2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 1394

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 96 
 Bilim ve Din
 KÖPRÜ / Yaz 2009 
 Küresel Kriz ve Said Nursi'nin İktisat Görüşü - II


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Üçüncü Said
Güz 2010   [ 112. Sayı ]


Bediüzzaman ve Devlet Yönetme Sanatı

Bediuzzaman and the Art of Ruling the State

Ahmet BATTAL

Prof. Dr., Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi

Giriş

Makalede, Bediüzzaman’ın, devlet yönetme sanatı da denilebilecek olan siyasete ve siyaset kurumuna bakışını ve bu kurum ile ilişkilerini ele alacağız.

Şu soruya cevap arayacağız: Üç devre-i hayatı boyunca Bediüzzaman’ın ve sonrasında onun yolundan gidenlerin, siyaset kavramı ve kurumu ile ilişkisi ne biçimde ve ne seviyede olmuştur, bundan sonra nasıl olmalıdır?

Bu soruya cevap vermek için, öncelikle, siyaset ve yönetme sanatı hakkında bazı temel bilgileri konumuz yönünden ele alarak aktaracağız. Ardından, Bediüzzaman’ın üç hayat devresi arasında konumuz yönünden ne gibi farklar bulunduğunu tespit edeceğiz. Daha sonra, siyaset hakkındaki her şeye temas edecek olan bir değerlendirme yapacağız.

I. Yönetme Sanatı ve Siyaset

A. Temel kavramlar

Türk Dil Kurumu sözlüğünde “idare” ya da “yönetim”; “çekip çevirme” ya da “bir girişime ilişkin işleri belirli bir anlayış içinde yürütme” mânâsına gelmektedir.

Türk Dil Kurumu’na göre, İtalyanca kaynaklı “politika” ile Arapça kaynaklı “siyaset” kelimeleri Türkçede aynı anlamdadır. “Siyaset”, “devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış” şeklinde, “politika” ise “devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı” şeklinde tarif edilmektedir. Bununla birlikte TDK politika için bir de mecazî mânâ vermektedir: “Bir hedefe varmak için karşısındakilerin duygularını okşama, zayıf noktalarından veya aralarındaki uyuşmazlıklardan yararlanma vb. yollarla işini yürütme.” Bu mânâ, bir davranış kalıbı olarak “politik davranma” ile ilgilidir ve bu mecaz mânâsı sebebiyle, politika kavramı, siyaset kavramına nazaran daha farklı ve olumsuz bir mânâ daha içermiş olmaktadır.

Biz bu yazıda genel olarak, idare yerine “yönetim”i, politika yerine ise “siyaset”i tercih edeceğiz.

B. Genel olarak yönetim

İdare etmek teriminin karşılığı olarak “yönetim” insan topluluklarına ait bir kavramdır. (Çobanın koyun sürüsünü ya da sürücünün aracı yönetmesi günümüzde “yönetim” değil “sevk”tir). Yönetim iki yönlü bir kavramdır. Yöneteni ve yönetileni içerir. (Post modern yönetim biliminin bakış açısına göre “iki taraflı bir ilişki olarak yönetim değil, çok taraflı ve çok araçlı bir ilişki olarak yönetişim vardır ya da olmalıdır.”)

Her insan, ilişkilerinde, içinde bulunduğu pozisyon sebebiyle buna uygun statü alır; ya yönetilendir ya yönetendir ya da her ikisidir.

Bebek sadece yönetilendir.

Çocuk evde genellikle yönetilendir ama ana-baba çocuğun esiri olmuş ise aynı zamanda yöneten olur, okuldaki sınıfında ise yöneten de olabilir yönetilen de.

Yetişkin kişi, mesela çalışan olarak, işyerinde düz işçi ise yönetilendir, şef ise yönetilen ve yönetendir, müdür ise idareciliği sebebiyle yönetenliği yönetilenliğin önüne geçer.

Aynı yetişkin kişi vatandaş statüsü ile bir anlamda yönetilendir ama aynı kişi aynı vatandaş statüsüyle seçmendir; yani yönetici hakkında tercih yapmak suretiyle dolaylı biçimde de olsa yönetendir.

C. Yönetim ve siyaset ilişkisi

1. Günlük kullanımıyla “siyaset” devlet yönetiminde söz konusudur, yani kişilerin vatandaş statüsüyle muhatap olduğu yönetim aşamasında devreye girer. Ancak her toplumda siyaset yoktur. Vatandaş ve birey açısından geçerli ortak bir kavram olarak siyasetten söz edebilmek için seçme ve seçilme hakkı gibi temel siyasi hürriyetlerin mevcut olduğu toplum yapısına ve giderek siyaset kurumunu meşru bir yapı olarak tanıyan devlete ihtiyaç vardır.

Siyaset etimolojik kökeni itibariyle seyislik ile aynı kökten gelir ve seyislikle benzer anlamlar içerir: Seyis atları ve ahırı yönetir. Ama atların ve ahırın bir sahibi vardır, o da seyisi yönetir. Siyasetçi de devleti yani devletin kurumlarını yönetir. Ama o devletin de bir sahibi vardır, o da millettir.

2. Devlet idaresi ile siyaset arasında kurumsal ilişkiden başka, bir de kavramsal bağ vardır. Yönetim politikası (idare siyaseti) “yönetimin yönetimi” mânâsındadır.

Öte yandan siyaset sadece ülkenin kamusal genel yönetimi ile ilgili de değildir: “Hukuk siyaseti” hukuk alanında kurumsal yapılar kurup yönetmek demektir, “sağlık politikası” sağlık kurumlarının ve kavramlarının yönetimi demektir, bunun gibi, “istihdam politikası” ve benzeri çok sayıda terkip kullanılabilir. Siyaset kavramının bu kullanımlarında siyaset olumsuz bir anlam içermez.

Oysa ülke yönetimi anlamındaki siyaset kavramının algılanan muhtevasında bir olumsuzluk vardır.

3. Ne oldu da siyaset, “negatif imaj” sahibi bir kavram haline geldi?

Yönetilen bozuldu, yöneten bozuldu, böylece yönetim de bozuldu. İnsanın ulvi yönü bozuk olandan uzak durmak ister. Süfli yönü ise bozar. O halde “siyaset”in imajı düzelebilir, ama bu, ancak insanın ulvi yönünü kuvvetlendiren topyekün ıslah ile sağlanabilecektir.

Bu sebepledir ki, topyekün ıslaha ulaşabilmek için gayret eden her “ıslahatçı”, yönetim ve siyasetle, “az ya da çok”, “evleviyetle veya tali derecede”, “şu ya da bu yöntemle ve tercihle” ama mutlaka ilgilenmek mecburiyetindedir.

4. Yönetim ile siyaset arasındaki sınır bağı şudur:

Yönetim, küçük ya da büyük, kurumsal bir yapı içeren tüm sosyal ve ekonomik topluluklarda vardır. Yönetici için yönetmek hem meslek hem de sanattır.

Yönetenler karar ve icraat diyebileceğimiz iki şeyi yapar: Düşünür, yönetimin ilkelerini belirler, planlamayı yapar ve bir de bu kararları icra eder ve denetler. Ancak yönetimde, karar vericiler ve icracılar ayrımı zayıf bir ayrımdır. Zira “salt icracı”lar dahi, icraatlarıyla, yönetime dair ham bilgiyi ürettikleri için, karar alma sürecinin bir basamağı olan bilgi üretme ve aktarma sürecine de az ya da çok katılırlar. Aynı şekilde, icracılar, yönetimin denetiminin bir geri bildirim gerektirmesi sebebiyle, doğrudan ve dolaylı geri bildirimlerle, bilgi üretme sürecine de dâhil olurlar.

Siyaset ise sadece, geniş anlamıyla devlet yönetimine ait bir kavramdır, özel sektör ve diğer sektörler (üçüncü, dördüncü, beşinci … sektör) için, bu sektördeki kurumsal yapıların yönetimi ile ilgili bir anlamı yoktur (bu kurumsal yapılarda “siyasetçi” yakıştırmasına-sıfatına sahip kişiler bulunabilir, ama bunlar için bu sıfat aslında olumsuz ve eleştirel bir mânâda kullanılır).

Siyasette, siyasetçi, halkın taleplerine aracılık etmek anlamında ve dolaylı biçimde halk tarafından yönetilen durumunda olmakla birlikte devlet kurumları ve çalışanları açısından daima yöneten taraftadır. Siyasetçi için yönetmek bir iş ve bir sanattır ama genellikle bir “meslek” değildir.

Siyasette, siyaset yapanlar (siyasetçiler) siyasi yönetimin ilkelerini belirler ve planlar. İcrayı ise bürokrasi denilen yapıya bırakır. Bürokrasi, doğrudan “siyaset üretmeyen” bir yapıdır. Ancak, siyaset üretenlere ham ve işlenmiş bilgi üretir ve bu yolla siyaseti etkileyip yönlendirir.

O halde özetleyecek olursak, “siyaset”; devlet yönetiminin, ilke belirleme, planlama ve icrai kararlar alma sürecinin adıdır. Dolayısıyla yönetimin temel prensipleri bu yönetim türü için de geçerlidir. Aşağıda konuyu bu temel yaklaşımla ele alacağız.

II. Bediüzzaman’ın Üç Hayat Devresi ve Yönetme Sanatına Bakışı

A. Bediüzzaman’ın hayat devreleri

1. Bediüzzaman kendi hayatını üç döneme ayırmaktadır. Doğumundan 1919’a kadar geçen Birinci Said veya Eski Said dönemi. 1924’ten 1950’ye kadar İkinci Said ya da Yeni Said dönemi (kanaatimizce 1919-1923 arasını iki Said arasındaki “geçiş dönemi” olarak tarif etmek doğru olur) ve bir de 1950’den 1960’taki vefatına kadar geçen Üçüncü Said dönemi.

2. Bediüzzaman’ın birinci ve ikinci hayat devreleri arasında, önemli ve hatta bazı konularda zıtlık seviyesine ulaşan farklar vardır. Bu farkların hem içsel hem de dışsal yönü vardır.

İçsel (enfüsî) yön şudur: Bediüzzaman, hayatının ilk döneminde, geleneksel dinî kaynaklar yanında, o dönemde tüm dünyayı sarmış olan pozitivizmin ve başka izmlerin pozitif ya da negatif etkisi altında yazılmış olan çok sayıda “bilim kitabı”nı da okumuş ve bunlardan da etkilenmiştir. İkinci döneme geçişte yaşadığı ruhî ve fikrî inkılâp sırasında Kur’an’la ve temel İslamî kaynaklarla yeniden bağ kurarken, önce bu fikrî hastalığını teşhis etmiş ve zihnini Batı felsefesinden arındırmıştır. Bu değişim elbette yönetme sanatına bakışında da bazı değişiklikler getirmiş olmalıdır.

Dışsal (afakî) yön ise şudur. Aynı dönemde, Bediüzzaman’ın dış dünyasında da ciddi değişimler olmuştur. Bir taraftan Osmanlı Devleti yıkılmış ve yerine yeni bir devlet ve sosyal düzen kurulmuş, diğer yandan Birinci Dünya Savaşının da tesiriyle dünyada yeni bazı devlet tipleri revaç bulmaya başlamıştır. Bu durum devletin yapması gerekenleri, devletin yapabileceklerini ve devletten asla beklenmemesi gerekenleri değiştirmiştir. Bu gelişme, Bediüzzaman’ın kendisi için bütün hayatı boyunca ana gaye saydığı “Kur’an hizmeti” için öngördüğü usulü ve giderek “hizmet”in mânâsını değiştirmiştir1.

Dolayısıyla Bediüzzaman’ın bu iki hayat dönemi arasında, yönetme sanatına bakışında, gerek kaynaklar ve gerekse yaklaşım ve yönetimden beklentiler itibariyle esaslı farklar ortaya çıkmıştır.

3. Buna karşılık Bediüzzaman’ın ikinci ve üçüncü hayat dönemleri arasında içsel bir değişime sebep olacak bir fark yoktur. Sadece dışsal değişiklikler vardır: Ülkede tek parti diktatörlüğü bitmiş ve siyasi demokrasi yeniden denenmeye başlamıştır. Dünyada ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeni bir savaş ve barış anlayışı doğmuş, yeni bir dünya düzeni, yeni süper güçler ve yeni bölgesel paktlar ortaya çıkmış, sömürgelikten kurtulma sürecindeki İslam dünyası da bu gelişmeden nasibini almaya başlamıştır.

Dolayısıyla Bediüzzaman’ın hayatının ikinci ve üçüncü dönemi arasında, içselleştirdiği hayat kriterleri ve yönetme sanatına bakış açısı yönünden bariz bir fark olmamakla birlikte, yönetenlerle ilişkiler ve yönetimden beklentiler yönünden esaslı farklar vardır.

B. Bediüzzaman’a göre yönetimin ana prensipleri

Bediüzzaman gerek eserlerinde ve gerekse sözlü nasihatlerinde yönetim sanatına dair çok şey yazıp söylemiştir. Bunlar, hayatının dönemleri itibariyle esaslı bir değişiklik göstermemiştir. Özellikle Birinci ve İkinci Said arasındaki felsefi bakış farkına rağmen, yönetim sanatının prensiplerine ilişkin tespitleri yönünden bu iki dönem arasında esaslı bir fark yoktur.

Bediüzzaman’ın yönetimle ilgili bazı beyanları hem siyasal yönetimler ve hem de diğer yönetim alanları için geçerli temel prensipler durumundadır.

Yönetime ilişkin ana prensipler şöyle sayılabilir:

1. İnsanın hür olma, kendi kendisini yönetme ve dolayısıyla başkaları tarafından yönetilmeme isteği meşrudur ve insanlık tarihinin geldiği nokta itibariyle bu aslında bir tekâmülün sonucudur2. Ancak her insan, kendisi bilse de bilmese de, inansa da inanmasa da önce Allah’ın kuludur3. Bu pozisyonuyla, yöneten değil yönetilendir.

Ancak insan irade sahibi bir varlık olduğundan Allah’tan yönetim hususunda hilafet denilen bir yetki devralmıştır. İnsanın bu statüsü diğer varlıklarla ve bilhassa bağlantı içinde olduğu insanlarla ilişkilerinde “yöneten pozisyonu” almasını gerektirebilir. Bu pozisyon bizzat sahip olunan öznel bir hak değil, ancak ve sadece bir hilafet vekâletidir4. Dolayısıyla yöneten, öncelikle bu statünün gereği olarak, “hakk”a riayet etmelidir.

2. Yönetenler yönettiklerinin hizmetkârıdırlar. Yönetmek bir haktan çok bir görev ve sorumluluk pozisyonudur. Bu pozisyon, insanın dünyada var olma sebebi ile ilgili olduğundan, konjonktüre göre değişmez. İnsan sadece hizmet alan olursa bu onun bencil ve tembel olduğunu gösterir. Oysa insan üretici olmak ve diğergâm biçimde yaşamak üzere yaratılmıştır. Dolayısıyla hem hizmet alan hem hizmet veren olmalıdır ki yaratılış amacını yerine getirebilsin.

3. “Yönetmek” ilmî bir temeli de bulunan bir sanattır. Her ilim gibi yönetim biliminin müktesebatı ve temel kuralları da insanlığın ortak malıdır ve yönetimi geliştirmek için bu alandaki bilginin kaynağı neresi olursa olsun onu taklit lazımdır5.

4. Yönetenler, önde olmanın aynı zamanda örnek olmak demek olduğunu bilmeli, bunun getirdiği sorumluluk şuuruna sahip olmalı ve yanlış yapmaktan bu sebeple özellikle korkmalıdır. Zira mesela günah işlemiş ve başkalarına da örnek olmuşsa onların günahından da sorumlu olacaktır6.

5. Devlet yetkisini elinde tutanlar (ulülemirler), devlet kurumları için yönetici seçerken salahatine (dindarlığına) ve maharetine (yeteneklerine) bakmalıdır. Bir yöneticide her ikisi tam olarak varsa o kişi işinin tam ehlidir. Ama yetersizlikler sebebiyle ikisine sahip yönetici bulunamazsa, öncelik, dindarlığa değil kabiliyet ve maharete verilecektir. Zira yönetim bir meslek ve sanattır. İşin kalitesinden vazgeçilemez7.

Öte yandan bilhassa günümüzde ve bundan sonra -belki de kıyamete kadar- yönetimin kendine özgü şartları sebebiyle, istisnalar dışında, başarılı bir yönetici aynı zamanda tam dindar ve takvalı bir kişi olamaz, hakiki dindar insanlardan da iyi yönetici olamaz. Dolayısıyla yetersizlik durumu bir yönden artık kaçınılmazdır8.

6. Yöneten kendi kendisini denetlemelidir. Bunun için birinci şart kendini beğenmişlik duygusundan arınabilmektir9.

7. Yöneten yönettiği kişilerce denetlenmeye hazır olmalıdır. Bunun için iletişim kanalları açık olmalı, yönetim, olabildiğince, “yönetişim” biçiminde icra edilmelidir.

8. Yönetmeye talip olmak mahzurlu değildir. Ama yönetimde kalmakta ısrarcı olmak mahzurludur10.

Yukarıdaki yönetim prensipleri siyasi yönetimler için de geçerlidir. Ancak siyaset için başka bazı prensipler de vardır. Ayrıca siyasette, seçenler ve seçilenler (adaylar) olmak üzere ikili bir yapı vardır. Aşağıda, siyasi yönetimin prensiplerini, bu ayrıma göre belirleyeceğiz.

C. Bediüzzaman’a göre seçmenler yönünden siyasetin ana prensipleri

1. Seçme hakkı vazgeçilemez bir haktır. Kendi kaderi hakkında söz söylemek insanın hakkı olduğu kadar sorumluluğudur da.

Ancak bu hak devredilemez bir hak değildir. Halk vekillerini doğrudan da seçebilir, ikincil seçmen vasıtasıyla da seçebilir. Cumhurbaşkanını halk da seçebilir milletvekilleri de. Asr-ı saadetteki biat usulünde ve Osmanlıdaki müntehib-i evvel ve müntehib-i sani sisteminde olduğu gibi, çift dereceli seçim sistemi uygulanabilir. Önemli olan toplumun ihtiyacı ve talepleridir.

2. Milletvekilleri meb’ustur. Yani halkın arasından seçilip meclise gönderilmiş seçkin kişilerdir. Yine milletvekilleri ehl-i hal’ ve akd’dır11. Yani halifeyi hilafet tahtından ya da devlet başkanını bu makamdan indirmek (hal’etmek) ve yenisini seçip görevlendirmek (onunla akdetmek) yetkisine sahiptir.

3. Partili demokrasi mahzurlu değildir. Partilerin hizmet yöntemi ve öncelikleri farklı olmalı, fakat millete hizmet denilen hedefi aynı olmalıdır12.

4. Mahalli idarelerin güçlendirilmesi, yönetimi kolaylaştırmak amacına yönelik olmalıdır. Ama milleti, ülkeyi ve devleti bölmek gibi bir sonuçtan da kaçınmalıdır. (İttihad-ı İslam ve sulh-u umumi hedefi, aksini düşünmeyi zaten neredeyse imkânsız hale getirmektedir).

5. Halk, temsilcilerini yani siyasetçiyi seçerken hem salahatine ve hem de maharetine bakmalıdır. Ama siyasal yönetim alanında da maharet salahatten önce gelir.

6. Halk seçim yaparken bencilce yaklaşmamalı, kamu yararı denilen millet menfaatini nazara almalıdır. Kendi yararını kamu yararının içinde aramalı ve bulmalıdır.

7. Halk, günü kurtarmayı değil, uzak hedefleri düşünmelidir.

8. Halk, önce ekmek değil, önce hürriyet demelidir. Zira ekmeği tercih edip de ekmeği bulmak adına hürriyetinden mahrum kalanlar, ekmek tercihi hususunda efendilerine mahkûm olurlar ve ayrıca sonuçta ekmekten de mahrum kalabilirler, ama hürriyetini tercih ve temin edenler, hürriyet ve rekabet ortamında diledikleri cinsten ekmeği de bulurlar.

9. Halk seçtiklerini denetlemelidir. Denetlemeyen aslında ilgilenmiyor ve dolayısıyla seçmiyor demektir.

10. Halk yönetimle ölçülü biçimde ilgilenmeli, başkalarını ve dünyayı kurtarayım derken ahireti ziyan etmemelidir. İnsan, “kalp ve mide daireleri” gibi birincil ilgi alanındaki görevinin en büyük ve en geniş olduğunu; ülke ve dünya çapında siyaset dairesinde görevinin ise en küçük ve ara sıra ilgilenilecek bir görev durumunda olduğunu unutmamalıdır13.

D. Bediüzzaman’a göre adaylar ve siyasi kurumlar yönünden siyasetin ana prensipleri

1. Siyasetçinin amacı; kamu düzenini ve sulh-u umumiyi sağlayarak halkı memnun etmek olmalıdır. Memnunlar dünyasında insan insanlığını daha kolay ve doğru yaşar. Doğruyu ve hakkı kolaylıkla bulur ve tercih eder. Bediüzzaman’ın İslam’a hizmette anahtar kavramı olan iman hizmeti de, ancak böyle bir ortamda yapılırsa doğru, samimi ve kolay olur.

2. Siyasetçi ittihadı ve ittifakı temel hedef yapmalıdır. Bu ittihat ve ittifak toplumsal yapıyı ayakta tutar14.

3. Siyasetçi, toplumu devrimci bir anlayışla dönüştürmeye çalışmamalıdır. Bu yaklaşım toplumun tabii dokusunu bozar ve toplumu tahrip eder15.

4. Siyasetçi muhalefete hazır ve hatta yatkın-istekli olmalıdır. Zira “muhalefet meşru ve samimi bir muvazene-i adalet unsurudur”16.

III. Bediüzzaman’ın ve Çevresinin Siyaset Kurumuyla İlişkileri

Bu başlıkta önce “siyasetle ilişki” kavramını tarif ve tasnif edeceğiz. Ardından bu tasnife göre Bediüzzaman’ın üç hayat dönemini ele alacağız.

A. “Siyasetle ilişki” kavramı

Bir yetişkinin siyasetle (ülke ve devlet yönetimi ile) ilişkisi çeşitli biçimlerde ve ağırlıklarda olur17. Sırasıyla;

-Yönetenleri izlemek yani yönetimle pasif biçimde ilgilenmek ve bu bağlamda bilgilenmek (öğrenme-bilme hakkı).

-Yönetenleri eleştirmek yani yönetim hakkında değerlendirme yapmak ve bu amaçla bilgilenmek (eleştirme hakkı).

-Yönetenleri yönlendirmek ve basın ve sivil toplum örgütleri gibi kitle örgütlenmeleri eliyle desteklemek (yönlendirme hakkı).

-Yönetenlerin başarısı ve göreve devamı hakkında karar vermek (seçme hakkı).

-Yönetenlerden ve yönetmeye aday olanlardan talepte bulunmak ve talebin neticesini takip etmek (talep hakkı).

-Yöneten olmaya aday olmak ve propaganda yapmak (seçilme hakkı).

-Yöneten olmak ve yönetmenin hesabını vermek (yönetme hakkı ve görevi).

B. Bediüzzaman için siyasetle ilişkinin amacı

Bediüzzaman hayatının üç döneminde yönetim ve siyaset kurumu ile “kendisinden beklenecek ölçüde” ilişkili ve ilgilidir. Bu ilgi, siyaseti ve ülkeye hizmeti amaç yapmasından değil siyaseti dine hizmetle ilişkili görmesinden kaynaklanmaktadır. Zira kendisinin ve talebelerinin amacı, hayatının her üç döneminde de aynıdır: dine yani milletin ahiretine hizmet. Bu sebeple tüm hayatı boyunca diğer her şey gibi siyaseti de dine hizmetkâr ve alet ve tabi yapmaya yönelmiştir18.

Bu açıdan, Bediüzzaman, hayatının hiçbir döneminde “siyaset adamı” olmamıştır, ama hayatının her döneminde -meslek sınıfı mânâsında değil ama- idealist bir fedai mânâsında, bir “din adamı”dır. (Esasen, hedefi ahiret olan bir kişinin dünya ve dünya ehli ile ilişkisi eşitler arası bir ilişki olamayacağı gibi hakemi dünyada olan bir ilişki de olamaz).

C. Birinci Said dönemi

1. Birinci Said, bir “medrese kurucusu hoca” sıfatıyla, yani bu günkü sisteme benzetmeye çalışacak olursak, bir vakıf üniversitesinin “kurucu rektörü ve profesörü” olarak, mahalli yöneticileri ve merkezî yönetimdeki yöneticileri izlemiş, konuşarak ve yazarak eleştirmiş, kendilerinden talepte bulunmuş, onlar için projeler üretmiş ve uygulanmasını istemiştir. Siyaset kurumu ile ilişkisinde bu açılardan bir tereddüt yoktur.

2. Bediüzzaman aynı dönemde çeşitli sosyal-siyasi organizasyonlarda da aktif olarak yer almıştır. Derneklerde kurucu ya da öncü üye olmuştur. Bediüzzaman’ın kurucu veya üye olduğu bazı dernekler de doğrudan siyasetle ilgili olmuş, milletvekili seçimlerinde aday göstermiş, Meclis-i Mebusan’a üye göndermişlerdir (o dönemin hukuki-siyasi sisteminde siyasi partilerin ayrı bir statüsü yoktur ve dileyen dernekler siyaset yapabilmektedir).

Buna karşılık Bediüzzaman bizzat kendisi herhangi bir yönetim ya da temsil makamına aday olmamıştır.

Bu da göstermektedir ki bu dönemde Bediüzzaman’ın bizzat kendisi değilse de içinde bulunduğu ve işbirliği yaptığı çevre siyasi rekabet içinde yer almış, iktidara da talip olmuş ve Bediüzzaman da onları desteklemiştir. Bu faaliyet tarzını kendisi “siyasete girmek”19 ve “siyaset topuzu tutmak”20 olarak tarif etmektedir.

Ancak unutulmamalıdır ki, Bediüzzaman’ın kuruluş aşamasında yer aldığı, aktif olarak içinde bulunup yön verdiği ve sonraki hayatında Nur Talebelerine de örnek gösterdiği İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti bu mânâda “topuz tutan” bir yapı değildir21.

3. Bediüzzaman, özellikle Osmanlının çok partili siyasi hayatının son döneminde, partiler arası ilişkilerde yaşanan ve parti çıkarını devlet menfaatinin önüne geçiren yaklaşımlar ile partidaşını particilik taraftarlığı içinde kutsayan uygulamalar sebebiyle22, “siyasetin bazı fena neticelerini” görmüş ve aktif siyasetten yani parti ve dernek mensubiyetinden uzak durmuştur. Meşhur, “şeytandan olduğu gibi siyasetten de Allah’a sığınma” tavrı ilk olarak bu döneme rastlamaktadır.

Bu dönemde Bediüzzaman siyasete kavram ve kurum olarak negatif bir anlam yüklemeye başlamıştır. (Siyasetle ilişkili diğer kişilerin de aynı dönemde siyasete negatif anlam yüklemeye başlayıp başlamadıkları ilginç bir çalışma konusu olarak önümüzde durmaktadır).

4. Bununla birlikte Bediüzzaman aynı dönemde ve sonrasında devletten beklentilerini sürdürmüş, devleti korumayı da kendisi ve talebeleri için bir görev olarak görmeye devam etmiştir. Mesela Osmanlı aydınlarının bir kısmının taraftar olduğu İngiliz işgaline karşı fiilen ve fikren aktif bir direniş içinde olmuştur. Bu da bir yönüyle siyasi nitelik taşıyan bu tartışmalara taraf olmayı sürdürdüğünü, “bu mânâda siyaset” ile “bu biçimde ilgilenmeye” devam ettiğini göstermektedir.

5. Aynı dönemde, devletin eğitim bürokrasisine dâhil sayılan ve bazı yönlerden bir zabıta üst kurulu gibi de çalışan23 Darül Hikmeti’l-İslamiye'ye kendisinin özel bir isteği olmaksızın üye yapılmış, üyelikte çok da gönüllü olmamakla birlikte, üyelik vazifesinin hakkını vermek adına, oldukça aktif bir üye olarak bu kurumda bulunmuştur.

D. Geçiş dönemi

Eski Said’in Yeni Said’e geçişi dönemini kapsayan İngiliz işgali ve Ankara Hükümeti yıllarında Bediüzzaman devlet yönetimiyle ilgilenmeye devam etmiştir. Ancak bir potansiyel milletvekili ve bakan olarak çağrıldığı ve bulunduğu Ankara’da yaşadığı bazı siyasi tecrübeler ve gördüğü gidişat sebebiyle Ankara’dan ayrılıp Van’a dönmüş ve siyaseti yani devlet idaresi ile ilgilenmeyi de -belli ki bir süre için- bırakmıştır.

E. Yeni Said dönemi

1. Aslında ilgili olmadığı siyasi isyan hadiseleri bahane edilerek Van’daki çevresinden, medresesinden ve talebelerinden ayırılıp Batı Anadolu’ya sürgüne gönderildiği 1925’ten itibaren Bediüzzaman yeni bir Said olarak ortaya çıkmıştır.

2. Birinci Said -yukarıda da açıklandığı üzere- devletin toplumsal bir üstyapı kurumu olduğunu, sağlam bir altyapıya sahip olmayan yani imanlı ve ahlaklı bireylerden oluşmayan bir toplumsal yapıdan iyi bir devletin de çıkmayacağını bilen, ama yine de, hem bireye, hem topluma ve hem de devlete aynı seviyede önem veren bir dava adamıdır.

Buna karşılık Yeni Said, devletin yönetim yapısı ve kamu hizmetinin gerekleri ile ilgilenmeyi sonraya bırakmıştır.

Birinci Said, gelecekte olacağını hissettiği ve öngördüğü bazı toplumsal iyileşmelerden eserlerinde söz etmiş, bu iyileşmelerin aslında siyaset ve devlet idaresi alanında değil önce iman ve ahlâk sahasında olacağını ise Yeni Said, yaşayarak ve tecrübe ederek görmüştür24.

Bu dönemde kaleme aldığı eserlerinde; halifenin, müceddidin ve mehdinin vazifelerini sayarken bir tür sıralama ya da basamaklandırma yaparak; bireyin, toplumun ve devletin ıslahı görevlerini sıralı hale dönüştürmüş; buna iman, hayat ve şeriat basamakları adını vermiştir.

Bediüzzaman kendisini ve talebelerini, öncelikle, İslam’a hizmette birinci sıradaki görev olan iman hizmeti ile görevli görmüştür25.

Risaleler bu sebeple ana kavram olarak “iman”ı esas tutar. Bu hizmetin ihlaslı bir biçimde yapılabilmesi de her şeyden önemlidir ve bu da siyasetten “uzak” durmayı gerektirir26.

Bu ikinci döneminde Bediüzzaman imanî eserler telif etmeyi ve bunların değerini takdir edip sahiplenecek ve her zorluğa göğüs gererek neşredecek kapasiteye sahip özel ve seçkin talebeler yetiştirmeyi esas hedef yapmıştır.

Bu sebeple Yeni Said’in siyaset kurumu ile ilişkileri artık farklıdır. Şöyle ki;

3. Bu dönemde çok partili bir demokrasi olmadığından yöneticiler siyasetçi değildi. Emir-komuta ile iş gören ve gördüren bir tür diktatörlüğün bürokratlarından oluşmaktaydı. Bu dönemde Bediüzzaman da yöneticileri uzaktan ve dışardan izlemiştir27. Ancak bu izleme elbette yöneticilerin günlük ve sıradan icraatları ile ilgili olmadığı gibi kasdî de değildir.

Bediüzzaman’ın bu dönemde siyaset kurumunu izlemesinin iki sebebi vardır: Birincisi, tek parti döneminde, devrimci yöneticilerin kendisini ve hizmetini tehlike olarak görmesi, izlemesi ve engel olmaya çalışması sebebiyle bu zulme karşı bir tutum alma ihtiyacıdır28. İkincisi ve daha önemlisi ise, yöneticilerin, milletin ve ümmetin ittihadı, uhuvveti ve ahiretiyle ilgili olarak yaptığı olumsuz icraatları takip etmek ve bunların bertaraf edilmesi amacıyla ne yapılabileceğini anlamaktır.

4. Bu dönemde Bediüzzaman’ın siyasetçilerin icraatlarından ve genel olarak olan bitenden, gazeteler vasıtasıyla ve okuyanlar eliyle dolaylı olarak haberdar olduğu anlaşılmaktadır. Ancak gerek sürgünde bulunduğu yerler ve gerekse kendi öncelikleri sebebiyle günlük gazeteleri düzenli takip etmediği de anlaşılmaktadır.

Bu dönemde gazeteciliğin resim ve yazılardaki gayr-ı ahlaki unsurlar yönünden değil ama ceberrut rejime muhalif fikirler yönünden sıkı bir sansür altında olduğu ve dolayısıyla gazeteler vasıtasıyla doğru habere ulaşmanın zor olduğu da unutulmamalıdır.

5. Bu dönemde demokrasiye geçiş adı altında yapılan çeşitli çok partili siyasi hayat denemelerinden, herkes gibi Bediüzzaman da bir biçimde haberdar olmuş ancak bunları önemli ve değerli görmemiştir29.

6. Bediüzzaman, bu dönemde gerçekleşen ve bazıları dinî bir içerik de taşıyan çeşitli isyanları ise, prensip olarak dâhilde silahlı harekete karşı olduğundan dolayı, hiçbir biçimde izlememiş ve ilgilenmemiştir. Dolayısıyla bu konu siyasetle değil, dinî tebliğ için “müsbet hareket” etme mecburiyeti ve “masumların hakkı” kavramı ile ilgilidir.

7. Ancak Bediüzzaman bu dönemde dahi, yönetimin de katkısını gerektiren, Medresetüzzehra gibi projelerini gündemde tutmayı sürdürmüştür. Yöneticilere mektuplar yazmış, aracılar göndermiş, bilhassa mahkemelerdeki müdafaalarında öncelikle talebelerine ve hizmetine karşı takınılan zalimce tutumun değiştirilmesini talep ederken bu konunun memleketin ve milletin mukadderatıyla ilişkisini de ortaya koymuştur.

Mesela hacca gidişin kontrollü de olsa serbest bırakılmasını Risale-i Nur hizmeti adına olumlu bir değişiklik olarak değerlendirmiş, bu seyahatlerin, Türkiye’nin manevi medar-ı iftiharı ve âlem-i İslam’ın manevi rabıtası olarak gördüğü Risale-i Nurların İslam dünyasına ulaşmasına vesile olmasını sağlamış ve böylece ittihad-ı İslam hedefine adım atmıştır.

8. Bediüzzaman bu dönemde kanunlara ve yetkililerin emirlerine genellikle itaat etmiştir. Dinî bir görev ve insanî bir hak olarak gördüğü başlıca üç hususta ise direnmiştir:

(1) Kendisinden dinî nasihat isteyenlere nasihat etmeyi sürdürmüş, (2) eserlerinin yayılmasını engelleyenlere direnerek bunların neşrine devam etmiş ve bir de (3) dinî-örfî kisveyi çıkararak devrimlere tabi olması yolundaki ısrarlı talepleri ve cebrî zorlamaları reddetmiştir.

9. Bediüzzaman Mustafa Kemal’in 1938’de ölümünden sonraki dönemde, özellikle siyasette çeşitlenmenin kısmen de olsa yaşandığı 40’lı yılların ikinci yarısında, devlet ve idare kurumunun ceberrudâne gidişatında bazı değişikliklerin olabileceğini öngörmüş ve bu değişikliği hayra yöneltmek üzere siyaset kurumuna ilgisini kısmen artırmıştır. Bu dönemde, yerel yöneticilere, siyasilere ve özellikle CHP üst yönetimine bazı mektuplar yazarak onları adalete ve milletin mukaddesatı lehinde icraata davet etmiştir30.

Bu tutumu, onun, “siyaset kurumuyla ilgilenmeye artık hiçbir biçimde gerek yok” demediğini göstermek yanında “bu partiden adam olmaz, yeni bir tarz için yeni bir düzenin kurulmasını beklemek lazım” anlayışında olmadığını ve mevcudu ıslah için ne yapılabilecekse yapmayı sürdürdüğünü göstermesi açısından da önemlidir.

10. Bediüzzaman’ın 1950 öncesinde seçimlerde oy kullandığına dair herhangi bir bilgi yoktur. Esasen sürgün ve mahrumiyet gibi uygulamalar sebebiyle seçmen listesine alınmamış olması da muhtemeldir. 1946 seçimlerinde Demokrat Parti de dâhil çeşitli partiler seçime girmiştir, ancak seçim sistemi ve sayım yöntemindeki antidemokratik uygulamalar sebebiyle bu seçim sağlıklı bir seçim olmamıştır.

F. Üçüncü Said dönemi

1. İkinci Dünya Savaşından sonra, dış dengelerin de etkisiyle, Türkiye’nin siyasal sisteminde demokrasi yönünde değişiklikler olmuş ve ardından 1950’de yapılan seçimlerde Demokrat Parti iktidara gelmiş, bu yıllardan itibaren Bediüzzaman’ın siyaset kurumu ile ilişkilerinde yeni bir dönem başlamıştır.

Bediüzzaman’ın hayatının bu dönemine Tarihçe-i Hayatı’nda Üçüncü Said dönemi31 adı verilmiştir. Ancak bu isimlendirme yanlış anlaşılmamalıdır. İlk iki Said’den tamamen farklı ya da İkinci Said’in Birinci Said’den farkı kadar farklı ve yepyeni bir Said Nursi dönemi yoktur. Bediüzzaman’da ve talebelerinde, sadece, “Said’in üçüncü dönemi” ya da “İkinci Said’in ikinci dönemi” denilmeye uygun bazı değişiklikler vardır. Şöyle ki;

2. Her şeyden önce, Bediüzzaman siyasetin fena neticelerinin bu yeni demokrasi denemesi döneminde de ortaya çıkabileceğini öngörmüş ve “şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınma” prensibini İkinci Said’de olduğu gibi bu dönemde de uygulamıştır.

Ancak bu yeni dönemde siyaset ve dolayısıyla siyasetten Allah’a sığınmanın sebebi kısmen farklılaşmıştır.

3. Bu dönemde çok partili siyasi hayatın getirdiği “parti tercih edebilme hakkı” ve buna bağlı (gazete neşriyatında çok seslilik, dinî hizmetler alanında kısmen hürriyetlerin sağlanması gibi) diğer farklar sebebiyle, siyaset kurumu ile ilişki kurmanın ya da kurmamanın mânâsı ve mahiyeti değişmiştir.

Birinci başlıkta da açıkladığımız gibi, devlet idaresi mânâsındaki siyaset kurumunun “prensip olarak kötü ve şeytanî” olarak kabul edilmesi gibi bir durum Bediüzzaman için zaten söz konusu olamaz. Bu sebeple Bediüzzaman devlet yönetimi ile “ilgilenmeyi” ya da “ilgilenilmesini” prensip olarak reddetmiş değildir.

Bediüzzaman’ın siyasete karşı soğuk duruşunun o tarihe kadarki sebebi, siyasetin menfi yönü denince akla gelen tek husus olan siyasetteki yozlaşma idi. Bediüzzaman Osmanlının son döneminden itibaren, halkın, yöneticilerin ve yönetim ilkelerinin bozulması sebebiyle siyaset pratiğinin yozlaştığını, bu tarzın siyasete hâkim olmuş olduğunu bizzat siyasetin içinde bulunarak görmüş ve bu sebeple Yeni Said’e geçerken siyasetten de Allah’a sığınmıştır. Bu tercih sebebiyle Bediüzzaman siyaset kurumunun (kurumsal yapısının) ıslahını, aynen devletin ıslahı gibi, sonraya bırakmıştır.

4. Ancak İkinci ve bilhassa Üçüncü Said döneminde siyasetin iki menfi yönü daha ortaya çıkmıştır:

Birincisi; hem tek parti döneminde ve hem de o geleneğin siyasette kısmen devam ettiği DP döneminde ve genel olarak bu çağda, devlet idaresi ve dolayısıyla siyaset, adalete aykırı bir kural üzerine tesis edilmiştir: Kamu yararı adına bireysel yarar göz göre göre ve açıkça feda edilmekte, devletin devam ve bekası adına şahısların hakkı ve hayatı hiçe sayılmaktadır. Siyasi taraftarlıklar bu icraata ve dolayısıyla bu zulme taraf ya da ortak olmak mânâsına gelebilir32.

İkincisi siyasi bir tavır takınarak siyasetle ilgilenmek, taraf olmak mânâsına geleceğinden33 dinî nasihate zarar verebilir34. Bu sebeple Bediüzzaman, bu dönemde, devlet yönetimini elde etmeyi yani iktidar olmayı ve bu amaçla organizasyonlar kurmayı reddetmiştir.

Yine bu sebeple Bediüzzaman kendisini ve talebelerini topluma karşı yeni bir görevde ve pozisyonda görmüştür. Şöyle ki;

5. Üçüncü Said ve talebeleri, artık büyük bir cemaat haline gelmişlerdir; fakat salt dinî bir cemaattirler. Siyasi ve dünyevi cemaat ve komitelerle ve partilerle bir benzerlikleri yoktur. Gerçekten partilerin birincil amaçları dünyaya ait bir kavram olan “devleti yönetmek”tir. Hatta arka planda bir saik olarak dine hizmeti hedef tutuyor olsalar dahi neticede birincil amaç aynıdır. Nurcuların ise “devleti elde etmek” ya da “yönetimi ele geçirmek” gibi bir hedefleri yoktur.

Böylece Üçüncü Said de İkinci Said gibi “nur-topuz” ayrımını sürdürmüştür. Şöyle ki;

Dine hizmet etmek için nurun, yani “Kur’an nurunu göstermek ve bununla imana davet etmek” mânâsındaki nasihatin doğru ve yeterli olduğunu kabul etmiş, “siyaset topuzunu elde tutmak” dediği “devlet kudreti vasıtasıyla günahı engelleme” uygulamasından uzak durmuştur.

Bediüzzaman’a göre din hizmeti yapanın aynı zamanda devlet kudretine de talip olmasının ve ikisini bir arada yürütmesinin zorluğu hususunda Hz. Ali’nin hayatı da bir örnektir. Hz. Ali’nin maddi hilafetten çok manevi hilafete ehil olduğunu35 ve onun neslinin de kaderin de sevkiyle buna yöneldiğini aktarmaktadır. (Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’u ve Nurcuları bu neslin devamı ve varisi olarak görmesinin bir sebebi de bu benzerliktir)36.

Bediüzzaman, din hizmeti yapabilecek kapasiteye sahip kişilerin devlet iktidarını ve buna bağlı her tür iktidarı-gücü-kudreti ele geçirmesine ya da devlet kudretini dinî hizmette ya da dinî nasihatta bir araç olarak kullanmaya çalışmasına karşı çıkmıştır. Aynı elde hem nurun hem topuzun bir arada bulunmasına karşı çıkmasının sebebi de bu durumdan kaynaklanan münafıklaştırma riskidir37.

6. Bediüzzaman devleti hangi siyasi ekolün yönetmesi gerektiğini de yukarıdaki bağlamda açıkça ifade etmiştir: Devleti, din hizmeti yapacak olanların önünü açacak ve onlara hakkıyla hürriyet verecek olan “demokratlar”ın yönetmesi gerekir38.

7. Dolayısıyla Bediüzzaman’ın ve talebelerinin oluşturduğu şahs-ı manevinin siyasi partilerle ilişkileri organik bağ ya da yakınlık biçiminde değil, olsa olsa “işbirliği” ilişkisi biçiminde olabilir. Bu sebeple Nurcular, kurumsal olarak, siyasetin ve devlet kudretine talip olan siyasi partilerin dışındadırlar. Bu yönden Bediüzzaman’ın bu dönemdeki durumu Birinci Said’e değil, İkinci Said’e benzer.

8. Bediüzzaman’ın bu dönemde siyaset kurumu ile İkinci Said’e nazaran daha yakın ilgilenmiş ve daha yakından ilişki kurmuş olmasının sebebi gayet açıktır:

Birinci olarak, artık çok partili bir siyasi hayat vardır. Seçme hakkı, vatan ve millet menfaati için kullanılması gereken bir hak ve aynı zamanda görevdir.

İkincisi, Bediüzzaman’ın temellerini kurduğu ve kitabını yazdığı “iman hizmeti” adlı faaliyetin devletle de ilgisi vardır. Öncelikle devlet yetkisini kullananlardan kaynaklanan zulüm bitirilmelidir, bunun için, artık makul hale gelmiş olan devletten talepte bulunmak gerekir. Ayrıca devletin, hürriyet ortamı sağlayarak engelleri kaldırması ve “gölge etmemesi” gerekir. Son olarak devletin, Diyanet gibi kurumlar eliyle, Risalelerin neşrine fiilen de yardımcı olarak “Nurcular”a destek olması mümkündür.

Üçüncüsü, devletin genel olarak dinî hizmetler ve İslam dünyasını da ilgilendiren milli ve milletlerarası hizmetler hususunda eski hatalarını sürdürmemesi ve bu amaçla ikaz edilmesi ve yönlendirilmesi gereklidir.

9. Bu amaçlarla kurulan ilişkide bilgilenme ve haberleşme, gazeteler ve dine taraftar siyasetçilerle kurulan kişisel ilişki ve irtibatlar ile yürütülmüştür. Bu dönemde Bediüzzaman gazeteleri iki sebeple takip ettirmiştir: Birincisi siyaset âleminde neler olup bittiğini izlemek ve buna göre tavır belirlemek, ikincisi de Risaleler ve Nurcular hakkındaki lehte ve aleyhte yayınlardan haberdar olmak.

10. Bediüzzaman bu dönemde “ilgisiz olmak” anlamında “siyaset dışı” olmadığı gibi siyasi partilerden birini tercih hususunda, “tarafsız” ya da “partiler üstü” de olmamıştır. Talebelerine de böyle bir tutum tavsiye etmemiştir. Ancak klasik anlamıyla “siyasetin içinde” de olmamıştır. Şöyle ki;

11. Bediüzzaman’ın bu dönemde Demokrat Parti’yi “desteklediği” hususunda bir tereddüt ve şüphe bulunmamaktadır. 1957 seçimlerinde oy kullanmış; oyunu, başka bir partiye oy vermiş olabileceği yolunda oluşabilecek istifhamları ve dedikoduları önleyebilmek amacıyla bilinçli bir biçimde açıktan atmıştır39.

Öncelikle, DP’yi destekleme sebebi konjonktürel değil ilkeseldir. Bu durum, Bediüzzaman’ın, bu dönemde yazdığı bazı mektuplarda, demokratlara yön verirken, DP ile Osmanlı demokrasisi döneminde faaliyet göstermiş olan -kendisinin de içinde yer aldığı- Ahrar Fırkası arasında fikrî bağ kurmasından anlaşılmaktadır. (Bu bağın o dönemde ve sonrasındaki demokratlarca dahi Bediüzzaman kadar güçlü biçimde kurulmamış olması ayrıca kayda değer bir husustur).

DP’yi sadece “CHP’nin alternatifi” ya da “CHP’nin tek alternatifi” olduğu için değil, fikren demokrat bir parti olduğu ve esasen kendisi de Birinci Said döneminden beri demokrasi ve hürriyetlerden yana olduğu için desteklemiştir. Bu durum, o tarihte DP’nin tek alternatifinin CHP olmayışından ve özellikle Millet Partisi gibi “sağcı-muhafazakâr” seçmene hitap eden partiler varken DP’nin tercih edilmiş olmasından açıkça anlaşılmaktadır.

12. Bediüzzaman partileri hak-batıl biçiminde tasnif etmemiş, DP’yi “iyi parti” diğerlerini “kötü parti” olarak tarif etmemiştir. Talebelerine verdiği son derste “ehvenüşşer” prensibini zikretmesi40 de göstermektedir ki, kendi hayatı boyunca Bediüzzaman siyaset kurumunu defolu ya da yozlaşmış bir kurum olarak görmüştür. Bu durumun düzelmesi için ise siyasete değil, siyasete de malzeme üreten kaynak durumundaki topluma ve onun yapı taşı olan bireye bakmak gerektiğini teşhis etmiştir.

Bu açıdan bakıldığında toplumun her kesiminin yüzde altmış-yetmişi tam dindar oluncaya kadar siyaset kurumu da “hayır” tarafı ağır basan bir kurum haline gelmiş olmayacaktır.

Bediüzzaman siyasette çoğunluğun eğilimine ya da tercihine tabi olmak ya da çoğunluğun gittiği yoldan gitmek gibi bir kriter de uygulamamıştır. (Kendi doğruları ile yaşamak olarak nitelendirilebilecek olan bu katı tutum, bir manevi “lider” için ve siyasete o liderle bağlanan kitle için esasen son derece normaldir). Bediüzzaman Demokratlara, “halkın” veya “sağcıların” ya da “dindarların” çoğu destek verdiği için değil, demokrat oldukları ve iktidara geldikleri takdirde dine de faydalı olacakları için destek vermiştir.

Bediüzzaman siyaseti sağ-sol ekseninde değerlendirmemiştir. DP’yi “sağcı” olduğu için değil, demokrat olduğu için desteklemiştir41. (Esasen onun yaşadığı dönemde bu ayrım bu günkü mânâsıyla bilinen ve sık kullanılan bir kavram da değildi).

Aynı şekilde Bediüzzaman siyasetle ilişkili kişileri “Müslümanlar ve diğerleri” biçiminde bölücü bir tasnifle değerlendirmeye karşı çıkmış, bunu dini siyasete alet etmek olarak değerlendirmiş ve dine de aykırı bulmuştur.

13. Bediüzzaman’ın DP’yi destekleme biçimi, siyaset kurumu ile ilişkisinin sınırları açısından özellikle önemlidir42:

-Fikren destekleyerek, yapılan ve yapılacak icraatlar konusunda ruh ve cesaret vermiştir.

-Fikren yön vererek, yapılacak icraatlar konusunda tavsiyelerde bulunmuştur.

-İcraatlarını eleştirerek yanlışlardan uzak durmalarını sağlamaya çalışmıştır. Ancak dikkat edilmelidir ki; DP’ye yönelik eleştirilerini, seçmenin DP’den vazgeçmesine sebep olacak biçimde yani açıktan ve yıkıcı-vazgeçirici biçimde değil, doğrudan muhataba yönelik ikaz biçiminde ve dolayısıyla daha fazla oy almasını sağlayacak bir üslupla yapmıştır. Esasen bu durum, Bediüzzaman’ın, talebeleri tarafından “hüsn-ü zan ve adem-i itimat” olarak ifade edilen prensibine uygun olduğu gibi yine Bediüzzaman’ın aktardığı ve her hususta tatbik ettiği “fena bir adama “iyisin iyisin” desen, iyileşmesi ve iyi adama “fenasın, fenasın” desen fenalaşması çok vukû bulur”43 prensibine de uygundur.

-Dost/kardeş/talebe tasnifinde dost ya da kardeş seviyesinde bulunan ve herhangi bir sebeple siyasetle ilgilenen bazı talebelerine yön vererek, kendilerini cemaatin temsilcisi gibi görmeye kalkışmaksızın yani kendi adlarına hareket ederek siyaset yapma izni vermiş, DP’de siyaset yapmalarını ve dolayısıyla devlete ve siyasete bu parti üzerinden yön vermelerini tavsiye etmiştir.

-Seçimlerde DP’ye oy vermiş ve bunu açıkça ifade etmiştir.

-Seçimlerde talebeleriyle birlikte ve yekvücut olarak hareket etmiştir44. Başka partiye oy isteyen talebelerini bundan vazgeçirip DP lehinde çalışmalarını emretmiş ve böylece kendisinin ve talebelerinin siyasi tutumunun yanlış anlaşılması ihtimalini bertaraf etmiştir.

-Partililerle ve yönetimle siyasi pazarlığa girmemiş, desteğine karşılık kendisine ya da talebelerine milletvekilliği ya da bakanlık verilmesi veya bürokraside terfi ya da kadro verilmesi gibi talepleri olmamıştır. Risale-i Nur hizmetine destek olunmasını ve din lehinde icraatlar yapılmasını istemekle yetinmiştir. Siyasilerden gelen bu yöndeki çeşitli talepleri de nazikçe ve hakkaniyetli biçimde reddetmiştir45.

-“Particilik taraftarlığı” yapmamış, bunu yanlış bulduğunu açıklamış, Nur Talebelerinden siyasetle ilgilenenlere de ağırbaşlılığı ve hakperestliği tavsiye etmiştir.

-DP’nin muhalifi durumundaki CHP ve diğerleri hakkında yıkıcı bir muhalefet yapmamıştır.

14. Bediüzzaman’ın ve talebelerinin “demokratlığı” da yukarıdaki bilgiler bağlamında değerlendirilmesi gereken bir husustur.

Bediüzzaman hakkında, “Demokrattı” ya da “Demokratlardandı” denebilir mi?

Bediüzzaman, Birinci Said döneminde bir partiye “mensup” olmadığı gibi 1950’den sonraki çok partili hayat döneminde de Demokrat partiye “mensup” olmuş değildir. Esasen bir dinî tecdit hareketinin kurucu liderinin bir başka gruba “mensup” olması beklenemez. Hele bu, bahse konu grup siyasi bir organizasyon ise, tamamen anlamsızdır.

Ancak Bediüzzaman, hayatı boyunca hürriyetten yana olmuş olması sebebiyle, zihniyeti ve düşünce dünyası itibariyle “demokrat” ya da “demokratça” bir siyasi duruşa sahip olmuştur. Buna, Birinci Said döneminde, bir partinin adını da vererek “ahrar” yani “hürriyetçi” olmak demişken, Üçüncü Said döneminde yine hürriyetçilik adını vermiştir.

Yine Bediüzzaman bir siyasi akım olan demokratları şahsen ve talebeleriyle açıktan desteklerken, siyasilerle muhatap olan talebelerinin kendilerine “Demokrat Nur Talebeleri”46 adını vermelerini ve siyasilere bu isimle muhatap olmalarını uygun bulmuştur.

IV. Bediüzzaman’dan Sonra Takipçilerinin Siyasetle İlişkileri

A. Meşveret ihtiyacı ve kısa tarihçe

1. Bediüzzaman vefatından sonra, cemaati ve hizmeti yönetmek üzere yerine bir halife-veliaht ya da mirasçı-varis bırakmamıştır. Eserlerinde neşredilmiş olan47 vasiyetnamelerde adı geçen öz kardeşi ve diğer bazı talebeleri de Bediüzzaman’ın miras anlamında tek kayda değer serveti olan (Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na tabi gayrı maddi malvarlığı durumunda olan) Risale-i Nur Külliyatının varisleri ve dolayısıyla neşriyat hizmetinin müdebbirleri (idarecileri) durumundadırlar. (Ancak bu vasiyetnamelerin o tarihte yürürlükte olan Medeni Kanunun tarifine uygun ve dolayısıyla hukuken geçerliliği olan vasiyetname niteliğinde belgeler durumunda olmaması sebebiyle, bu varisler de bu mirası hususi mamelek olarak muhafaza edememişler, zaman içinde, Risaleler herkes tarafından basılıp satılabilen eserlere dönüşmüştür. Bu ayrı mesele...)

Bediüzzaman, talebelerinden, vefatından sonra, iman hizmetiyle doğrudan ya da dolaylı olarak ilgili olan, önemli ya da önemsiz her konuda, neyi nasıl yapmaları gerektiği hususunda, kendi aralarında meşveret etmelerini istemiştir.

2. Bediüzzaman’ın vefatından sonra talebeleri arasında ilk on yıl içinde merkezî bir meşveret sistemi kurulamamıştır. Bu sebeple, birbirinden kısmen bağımsız hareket eden ve her biri kendi bölgelerindeki hizmetlerle ilgilenen kıdemli ve vasıflı Nur Talebeleri, 1960 ile 1970 arasında, parti tercihi ve diğer siyasi konularda kendi çevreleriyle meşveret ederek bir sonuca ulaşmışlardır. Diğerleri de onlara tabi olmuştur.

Bediüzzaman tarafından demokratların desteklenmesinin üzerinden henüz fazla zaman geçmemiş olduğu için ve hatıralar da henüz sıcak olduğu için, bu dönemde siyasi konuları gündemine alan yarı bağımsız gruplar ve ekipler, gerek liderleri ve gerekse meşveret heyetleri itibariyle, hemen hemen aynı sonuçlara ulaşmışlardır.

3. Ancak 1969’dan itibaren siyasetin kendi içindeki çalkantılar ve bölünme-birleşmeler, özellikle “sağ” partiler olarak anılan İslamcı ve milliyetçi partilerin ve karizmatik liderlerin ortaya çıkması, siyasetle bir biçimde ilgili ya da siyasete meraklı bazı Nur Talebelerinin, meşveretlere rağmen ve bireysel tercihlerle, demokratları bırakıp, milliyetçilere ve özellikle Siyasal İslamcılar denilebilecek bazı dindarlara yakınlaşmasına sebep olmuştur.

1980 ihtilalinden sonra siyasi hayatın tarlası olan siyasi partilerin önce kapatılıp sonra da kontrollü biçimde ve sınırlı olarak verilen izinlerle açılmasıyla, siyaset, kendi mecrasında tabii biçimde akan bir dere yatağı olmaktan çıkmış, mühendislik ürünü bir alan haline gelmiştir. Bu durum Nur Talebelerinin önce ihtilale ve anayasasına karşı tavırlarında ve ardından 1983’ten itibaren ve özellikle 1991 seçimleriyle birlikte parti tercihlerinde ayrışmalara yol açmıştır.

4. Bu gelişmeler ve diğer bazı tesirler, bir yandan ana hizmet ekibinin dışında farklı meşveret gruplarını ortaya çıkarırken, diğer yandan da Nurcuların içindeki siyasi çeşitliliği, cemaate dışardan bakanlar üzerinde tereddütlere sebep olacak biçimde ve ölçüde artırmıştır.

Her bir grup, siyaseten kendi tarzını ve tercihini, kendi okumalarına ve yaklaşımlarına göre kendisi belirler hale gelmiştir. Bu arada bazı gruplar da siyasi parti tercihlerinde Risalelerin artık kullanılamayacağını iddia etmeye başlamışlar, Risalelerdeki kriterler yerine başka kriterlere göre tercih belirlemeye yönelmişler ya da kendilerine yakın kitleyi parti tercihi noktasında serbest bırakma yolunu seçmişlerdir.

5. Bütün bu yaşananlar, Bediüzzaman’dan sonra siyasi tercihler hususunda hangi prensiplere uyulacağını doğru biçimde tespit etmek gerektiğini göstermektedir.

B. Siyasi tercihlerde temel prensipler

1. 1960 ihtilalinden sonra Demokrat Parti’nin kapatılmış ve kadrolarının da dağıtılmış olması sebebiyle Nur Talebeleri yeni demokrat partiyi ya da “en demokrat olan partiyi” bulup ona oylarıyla ve sair uygun biçimlerde destek vereceklerdir.

İşte bu aşamada bir tür içtihat gerekli hale gelmektedir. Bu içtihadın Demokrat Parti’nin devamı olan partiyi bulma amacına yönelik olacağı açıktır. Bu parti ile ilişkilerin biçimi ve ağırlığı hususu, zaten 1960 öncesi uygulamalar ışığında, yukarıda anlatıldığı biçimde netleşmiştir.

2. Akla gelebilecek soru şudur: Demokratların bulunup desteklenmesi prensibi sürekli bir prensip midir? Başka kriterler ve başka ihtiyaçlar ön plana çıkamaz mı?

Bediüzzaman Emirdağ Lahikası’nın ikinci cildinde yer alan meşhur “dört parti tahlili” mektubuna “bu vatanda şimdilik dört parti var”48 diyerek başlamakta ve niçin diğer üç siyasi akımdan birine değil de demokratlara destek verilmesi gerektiğini açıklamaktadır. Bu mektubunda, halkın yüzde altmış yetmişi tam dindar olmadıkça din adına siyasetin tehlikeli ve faydadan çok zarar verici olabileceğini de açıklamaktadır.

Bu durumda, en azından halkın yüzde altmış yetmişi tam dindar oluncaya kadar, din adına siyaset yapan partilerin değil demokratların desteklenmesi, Bediüzzaman’ın talebelerine bir tavsiyesidir.

C. Meşveretin yöntemi ve konusu

1. Öncelikle belirtelim ki, siyasi tercihler hususundaki meşveretlerin sonuçları Nur Talebeleri arasında bölünüp parçalanmaya ya da ayrışmaya sebep olmayacaktır49. Bir Nur Talebesinin herhangi bir sebeple meşveret sonuçlarına riayetsizliği dahi tek başına bir dışlama ya da kınama sebebi olmayacaktır. Zira Nur Talebeleri için, meşveretin hukukunu muhafaza etmek mânâsında meşverete riayet etmek ve ihtilafa düşmeden hizmet etmek, bireysel olarak hangi partiye oy verildiğinden daha önemlidir.

Ancak parti tercihinin cemaatin dost çevresiyle paylaşılması aşamasında özellikle bu çevreden bazı itirazların gelmesi mümkündür. Bu durum bazen, “cemaat içinde” aykırı ses varmış gibi de görünebilir. Bunu engellemek için tercihlerin ilgililere ve kamuoyuna, aksülamel yapmayacak biçimde bildirilmesi tavsiye edilmiştir50.

Siyasetin aksülamel gibi zararlı sonuçlarının bertaraf edilebilmesinin yolu, elbette, tarafsız kalmak ya da sessiz kalmak ve siyasi tercih ve görüşünü gizlemek değildir. Zararlı sonuçlardan uzak durmak için, basılı veya elektronik gazete ya da dergi veya kitap neşretmek gibi yollarla muhatabı belirsiz kanaat açıklamaları yapmak en uygun yöntemdir. Zira bu yöntemde hiç kimse bir etki ya da zorlama altında kalmaz ve kendisini zorlanmış hissetmez. Aynı şekilde bu yöntemde muhatap, bilgiyi “tart”ar ama “tartış”maya gerek kalmaz, beğenirse alır, kabul eder, beğenmezse okur geçer.

Cemaatin, kendi siyasi duruşunu, meşveret ortamında dile getirilen ve kabul gören gerekçeleriyle birlikte, gazete, kitap ve dergilerde yayınlaması işte bu sebeple uygun ve aksülamel yapmayacak bir yöntemdir.

Yine bu yöntemin sağlıklı işlemesi için yayın politikasının da meşveretle belirlenmesi ve meşveretçe denetlenmesi gerektiği açıktır.

Yayınlarla dile getirilen siyasi tercihi kendi aklına veya kendi siyasi tercihine uygun bulmayan kişiler olabilir. Ama elbette bunların da aynı yollarla kendi tercihlerini bildirme ve yayma hakkı olacaktır.

2. Bediüzzaman’a göre, parti tercihi hususu, meşveretle karar verilmesi ve meşverete tabi olmayı kabul etmiş olanlarca uyulması gereken konulardandır. Zira Bediüzzaman hayatta iken parti tercihi hususunda Nur Talebelerine açıkça bir yön verdiğine ve uymalarını istediğine göre, vefatından sonra da yekvücut olarak ve meşverete uyarak hareket etmelerini isteyeceğinde şüphe yoktur51.

Ancak özellikle ihtilal sonrası dönemler gibi siyasete dışardan müdahalenin yoğun olduğu dönemlerde, meşveretin, bir yön lehinde karar vermemesi ve sandığa gitmeme ya da boş oy kullanma seçeneklerini gündeme getirmesi de mümkündür.

3. Siyasi konuların müzakere edileceği meşveretlerin diğer konuları müzakere etmekle ve karara bağlamakla görevli meşveretten farklı bir heyet olarak oluşturulması gerekli midir? Bir tür uzmanlar heyeti ya da özel bilgilere sahip haslar heyeti’nin yetkili olması gerektiği düşünülebilirse de bunun kararını da nihayetinde ana meşveret sistemi verecektir.

Ancak “karar meşvereti” ile “danışma meşvereti” arasındaki farka dikkat çekmek gerekir. Meşveret heyeti “uzman”lardan değil “ilgili”lerden ya da onların temsilcilerinden oluşur ve kararı kendisi verir. Bu heyet uzmana ya da uzmanlara danışır ve onlarla da meşveret eder, ama karar meşvereti heyetinin, danışma meşveretinde ortaya çıkan uzman görüşünü kabul etmek gibi bir mecburiyetinin olmadığı açıktır.

4. Genel seçimlerde farklı mahallerde milletvekili aday listelerine göre farklı partilere oy verilebilmesinin kararlaştırılması, aslında meşveret etmemek demektir. Zira genel seçimlerde nihayetinde milletvekilleri değil, partiler oylanmaktadır ve önemli olan millet meclisinde partiler arasındaki sandalye ve oy dağılımıdır. (Bununla birlikte mesela -partilerin grup kararı alamadığı- anayasa oylaması gibi bir oylamanın görev olarak öne çıkacağı bir meclisi oluşturacak olan seçimler öncesinde, bilhassa partilerin aday listeleri ve programları da birbirine çok benzemeye başlamışsa, meşveretin, mahalli şartlara ve adaylara göre karar vermeyi uygun görmesi ve yetkisini mahallere devretmesi pekâlâ mümkün olabilir).

5. Parti tercihinde liderin kişiliğinin rolü nedir ve ne olmalıdır?

Bu soru aslında demokrasi kültürünün gelişmişliği ile de ilgilidir. Kültürel demokrasiye ulaşmış ülkelerde sistem demokrasisi “partilerin liderleri”ni ortaya çıkarır, karizma partinin ilkelerinden ve projelerinden başlar ve lidere de sirayet eder.

Oysa gelişmemiş demokrasilerde, seçmen karizmatik liderler arar ve partileri liderlerine göre değerlendirir. Böyle bir sistem “liderlerin partileri”ni ortaya çıkarır. Bediüzzaman’a göre zaman şahıs zamanı değil şahs-ı manevi zamanıdır. Zira şahıslar, dahi de olsalar kolaylıkla alt edilebilirler, çürütülüp gözden düşürülebilirler. Dolayısıyla öncelikle lidere değil içinden liderler çıkarabilen kitleye ve fikirlerine bakılmalıdır.

Ancak bu bilgiler liderin tümüyle önemsiz olduğunu da göstermez52.

6. Tercih edilen partinin bir önceki seçimlerde ne oranda oy aldığı ve kamuoyu yoklamalarına göre ne kadar oya sahip olduğu gibi hususlar kural olarak parti tercihinde nazara alınacak hususlardan değildir. Zira ülkemizde siyasi çalkantılar ve demokrasi tarihindeki kesintiler sebebiyle partiler (bir ağaca benzetilecek olursa) sürekli olarak ya kökten kesilmekte, ya budanmakta ya da toprağı değiştirilmektedir. Halk, partileri ancak deneme yanılma ile anlamaya çalıştığından, partilerin fikrî ve felsefi temelleri ile pratikte aldıkları oylar arasında ciddi uçurumlar olabilmektedir.

Bu sebeple tercih tespitinde önemli olan, partilerin geçmişte aldıkları oylar ve anketlerle tahmin edilen oyları değil, kurucu ve yönetici kadrolarının kimlerden oluştuğu, fikrî yapıları ve programlarıdır.

Bununla birlikte bazı hallerde geçmiş döneme ait oy oranları (eğer istikrar kazanmışsa) bir ipucu olabilir.

7. Parti tercihlerinde önemli olan elbette partinin adı değildir. Özellikle ihtilallerden sonra yeni kurulan partilerin hangisinin Demokrat Parti’nin devamı olduğu ya da hangisinin daha demokrat olduğu konusunda karar verirken partilerin adında demokrat kelimesinin bulunup bulunmamasının önemi yoktur. Önemli olan partilerin kendi kendilerine biçtikleri rol ve bu rolün kamuoyunda nasıl algılandığıdır. Mesela, milliyetçi bir parti, adında demokrat kelimesine yer verebilir ve hatta lider kadrosunda demokrat olmak isteyenler de bulunabilir. Ama tek başına bu niyet, onun demokrat bir parti olmasını sağlamaya yetmeyebilir.

Aynı şekilde, partilerin birleşmesinde ve bölünmesinde de yeni ortaya çıkan partinin yeterince demokrat olup olmadığı belirlenirken isme değil, parti programına ve kurucu kadronun fikriyatına ve siyasi mazisine bakılacaktır.

Esasen Bediüzzaman partilere tabelalar ve tüzel kişiler olarak değil, birbirinden farklı siyasi temellere ve yöntemlere dayanan ekiplerin ve kitlelerin beraberliğiyle ortaya çıkan sosyal akımlar olarak bakmaktadır53.

8. Anayasa gereği zaman zaman yapılacak olan referandumlarda, meşveretin, evet ya da hayır yönünde oy kullanma kararı alması mümkün olabileceği gibi, bilhassa referandumun dolaylı sonuçlarının doğrudan sonuçlara göre daha etkin olabileceği hallerde, sandığa gitmeme ya da geçersiz oy kullanma gibi seçeneklere de geçilebilir.

9. Bediüzzaman’ın yaşadığı dönemde ülkemizde bu günkü gibi net ve zorunlu bir mahalli idare teşkili ve mahalli seçim heyecanı yoktu. Bu durumda mahalli seçimlerde nasıl bir tavır takınılacağı hususunda Bediüzzaman’ın tatbikatından ve Risalelerden doğrudan delil bulmak mümkün olmayacağından, meşveret heyetlerinin, işin esası hakkında da bir tür içtihat yapması gerekir. Adayın kişiliğine göre mi yoksa partisine göre mi tercih yapılacaktır?

Ülkemizde sosyal bir vakıa olarak mahalli seçimlerin oluşturduğu mahalli yönetimlerin genel seçimlerle oluşan yönetimlerle doğrudan ilgisi olduğundan, mahalli seçimlerde verilecek oyların ülke yönetimine etkisi nazara alındığında, mahalli seçimlerde de demokrat olan partiye oy vermek meşveret heyetlerine de en doğru çözüm gibi görünebilecektir. Ancak zamanla siyaset ideolojiden arınıp da bu ilişki azaldığında mahalli seçimlerde mahallerdeki adaylara göre oy kullanılması ve dolayısıyla kararın da mahalline bırakılması mümkün olabilir.

10. Doğrudan siyasi bir yönü olmamakla birlikte siyasi yönlendirmelere ve yaklaşımlara da açık olan başka bazı seçimler için de Bediüzzaman’ın genel siyasi tercihinden yararlanılması mümkün olabilir. Ticaret odaları, mühendisler ya da tabip odaları, barolar gibi meslek birliklerinin başkan ve yönetim heyeti seçimlerinde ya da üniversitelerde rektör seçimlerinde zaman zaman siyasi partiler de dolaylı biçimde taraf olabilmektedir.

Bu tür seçimlerde adayların kişisel salahat ve mahareti mi, tecrübesi ve başarısı mı, yoksa adayın siyasi eğilimi mi ön plana geçmelidir?

Oy verecek kişiler cemaat mensubu iseler, bu konuda da meşveret edebilirler veya meşverete tabi olmayı tercih edebilirler. Ancak Nur Talebelerinden her birinin, diğerlerinden müstakil hareket etmek istemesi de mümkündür. Doğrudan siyasi sonuçlar doğurmayan bu tür seçimlerde siyasi seçimlerdekine benzer bir “yekvücut olma mecburiyeti”nin bulunmadığı düşünülmektedir.

11. Bediüzzaman’ın siyasete dair genel yaklaşımları birinci planda Türkiye’ye ait olduğundan, siyasi yönetimlerin prensipleri ve tercihler hususunda yukarıda aktardığımız ilkeler Türkiye’deki siyasal sistem için geçerlidir ve diğer ülkelerdeki tercihleri doğrudan etkilemez. Zira her ülkenin kendisine özgü siyasi şartları olabilir. Mesela; Arap ülkeleri, Suudi Arabistan, Kıbrıs, Almanya ve ABD çeşitli dönemlerde siyasete dair farklı uygulama prensiplerine ihtiyaç gösterir.

Ancak bu yaklaşımlar yine yukarıda ele aldığımız genel yönetim ilkelerine dayandığından, başka ülkelerde yaşayan ve Risale-i Nur’u kendisine rehber etmiş olan kişiler, yukarıdaki ana prensipleri, bulundukları yerdeki siyasi tercihlerinde de bir kılavuz olarak elbette kullanabilirler. Bilhassa İslam dünyasının hürriyet ve demokrasi ihtiyacı Bediüzzaman’ın en çok üzerinde durduğu hususlardandır54.

Öz

Bu makalede; “Bediüzzaman’ın ve onun yolundan gidenlerin siyaset kavramı ve kurumu ile ilişkisi ne biçimde ve ne seviyede olmuştur ve bundan sonra nasıl olmalıdır?” soruları eşliğinde Bediüzzaman’ın, siyasete ve siyaset kurumuna bakışı ile bu kurum ile ilişkileri ele alınmaktadır. Bunun için de öncelikle, siyaset ve yönetme sanatı hakkında bazı temel bilgiler aktarılmakta ve sonrasında Bediüzzaman’ın üç hayat devresi bu bağlamda incelenmektedir.

Anahtar Kelimeler: Yönetme sanatı, siyaset, devlet, Eski Said Dönemi, Yeni Said Dönemi, Üçüncü Said Dönemi, meşveret

Abstract

In this article, Bediuzzaman’s view of politics and of institution of politics and his relations to this institution are dealt with, accompanied by the questions like “What were the ways and levels of the relations of Bediuzzaman and of his followers to the concept and the institution of politics? How should it be like from now on?” Therefore, firstly, some basic information about the politics and the art of ruling is conveyed, and then Bediuzzaman’s three periods of life are examined in this context.

Key Words: Art of ruling, politics, state, The Old Said period, The New Said period, The Third Said period, counselling (mashwarah)

Dipnotlar

1. Bediüzzaman Birinci Dünya Savaşından önce rüyasında Peygamberimizi görür ve ondan Kur’an’ın mucize olduğunu açıklama görevini alır. Rüyayı açıklarken de devrimleri ve modern Türkiye Cumhuriyeti’nin İslam ve Kur’an karşısındaki nötr ve hatta negatif tavrının kastederek; “anladım ki, bir büyük infilâk (patlama-yıkım) olacak. O infilâk ve inkılâptan sonra, Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak ve Kur’ân’a hücum edilecek” der. Ardından bu yeni dönemde yapılması gerekenleri ve kendisinin pozisyonunu şu şekilde tarif eder: “Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendini müdafaa edecek. İ’câzı (mucizeliği) onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’câzın bir nevini şu zamanda izharına (açıklamaya), haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet (görevli) olacak. Ve namzet olduğumu anladım.” (Mektubat, s. 357.) (Bu makalede Bediüzzaman’ın eserlerine yapılan atıflarda, metinler ve sayfa numaraları “http://www.risaleinurenstitusu.org” adresinden alınmıştır).

2. Ayrıntılı bilgi ve değerlendirme için bkz. Uysal, Ömer Faruk, Beşerî Yaşama Devirleri; Muhtasar Dünya Tarihi, Köprü Dergisi, Kış 2000, 69. sayı.

3. “İnsanlar hür oldular, ama yine abdullahtırlar.” Divan-ı Harb-i Örfi, s. 65.

4. “Koca kâinatı bir hanesi misilli insana musahhar ve müzeyyen ve tefriş etmek ve o insanı halife-i zemin ederek ve dağ ve gök ve yer tahammülünden çekindikleri emanet-i kübrâyı ona vermesi ve sair zîhatlara bir derece zabitlik mertebesiyle mükerrem etmesi ve hitâbât-ı Sübhâniyesine ve sohbetine müşerref eylemesiyle fevkalâde bir makam verdiği” Şualar, s. 193.

5. Yönetim biliminin ve genel olarak sosyal ve beşeri bilimlerin insanlığın ortak malı durumunda olduğu yolundaki önkabul İslam dünyasında aydınlarca bu gün dahi kolay benimsenebilen bir husus değil iken, Bediüzzaman, yaklaşık yüz yıl önce, şu tespiti yapmıştır: “Evet, Avrupa’dan ahz u iktibasa muhtacız. İhtiyacımız, idare-i mülk (ülkenin yönetimi) ve tanzim-i kuva-i harbiye-i bahriyeden ve fünun-u sanayiden işimize yarayanlardır (dinimizin emriyle).” Eski Said Dönemi Eserleri, Makâlât, Yeni Asya Neşriyat, s. 34.

6. 1923’te Millet Meclisine yönelik beyannamesinde milletvekillerini dinî hassasiyetlere riayet etmeye davet ederken şu ifadeyi kullanmaktadır: “bu mücahidîn kumandanlar ve büyük meclis taklit edilir. Kusurlarını millet ya taklit veya tenkit edecek, ikisi de zarardır. Demek, onlarda hukùkullah, hukùk-u ibadı da tazammun ediyor”. Tarihçe-i Hayat, s. 126.

Yine Uhuvvet Risalesi’nde de bu kural benzer biçimde ifade edilmektedir. “Hakikat nazarında sebeb-i adâvet ve şer olan fenalıklar, şer ve toprak gibi kesiftir; başkasına sirayet ve in’ikâs etmemek gerektir. Başkası ondan ders alıp şer işlese, o başka meseledir”. Mektubat, s. 255.

7. “Şimdi salâhat ve mehareti, tâbir-i âharla fazileti ve hamiyeti, nur-u kalb ve nur-u fikri cem edenler vezaife kifayet etmezler. Öyleyse, ya maharettir veya salâhattir. San’atta maharet ise müreccahtır.” Münazarat, s. 56.

8. “Din düsturlarının bir hadimi olmak cihetinde güneş gibi imanlar taşıyan bir kısım Sahabeler ve onlara benzeyen mücahidinden, Selef-i Salihinden başka, siyasetçi, ekserce tam müttaki dindar olamaz. Tam ve hakiki dindar, müttaki olanlar, siyasetçi olmazlar. Yani, maksad-ı asli siyasetini yapanlarda din, ikinci derecede kalır, tebei hükmüne geçer. Hakiki dindar ise, “Bütün kainatın en büyük gayesi ubudiyet-i insaniyedir” diye, siyasete, aşk-ı merak ile değil, ikinci üçüncü mertebede onu dine ve hakikate alet etmeye -eğer mümkünse- çalışabilir. Yoksa, baki elmasları kırılacak adi şişelere alet yapar.” Emirdağ Lahikası, s. 53.

9. “Ubudiyetin noksaniyetiyle enaniyet kuvvet bulur, nemrutçuluklar çoğalır. Bu benlik zamanında, memuriyet hakikatta bir hizmetkârlık olduğu halde, bir hâkimiyet, bir ağalık, bir nemrutçulukla nefse gayet zevkli bir hâkimiyet mertebesini bir kısım memurlara rüşvet olarak verdiği için…” Emirdağ Lahikası, s. 386.

10. “Bu mühim marazın merhemi ve ilâcı, “El-hubbu fillâh” sırrıyla, tarik-i hakta gidenlere refakatle iftihar etmek; ve arkalarından gitmek; ve imamlık şerefini onlara bırakmak; ve o hak yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi olduğunun ihtimaliyle enâniyetinden vazgeçip ihlâsı kazanmak; ve ihlâsla bir dirhem amel, ihlâssız batmanlarla amellere râcih olduğunu bilmekle ve tâbiiyeti dahi, sebeb-i mes’uliyet ve hatarlı olan metbûiyete tercih etmekle o marazdan kurtulur ve ihlâsı kazanır, vazife-i uhreviyesini hakkıyla yapabilir.” Lem’alar, s. 157.

11. Bediüzzaman 1923’te Büyük Millet Meclisinde verdiği hutbeye de “Ey mücâhidîn-i İslâm! Ey ehl-i hall ü akt!” hitabıyla başlamaktadır. Mesnevi-i Nuriye, s. 85.

12. “Dediler: “Fırkacılık lâzım-ı Meşrutiyettir.” Dedim: “Bizdekilerde hutut-u efkâr telâki için mütemayilen imtidada bedel, münharifen gittiğinden, nokta-i telâki vatanda, belki kürede görülmüyor. Vücut-adem gibi, birinin vücudu ötekinin ademini ister. “İnat, bazan müfrit fırka müteassıplarına, dalâl ve batılı iltizam ettirir. Şeytan birisine yardım etse, melek der, rahmet okutur. Ötekinde melek görse, libasını değiştirmiştir der, lânet eder. Su-i zan ve hüsn-ü zan nazarıyla, dürbünün iki tarafı gibi leh, aleyhtar... Vâhi emareyi bürhan, bürhanı vâhi emare görür.” Sünuhat, s. 68.

Aynı konu Uhuvvet Risalesi’nde şu şekilde açıklanmaktadır: “Hak namına, hakikat hesabına olan tesadüm-ü efkâr ise, maksatta ve esasta ittifakla beraber, vesâilde ihtilâf eder. Hakikatin her köşesini izhar edip hakka ve hakikate hizmet eder.” Mektubat, s. 259.

13. “Hem iman ve hakikat noktasında, bu çeşit merakların büyük zararları var. Çünkü gaflet verecek ve dünyaya boğduracak ve hakiki vazife-i insaniyeti ve ahireti unutturacak olan en geniş daire ise siyaset dairesidir. Hususan böyle umumi ve mücadele suretindeki hadiseler, kalbi de boğuyor. Güneş gibi bir iman lazım ki, herşeyde, her vaziyette, herbir harekette kader-i İlahi ve kudret-i Rabbaniyenin izini, eserini görsün, ta o zulm-ü zulmette kalb boğulmasın iman sönmesin; akıl, tabiat ve tesadüfe saplanmasın.” Emirdağ Lahikası, s. 52.

14. Ayrıntılı bilgi için Köprü dergisinin İttihad-ı İslam kapak konulu Güz 2009, 108. sayısına bakınız.

15. “Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkîde muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer.” Lem’alar, s. 174. “İslâmiyet metanetini ve salâbetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediği bir zamanda, lâübâliyâne, Avrupa medeniyet-i habise kısmından süzülen bir cereyan-ı bid’atkârâne, sinesinde yer tutamaz. Demek, âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâpvâri bir iş görmek, İslâmiyetin desâtirini inkıyadla olabilir, başka olamaz. Hem olmamış, olmuşsa da çabuk ölüp sönmüş.” Mesnevi-i Nuriye, s. 69.

16. Tarihçe-i Hayat, s. 564.

17. Bu vesileyle belirtelim ki “taallüm-ü siyaset (siyaset öğrenmek) siyaset değildir”. Yani lise öğrencisi yurttaşlık bilgisi dersinde temel siyasi kavramları öğrenirken siyaset yapmamaktadır. Aynı şekilde siyasal bilimler fakültesi öğrencisi de bu okulda okumakla “siyaset” yapmamakta ve siyaset kurumu ile ilişki kurmamakta sadece “öğrenmekte”dir. Oysa bu yazının konusu olan “siyaset ile ilgilenmek” siyasette bilgi sahibi olmaktan ibaret olmayıp, siyasi bir tarz ya da tercih sahibi olmak demektir ve Bediüzzaman’ın siyaset kurumu ile ilgisi taallüm etmek ya da ettirmekten ibaret değildir.

18. “Dine hizmet itibarıyla taallûk eden eski altmış senelik hayat-ı ilmiyem kat’î bir hüccet ve yakîn bir delildir ki, bütün hayatımda temas ettiğim siyaseti ve dünyayı ve bütün içtimaî cereyanları dine hizmetkâr ve âlet ve tâbi yapmak düsturuyla hareket etmişim” Emirdağ Lahikası, s. 339.

Bu cümledeki “tabi yapmak” deyimi, laiklik ile ilgili bir kavram olan “devleti dine tabi etme”ye çalışmak mânâsında değildir.

19. “Dokuz on sene evveldeki Eski Said, bir miktar siyasete girdi.” Mektubat, s. 65.

20. “Yirmi otuz senedir dünya hayat-ı içtimaiyesine tesirli bir surette karıştığı halde, onun yüzünden bir kardeşinin zarar gördüğünü işitmedik. Hususan o zaman elinde siyaset topuzu vardı. Şimdi o topuz yerine nur-u hakikat var. Eskiden 31 Mart hadisesinde çendan onu da karıştırdılar, bazı dostlarını da ezdiler. Fakat sonra tebeyyün etti ki, mesele başkaları tarafından çıkmış” Mektubat, s. 405.

21. “Bu mübarek heyetin yüzde doksan dokuz himmeti siyaset değildir. Siyasetin gayrı olan hüsn-ü ahlâk ve istikamet ve saire gibi makasıd-ı meşruaya masruftur. Zira bu vazifeye müteveccih olan cemiyetler pek az, kıymet ve ehemmiyeti ise pek çoktur. Ancak yüzde biri, siyasiyunu irşad tarikiyle siyasete taallûk edecektir”. Hutbe-i Şamiye, s. 99.

22. Bediüzzaman’ın birinci dünya savaşı yıllarında gözlemlediği örnek olay ve sonucu Uhuvvet Risalesi’nde şu şekilde anlatılmaktadır: “Bir zaman, bu garazkârâne tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki, mütedeyyin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhâlif bir âlim-i salihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârâne medhetti. İşte, siyasetin bu fena neticelerinden ürktüm, euzübillahimineşşeytanirracim dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasiyeden çekildim.” Mektubat, s. 258.

23. Mesela, bir Müslüman kadının bir İngiliz bir erkekle evlenmesi bu kuruma şikayet edilmiş, Bediüzzaman’ın da içinde bulunduğu üyelerin reyiyle ve oy çokluğu ile bu durumun engellenmesi için gereğinin yapılması hususunun hükümete bildirilmesi yolunda karar alınmıştır. Ayrıntılı bilgi için bkz. Akman, Zekeriya, Daru’l-Hikmeti’l İslamiye, (Doktora Tezi) DİB. Yayınları, Ankara, 2009, s. 51-52.

24. “Hürriyetin bidayetinde, Risale-i Nur’dan çok evvel, kuvvetli bir ümit ve itikatla, ehl-i imanın meyusiyetlerini izale için, “İstikbalde bir ışık var; bir nur görüyorum” diye müjdeler veriyordum. Hatta, Hürriyetten evvel de talebelerime beşaret ederdim. Tarihçe-i Hayat’ımda merhum Abdurrahman’ın yazdığı gibi, Sünuhat misilli risalelerde dahi “Ben bir ışık görüyorum” diye, dehşetli hadisata karşı o ümitle dayanıp mukabele ederdim. Ben de herkes gibi o ışığı siyaset âleminde ve hayat-ı içtimaiye-i İslamiyede ve çok geniş bir dairede tasavvur ederdim. Halbuki, hadisat-ı âlem beni o gaybî ihbarda ve beşarette bir derece tekzip edip ümidimi kırardı.

Birden bir ihtar-ı gaybîyle kat’î kanaat verecek bir surette kalbime geldi. Denildi ki:

“Ciddî bir alâkayla senin eskiden beri tekrar ettiğin ’Bir ışık var, bir nur göreceğiz’ diye müjdelerin tevili ve tefsiri ve tabiri, sizin hakkınızda, belki iman cihetiyle âlem-i İslam hakkında dahi, en ehemmiyetlisi Risale-i Nur’dur. Bu ışıktır, seni şiddetle alâkadar etmişti. Ve bu nurdur ki, eskide de tahayyül ve tahmininle geniş dairede, belki siyaset âleminde gelecek mesudâne ve dindarâne hâletlerin ve vaziyetlerin mukaddemesi ve müjdecisi iken, bu muaccel ışığı o müeccel saadet tasavvur ederek eski zamanda siyaset kapısıyla onu arıyordun. Evet, otuz sene evvel bir hiss-i kablelvukuyla hissettin. Fakat nasıl kırmızı bir perdeyle siyah bir yere bakılsa karayı kırmızı görür. Sen dahi doğru gördün, fakat yanlış tatbik ettin. Siyaset cazibesi seni aldattı” Kastamonu Lahikası, s. 24.

25. “Bu zaman hem iman ve din için, hem hayat-ı içtimaî ve şeriat için, hem hukuk-u âmme ve siyaset-i İslamiye için gayet ehemmiyetli birer müceddid ister. Fakat en ehemmiyetlisi, hakaik-i imaniyeyi muhafaza noktasında tecdid vazifesi, en mukaddes ve en büyüğüdür. Şeriat ve hayat-ı içtimaiye ve siyasiye daireleri ona nispeten ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalıyor. Rivâyât-ı hadisiyede, tecdid-i din hakkında ziyade ehemmiyet ise, imanî hakaikteki tecdid itibarıyladır. Fakat efkâr-ı âmmede, hayatperest insanların nazarında zahiren geniş ve hâkimiyet noktasında cazibedar olan hayat-ı içtimaiye-i İslamiye ve siyaseti diniye cihetleri daha ziyade ehemmiyetli göründüğü için, o adese ile, o nokta-i nazardan bakıyorlar, mana veriyorlar.” Kastamonu Lahikası, s. 145.

“Ehl-i dünya ve ehl-i siyaset ve avamın nazarında birinci derece ve hakikat nazarında, îmana nisbeten ancak onuncu derecede bulunan siyaset-i İslamiye ve hayat-ı içtimaiye-i ümmete dair hizmeti, kainatta en büyük mesele ve vazife ve hizmet olan hakaik-ı îmaniyenin çalışmasına racih gördüklerinden…” Kastamonu Lahikası, s. 148.

“Mehdî al-i Resûlün temsil ettiği kudsî cemaatinin şahs-ı manevîsinin üç vazifesi var…:

Birincisi : Fen ve felsefenin tasallutiyle ve maddiyyun ve tabiiyyun taunu beşer içine intişar etmesiyle, her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyyûn fikrini tam susturacak bir tarzda îmanı kurtarmaktır. Ehl-i îmanı dalaletten muhafaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem herşeyi bırakmakla, çok zaman tetkikat ile meşguliyeti iktiza ettiğinden,… Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve manevî ordusu, yalnız ihlas ve sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şakirdlerdir. Ne kadar da az olsalar, manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.

İkinci vazifesi : Hilafet-i Muhammediye (a.s.m.) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. …

Üçüncü vazifesi : İnkılabat-ı zamaniye ile çok ahkam-ı Kur’aniyenin zedelenmesiyle ve Şeriat-ı Muhammedîyenin (a.s.m.) kanunları bir derece tatile uğramasıyla o zat, bütün ehl-i îmanın manevî yardımlarıyla ve ittihad-ı İslamın muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa al-i Beytin neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakar seyyidlerin iltihaklarıyla o vazife-i uzmayı yapmaya çalışır.

… iki noktada bir iltibas var, te’vil lazımdır.

Birincisi: ahirdeki iki vazife, gerçi hakikat noktasında birinci vazife derecesinde değiller, fakat hilafet-i Muhammediye (a.s.m.) ve ittihad-ı İslam ordularıyla zemin yüzünde saltanat-ı İslamiyeyi sürmek cihetinde herkeste, hususan avamda, hususan ehl-i siyasette, hususan bu asrın efkarında o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor; ve bu isim bir adama verildiği vakit, bu iki vazife hatıra geliyor; siyaset manasını ihsas eder; belki de bir hodfüruşluk manasını hatıra getirir; belki bir şan, şeref ve makamperestlik ve şöhretperestlik arzularını gösterir.…” Emirdağ Lahikası, s. 231-233.

26. “Dünyadaki ehl-i dalâlete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem -lüzum olsa- uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dâvâ ettiği gibi, bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen ve siyasetten ve siyasî mânâsını işmam eden maddî ve mânevî mertebelerden ihlâs sırrıyla bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmi sene emsalsiz işkencelere tahammül edip siyasete meslek itibarıyla tenezzül etmeyen … bir adam”. Şualar, s. 337.

“Risale-i Nur ve ondan tam ders alan biz şakirtleri, değil dünya siyasetlerine, belki bütün dünyaya karşı da Risale-i Nur’u âlet edemeyiz ve şimdiye kadar da etmemişiz. Biz ehl-i dünyanın dünyalarına karışmıyoruz. Bizden zarar tevehhüm etmek divaneliktir.

Evvelâ: Kur’an bizi siyasetten men etmiş, ta ki elmas gibi hakikatleri, ehl-i dünyanın nazarında cam parçalarına inmesin.

Saniyen: Şefkat, vicdan, hakikat bizi siyasetten men ediyor. Çünkü tokata müstehak dinsiz münafıklar onda iki ise, onlarla müteallik yedi sekiz masum biçare, çoluk çocuk, zayıf, hasta, ihtiyarlar var. Belâ ve musibet gelse, o sekiz masumlar o belaya düşecekler. Belki o iki münafık dinsiz, daha az zarar görecek. Onun için, siyaset yoluyla, idare ve âsâyişi ihlâl tarzında, neticenin husulü de meşkûk olduğu halde girmek, Risale-i Nur’un mahiyetindeki şefkat, merhamet, hak, hakikat şakirtlerini men etmiş.” Kastamonu Lahikası, .s 196.

“Risale-i Nur şakirtlerinin, mümkün olduğu kadar siyasete ve idare işine ve hükümetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir. Çünkü hâlisâne hizmet-i Kur’âniye, onlara herşeye bedel, kâfi geliyor.

Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli cereyanlar içinde siyasete girenlerden hiçbir kimse, istiklâliyetini ve ihlâsını muhafaza edemez. Herhalde bir cereyan onun hareketini kendi hesabına alacak, dünyevî maksadına âlet edecek, o hizmetin kudsiyetini bozacak. Hem maddî mübarezede şu asrın bir düsturu olan eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdat ile, birinin hatâsıyla onun mâsum çok taraftarlarını ezmek lâzım gelecek. Yoksa, mağlûp düşecek. Hem dünya için dinini bırakan veya âlet edenlerin nazarlarında Kur’ân’ın hiçbir şeye âlet olmayan kudsî hakikatleri, bir propaganda-i siyasette âlet olmuş tevehhüm edilecek. Hem milletin her tabakası, muvafıkı ve muhalifi, memuru ve âmisinin o hakikatlerde hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirtleri, tam bîtarafane kalmak için siyaseti ve maddî mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâzım gelmiş.” Şualar, s. 316.

27. “Madem cumhuriyet prensipleri hürriyet-i vicdan kanunu ile dinsizlere ilişmiyor; elbette mümkün olduğu kadar dünyaya karışmayan ve ehl-i dünya ile mübareze etmeyen ve âhiretine ve imanına ve vatanına dahi nâfi bir tarzda çalışan dindarlara da ilişmemek gerektir ve elzemdir.” Şualar, s. 311.

28. Mesela şu cümle: “Size karşı elbette çok cihetlerde dahili ve harici muarızlar var. Ben dünya ve siyasetin haline bakmadığım için bilemiyorum. Fakat beni bu senede çok sıkıştırdıkları için mecburiyetle sebebine baktım ki, size karşı bir muarız çıkmış.” Emirdağ Lahikası, s. 191.

29. “Bu sırada dahilde o kadar dahilî, haricî heyecanlı parti cereyanları varken ve bundan tam istifade etmek, yani mahdut birkaç arkadaşına bedel çok diplomatları kendisine taraftar kazanmak için zemin hazır iken, sırf siyasete karışmamak ve ihlâsına zarar vermemek ve hükûmetin nazarını kendine celb etmemek ve dünya ile meşgul olmamak için, bütün arkadaşlarına yazıp ki, “Sakın cereyanlara kapılmayınız, siyasete girmeyiniz, âsâyişe dokunmayınız” dediği ve iki cereyan bu çekinmesinden ona zarar verdikleri, eskisi evhamından, yenisi de “Bize yardım etmiyor” diye ona çok sıkıntı verdikleri halde, ehl-i dünyanın dünyalarına hiç karışmayıp kendi âhiretiyle meşgul olan … bir bîçare” Şualar, s. 326.

“Denilmiş: “Niçin siyasetten çekildin, hiç yanaşmıyorsun?”

Elcevap: Dokuz on sene evveldeki Eski Said, bir miktar siyasete girdi. Belki siyaset vasıtasıyla dine ve ilme hizmet edeceğim diye beyhude yoruldu. Ve gördü ki, o yol meşkûk ve müşkülâtlı ve bana nisbeten fuzuliyâne, hem en lüzumlu hizmete mâni ve hatarlı bir yoldur. Çoğu yalancılık; ve bilmeyerek ecnebî parmağına âlet olmak ihtimali var. Hem siyasete giren, ya muvafık olur veya muhalif olur. Eğer muvafık olsa, madem memur ve mebus değilim; o halde siyasetçilik bana fuzulî ve mâlâyâni bir şeydir. Bana ihtiyaç yok ki beyhude karışayım. Eğer muhalif siyasete girsem, ya fikirle veya kuvvetle karışacağım. Eğer fikirle olsa, bana ihtiyaç yok. Çünkü mesâil tavazzuh etmiş; herkes benim gibi bilir. Beyhude çene çalmak mânâsızdır. Eğer kuvvetle ve hadise çıkarmakla muhalefet etsem, husulü meşkûk bir maksat için binler günaha girmek ihtimali var; birinin yüzünden çoklar belâya düşer. Hem on ihtimalden bir iki ihtimale binaen günahlara girmek, masumları günaha atmak vicdanım kabul etmiyor diye, Eski Said, sigara ile beraber gazeteleri ve siyaseti ve sohbet-i dünyeviye-i siyasiyeyi terk etti.” Mektubat, s. 65.

30. Emirdağ Lahikası adlı mektuplar derlemesinin birinci cildi bu tür mektupları ve bilgileri (de) içermektedir.

31. “Afyon hapsinden sonra Üstad-kendi tâbirince-bir nevî “Üçüncü Said” olarak görünüyordu. Çünkü bundan sonra hizmet-i Nuriye başka safhalarda tezâhür edecekti; küllî bir inkişaf olacaktı.” Tarihçe-i Hayat, s. 525.

32. “Siyaset-i beşeriyenin en esaslı bir kanun-u esasîsi olan, “Selâmet-i millet için fertler feda edilir. Cemaatin selâmeti için eşhas kurban edilir. Vatan için herşey feda edilir” diye, bütün nev-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler bu kanunun su-i istimalinden neş’et ettiğini kat’iyen bildim. Bu kanun-u esasî-yi beşeriye, bir hadd-i muayyenesi olmadığı için çok su-i istimale yol açmış. İki Harb-i Umumî, bu gaddar kanun-u esasînin su-i istimalinden çıkıp bin sene beşerin terakkiyatını zîr ü zeber ettiği gibi, on câni yüzünden doksan mâsumun mahvına fetva verdi. Bir menfaat-i umumî perdesi altında şahsî garazlar, bir câni yüzünden bir kasabayı harap etti.” Emirdağ Lahikası, s. 333.

33. “Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların garazkârâne telâkkiyatlarından müberrâ ve sâfi olan bir makamda verilen ders-i Kur’ân ve gösterilen envâr-ı Kur’âniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve itham etmemek gerektir-meğer dinsizliği ve zındıkayı siyaset zannedip ona tarafgirlik eden insan suretinde şeytanlar ola veya beşer kıyafetinde hayvanlar ola!” Mektubat, s. 53.

“İman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost düşman, derste farketmez. Halbuki siyaset tarafgirliği, bu mânâyı zedeler, ihlâs kırılır. Onun içindir ki, Nurcular emsalsiz işkencelere ve sıkıntılara tahammül edip Nuru hiçbir şeye âlet etmediler. Siyaset topuzuna el atmadılar.” Emirdağ Lahikası, s. 281.

34. “Amma ‘Kur’ân ve imanın hizmeti niçin beni men ediyor?’ dersen, ben de derim ki:

Hakaik-i imaniye ve Kur’âniye birer elmas hükmünde olduğu halde, siyasetle âlûde olsaydım, elimdeki o elmaslar, iğfal olunabilen avam tarafından, ‘Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?’ diye düşünürler. O elmaslara âdi şişeler nazarıyla bakabilirler. O halde, ben o siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer.” Mektubat, s. 66,

35. “O mübarek zat, siyaset ve saltanattan ziyade, daha çok mühim başka vazifelere layık idi. Eğer tam muvaffakıyet-i siyasiye ve tamam saltanat olsaydı, “Şah-ı Velayet” ünvan-ı manidarını bihakkın kazanamayacaktı. Halbuki zahirî ve siyasî hilafetin pek çok fevkınde manevî bir saltanat kazandı ve Üstad-ı Küll hükmüne geçti; hatta kıyamete kadar saltanat-ı manevîsi baki kaldı.” Mektubat, s. 57.

36. “Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın altı aylık hilafetiyle beraber Risale-i Nur’un Cevşenül Kebirden ve Celcelutiyeden aldığı bir kuvvet ve feyizle vazife-i hilafetin en ehemmiyetlisi olan neşr-i hakaik-i imaniye noktasında Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın kısacık müddetini uzun bir zamana çevirerek tam beşinci halife nazarıyla bakabiliriz. Çünkü, adalet-i hakikiye ile bu asırda insanları mes ud edebilir bir istidatta bulunan, Risale-i Nur’dur ve onun şahs-ı manevisi, Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın bir muavini, bir mütemmimi, bir manevi veledi hükmündedir” Emirdağ Lahikası, s. 65.

37. “Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münafık derecesine iner. Münafık, kâfirden daha fenadır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır, nifaka inkılâp eder. Hem nur, hem topuz-ikisini, bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için, bütün kuvvetimle nura sarılmaya mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor.” Lemalar, s. 107.

38. Emirdağ Lahikası, s. 386.

39. Abdülkadir Badıllı bu konuda şunları yazmaktadır: “1954 seçimlerinde sükutiyle ve meyil ve işaretiyle, 1957 seçimlerinde ise aleni ifade ve hareketleriyle DP’yi tutmuş, yardım etmişti.” Badıllı, Abdülkadir, Bediüzzaman Said Nursi, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, C. 3, s. 1510, s. 1573. Badıllı ayrıca Bediüzzaman’ın Demokrat Parti’ye ne kuruluşunda ve ne de 1950 seçimlerinde bir temasının ya da teveccühünün olmadığını, teveccühünün 1957 seçimlerine münhasır olduğunu savunmaktadır (s. 1503). Ancak kendisinin dahi kitabında yer verdiği birçok hadise bu iddianın aksini göstermektedir. Bu durum Badıllı’nın, eserinde, DP’ye bakış konusunda, siyasetin fena neticelerinden ürkmenin getirdiği bir tefrit hali içinde kaldığı ve Bediüzzaman’ın DP ile ilişkilerini bu sebeple sağlıklı bir değerlendirme zeminine oturtamadığı intibaını vermektedir.

40. “Benim Nur âhiret kardeşlerim, ‘ehvenüşşer’ deyip bazı biçare yanlışçıların hatâlarına hücum etmesinler. Daima müsbet hareket etsinler. Menfî hareket vazifemiz değil... Çünkü dahilde hareket menfîce olmaz. Madem siyasetçilerin bir kısmı Risale-i Nur’a zarar vermiyor, az müsaadekârdır; ‘ehvenüşşer’ olarak bakınız. Daha ‘âzamüşşer’den kurtulmak için, onlara zararınız dokunmasın, onlara faydanız dokunsun.” Emirdağ Lahikası, s. 458.

41. “Küfür ile iman ortası yoktur. Bu memlekette İslâmiyet’e karşı komünist mücadelesi ortası olamaz. Sağ ve sol, ortası, üç meslek icap ettirir. Eğer İngiliz, Fransız deseler hakları var. “Sağ İslâmiyet, sol komünistlik, ortası da Nasraniyet” diyebilirler. Fakat bu vatanda, küfr-ü mutlaka karşı iman ve İslâmiyet’ten başka bir din, bir mezhep olamaz. Olsa, dini bırakıp komünistliğe girmektir. Çünkü hakikî bir Müslüman hiçbir zaman Yahudi ve Nasranî olamıyor. Olsa olsa dinsiz olup tam anarşist olur.

”İnşaallah, Maarif ve Adliye Vekilleri gibi, sair erkânlar da bu ehemmiyetli hakikati tam anlayacaklar. Sağ-sol tâbiri yerine, hak ve hakikat ve Kur’ân ve iman kuvvetine dayanıp bu vatanı küfr-ü mutlaktan, anarşilikten, zındıkadan ve onların dehşetli tahribatlarından kurtarmaya çalışmalarını rahmet-i İlâhiyeden bütün ruh u canımızla niyaz ve rica ediyoruz.” Emirdağ Lahikası, s. 301.

42. “Otuz beş senedir ki siyaseti bırakmıştım ve Nurculara da ‘Bırakınız!’ diyordum. Sebebi, siyaset ihlası kırar. Fakat şimdi hissettim ki, bazı münafıklar dindarları perde yapıp dini siyasete alet; sonra da siyaseti dinsizliğe alet etmeye çalıştıklarından safdil dindarların hatırı için bir-iki defa siyasete baktım, gördüm ki: Bizi bu üç-dört mahkemede. ‘Dini siyasete alet ediyor’ diye itham edenler kendileri dessasane dini tezyif etmek için kendileri sonra da siyaseti dinsizliğe alet etmek için dinsizlik düsturlarını kanuna bağlamak gibi dünyada hiçbir şeddat, hiçbir zalimin yapmadığı bir dehşet gördüm. Şiddetli bir me’yusiyetim içinde, hürriyet başında bizimle, yani İttihad-ı Muhammedi (a.s.m.) Cemiyeti ile İttihadçıların bir kısmındaki gizli farmasonlara muarız ve manen bizimle, yani İttihad-ı Muhammedi ile müttefik olan Ahrar Fırkası yine otuz beş sene sonra dirildi, yine uyandı. Birden şeair-i İslamiyenin başında olan ezan- ı Muhammedi’yi farmasonların zincirlerini kırıp ilan etmesiyle; siyasetten kat’ı alaka eden, eskide ‘İttihad-ı Muhammedi’ şimdi ‘Nurcular’ namını alan ve İttihad-ı İslam içinde bulunan kardeşlerimiz yanlış basmamak için bazı şeyleri söylemek isterdim. Fakat Risale-i Nur benim bedelime konuşuyor dedim, yüzümü çevirdim.” Beyanat ve Tenvirler, s. 201.

43. Mektubat, s. 256

44. “Şimdi de aynen ittihad-ı İslamdan olan Nurcular büyük bir yekûn teşkil eder. Demokratlara bir nokta-i istinaddır.” Emirdağ Lahikası, s. 271.

45. “Ankara’da dindar Ahrarların kongresinde beni Diyanet Riyaseti dairesinde bir vazife ile tavzif etmeyi hararetle istemelerine ve Medresetü’z-Zehra’nın Nur talebelerini, bu meselede bana kabul ettirmekte vasıta yapmalarına karşı derim:

“O toplantıda bu teklifi yapan meb’uslara ve dindar arkadaşlarına çok teşekkür ve çok selâm ve muvaffakiyetlerine çok dua ederiz. Fakat … benim yerimde Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsi, benim bedelime Nur şakirtlerinin has ve hâlis ve İslâmiyet’in hakikî fedakârlıklarının şahsiyet-i mâneviyesi, o kudsî vazifeyi şimdiye kadar gayr-ı resmî perde altında yaptıkları gibi, inşaallah resmî bir surette dahi yapabilecekler. Onlara havale ederiz...” Emirdağ Lahikası, s. 426

46. Emirdağ Lahikası, s. 431. Badıllı, eserinde (s. 1540) bu isimlendirmeyi “bazı Nur Talebeleri de kendilerini demokrat göstererek” şeklinde nitelendirmektedir. Kanaatimizce bu ifade de bir tefritin ürünüdür.

47. Emirdağ Lahikası, s. 433, 442, 447.

48. Emirdağ Lahikası, s. 386.

49. “Sakın, sakın, dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihat etmiş dalâlet fırkalarına karşı perişan etmesin “el hubbu fillahi vel buğzu fillah (Allah için sevmek, Allah için buğz etmek)” düstur-u Rahmanî yerine (el-iyazü billâh) “el hubbu fissiyaseti vel buğzu lissiyaseti (Siyaset için sevmek, siyaset için buğz etmek)” düstur-u şeytanî hükmedip, melek gibi bir hakikat kardeşine adâvet ve elhannâs gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve taraftarlıkla zulmüne rıza gösterip cinayetine manen şerik eylemesin.” Kastamonu Lahikası, s. 99.

50. Emirdağ Lahikası’nda yer alan ve Bediüzzaman’ın Demokrat Parti’nin desteklenme sebeplerini anlatmak üzere uzaktaki talebelerine yazdığı mektubun sonuna hizmetindeki talebeleri tarafından düşülmüş olan şu dipnot dikkat çekicidir. “Haşiye: Üstad diyor ki: Bu içtimaî, siyasî mesele mücmel olarak ihtar edildi. Ve tabiratta lüzumsuz, zararlı kelimeleri siz tebdil edebilirsiniz. Merkezlerden münasip gördüğünüz yerlere, su-i tesir yapmamak şartıyla gönderebilirsiniz.” s. 387.

51. “Cemaatte vahid-i sahih olmazsa, cem ve zam, kesir darbı gibi küçültür” Mektubat, s. 495.

52. CHP Genel Sekreterine 1946 sonrasında yazdığı mektuptan; “baktım ki, size karşı bir muarız çıkmış. Eğer o muarız mükemmel bir reis bulup hakaik-i imaniye namına çıksaydı, birden sizi mağlup ederdi.” Emirdağ Lahikası, s. 191.

53. “Bu vatanda şimdilik dört parti var” başlıklı değerlendirme mektubunu yazdığı dönemde İçişleri Bakanlığı kayıtlarına göre tabela ve tüzel kişilik itibariyle parti sayısı aslında çok daha fazla idi. Ama siyasal anahatlar olarak dört ana akım vardı.

54. “Asya’nın bahtını, İslâmiyetin talihini açacak yalnız meşrutiyet ve hürriyettir”. Muhakemat, s. 39. “Asya kıt’asının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı şûrâdır”. Hutbe-i Şamiye, s. 66. Yeni Asya Gazetesi bu sebeple alt başlıkta logo olarak “Asyanın bahtının miftahı meşveret ve şûradır” prensibini kullanmaktadır.

Yukarı