2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 8168

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2003 
 Genetik Bilimi Nereye Gidiyor?
 KÖPRÜ / Güz 99 
 Eğitim


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Çağdaş Kur’an Yorumu
Bahar 96   [ 54. Sayı ]


Ebu Hanife (699-769)

Murat Yazıcı

İ.Ü. İktisat Fakültesi, Uluslararası Bölümü Öğrencisi

Künyesine nisbetle anılan mezhebin kurucusu olup, asıl adı Nu'man bin Sabit'tir. İmâm-ı A'zam lakabı ile tanınmaktadır. Aslen İran'lı olan Nu'man bin Sabit, ilk önce Kûfe'de Kur'an'ı hıfzetti; Arapçanın o zaman henüz kurulmakta olan sarf ve nahiv ile şiir ve edebiyatını öğrendi. Kûfe, Basra ve bütün Irak'ın en ileri gelen üstadlarından hadis dinledi ve fıkıh meselelerini öğrendi. O zamanlar Kûfe ve Basra'da çok ilerlemiş olan cedel ve Kelam'ı elde etti. Önemli zatlarla sohbetlerle de bu bilgilerini ilerletti.

Yaşı yirminin üstünde olduğu halde, o devirde Irak'ın en ileri gelen fakihi Hammad b. Abi Süleyman'ın Kûfe camiindeki halkasına uzun seneler fasılasız devam etmiş ve aynı zamanda oranın başka alim, fakih ve muhaddislerinden de ders dinlemiştir.

Ebû Hanife, Hammad b. Süleyman'ın 120 senesine doğru vefatı üzerine, 40 yaşlarında iken halkının ileri gelen tilmizlerinin ve kendi arkadaşlarının çok ısrarlı ricaları üzerine, üstaddan boş kalan kürsüyü tutmuş ve halkayı devam ettirmeye başlamıştır. Kendisini öteden beri sevdirmiş ve bilgisini aktardığı tatlı tarzla halkasını pek az bir zamanda doldurmuştu.

Ebû Hanife, kitap ve sünnette ve sünnet olması muhtemel sahabelerin fetva ve kazalarında bir merci bulamayınca kıyas ve istihsana müracaat ederdi. Ebû Hanife nasslarda şariin, sahâbelerin ve kendisinden evvel gelen müçtehid müftülerin tahlili ile bunun tâbi olduğu unsur ve asılları bulmuş olduğundan, onun için kıyas, şuurlu olarak icra edilen tesirli mantıklı bir görüş yolu olmuş idi. Bu sebepten imam kıyaslarını gayet kolaylıkla yapar ve bu yol ile hükümlerini bulmakta hiçbir zorluğa uğramazdı.1 Ebû Hanife bu metodu sıkça kullanmıştır. Çünkü bulunduğu bölge karmaşık birçok olayın meydana geldiği ve çözümün arandığı bir yerdi. Fıkhî meseleleri çeşitli yönleriyle ele alıp tartıştığı için farklı ihtimal ve durumlara göre fikir ve çözümler üretmiş, bunun sonucu olarak ehl-i hadîsin aksine bir tutumla henüz vuku bulmamış farazî meselelerin hükümlerini de içtihadına konu etmiştir.

Bir meselenin hükmünü önce Kur'an'da arayan Ebû Hanife, nassın her türlü lafzî delâletini, umum-husus, itlak-takyid, nâsih-mensuh gibi lâfızlar arası metodolojik ilişkiyi göz önünde bulundurmuş, aksine bir delil ve gerekçe olmadığı sürece ayetlerin açık genel ve doğrudan ifadelerini esas almıştır. Eğer Kur'an'da konuyla ilgili bir nas bulamamışsa sünnete müracaat etmiştir.

Ebû Hanife ilminin bütün hadislerini ihata etmemeştir. Ancak onun hadislerin nâsih ve mensuhunu çok iyi bildiği, Hz. Peygamber'in hayatını ve hadisleri öncelik sonralık açısından inceleyerek özellikle son dönemde söylenen hadisleri esas aldığı belirtilir. Bu anlayış, hayatın değişmesi ve fıkhî hükümlerin bu değişikliğe belli ölçüde uyum sağlaması gerektiği fikrinin sonucudur. Ebû Hanife'nin, birbiriyle çatışan hadisleri uzlaştırmaya çalışmaktan çok nesih fikrinin tercih etmesi de bu anlayışın ürünüdür. Onun kıyası hadise takdim etmediği, aksine hadisi kıyasa takdim ettiğine dair içtihadlarında pek çok örnek bulmak mümkündür. Ebû Hanife haber-i vâhidleri delil almış, zayıf da olsa hadisi tercih etmiş, ancak nas bulunmayan yerde kıyasa gitmiştir.

Ebû Hanife, hocaları ve önceki nesiller tarafndan kendisine intikal ettirilen fıkhî kuralları, görüşleri, ayet ve hadislerle ilgili yorumları içinde bulunduğu ortam, insanların ihtiyacı ve dinin genel ilke ve amaçları açısından yeniden değerlendirme, sınırlu naslarla sınırsız olaylar, naklin hükmü ile aklın yorumu, hedisle rey arasında mâkul bir ahenk kurma imkânını yakalamıştır.2

Ebû Hanife'nin birçok eseri bulunmaktaysa da kendisine doğrudan nisbet edilen eserleri şunlardır:

l) el-Müsned, 2) el-Fıkhû'l-ebsat, 3) el-Âlim ve'l-müte'allim, 4) er-Risâle, 5) el-Vasiyye 6) el-Fıkhû'l ekber.3

Ebû Hanife, el-Fıkhû'l Ekber adlı ünlü eserinde, diğer fırkaların doktrinleri karşısında Sunni bakış açısını ortaya koyan ilk şahıs oldu. Eserde cevaplandırılan ilk soru, Raşid Halifelerin konumlarıyla ilgiliydi. Bu halifelerden bazılarının Hilâfet makamına haklı olarak çıkıp çıkmadıkları, seçilme tarzları, birbirlerine üstünlükleri, Halife olarak adlandılıp adlandırılmadıkları, mü'min olup olmadıkları gibi sorular son derece önemli olan bir başka soruyu ortaya çıkarıyordu: Allah'ın Resulü'nün doğrudan gözetiminde terbiye edilmiş, Kur'an'ın, Peygamber'in sünnetinin ve İslâm fıkhının vasıtasıyla sonraki nesillere aktarıldığı başlangıç dönemindeki İslâm toplumunun mensuplarına ve müşterek kararlarına daha sonraki müslümanlar itimad edebilirmiydi?

İkinci soru Peygamber'in ashabının konumuyla ilgiliydi. Bazı fırkalar Sahabe'yi günahkâr olarak niteliyordu. Bu da, salt tarihi bir mesele değildi. Zira doğal olarak, samimiyeti şüpheli olan kimseler tarafından sonraki nesile aktarılan hüküm ve hadislerin islam fıkhının güvenilir kaynakları olarak kabul edilip edilemeyeceği sorusunu beraberinde getiriyordu.

Eserde ele alınan üçüncü mesele imanın tanımı ve küfürden farkıyla ilgiliydi. Ayrıca, Hâriciler, mürcie ve mutezile arasında günah işlemenin neticeleri gibi konular şiddetle tartışılıyordu. Bu da müslüman toplumun teşekkülüyle yakından ilgiliydi. Bu sorunun cevabı müslümanların medeni haklarını ve sosyal ilişkilerini doğrudan etkiliyordu. Bu sorunun hemen ardından günahkâr ya da fâsık biri tarafından yönetilen bir müslüman devlette cuma ve diğer namazlar gibi dinî vecibelerin ya da adaletin tevzîi ve savaşa iştirak gibi siyasi görevlerin sağlıklı bir şekilde icra edilip edilemeyeceği sorusu geliyordu.

Ebû Hanife'nin bu sorulara verdiği ehl-i sünnet itikadını da ortaya koyan cevaplar şöyleydi:

1) "Allah'ın Resûlü'nden (s.a.v.) sonra insanların en üstünü Ebûbekir'dir. (r.a) Ondan sonra Ömer (r.a.), sonra Osman (r.a) sonra da Ali (r.a.) gelmektedir. Hepsi âdildirler ve hak üzeredirler."

2) "Peygamber'in ashabı hakkında konuşurken saygıda kusur edilmez" Ebû Hanife sahabeler arasındaki savaşlar konusunda da görüşünü belirtmiş, Hz.Ali ile muhalifleri arasındaki savaşlarda Hz.Ali'nin ötekilere nazaran daha haklı olduğunu açıkça ifade etmiş, ancak diğer tarafı kınamaktan da açıkça kaçınmıştır.

3) "İman (kalple) tasdik etmek ve inanmakla eş anlamlıdır. İman etmek, (Allah'a ve Resulü'ne) inanmak ve onları tasdik etmek demektir."

Ebû Hanife amelin imandan bir cüz olduğu, dolayısıyla günahın küfürle eş anlamlı olduğu ya da bir başka deyişle günah işlemenin zorunlu olarak dinden çokma anlamına geldiği şeklindeki Haricî teoriyi reddetmiştir.

4) "İnkâr etmedikçe ne kadar şiddetli olursa olsun herhangi bir günahtan dolayı bir müslümanı tekfir etmeyiz. Onu iman dairesinin dışına çıkarmayız. Onu Mümin olarak adlandırırız. Bir fâsık kâfir olmadıkça mümin sayılır".

5) "Fâsık olsun, salih olsun herhangi bir müminin arkasında namaz kılınabilir."

6) "Günahın mümine hiçbir zarar vermediğini söylemiyoruz. Bir müminin cehenneme asla gitmeyeceğini, ya da eğer fâsıksa ebedi olarak cehennemde kalacağını da söylemiyoruz. Mürcie gibi iyi amellerinizin mutlaka mükâfatlandırılacağını ve kötü amellerimizin kesinlikle bağışlanacağını da söylemiyoruz".4

Resmi vazifelerden ve devlet kapısından uzak durmağa çalışmış olan Ebû Hanife'nin Emevilere olduğu gibi, Abbasi halifelerine de yakın değildi. O, onlardan çekiniyor ve beşeri ilişkilerinde mesafeli davranıyordu. Hicri 150 senesinde Halife Ebû Cafer'in vâlisine bildirilen emir üzerine, imam Bağdad'a gönderilerek 15 gün hapiste kaldıktan sonra, 70 yaşında oradan cenazesi çıkmıştır. İşkence edilip, zehirlendiği söyleniyor. Cenazesi güya kendisinin vasiyeti ile Hayzuran mezarlığının şark tarafına gömülmüştür.

İmam vefat etmişti. Fakat onun uzun tahsil ve incelemelerden sonra, yine uzun süren tedris ve itfa hayatı boyunca, fıkıh münferit meseleler halinden kurtularak, kanunları ve asılları bulunan bir ilim haline gelmiş bulunuyordu. İctimâî hayatın ikası ile kaynakların ışığı altında imamın çalışma ve arama yoluna kanaatle bağlı tilmizleri, imamın yolunu devam ettirdiler. Bu yol artık bir mezhep idi.5

Dipnotlar

1. İslam Ansiklopedisi, MEB Yayınları, İstanbul 1977, Cilt 4, s.20-23.

2. İslam Ansiklopedisi, Türkiye Dinayet Vakfı, İstanbul 1994, Cilt 10, s. 135-137.

3. a.g.e. s.134.

4. M.M.Şerif, İslam Düşüncesi Tarihi, İnsan Yayınları, İstanbul 1990, Cilt 2, s.304-307.

5. İslam Ansiklopedisi, MEB Yayınları, İstanbul. 1977, Cilt 4, s.24-25.

Yukarı