2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 4900

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2006 
 Ahlak
 KÖPRÜ / Yaz 2002 
 Seslerin Estetiği: Müzik


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Doğu ve Güneydoğu Hadiselerinin Gerçek Reçetesi
Bahar 94   [ 46. Sayı ]


Meşihattan Diyanete

Kâzım Güleçyüz

Yeni Asya Gazetesi Genel Yayın Müdürü

Diyanet İşleri Başkanlığının özellikle son yıllarda gözle görülür bir hareketlilik ve canlılık içine girdiği gözleniyor. Bu canlılığın son işaretlerinden biri,1-5 Kasım 1993 tarihlerinde toplanan Din Şurası oldu.

Şûrâ sonuç bildirisinde de dile getirildiği gibi, Diyanetin devlet içindeki-veya yanındaki-konumunun çok iyi belirlenmesi, acil bir ihtiyaçtır. "İlmî ve idarî özerklik olmalı" diyoruz, ama bu nasıl ve hangi esaslar çerçevesinde sağlanacaktır? Kurumun "ekonomik özerkliği" de söz konusu olacak mıdır? Olacaksa bunun esas ve usulleri nasıl tayin edilecektir? Batıdaki kilisedevlet ayrımından kaynaklanan uygulamalar bizde geçerli olamayacağına göre, bu mesele nasıl bir çözüme sağlanacaktır? Bazı çevrelerce savunulan "Diyanet lağvedilsin" veya "Cemaatlere devredilsin" görüşleri ne "ö1çüde geçerlidir? Bütün bu konular enine boyuna tartışılmalıdır. Biz bu çalışmamızda, çağımızın büyük İslâm âlimi ve mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursî'nin görüşleri ışığında bazı değerlendirmelerde bulunmaya çalışacağız.

Çağımızın "şahs-ı manevî" zamanı olduğuna her vesileyle dikkat çeken Bediüzzaman, dinî hizmetlerin de bir şahs-ı manevî tarzında, heyet halinde gerçekleştirilmesi gerektiğini daha Osmanlı devrinde ifade etmişti. Sünuhat isimli eserinde, konuyla ilgili çok dikkat çekici tespitler vardır.

Bir Teklif

Önce, Meşihatla ilgili bahsin başına Bediüzzaman'ın sonradan düştüğü bir notu aktaralım:

"Bidayet-i hürriyette şu fikri Jön Türklere teklif ettim, kabul etmediler. On iki sene sonra tekrar teklif ettim, kabul ettiler. Lâkin meclis feshedildi. Şimdi Âlem-i İslâm'ın mütemerkiz noktasına arz ediyorum."

Bu nottaki "hürriyetin başlangıcı" tabiri, İkinci Meşrutiyetin başladığı 1909 yılını ifade ediyor olmalıdır. "On iki sene sonra tekrar teklif ettim, kabul ettiler; lâkin meclis feshedildi" cümleleriyle ise, Bediüzzaman'ın "Hilâfet mânâsını bu meclis üstlenmelidir" hitabında bulunduğu Birinci Millet Meclisi kastediliyor olmalıdır. Bediüzzaman'ın eserini yeniden gözden geçirirken düştüğü nottaki son cümle de bu tahlilin günümüzdeki muhatabını belirliyor: "Âlem-i İslâmın mütemerkiz noktası." Bu ifadeden değişik mânâlar çıkarılabilir, ama biz özellikle Türkiye'nin muhatap alındığını düşünüyoruz.

Şimdi, Bediüzzaman'ın Meşihatla ilgili tahlillerini anladığımız kadarıyla aktarmaya başlayabiliriz. Yalnız şunu ifade edelim ki, yazacaklarımız Bediüzzaman'ın veciz ifadelerinin "meal"i olmadığı gibi, "sadeleştirilmiş" şekli de değildir. Yalnıza, onun ifadelerinden anladıklarımızı, kısmî yorumlarımızla birlikte, kendi ifadelerimizle kâğıda dökme gayretinin mahsulüdür. Bu bakımdan, olabilecek hatalar bize aittir. Ve konuyla ilgili etraflı bilgi ve fikir edinmek isteyenler, mutlaka Sünuhat'ın orijinal ifadelerine müracaat etmelidirler.

Önce bazı sosyolojik tespitler:

* Tarih bize gösteriyor ki, Müslümanlar ne derece dinlerine sarılmışlarsa, gelişmiş, kalkınmış, ilerlemişlerdir. Buna karşılık, ne zaman dinde zaaf göstermişlerse, gerilemişlerdir. Başka dinlerde ise durum tam tersidir.

* Peygamberlerin çoğunun şarkta gelmesi, kaderin bir işaretidir ki, doğu insanının hissiyatına hakim olan unsur, dindir. Bugün de İslâm dünyasını uyandırıp zilletten kurtaracak olan, yine bu din hissidir.

* Yine kesin olan gerçeklerden biri de şudur: İslâm devleti olan Osmanlıyı, maruz kaldığı onca öldürücü darbeye rağmen uzun yıllar ayakta tutan ve muhafaza eden yegâne faktör, din hissidir. Aynı şekilde, Osmanlının vârisi olan Türkiye'yi de, içeriden ve dışarıdan yapılan amansız tazyiklerle yürütülen, aslî misyonundan uzaklaştırma gayretlerinin başarısızlığa mahkûm olması ve ülkemizin yine tarihî misyonuna yönelmeye başlaması, bu sosyolojik gerçeğin bir neticesidir.

Peki, böyle bir ülkede devletin dini hizmetleriyle ilgisi nasıl olacak; din hizmetleri nasıl bir organizasyona kavuşturulacaktır? Bilhassa da "Laik" devlet yapısı içinde...

DEVLETİN DİNİ

Bediüzzaman, Münazarat'ta şöyle diyor:

"Şu hükûmet ki, kendisi İslâm, millet-i hakimesi İslâm, üssül-esâs-ı siyaseti de şu düsturdur: Bu devletin dini, din-i İslâmdır. şu esası vikaye etmek vazifemizdir. Çünkü milletimizin mâye-i hayatiyesidir." (s. 53)

Bu ifadeler, ilk olarak, İkinci Meşrutiyet sonrasında kurulan hükûmet için kullanılmıştı. Ama Bediüzzaman, söz konusu mânâların "laik" olduğunu söyleyen cumhuriyet hükûmetleri için de geçerli olduğunu düşünüyordu. Nitekim, kendisini zindanlara tıkan hükûmetlerin iş başında olduğu 1930'lu yıllarda, "Ben hükûmet-i cumhuriyeyi, ilcaat-ı zamana göre bir kısım kanunu medenîyi kabul etmiş ve vatan ve millete zarar veren dinsizlik cereyanlarına meydan vermeyen bir hükûmet-i İslâmiye biliyorum" diyordu. (Tarihçe-i Hayat, s. 223.)

Eskişehir müdafaalarında geçen şu cümleler de ona aitti:

"Ekser-i hükemânın garbda ve Avrupa'da zuhuru ve ağleb-i enbiyânın şarkta ve Asya tulûları, kader-i ezelinin bir işaret ve remzidir ki, Asya'da hâkim, galip, din cereyanıdır. Elbette, Asya'nın ileri kumandanı olan bu hükûmet-i cumhuriye, Asya'nın bu fıtrî hâsiyetinden ve mâdeninden istifade edecek. Ve bîtarafane prensibi ni, değil dinsizlik tarafına, belki dindarlık tarafına temayül ettirecektir." (a.g.e. s. 215.)

Bu ifadeler, Diyaneti alışılmış "laik devlet" kalıbı içinde yerli yerine oturtma gayretlerinin getirdiği çelişki ve sıkıntılardan bizi büyük ölçüde kurtarıyor. Eğer milletin kâhir ekseriyetinin Müslüman olduğu bir ülkede devlet yine İslâm'ın hizmetinde olmak durumunda ise-ki öyle olması gerekir-böyle bir sıkıntıya düşmenin gereği kalmıyor çünkü.

Böyle olunca, Sünûhat'ta geçen "Bizim padişahımız hem sultandır, hem halifedir ve hem âlem-i İslâmın bayrağıdır" cümlesindeki mânâyı günümüz şartlarına adapta etmek büyük ölçüde kolaylaşıyor. Evet, padişahlık ve saltanat sistemi tarih oldu, onun yerini milletin kendi tercihiyle seçip belirlediği meclis ve onun içinden çıkan idareciler aldı. Ama Bediüzzaman'ın o döneminde padişah için öngördüğü misyon, bugün demokrasinin ürünü olarak iş başına gelen devlet idarecileri için de geçerlidir.

Bu itibarla, eğer bugün devletimiz, Türkiye sınırları içindeki 60 milyona hükmediyorsa; mecliste mündemiç olan hilâfet mânâsı itibarıyla da bir milyar Müslüman arasındaki nuranî irtibatın aksettiği bir dayanak olma potansiyelini koruyor. Bugünkü hakim anlayış söz konusu idrakten hayli uzak görünse bile, bu misyon yine de sahibini bekliyor. Yakın zamanlarda münferid çıkış larla ortaya atılan "Türkiye hilâfeti üstlenmeli" gibi beyanlar, bu misyona yeniden sahip çıkışımızın habercisi olarak görülmelidir.

HİLÂFET VE MEŞİHÂT

Bediüzzaman Said Nursi, Birinci Millet Meclisinde ki mebuslara dağıttığı beyannamede, meclisin manevi şahsiyetinin, saltanat mânâsıyla beraber, hilâfet mânâsını da "vekâleten" deruhte etmesini istiyordu. (Tarihşe-i Hayat, s. 127.)

Neden "vekâleten?"

Çünkü daha önce Sünûhat'ta yaptığı tahlillerde de ifade ettiği gibi, hilâfet mânâsının asıl temsilcisi; Meşihattı., Osmanlının Meşihatını Yeni meclis yeni bir düzenlemeye tâbi tutuncaya kadar, bu mânâyı vekâleten üstlenmeli; daha sonra bu tanzim neticesinde şekillenecek olan müesseseye, hilâfet misyonunu devretmeliydi.

Eski Meşihat sisteminin ihtiyaçlara kifayet edemez hale gelmesinin başta gelen sebebi olarak, "Meşihat cenahının, bir şahsın içtihadına terk edilmiş olması"nı gösteriyordu Bediüzzaman.

Halbuki asrımızın incelmiş ve çoğalmış münasebetler ağı içinde, farklı farklı içtihatların yol açtığı kargaşa, İslâmî fikirlerde ortaya çıkan dağınıklık, fâsit medeniyetin sızmasıyla ahlâkta beliren alçalış karşısında, Meşihatın çok güçlü olması gerekirdi.

Ama iş tek bir şahsın içtihadına terk edildiği için, bu müessese, kendisinden beklenen fonksiyonu yerine getiremez hale gelmişti. Hattâ, bu durum sebebiyledir ki, harici tesirlerin tazyiki ile, dinin birçok ahkâmından tâviz verme durumu dahi hâsıl olmuştu.

Kaldı ki, işlerin ve ilişkilerin alabildiğine basit olduğu, ümmetin taklide ve teslimiyete dayalı bir hayat sürdüğü önceki devirlerde dahi-intizamsız da olsa-Meşihat bir şûrâya dayanarak iş görüyordu.

Ama bu teamül, Osmanlının son devirlerinde büyük ölçüde zaafa uğramış; taklit ve teslimiyetin büyük ölçüde kırıldığı, hayatın da alabildiğine karmaşık hale gelmeye başladığı o dönemde bu şûrâ mânâsının istenen tarzda yaşatılamayışı, Meşihatı iyice yetersiz hale getirmişti.

MEŞİHAT Ve İSLÂM ÂLEMİ

Diğer taraftan, Bediüzzaman, hadisenin bir başka yönüne daha şöyle temas ediyordu:

"Zaman gösterdi ki, hilâfeti temsil eden şu Meşihat-ı İslâmiye, yalnız İstanbul ve Osmanlılara mahsus değildir. Umum İslâm'a şâmil bir müessese-i celîledir. Bu sönük vaziyetle, değil koca âlem-i İslâm'ın, belki yalnız İstanbul'un irşadına da kâfi gelmiyor. Öyle ise, bu mevki öyle bir hale getirilmelidir ki, âlem-i İslâm ona itimad edebilsin. Hem menba, hem mâkes vaziyetini alsın âlem-i İslâm'a karşı vazife-i diniyesini hakkıyla ifa edebilsin." (Sünuhat, s. 37-38.)

Görüldüğü gibi, Bediüzzaman-adına ister Meşihat diyelim, ister Diyanet-İslâm dünyasına manen, ilmen ve fikren rehber olacak bir makamın, Osmanlının son yıllarında içine düştüğü duruma çok esaslı tahliller getiriyor, bu durumun ne gibi neticelere yol açtığını çok net bir şekilde ortaya koyuyordu.

Bu tespitler, diyanetin yeniden yapılanmasının söz konusu olduğu şu günlerde, dikkatle değerlendirilmesi gereken bir mahiyet taşıyor.

Peki, belirtilen sebeplerle, kendisinden beklenen fonksiyonu yerine getiremez duruma düşen bu makam, nasıl güçlendirilir ve nasıl daha tesirli hale getirilir? Misyonuna nasıl sahip çıkıp, nasıl hizmet edebilir?

NASIL BİR HEYET

Yine Bediüzzaman'a kulak verelim:

"Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim, bir şahs-ı vâhid idi. 0 hâkimin müftüsü de, onun gibi münferit bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve tâdil ederdi. şimdi ise, zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaatten çıkmış, az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı manevîdir ki, şûrâlar o ruhu temsil eder." (Sünuhat, s. 38.)

Bediüzzaman, günümüz şartlarında Diyanetin nasıl bir yapıya sahip olması gerektiğinin esaslarını bu ifadeleriyle veriyor. Buna göre, Diyanet bünyesinde teşekkül ettirilmesi gereken heyet;

* Cemaat ruhunu temsil etmeli
* "Az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı manevî" olmalı; yani histen ziyade akla dayalı, günlük hadiselerle fazla meşgul olmayan, dış tesir ve telkinlere büyük ölçüde kapalı bir işleyişe sahip olmalıdır.

Bu özelliklere sahip olacak yüksek ilim şûrâsı, sözünü herkese dinlettirebilecek; dine taallûk eden hususlarda "sırat-ı müstakim"i gösterebilecek; şahsî içtihatları değerlendirerek, eğer isabetli ise heyetin tasvibini kamuoyuna sunacak; aksi halde, en büyük dâhi de olsa, ya içtihadından vazgeçirecek, ya da içtihadı sahibine münhasır bırakacaktır.

İslâm adına herkesin görüş beyan ettiği bir zamanda, Ehl-i Sünnet çizgisindeki bütün fikir ekollerinin temsiliyle teşkil edilecek böyle bir hey'etin, biraz da fikir hürriyetinin tabiî bir neticesi olarak ortaya çıkan "manevî anarşi"yi izale etme hususunda çok büyük hizmetler ifa edeceği aşikârdır.

HÜRRİYET-İ FİKİR

Bediüzzaman, bu konuyla ilgili olarak, İşârâtü'l-İ'caz isimli Arapça eserinin "İfâdetü'l-Meram"ında-kendi tercümesiyle-şöyle diyor:

"Ahkâm-ı Şer'iyyeyi tatbik ve tanzim ve icra etmek ve hürriyet-i fikirden neş'et eden manevî anarşiliği ortadan kaldırmak için gayet lâzımdır ki; ulemâ-i muhakkikînden bir heyet-i âliye bulunsun ki, o hey'et umumun emniyetine mazhariyetleriyle ve cumhur-u ulemânın onlara itimadıyla ümmet için bir nevi zımnî kefalet ve dâvâ vekili hükmünde olmaları cihetinde icmâ-i ümmet hüccetinin sırrına mazhar oluyorlar. 0 vakit, içtihadın neticesi o icmâ ile şer'an düstur olabilir." (Emirdağ Lâhikası-I, s. 89.)

Münâzarat'a da bu heyetin özellikleriyle ilgili dikkat çekici ipuçları veriliyor. "Bundan sonra, bizzarure hilâfeti temsil eden Meşihat-ı İslâmiye ve Diyanet dairesi hem âlî, hem mukaddes, hem ayn, hem nezzâre olacaktır" (s. 80.) diyen Bediüzzaman, Diyanetin müstakil, idarî ve ilmî bakımdan özerk bir heyet olarak, devleti ve kamuoyunu yönlendiren, icraatı murakabe eden bir yapıya sahip olması gerektiğini ifade ediyor.

Evet, Diyanet, devletin sıradan bir genel müdürlüğü statüsünden çıkarılmalı; dinin ve ilmin prensipleri çerçevesinde tam bir hürriyet ve serbestiyet içinde çalışa bilmeli; gerek Türkiye, gerek İslâm dünyası, gerekse dünya kamuoyunu İslâmî konularla ilgili olarak aydınlatıcı çalışmalarda bulunabilmelidir.

Peki, bu mânâda bir heyet nasıl, hangi esas ve usûllerle oluşturulabilir?

Bediüzzaman, teşkilini teklif ettiği heyet için Şöyle diyor:

"İhtiyaç her işin üstadıdır. Şöyle bir Şûrâya ihtiyaç şediddir. Merkez-i hilâfette tesis olunmazsa, bizzarure başka yerde teşekkül edecektir." (Sünuhat, s. 39.)

Gelişmeler de onun işaret ettiği istikamette bir seyir takip ediyor. Türkiye'nin bu ihtiyacı görmezlikten gelmesi sebebiyle doğan boşluğu doldurmak için İslâm dünyasında muhtelif teşebbüsler olageldi. Mısır'da elEzher Üniversitesi, Suûdi Arabistan'da Rabıtatü'lÂlemi'l-İslâmÎ ve İslâm Fıkıh Akademisi ile diğer İslâm beldelerindeki benzer kurumlar, hep bir arayışın ürünü.

Ama bunlar, İslâm dünyası çapında bir nüfuz ve tesire halen de yeterince sahip olabilmiş değil. 0 itibarla, asırlarca İslâm Âlemine önderlik ve rehberlik yapmış bir millet olarak, vazife yine bize düşüyor. Bunun neticesi olarak da; Bediüzzaman'ın, en ince ayrıntılarına inerek seksen yılı aşkın bir süre önce dile getirdiği fikirler, geçerliliğini ve canlılığını hâlâ koruyor.

HEYET NASIL KURULACAK?

Bediüzzaman bu heyetin teşkiliyle ilgili olarak da Şöyle tekliflerde bulunuyor:

Bir defa, böyle bir şûrânın "mukaddemat"ı, "cemaat-i İslâmiye teşkilâtı" olmak gerekir. Demek ki, Said Nursî, İslâmî cemaat ve teşekküllerin bu şûrâ için temel olmasını arzu ve teklif etmektedir. Ancak, burada, cemaatler için aradığı üç temel Şartı da hatırlatmak gerekiyor. Bunlardan biri, "hürriyet-i Şer'iyeyi ve asayişi muhafaza etmek;" ikincisi, "muhabbet üzerine hareket edip, başka cemiyete leke sürmekle kendisine kıymet verdirmeye çalışmamış" üçüncüsü de i'lâ-yı kelimetullahı maksad edinip, hiçbir garaza vasıta olmamak"tır (Hutbe-i Şamiye, s. 88.) Bu şartları haiz olan cemaatler, Diyanet Şûrâ-sının altyapısını teşkil etmelidir.

Diğer taraftan, İslâmî cemaat ve teşekküller tabanı üzerine kurulacak bir heyette vazife alacak âlimler, dört hak mezhebi temsil edebilecek bir dağılım esasına göre belirlenmelidir. Bunların sayısını "kırk-elli ulemâ-i muhakkik" olarak ifade eder Bediüzzaman (Münâzarat, s. 80.) Aynı Şekilde, Said NursÎ, Osmanlının snn d"neminde kurulmuş olan Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiyenin "âdi bir komisyon" olmaktan çıkarılıp, üyelerinin, Meşihat'taki dairelerin reisleriyle birlikte bu Şûrânın tabiî üyeleri olmalan gerektiğini söylemişti (Sünuhat, s. 39-40.) Bugün Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye yok, ama Diyanetin daire başkanları var.

Bediüzzaman, bu heyete İslâm dünyasından da-Şimdilik sayısı on beş-yirmi civarında olacak üyelerin celbedilmesini teklif eder. Bu üyelerde aranacak vasıflar ise Şunlardır: Bulundukları yerlerdeki Müslümanların "dinen ve ahlâken itimadını kazanmış" ve "seçilmiş" olmak. (a.g.e., s. 40.)

Zaten Bediüzzaman'ın görüşlerinden anlaşıldığı kadarıyla, bu şûrâ, yine cemaatlere dayalı bir "seçim" yolu ile teşekkül etmelidir. Bu seçime, resmî vazifeli "âyan ve mes'u-sân"ın doğrudan veya dolaylı olarak karışmasına taraftar değildir Bediüzzaman. Çünkü "Daire-i intihabiyeleri hem mahdut, hem muhteliftir. " Yani, milletvekillerinin hem seçmen tabanları sınırlıdır, hem de seçmenleri arasında gayrimüslimler veya-Müslüman oldukları halde-böyle bir seçimde rey kullanabilecek ehliyet ve liyakate sahip olmayanlar bulunabilir. "Halbuki, "Bediüzzaman'a göre, "vasıtasız, doğrudan doğruya bu vazife-i uzmâyı deruhte edecek hâlis İslâm bir şûrâ lâzımdır." (Sünuhat, s. 39.)

BEDİÜZZAMAN ve DİYANET

Acaba, Osmanlı halen ayakta iken bu görüşleri dile getiren Bediüzzaman, Meşihat lağvedilip yerine Diyanet İşleri Başkanlığının ikame edildiği cumhuriyet döneminde nasıl bir tavır takip etmiştir?

Diyanetin, başlangıçta, laikliği dinsizlik şeklinde anlayıp o mânâda tatbik eden bir anlayış tarafından, mevcut devlet yapısı içinde dini kontrol altında tutmak maksadıyla kurulduğu, mâlûmdur. Bu niyet,1920'li yılların ikinci yarısında, Isparta'nın Barla nahiyesine nefyedildiği günlerin hemen akabinde Bediüzzaman'ın muhatap olduğu bir sualde açıkça ortaya konuyor:

"Bize ahkâm-ı diniyeyi ve hakaikı İslâmiye'yi tâlim edecek resmî bir dairemiz var. Sen ne salâhiyetle neşriyat-ı diniye yapıyorsun?"

Görüldüğü gibi, yeni yönetimin bütün dinî faaliyetleri devlet kontrolündeki tek bir merciye bağlama niyeti ve bu merciye bağlı olmaksızın yürütülecek irşad çalışmalarından duyulan rahatsızlık, bu soruda çok net bir şekilde kendisini gösteriyor. Esasen, din üzerinde çok farklı hesapları olan bir kadrodan beklenecek bir tavırdır bu.

Böyle bir niyet ve teşebbüse bütün mevcudiyetiyle karşı çıkan Bediüzzaman ise bu suali çok keskin ve çarpıcı bir cevapla karşılıyor:

"Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz. İman ve Kur'ân, nasıl inhisar altına alınabilir? Siz dünyanızın usulünü, kanununu inhisar altına alabilirsiniz. Fakat hakaik-ı imaniye ve esasat-ı Kur'aniye, resmî bir surette ve ücret mukabilinde dünya muamelâtı suretine sokulmaz. Belki bir mevhibe-i İlâhiye olan o esrar, hâlis bir niyet ile ve dünyadan ve huzû-zat-ı nefsaniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir." (Mektubat, s. 65.)

İslâm'da ruhban sınıfı olmadığı için, Müslüman toplumda, Hıristiyanlıkta olduğu gibi, hiyerarşik düzen içinde resmî bir dinî yapılanmaya gitmek mümkün değildi. Tarih boyunca da olmamıştı. Din, Müslüman toplumun bütün üyelerinin ortak malıydı. Herkes iman ibadet, takva ve dinî şuurdaki seviye ve derecesine göre bu manevî hazineden hissesini alıyor; mükâfatını da Allah'tan bekliyordu. Evet, belli sahalarda ihtisaslaşmış din âlimleri vardı. Ama onlar da Müslüman toplumun birer ferdiydi. Günlük hayatla iç içeydiler. Hayatlarını dinî ve ilmî araştırmalara, tedris ve irşad hizmetlerine vakfetmişlerdi. Belli bir merkeze bağlılıkları yoktu. Kendi müktesebatları Ölçüsünde etraflarına ışık saçıyorlardı.

Devlet adamları, bu değerli ilim ve maneviyat adamlarına müdahale etmek şöyle dursun; hizmeti ve yardımcı olmayı en büyük şeref telâkkî ediyorlardı. Umerâ, ulemânın hizmetinde idi. Tabiî, tarihte bu teamülün birkaç istisnasına da rastlanmamış değildir; ama "istisnalar kaideyi bozmaz." Ve bu istisnalar, hiçbir zaman genel bir kaide ve tatbikat haline gelmemiştir.

İşte asırlardır bu şekilde süregelen bir gelenek, tarihte ilk defa, cumhuriyet sonrasının devlet yönetimi tarafından bozulmak istendi. Dini devlet kontrolüne alarak dejenere etmeye teşebbüs edildi. Ama dine samimiyetle sahip çıkan milletimiz, buna izin vermedi.

DEMOKRASİ DÖNEMİ

Ve o dönemde bütün devlet mekanizmasıyla olduğu gibi, devlet güdümündeki Diyanetle de temas kurmaktan itina ile kaçınan Bediüzzaman, tek parti diktasının çöküşünden sonra tavrını tedricen yumuşattı. Onun, Türkiye'de 1950'den sonra girilen demokrasi döneminde Diyanetle olan temaslarını, Emirdağ Lâhikası'nın ikinci cildinde yayınlanan mektuplarından takip edelim.

Afyon hapsi sonrasında talebelerine yazdığı bir mektupta Said Nursî, iki sene önce külliyatı isteyen zamanın Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki'ye Risale-i Nur Külliyatından bir takım götürmelerini yazmış ve kendisine şu mesajı iletmelerini istemişti:

"'Hediye almayan elbette hediye veremez' kaidesine binaen, bu ziyade kıymettar mane-vî tefsir-i Kur'ân, bu memleket-i İslâmiye'nin âlimler reisi olan zat-ı âlinize Nur'ların serbestiyetine mümkün olduğu derecede çalışmanıza ve nümune için üç cüz'ü size daha evvelce gönderdiğimiz Kur'ân'ımızın basılmasına himmet ve sa'y etmenize bir kudsî ücrettir. Sizin daire-i ilmiyeniz ve riyasetiniz her şeyden evvel bu vazife-i diniye ve ilmiye` yi yapmanız iktiza ediyor." (s. 6.)

Eserin yedinci sayfasında yer alan bir mektupta, Diyanet Riyasetinin "tam bir takım Risale-i Nur'u musırrane istediği"nden söz ediliyor.

Eserde, Akseki'ye gönderilen ayrı bir mektuba da yer verilmiş. Bu mektupta Bediüzzaman, Akseki'ye ve diğer hocalara, "ruhsata tâbi olup azimet-i şer'iyeyi bırakan fikirleri" sebebiyle sitem ettiğini; eserlerin de bu yüz den onlara vermediğini belirttikten sonra şöyle diyor:

"Üç dört sene evvel yine şiddetli kalbime tenkitkârane bir teessüf geldi. Birden ihtar edildi ki: Bu senin medrese arkadaşların olan başta Ahmed Hamdi gibi zatlar, dehşetli ve şiddetli bir tahribata karşı ehvenüşşer düsturuyla mümkün olduğu kadar bir derece bir kısım vazife-i ilmiyeyi, mukaddesatın muhafazasına sarf edip, tehlikeyi dörtten bire indirmeleri, onların mecburiyetle bazı noksanlarına ve kusurlarına inşaallah keffaret olur diye kalbine şiddetli ihtar edildi. Bendahi sizleri ve sizin gibilerini, o vakitten beri yine eski medrese kardeşlerim ve ders arkadaşlarım diye hakikî uhuvvet nazarıyla bakmaya başladım."

DİYANET Ve RİSALE-İ NUR

Hediye ettiği Risale-i Nur Külliyatının "manevî fiyat"ını ise üç maddede özetliyor Bediüzzaman:

(1) Diyanet Riyasetinin şubelerine vermek için, eserlerin çoğaltılması. "Çünkü haricî dinsizlik cereyanına karşı böyle eserleri neşretmek, Diyanet Riyasetinin vazifesidir."

(2) "Madem Nur Risaleleri medrese malıdır. Siz de bu medreselerin hem esası, hem başları, hem şakirdlerisiniz; onlar sizin hakikî malınızdır."

(3) Tevafuklu Kur'ân'ın neşri (s. 10-11.) Külliyatın, bu mektupla beraber Akseki'ye ulaştırılması vazifesi, Mustafa Sungur'a verilir. Mustafa Sungur da bu vazifeyi yerine getirdikten sonra, Bediüzzaman'a yazdığı mektupta şöyle der:

"Mübarek, makbul, kıymetli mektubunuzu Diyanet Riyaseti Başkanı Ahmed Hamdi Efendiye teslim ettik. Sevinçler içinde mübarek mecmua ve Nur'ları kendi hususî kütüphanesine koydu. 'İnşaallah bunları kendi öz ve has kardeşlerime okumak için vereceğim ve bu suretle tedricî neşrine çalışacağız dedi." (s. 9.)

Devletin kuvvetlerini âlet ederek Risale-i Nur'u hedef alan tazyiklere karşı, Diyanet camiasının kendilerine destek olmasını hedefleyen Bediüzzaman, bunda büyük ölçüde muvaffak oldu. Nitekim o günlerde cereyan eden bir müsadere olayını değerlendirdiği bir mektubunda şöyle diyordu:

"Diyanet Riyasetinde hocalara okutturulan Zülfikar, Asa-yı Musa ve Siracü'n-Nur gibi feylesofları susturan mübarek mecmuaları, müsadere eden adamlar, belki adalet ve adliye ve hakikat hesabına değil, belki komünist, masonluk nâmına bir garazkârlık ediyorlar." (Emirdağ Lâhikası-II, s. 24.)

Bediüzzaman, Risale-i Nur'un İslâm dünyasına ulaştırılması ve tanıtılması çalışmalarında Diyanet'in de yardımcı olmasını istiyordu. Nitekim Asa-yı Musa isimli eserinin Arap âlemine gönderilmesi çalışmalarıyla ilgili bir mektubunda, eserin Arapça'ya çevrilmesi hususunda El-Ezher'le haberleşilmesi arzusunu dile getiriyor; bu mânâda bir mektubun "Ankara Diyanet Dairesinde Risale-i Nur'u ciddî takdir eden ve alâkadar olan bir-iki âlim" tarafından yazılması temennîsini dile getiriyordu. (s. 37.)

DİYANET Ve İSLÂM ÂLEMİ

Konuyla ilgili dikkat çekici bir mektupta da şöyle deniyordu:

"Altı yüz bin nüshası dahilde ve hariçte intişar etti ği halde hiç kimseye zarar vermemesi ve Avrupa'da en yüksek mektep içinde Nur un dershanesi diye ayırdıkları yerde Hıristiyanlar dahi onları okuması ve âlem-i İslâm'da gayet takdir ile intişar etmesi, hatta Pakistan'da çıkan es-Sıddık mecmuasının Risale-i Nur un bir risalesini neşredip Diyanet Riyasetine göndermesi ve bu kadar intişarıyla beraber hiçbir âlim ona itiraz etmemesi gibi hakikatler gösteriyor ki, elbette Diyanet Dairesi Nur'ları himaye etmek, hakikî bir vazifesidir.

"Diyanet Dairesi, Meşihat-ı İslâmiye gibi yalnız Türkiye'nin din muallimi deşil, belki umum âlem-i İslâm'a Meşihat-ı İslâmiye yerine alâkası, nezareti, münasebeti var. Âlem-i İslâma o Diyanet Dairesine karşı tam hüsn-ü zan etmek, su-i tevehhüm etmemek, hususan bu zamanda ziyade lüzumu var. Hem de Türkiye ile ittifak edemeyen İslâmî hükûmetlerde o mübarek daireye karşı su-i tevehhüm gelmemesine büyük bir vesilesi olan ve Âlem-i İslâmın her tarafında, belki Avrupa'da takdire mazhar olmuş Risale-i Nur, o Diyanet Dairesinin hem şerefini muhafaza ediyor, hem âlem-i İslâma karşı n dairenin bir eseri olarak intişarı gayet lâzım ve zarurî olduğunu ehl-i vukuf tam nazara alsınlar.

"Onun için, biçare Said Nursî ve Nur talebelerinden yüz derece ziyade Diyanet Riyaseti âzaları, hocaları alâkadar olmak lâzım." (s. 151.)

Konuyla ilgili mektuplardan bir örnek daha verelim. Bediüzzaman bu mektubunda "dindar Ahrarlar"ın kendisini Diyanet Riyasetinde vazifelendirme teklifine teşekkür ederken, şöyle diyor:

"Ben ziyade zaif ve şiddetli hasta ve ihtiyar ve kabir kapısında ve perişan olduğumdan, o kudsî vazifeyi yapmaya iktidarım olmamasından, benim yerimde Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsi, benim bedelime Nur şakirdlerinin has ve hâlis ve İslâmiyet'in hakikî fedakârlannın şahsiyet-i maneviyesi, o kudsî vazifeyi şimdiye kadar gayr-i resmî perde altında yaptıkları gibi, inşaallah resmî bir surette dahi yapabilecekler." (s. 178.)

"DİYANET CEMAATLERE BIRAKILSIN Ml?"

Bütün bu görüşlerden sonra, kısa bir değerlendirme yapacak olursak:

Bilindiği gibi, Diyanet İşleri Başkanlığının statüsü ve işleyişi, bilhassa son yıllarda aydınlarımız tarafından yoğun şekilde tartışılmaya başlandı. Sosyal demokrat kanadın da bu konuyla yakından ilgilendiğini görüyoruz. Bu tartışmalarda dikkatimizi çeken ana görüş, şu noktada toplanıyor:

"Diyanet özerkleştirilsin ve tamamen cemaatlere bırakılsın. Devlet, din işlerinden bütünüyle elini eteğini çeksin." Bizim bu görüşe katılmamız mümkün değildir. Milletin kâhir ekseriyetinin Müslüman olduğu demokratik bir ülkede devlete düşen, dinî hizmetlerden tamamen çekilmek değil; aksine, bütün imkânlarıyla dine hizmet etmektir. En temel insan haklarından olan din ve vicdan hürriyetinin kemaliyle yerleşmesini sağlamak; bu hürriyetin muhtevasının gereği olarak ortaya çıkan manevî ihtiyaçların karşılanması noktasında, vatandaşlarına gerekli bütün hizmetleri sunmak devletin en önemli görevlerinden biridir.

Buna karşılık, Diyanetin mevcut devlet yapısı için de, şu anki statüsünden çıkarılıp her bakımdan özerk bir yapıya kavuşturulması da şarttır. Ancak, devletle Diyanet arasındaki irtibat ve ilişkinin ne şekilde kurulacağı konusu, geniş tartışmaları gerektiren bir husustur. Burada bizim ifade edebileceğimiz şey şudur: Devlet nasıl millete ait ve onun hizmetinde ise, Diyanet de Müslüman milletimizin, hattâ bütün İslâm âlemindeki yüz milyonlarca Müslüman'ın malıdır. 0 itibarla, Diyaneti devletten büsbütün ayırmayan, ama devlet karşısında her bakımdan müstakil ve özerk hale getiren dengeli bir düzenlemeye ihtiyaç vardır.

EKONOMİK ÖZERKLİK

Burada önem taşıyan bir nokta, ekonomik özerklik" konusudur. Bu hususta, Bediüzzaman'ın yine Sünuhat isimli eserinde ortaya attığı bir teklif üzerinde etraflıca durulmasında fayda vardır. Said Nursî bu eserin Meşihatla ilgili bölümünde, "evkafın Meşihata ilhakı"ndan söz etmektedir. Bu ifadeden anlaşıldığına göre Meşihatın ana gelir kaynağı olarak vakıflar düşünülmüştür. Ki, bilindiği gibi, cumhuriyetin ilk yıllarında bir "şer'iye ve Evkaf Vekâleti" vardı. Dinî hizmetlerin finansmanı büyük ölçüde vakıfların gelirleriyle sağlanıyordu. Ancak sonradan bu bakanlık lağvedilmiş; vakıflar ne hazindir ki, kelimenin tam mânâsıyla sahipsiz kalmış; büyük ölçüde de yağmalanmıştır. Bugün bile ecdad yadigârı birçok vakıf eserinin yüz yüze bulunduğu içler acısı durum ortadadır.

Bediüzzaman'ın bu teklifi, Diyanetle ilgili yeni düzenlemelerin tartışma gündemine girdiği şu günlerde dikkatle değerlendirilmeye lâyıktır, Ecdad mirası vakıfların derlenip toparlanması ve gelirleriyle Diyanet hizmetlerinin finanse edilmesi, bugün için de geçerliliğini koruyan bir görüştür.

Tabiî, bu, genel bütçeden söz konusu hizmetler için ayrıca "dokunulmaz" bir pay ayrılması ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Çünkü bütçe de milletindir.

Son bir noktaya daha temas edelim: Diyanet İşleri Başkanlığı isminin değiştirilmesinde de fayda görüyoruz. Adeta "Diyanet İşleri" ile "Su İşleri"ni aynı seviyeye getiren bu isim yerine, verilen hizmetlerin mânâ ve muhtevasını aksettirecek daha şümûllü bir isim bulunmalıdır.

Yukarı