2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 921

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 2008 
 Bir Medeniyet Dili Olarak Risale-i Nur
 KÖPRÜ / Yaz 2004 
 Popüler Esaret: Nefisperestlik


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Üçüncü Said
Güz 2010   [ 112. Sayı ]


Üçüncü Said ve Mana-i Harfi ile Siyaset

The Third Said and Politics with “Indicative Meaning” (Mana-yi Harfi)

Hakan YALMAN

Dr.

Kişilik; genetik faktörler, biyolojik yapı, içinde yaşanılan sosyal düzen, psikolojik özellikler gibi pek çok yapının etkisi ile ortaya çıkan hissediş ve davranış süreci şeklinde tanımlanabilir. Tarih boyunca toplumları etkileyen insanlığın kolektif kişiliğinin şekillenmesinde rol oynayan kişiler ile yaşadıkları zaman dilimi ve etkilerinin çapına göre içinde bulundukları çağ arasında yakın irtibatlar gözlenir. Bu kişiliklerin içinde bulundukları zaman ile aralarında bir iktiran hali olduğunu söyleyebiliriz. Yani alemi şekillendiren ilahi irade zamanı yönlendirici kişiler üzerinde etkili kılmakta ve bu kişileri zaman üzerinde etkili kılmaktadır. Her ikisini yan yana getirerek âlemlerin Rabbi, ezeli planının gereğini icra ederken geçmiş ve gelecek asırların bağlantısını oluşturmaktadır. Bu hal her ferdin hayatında gözlenmekle birlikte lider şahsiyet ya da rol model olan kişiliklerde daha belirgindir. Bu anlamda önde gelen şahsiyetlerin bulundukları zaman adeta bedenleri gibidir. Bedenin ilahi irade tarafından çevre şartları ile yönlendirilmesine benzer şekilde, lider kişilikler tarihi ve sosyal şartlar ile yönlendirilir. Bu, aynı zamanda insanlık âleminin yönlendirilmesi anlamına gelir. Âlemlerin Rabbi bir fert üzerinden kevni bir lisan kullanarak yönlendirici kişiliğin vasıtası tarihin ve zamanın şartlarının oluşturulması demektir. Bu, vahiy ve ilhamlar yolu ile insanlığın yönlendirilmesinin önemli bir tamamlayıcısıdır. Lider şahsiyetler ve içinde bulundukları zaman ve bu zaman dilimi içinde ortaya çıkan değişimler ile önde gelen kişiliğin davranış ve düşünce dünyasındaki değişimler bu çerçevede ele alınmalıdır. Başta vahyin ve sonrasında yine vahyin kontrolü ile şekillenen insanlığın ortak birikimi olan ahlaki değerlerin ana çizgisini belirlediği lider kişilikler zamanın oluşturduğu sosyal şartlar ile de yönlendirilirler.

İnsanlık âleminin en başta gelen yönlendiricisi Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) dünyaya geliş zamanının ve yaşadığı mekânların kuşkusuz insanlık tarihi açısından çok önemli ve olması gereken olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kâinat ile irtibatlı her şeyin, bütün zamanların şekillenmesinde etkili olan şahsiyet-i Muhammediyye’nin (a.s.m.) oluşumunda nübüvvet öncesi zaman diliminin, Mekke döneminin, Medine döneminin etkileri çok belirgindir. Bu varlıklar vasıtası ile yönlendirici kişiliğin şekillendirilmesi ve bu vasıta ile de varlığın yönlendirilip şekillendirilmesi şeklinde bir iktiran sürecidir, diyebiliriz.

Asrımızın en önemli şahsiyeti ve nübüvvet yolunun sancaktarı Bediüzzaman’ın hayatındaki dönemler de bu şekilde ele alınırsa daha doğru anlaşılmış olacaktır. Muhammedi (a.s.m.) hakikatin ve Kur’an’ın asrımıza ulaşmasında vazifedar kıldığı bu zatın hayatı ve şahsiyetinin şekillenmesi de kuşkusuz insanlık alemini yönlendirici düzeyde ve ilahi kontrolün bu boyutta olduğunu düşünmemiz gereken bir noktadadır. Bu süreçleri Risale-i Nur hakikatlerinin, dolayısı ile Kur’an’ın, insanlık alemine ve sosyal hayata geçirilmesi çerçevesinde ele almamız daha doğru olacaktır. Bu noktadan bakıldığında Bediüzzaman’ın şartlara göre tavırlarının değişip konjonktüre göre davranıp davranmadığı tartışmaları bu bakış açısı ile daha sağlıklı bir zeminde yürütülmüş olacaktır. Âlemlerin Rabbi genleri ve fıtratı gibi oluşturduğu sosyal şartlar ile de lider şahsiyetini yönlendirmektedir. Bu aslında Risale-i Nur vasıtası ile insanlık âlemine yansıtılan Kur’an hakikatlerinin sosyalleşmesi sürecidir.

Bu anlamda hayat dinamik bir süreç ve her anında şartların oluşturduğu yapıya uyum gereken hareketli bir yapıdır. Temelde yer alan doğrularla birlikte zaman ve şartlara uyum sağlayan doğrular vardır. Mesela sağlığın korunması her zaman geçerliliği olan bir doğrudur. Ancak, ‘sağlığın korunması için kalın mı, ince mi giyinmeli?’ sorusunun cevabı ancak hava durumu öğrenildikten sonra verilebilir. Hava soğuksa kalın giyinmek, sıcak ise ince giyinmek doğrudur, bunların aksine hareket etmek yanlıştır diyebiliriz. Sosyal süreçler ile davranışlar arasında da benzer bir bağlantı ve sosyal şartların ferdin hayatı ile bağlantılı bir dinamizminden bahsedebiliriz. Bu dinamizmin kişinin vazifesi ve konumu ile bağlantılı etki alnından da bahsetmemiz gerekir. Özellikle insanlığın kolektif şahsiyeti üzerinde etki edecek kişiler ve asrın sosyal değişim süreçleri ve on yıllar arasında yakın bir etkileşim ve dinamizm olmalıdır.

Bu çerçevede bakıldığında Bediüzzaman’ın Kur’an eksenli bir kişilik ve tavır sahibi olduğundan ve bu çizgide ömrünün genelinde en ufak bir kırılma olmadığını çok net söyleyebiliriz. Bu eksen doğrultusunda şekillenen Eski Said, Yeni Said ve Üçüncü Said kişilikleri Bediüzzaman’ın şahsiyetinde Risale-i Nur, Kur’an ve sosyal süreçlerin ahenginin yansımasıdır diyebiliriz. Kur’an ve Risale-i Nur ekseninin ana çizgisinin mana-i harfi olduğu külliyatın ortaya koyduğu temel hakikattir. Bediüzzaman’ın zaman ve şartların ortaya koyduğu iklime uygun şekilde siyaset ile irtibatı da mana-i harfi bakışı doğrultusunda olmuştur. Bu nedenle ‘Eski Said mi, Yeni Said mi, Üçüncü Said mi doğru bir hayat çizgisidir?’ sorusunun cevabı her biri kendi zaman ve mekânının doğrusudur şeklinde olmalıdır. Üçüncü Said ve siyaset bağlantısı mana-i harfi çizgisinde kurulduğunda üstadın ilahi irade ile şekillendirilen varlık yapısına uyumlu tavrı daha net gözlenecektir. Bununla alakalı olarak 1995 yılı Bahar sayısında Köprü dergisinde yazdıklarımızı tekrar hatırlamakta fayda var.

“Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim,”1 diyen Bediüzzaman Said Nursi, bu kelimeler ve cümleler ile altı bin sayfa külliyatın bir nevi özetini ortaya koymaktadır. Bu kelimelerde risalenin nuru, olaylara bakış açısı gizlidir. Zaten bakış açısı değil midir, olayları iç âlemimizde şekillendiren; kâinat kitabının sırlı anlamlarını ruhumuza taşıyan? “Mânâ-yı harfi, mânâ-yı ismi, niyet, nazardır,”2 şeklinde sıralanan bu sırlı anahtarlar bölümün devamında açılır ve varlıklarda gizli definelerin açılmasında, varlık, problemlerinin çözümünde mucizevî formüller olarak önümüze şöyle konur: “Cenab-ı Hakk’ın masivasına (yani kainata) mânâ-yı harfi ile ve O’nun hesabına bakmak lâzımdır. Mânâ-yı ismi ile ve esbap hesabına bakmak hatadır. “Evet, bir şeyin iki ciheti vardır: Bir ciheti Hakka bakar. Diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakk’a bakan cihete tenteneli bir perde ve şeffaf bir cam parçası gibi altında Hakk’a bakan cihet-i isnadı gösteren bir perde gibi olmalıdır. Binaenaleyh, nimete bakıldığı zaman Mün’im, sanata bakıldığı zaman Sâni, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakiki zihne ve fikre gelmelidir.

“Ve keza nazar ile niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder; günahı sevaba, sevabı günaha kalbeder. Evet, niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalbeder. Maddiyata esbap hesabıyla bakılırsa cehalettir, Allah hesabıyla olursa marifet-i İlâhiyedir.”3

Nelere Allah hesabına bakılacaktır? Bu soru çoğunlukla akla çiçekleri, kelebekleri yıldızları, galaksileri getirir ve bu alanlarda mânâ-yı harfi ile bakma işlevi oldukça maharetle başarılır. Peki iki insanın kavgası, terör, savaşlar, diplomasi ve siyaset gibi kavramlar ve bunların zihinde çağrıştırdığı aynı cinsten diğer kavramlar söz konusu olduğunda “mânâ-yı harfi” ile bakmak gereğini duyuyor muyuz? Aynı bakış açısı bu kavramlar için de geçerli midir? “Her şeyin iki ciheti vardır,” cümlesi bu bakış açısı içine girecek şeyleri sınırlamadığına ve mut(ğ)lak bıraktığına göre “her şey” kelimesinin anlamı şümulüne giren yukarıdaki kavramlar ve benzerleri de aynı bakış açısı ile ele alınmalıdır. Mesela, siyaset bir nimet, bir sanat, bir sebep olarak değerlendirilmeli ve gerisinde Mün’im, Sani ve Müessiri-i Hakiki bulunabilmelidir.

“Dünyada cereyan eden ve husule gelen her bir şeyin iki vechi vardır: Biri âhirete bakar ki, nefsü’l-emirde en sabit, en ağır bu vecihtir. İkincisi dünyaya, nefsine ve hevaya bakar. Bu vecih hakaret, hiffet ve zevalden öyle bir mevkidedir ki, kalbin teessürüne, teellümüne, ıstırabın düşüncelerine bais olacak bir kıymette değildir,”4 cümlesini “siyaset “ kavramına uyarladığımızda, siyasetin dünyaya, nefse ve hevaya bakan yönüyle kıymetsizliği; hakaret, hiffet ve zevale mahkûmiyetini gösterecek misaller hemen aklımıza geliveriyor. Zaten yukarıda sıraladığımız kavramların zihindeki kötü anlamları dünyaya, nefse ve hevaya bakan yönleri ile olmalı. Dünya ve içindeki olayların üç yüzü olduğu Mesnevi-i Nuriye’de belirtilirken “Birisi ahirete bakar çünkü onun mezrasıdır”5 cümlesi siyaset konusunda ele alındığında, bu işlevin ne kadar Allah namına ve âhiret hesabına ortaya konduğu önem kazanır. Dünya tarlasına ekilen siyaset tohumlarının âhirette nasıl meyveler vereceği tamamen niyetlere ve nazarlara bağlı. “İkincisi, Esmâ-i Hüsnâ’ya bakar. Çünkü onların mektep ve tezgâhlandır”6 ki, bence bir nur talebesini (inanan bir kimseyi) en çok ilgilendiren de dünyanın ve olayların bu yüzü olmalıdır. Siyaset, diplomasi, uluslararası ilişkiler gibi hayatımızın içine girmiş, dünyada açıkça tesirleri görülen bu faaliyetlerin gerisinde hangi isimlerin tecellilerini görebiliriz? Bu alanlarda sebep ve sonucun arasını açtığımızda hangi isimler ufukta belirecektir. Siyasete milyarlarca zerrenin Şeriat-ı fıtriye kanunlarına ek olarak milyonlarca insanın yaratılışında yer alan kuvvelerin şekillendirdiği istek ve arzular doğrultusunda beliren ve külli iradeyi arkasına alan cüz’i iradelerle belli kalıplara girip her an değişen kalıp şekilleriyle ortaya konan muhteşem bir faaliyet olarak bakamaz mıyız?

“Her şeyi tahrik eden zerrat-ı müteharrikenin muayyen hadlerine kadar hareket ettikten sonra tevakkuf ve durmalarına dikkat eden adam anlar ki; her şeyin hududunda daima harekette bulunan zerratı durdurup geri çeviren bir hudut bekçisi vardır. O zerratı taşmaktan men ediyor. O bekçi ise muhit bir ilmin tecellisidir ki, o tecelli kadere, kader de miktara, miktar da kalıba tahavvül eder. Demek her şey içerisindeki zerrata bir kalıptır.”7

Atom içi partiküller arası ilişkiden yıldızlar, gezegenler, galaksiler arası ilişkilere ve bunların en küçük zaman dilimindeki değişimine uzanan bir ilim. Mutlak olan, yani kâinatın her tarafını kuşatan bir ilim. Bu ilmin ortaya koyduğu düsturlar ki, —bunlara “Şeriat-ı fıtriye, adetullah, sünnetullah” diyoruz— varlıkların kalıplarını belirliyor. Yani “Nerede, ne zaman, ne kadar?” sorularının cevabını kader tayin ediyor. Tayin edilen kalıplardan bir kısmı “levh-i mahv, ispat”da, yani “sabit ve daim olan levh-i mahfuz-u âzamın daire-i mümkinatta, yani mevt ve hayat da vücud ve fenaya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar-bozar bir tahtası”8 olan zaman hakikati içinde değişime uğramazlar. Her yeni zaman diliminde, her bir levhada bunlara takdir edilen miktar aynıdır, kalıbın şekli aynıdır. Bu türden kalıbı olan varlıklara cansız diyoruz. Bazı varlıkların kalıpları ise her bir zaman diliminde ya da uzun zaman süreçleri içinde değişime uğrar ki, bu türden varlıklara da canlı diyoruz. Her ne kadar böyle keskin sınırlarla ayrılamazlarsa da canlı ve cansız varlıkları, bulundukları zerrelere kalıp olma özelliklerinden yola çıkarak, böyle tasnif edebiliriz. İste bu tasnifte canlılar grubuna giren ve her bir zaman diliminde farklı olan insan kalıbının şekli, yalnızca kaderin tayin ettiği miktarla Şeriat-ı fıtriyenin çizdiği hatlarla belirlenmez. Şuur sahibi ve “teklif’ altında olan bu varlık için cüz’-i ihtiyari de işin içine girer. “İrade-i cüziyye-i insaniye ve cüz’-i ihtiyariyesi, çendan zayıftır, bir emr-i itibaridir; fakat Cenab-ı Hak ve Hâkim-i Mutlak o zaif cüz’-i iradeyi, irade-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı âdi yapmıştır.”9 İşte şu muhteşem kâinat çarkları dönerken en ufak zerrenin, en ufak hareketi dahi umumi nizamı etkilemekte iken, milyarlarca insanın cüz’-i iradelerine bağlı değişikliklerden sonra da her an kâinatı ayakta tutmak, ancak Kayyum-u Mutlak’a mahsustur. Bir tarafta “insan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekeratını tanzim eden sıfat-ı iradeden gelen Şeriat-ı kübra-yı fıtriye”10 ile bütün zerrelerin hareketi nizam altına alınıp “bir ümmet-i azime”11 olan melekler “sıfat-ı iradeden gelen ve Şeriat-ı fıtriye denilen evamir-i tekviniyesinin hamelesi, mümessili ve mütemessili”12 olurken, diğer taraftan “âlem-i asgar olan insanın efal ve ahvalini tanzim eden sıfat-ı kelamdan gelen bildiğimiz Şeriat”13 ile devamlı değişen insan kalıbındaki cüz’-i ihtiyariye etkisi belli bir nizam altına sokulmaya çalışılır. İnsandaki “cüz’-i ihtiyarinin üssü’l-esası olan meyelân”14 yani “eşya, vücut ve teşahhusatlarında nihayetsiz imkânât yolları içinde mütereddid, mütehayyir, şekilsiz bir surette iken”15 külli iradenin hükmünü ortaya koymasında ve kudretin icrasında belirleyici olacak insandaki bu yollardan birine daha meyilli olma duygusu bu safhada farazi ve izafi kabul edilmiş ve kula verilmesinde bir mahzur görülmemiştir. Hakiki vücudu olan bir şeyin kula verilmesi ile ortaya çıkacak şirkten de bu şekilde uzaklaşılmıştır. Maturidice bu meyelân, Eş’ariyece bu meyelândaki tasarruf bir emr-i itibaridir.16

İmkândan vücuba ve vücuda giden yolda farazi emr-i itibari olan şeyler için gerçek bir sebep, illet-i tamme gerekmez.17 Böyle olunca, bu meyillerin neticesinde lüzum, zaruret ve vücub ortaya çıkmaz. İlm-i usül ve hikmette “Bir şey vacip olmazsa, vücuda gelmez,” kaidesi gereği henüz imkân dairesindeki meyillerin yönü cüz’-i ihtiyar ile değiştirilebilir ve o anda onu terk edebilir. Kur’ân ona, o anda diyebilir ki, “Şu şerdir, yapma!”18 Kur’ân’ın emirlerine uyan ya da uymayan milyarlarca cüz’-i ihtiyariye, iyice şekillendikten sonra zamanın yeni bir diliminde, yeni bir kâinat levhası vücuduna çıkmak için artık hazırdır ve “birdenbire, gayet muntazam hakimane bir teşahhus vechi”19 verilir eşyaya. Bu meyillerle kâinattaki tekvini kanunlarla “Tagayyür, inkilâp ve felâketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin birincisi menfaatleri cezb ve celp için kuvve-i şeheviye-i behimiye; ikincisi zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiye-i gadabiye; üçüncüsü nefy ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.

Lâkin insandaki bu kuvvelere Şeriatça bir had ve nihayet tayin edilmişse de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin her birisi tefrit, vasat, ifrat namiyle üç mertebeye ayrılırlar. Mesela kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi “humut”tur ki, ne helâle, ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi “fücur”dur ki, namusları ve ırzları payimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise “iffet”tir ki, helâline şehveti var, harama yoktur.

İhtar: Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi fürüatında da bu üç mertebe mevcuttur. Ve keza kuvve-i gadabiyenin tefrit mertebesi “cebanettir” ki, korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi “tehevvür”dür ki, ne maddi ve ne de mânevi hiçbir şeyden korkmaz; bütün istibdatlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise “şecaat”tir ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder; meşru olmayan şeylere karışmaz.

Ve keza kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi “gabavet”tir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz... İfrat mertebesi “cerbeze”dir ki, hakkı batıl, batılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya malik olur. Vasat mertebesi ise “hikmet”tir ki, hakkı hak bilir, imtisal eder; batılı batıl bilir; içtinab eder.

Hülasa, şu dokuz mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ve adalettir. Sırat-ı müstakimden murad, şu üç mertebedir.”20 İnsanı; iffet, şecaat ve hikmet noktalarından geçen hatta tutmaya çalışan Şeriat-ı kelâmiye fert ve toplum ilişkilerinde de bu yolla yaradılışa en uygun olanı ortaya koyar.

Dünyaya, nefse ve hevaya bakan yüzü ile siyaset şer ve çirkin olarak görülebilir. Bu yönüyle siyasetten kaçan Bediüzzaman, “Dünyanın siyasetine karşı ne için bu kadar lâkaydsın?” sorusuna cevap verirken, “Hizmet-i Kur’ân, beni, hayat-ı içtimaiye-i siyasiye-i beşeriyeyi düşünmekten men ediyor. Şöyle ki, hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda Kur’ân’ın nuruyla gördüm ki, o yol bataklığa girdi. Mülevves ve ufunetli bir çamur içinde kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri ufunetli, pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebiyle o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor. Düşerek kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise bataklığı anlar; ufunetli, pis olduğunu keşfeder; fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar”21 diyor ve yüzde seksen kararsız, istikametini tayin edememiş insanın, siyaseti topuz olarak gördüğünü ve onu elinden tutanlardan ürktüğünü, dolayısıyla bu kesime nur göstermek gerektiğini söylüyor. İşin aslında menfaatlere, ihtiraslara, dünyaya, nefse, hevaya bakan bir siyasetten insanların ürkmesi kadar doğal bir şey yok. Kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliyenin mertebelerinden zulüm olan altısı civarında dolaşan insan ilişkileri, özellikle dünya siyasetinde kendini belli ediyor. Âlem-i şehadete, daire-i esbaba bakan yönleriyle olayları şekillendiren zulüm hâkimiyeti hak ve adalet olan sırat-ı müstakimden uzaklaşmışlık, olayların zahiri yüzünü çirkinleştiriyor, şerleştiriyor. Ancak “Halk-ı şer şer değil, belki kesb-i şer şerdir. Çünkü halk ve icad bütün netâice bakar; kesp hususi bir mübaşeret olduğu için hususi netâice bakar. Kâinattaki şerlerin, zararların, beliyyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve icatları şer ve çirkin değildir. Çünkü çok netâic-i mühimme için halk olunmuşlardır.”22

Aslında yaradılışın özünde güzelliğin görülmesi ve gösterilmesi hakikati yattığı için yaratılmış her şey güzeldir. Ancak her yaratılmış hem görülür, hem gösterilir. İşte yaratılmışların tarafı olan daire-i esbabda, yani her şeyin sebep-sonuç ilişkisi içinde ortaya konduğu tarafta nisbilik vardır. Bu yüzden varlıkların birbirine kıyasla durumlarını ortaya koyacak olan büyüklük-küçüklük, hayır-şer, güçlülük-güçsüzlük gibi pek çok zıtlıklar bir arada yer alır. Güzellikleri görmek için yaratılan varlığın aklı, bu düzene ve ortaya konan düzen de bu şekliyle akla uygundur. Ancak Yaratana bakan yönleriyle her şey eşittir; zıtlık yoktur ve her şey güzeldir. İnsanın yaradılış maksadı ise varlıkların Yaratana bakan güzel yönünü görmektir. Çünkü kâinat güzellikler görülsün diye yaratılmıştır. O zaman güzel görmek, güzel düşünmek, hayattan lezzet alabilmek için “doğrudan doğruya zahirden hakikate geçip akrebiyet-i İlâhiye’nin inkişafına bakan bir velâyet”e23 yani Sahabe mesleğine ihtiyacımız var. Onların bakış açılarına ve keskin nazarlarına ihtiyacımız var. Bu bakış açısı bizi, içinde yaşadığımız varlıkların ve olayların gerisinde, aslında ve özünde olan güzelliklere taşıyacak; iç âlemimiz nurlanacaktır. İşte o zaman en süfli şeyler bizim âlemimizde güzelleşecek, bizim aynamızdaki dikenler gül olacaktır. Burada önemli olan neye ve nerede baktığımız değil, bakış açımızdır. Caminin ortasında, Kâbe’nin göbeğinde, minberde okunan ve Asr-ı Saadet’ten ibret verici bir kıssayı halka, yaratılmışlara bakan yönüyle, yani dünyaya bakan yönüyle ele alıyorsanız; bu kıssa Hakk’a bakan yön önünde tenteneli bir perde olacaktır. Hatta Hazret-i Peygambere (a.s.m.) onda görünen güzellikleri, mucizeleri kendisinden bilerek bakarsanız, o zat da (a.s.m.) sizin âleminizde Yaratana bir perde olacaktır. Halbuki yaratılmışlar içinde Yaratana en parlak âyine odur. Diğer taraftan en süfli olaylara, en çirkin siyaset entrikalarına Yaratan hesabına, O’nun tarafından görüldükleri şekliyle baksanız iç âleminizde, sizi O’na yaklaştıran manzaralar şekillenir. Bir anda trilyonlarca zerrenin kaynaşması, milyarlarca insanın eğilimleri, binlerce insanın diğerlerini etkileyişi küçük bir kâinat olan insanda kuvveler, büyük bir insan olan kâinattaki kuvvetler kargaşasından ortaya çıkan bu karışımla yoğrulan muhteşem bir ahenk, şaşmaz bir düzen, harika ve her an şekil değiştiren hareketli bir tablo çıkıverir karşınıza. O zaman siyaset entrikaları da, savaşlar da, kavgalar da güzelleşir iç âleminizde.

Hemen akla şu sorular gelebilir: O zaman niçin savaşlara, siyasi entrikalara karşı susuyoruz? Neden Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’inde insanları iyi olan şeylere teşvik ediyor? Madem her şey güzeldir, bütün bu teşviklere ne ihtiyaç var?

İnsan cismen ve yaratılış itibariyle sebepler dairesine, yani olayların zıtlarıyla bilindiği, sonuçların sebeplerin ardından yaratıldığı, güzellik ve çirkinlikler ayırımının olduğu varlıklar âlemine mahkûmdur. Üşüyecektir, acıkacaktır, ısınmak ve karnını doyurmak için sebepler dairesinin şartlarını yerine getirmek zorundadır. Aynı şekilde siyaset entrikalarına, savaşlara, yoksulluklara karşı olmak; bunların karşısında mücadele vermek de bu dairenin şartları içerisindedir. Cismi bu dairede bulunduğu, maddi varlığı devam ettiği sürece bu şartlara uymak zorundadır. Kendi arzusu dışında ortaya konan bu şartların dışına çıkamaz. Daire-i esbapta iken daire-i itikad şartları ile yaşayamaz. Yani karnını doyurmak için kudretin tecellisine gerekli şartları yerine getirmelidir. Bu noktada “Rızık Allah’tandır” hükmüne bina edilmiş bir yaklaşımla tembellik edemez. Çünkü bu rızık temin etmede ortaya konan işleyişin daire-i itikattan, yani Cenab-ı Hak tarafından görünüşüdür. O tarafın hükümleri ile sebepler âleminde yaşanmaz. O yüzden siyaset entrikalarına, savaşlara, kötülüklere karşı olmak sebepler âleminin gereğidir ve bu âlemde yaşayan varlıklar olarak bunu yapmalıyız. Ancak bakış açımız da sebepler âlemine sınırlı kalmak zorunda değildir. Bedenimiz sebepler içinde yaşarken ruhumuz itikad dairesine rahatlıkla geçebilir. Asıl marifet canla başla rızık teminine çalışırken, ruhumuzun itikat dairesindeki işleyişi görmesi ve rızkı Allah’tan bilmesi; hayatın, siyasetin kötülükleri ve çirkinlikleri ile mücadele ederken, bunların gerisindeki güzellikleri görebilmesidir.

Bediüzzaman hayatının her safhasında kalben itikad dairesinde bulunduğunun emarelerini çok net ortaya koymuştur. Kesb, yani fiiler alanında ise mevcut şartlar, siyasi ve sosyal yapı, ortaya koyduğu tavırların tekvini bir yönlendiricisi olarak ele alınmıştır. Ömrünün son on yılında, Bediüzzaman’ın hayat tarzındaki farklılıklar, Bediüzzaman ve siyaset ilişkisi bu çerçevede ele alınmalıdır. Hayatının hiçbir safhasında mana-i harfi ve tevhid nazarından sapma olmadığı aşikârdır.

“Bediüzzaman’ın hayat safahatında yaşanan üç farklı Said portresinden hangisi günümüze ışık tutmaktadır? Hangi kişilik bizim örneğimiz olacaktır?” sorusuna cevap aramadan önce üzerinde durmamız gereken nokta, içinde bulunduğumuz zaman ve mekânın Üstadın hayat çizgisindeki hangi kesite uygun olduğudur. Bu, Üstad ve hayat dinamizmini günlük hayata aktarmak, varlığı şekillendirerek onu yönlendiren âlemlerin Rabbi’nin yönlendirici kişilik vasıtası ile bize hitabına hakiki muhatap olmak demektir.

Öz

Tarih boyunca toplumları etkileyen insanlığın kolektif kişiliğinin şekillenmesinde rol oynayan kişiler ile yaşadıkları zaman dilimi ve çağ arasında yakın irtibatlar gözlenir. Bu nedenle lider şahsiyetler ve içinde bulundukları zaman ve bu zaman dilimi içinde ortaya çıkan değişimler ile önde gelen kişiliğin davranış ve düşünce dünyasındaki değişimler, bu çerçevede ele alınmalıdır. Asrımızın en önemli şahsiyeti ve nübüvvet yolunun sancaktarı Bediüzzaman’ın hayatındaki dönemler de bu şekilde ele alınırsa daha doğru anlaşılmış olacaktır. Böylece Bediüzzaman’ın şartlara göre tavırlarının değişip konjonktüre göre davranıp davranmadığı tartışmaları bu bakış açısı ile daha sağlıklı bir zeminde yürütülmüş olacaktır. Bu yazıda bu bakış açısı ile Bediüzzaman’ın hayat devreleri ele alınmakta ve siyaset anlayışı irdelenmektedir.

Anahtar Kelimeler: Kişilik, mana-i harfi, mana-i ismi, siyaset, Üçüncü Said

Abstract

Throughout the history, it can be seen that there have been close connections between the individuals, who played role in the formation of the collective personality of humanity affecting the societies, and the time period and the age they lived. Therefore, the changes in the leader personalities and the time they were in and the events happened in those ages as well as the changes in the world of thought and behaviour of the leader personality should be examined within this context. If the periods in the life of Bediuzzaman, who is the most important personality of our era and the standard-bearer of the path of the prophethood, is examined in this way, a better understanding will be achieved. In this way, the debates whether Bediuzzaman changed his attitudes according to the conditions and acted according to the conjunctures will be conducted on the safe grounds with this point of view. In this article, Bediuzzaman’s life periods are analysed and his understanding of politics are scrutinised with this point of view.

Key Words: Personality, “Indicative Meaning” (Mana-yi harfi), “Nominal Meaning” (Mana-yi ismi), politics, The Third Said

Dipnotlar

1. Said Nursi, Mesnevî-i Nuriye, Yeni Asya Neşriyat, İst., 1994, s. 45.

2. A.g.e., s. 45.

3. A.g.e., s. 46.

4. A.g.e., s. 90.

5. A.g.e., s. 69.

6. A.g.e., s. 69.

7. A.g.e., s. 69.

8. Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İst., 1994, s. 505.

9. A.g.e., s. 431.

10. Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İst., 1994, s. 463.

11. A.g.e., s. 463.

12. A.g.e., s. 463.

13. A.g.e., s. 463.

14. Sözler, s. 431.

15. A.g.e., s. 431.

16. A.g.e., s. 431.

17. A.g.e., s. 431.

18. A.g.e., s. 431.

19. A.g.e., s. 598.

20. Said Nursi, İşaratü’l-İcaz, Yeni Asya Neşriyat, İst., 1994, s. 29.

21. Mektubat, s. 52.

22. A.g.e., s. 47.

23. A.g.e., s. 54.

Yukarı