmıştır. Bu olgu namaz ile zekâtın durum ve konumlarının önemine, Allah nezdindeki derece ve değerlerinin üstün bulunmasına bağlı olmalıdır. Bunun için olmalı ki Yüce Allah namaz ile zekâtı geçmiş peygamberlerin şeriatlarında da farz kılmıştır. Üstelik namaz ile zekât, Kur’ân’da yer aldıkları hemen her yerde imanla paralel bir şekilde zikredilmiştir.

Bütün bu yorumların yanında Mâtürîdî, insanlar arasındaki kardeşliğin namaz ve zekâtla meydana geleceğine ayrıca işaret etmekte31 ve bu düşüncesini “Müşrikler tövbe edip namaz kılar ve zekât verirlerse din kardeşlerinizdir.”32 âyeti ile delillendirmektedir.

Dahası Mâtürîdî’ye göre namaz ile zekât, aklen de gerekli görülen iki ibadettir. Çünkü namaz bütün iyi davranışları bünyesinde toplamakta, Allah’a boyun eğiş ve ürperişin zirve noktasını oluşturmaktadır. Böyle bir hal, nakil gelmemiş olsa da aklın gerekli bulduğu bir husustur. Benzer bir şekilde zekâtta da beşerî duygu ve arzuların arınmaya tâbi tutulması ve ayıklanması söz konusudur. Bu da akıl açısından gerekli olan hususlardan biridir.33

İslâm’ın temel ibadetleri arasında yer alan oruç hakkında da Mâtürîdî aklî izahlar yapmaktadır. Şöyle ki, “yiyecek, içecek ve benzeri beşerî arzu ve ihtiyaçların yerine getirilmesi, hayatın halden hale değişmesi sebebiyle bütün zaman dilimlerinde tekdüze değildir. Bu realiteye paralel olarak oruç ibadeti belli zamanlara tahsis edilmiştir. Hayatın maddî zevkleri kesintisiz olarak devam etmediği için oruç ibadetinin de lutf-i ilâhî ile kesintisiz olması hikmete uygun görülmemiş ve oruç yıl boyu değil senede bir ay ile sınırlandırılmıştır. Yine de kefâretler, adaklar ve nafileler gibi başka sebeplerle hayatın çeşitli safhalarında oruç tutulmaktadır.”34

Mâtürîdî bedenî ibadetler olmaları açısında namaz ve orucu ayrı bir değerlendirmeye tabi tutar. Ona göre namaz ve orucun yerine getirilmesi için gerekli olan bedenî güç farklılık arzettiği için bu ibadetlerin eda edilmesi, terk edilmesi veya bazı ruhsat ve kolaylıklara tâbi tutulması noktasında da farklılıklar vardır. İnsana her an değil gün içinde belirli zaman aralıklarıyla namaz kılması emredilmiştir. Çünkü namaz ardı ardına devam edecek olsa, lezzet eleme, beşerî arzu da acıya dönüşür. Bu sebeple sürekli namaz kılmak söz konusu değildir. Farz kılınan namazlar ise insanı yapacağı normal işlerden alıkoymaz. Ancak oruç böyle değildir, bedene zarar getirir. Bu sebeple namaz ibadeti her gün, oruç ibadeti ise uzun aralıklarla farz kılınmıştır.35

Benzer bir durum hac için de söz konusudur. Nitekim hac ibadeti mükellefe ömürde bir defa farz kılınmıştır, çünkü bu ibadet -istisnalar dışında- normal halde tercih edilemeyecek uzun yolculukları gerektirir. Bu sebeple de özel bir statüde tutularak ifası hayatta bir defaya münhasır kılınmıştır.

Mâtürîdî İslâm’ın beş temel ibadetine dair böyle yorumlar yaptığı gibi ibadetlerin hikmetlerinden bahsederken cihad üzerinde de durmayı ihmal etmez. Ona göre cihad bir toplum için bedenin hayatiyetini sağlayan yiyecekler gibi önemlidir. Zira cihad terk edildiğinde Müslümanlar üzerinde düşmanın hâkimiyet kurma tehlikesi zuhur eder. Bu da bedenlerin, dinlerin ve servetlerin yok olmasına sebebiyet verir. Bu tehlikelerden korunmak için bedenin gıdasını sağlamak farz olduğu gibi cihad da farzdır.36 O halde cihadın saldırı amacıyla değil, savunma ve adaleti koruma amacıyla gerekli kılındığı söylenebilir.

Sonuç

Bütün bu değerlendirmelerinin sonucunda ibadetlerin farz kılınmasının sebebi şu cümlelerle özetlenebilir: “Allah Teâlâ bütün insanlara çeşitli nimetler lutfetmiştir, meselâ insanı tür olarak üstün konumda yaratmış, yeryüzündeki her şeyi onun emrine vermiş ve sayısız nimetleri ayaklarının altına sermiştir. İşte bundan dolayı insanın kendisine lutfedilen nimetlere mukabil Allah’a şükretmesi gereklidir.”37

Öz

Bu makalede öncelikle Ehl-i Sünnet kelâmının kurucularından biri olan ve akla yaptığı vurgu ile temayüz eden İmam Mâtürîdî’nin “ibadetler niçin gereklidir?” sorusuna verdiği cevaplar araştırılacaktır. Daha sonra, Mâtürîdî ibadetleri “şükür” ile anlamlandırdığı için, konu şükür merkezinde incelenecektir. Bu bağlamda Allah’a şükrün gerekli kılınmasının nedenleri irdelenecek ve İslâm’ın esasları arasında kabul edilen belirli ibadetlerin hikmetleri üzerinde durularak makale sonlandırılacaktır.

Anahtar Kelimeler: Mâtürîdî, ibadet, şükür, nimet, lutuf

Abstract

In this article I will analyze how Imam Abu Mansur al-Maturidi replied that of the question “why people must worship God?” Then I will focus on the term of gratitude so al-Maturidi thought that gratitude is the real meaning of worship. In this context I will examine reasons of gratitude for God. In the end, I will explain the purpose of prays which accepted the pillar of Islam according to al- Maturidi.

Key Words: al-Maturidi, worship, pray, gratitude (shukr), blessing, gracious

Dipnotlar

1- Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân (İlmî Kontrol Bekir Topaloğlu), I-XIV, İstanbul: Mizan Yayınevi 200 5-2009, I, 56.

2- Mâtürîdî, a.g.e., IV, 90.

3- Buhârî, “Rikâk”, 20, “et-Teheccüd”, 6; Müslim, “Sıfâtü’l-münâfikîn”, 79-81.

4- Mâtürîdî, a.g.e., I, 13; a.g.e., VIII, 67.

5- Bu kısım büyük ölçüde İmam Mâtürîdî’de Akıl-Vahiy İlişkisi (İstanbul: İz Yayıncılık, 2009) adlı eserime dayanılarak hazırlanmıştır. Bk. s. 198-204.

6- Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, s. 156, 274; Kitâbü’t-Tevhîd Tercümesi (çev. Bekir Topaloğlu), Ankara: TDV Yayınları 2002, s. 127, 224 (Müteakip dipnotlarda tercümedeki sayfa numaraları parantez içinde verilecektir).

7- Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, II, 325; Nesefî Tebsıratü’l-edille fî usûli’d-dîn (nşr. Claude Salamé), I-II, Dımaşk: Institut Français de Damas 1990-93, I, 458.

8- Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, s. 310 (251).

9- Mâtürîdî, a.g.e., s. 411 (328).

10- Mâtürîdî, a.g.e., s. 274 (224).

11- Mâtürîdî, a.g.e., s. 278 (227).

12- Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, XIV, 157.

13- Tirmizî, “Birr ve Sıla”, 35; krş. Ebû Dâvûd, “Edeb”, 11.

14- Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, s. 117 (96).

15- el-Bakara 2 /40.

16- Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, I, 109-110.

17- Mâtürîdî, a.g.e., IV, 90.

18- Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, s. 278 (227).

19- Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, I, 56.

20- Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, s. 411 (328).

21- Msl. bk. Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, I, 207, 208.

22- İbn Sînâ ayrıca ibadetlerin peygamberlerin insanlara öğrettiği prensiplerin zihinlerde yer etmesi, bir meleke haline gelmesi, kendileri vefat ettikten sonra öğretilerinin unutulmaması gibi faydalarından da bahseder. bk. Ömer Mahir Alper, İbn Sînâ, İstanbul: İSAM Yayınları 2008, s. 108-109.

23- Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, I, 239.

24- Mâtürîdî, a.g.e., I, 208.

25- Mâtürîdî, a.g.e., I, 242.

26- Mâtürîdî, a.g.e., I, 245.

27- Mâtürîdî, a.g.e., I, 209.

28- Mâtürîdî, a.g.e., I, 207.

29- Mâtürîdî, a.g.e., I, 207.

30- Mâtürîdî, a.g.e., I, 243-244.

31- Mâtürîdî, a.g.e., I, 207-208.

32- et-Tevbe 9/11.

33- Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, I, 208.

34- Mâtürîdî, a.g.e, I, 240.

35- Mâtürîdî, a.g.e., I, 244.

36- Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, I, 242.

37- Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, I, 208.

Yukarı