2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 3645

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 2006 
 Anarşi & Terör
 KÖPRÜ / Güz 2002 
 Demokrasi Kültürüne Katkı...


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Çağdaş Kur’an Yorumu
Bahar 96   [ 54. Sayı ]


Kur’ânî Bir Bilim Arayışı

Firavun’un sihirbazlarına karşı asâ-yı Musa

Yamina Bouguenaya Mermer

Dr., Araştırmacı-yazar; Çev: Metin Karabaşoğlu

Bilim ve düşünce dünyasına rengini seküler bir anlayışın verdiği; düşünce ve bilim metodlarını ve kavramlarını seküler kalıpların şekillendirdiği bir ortamda, inananlar ciddi bir problemle karşı karşıyadırlar: Bilginin kaynağını akıl olarak gören ve tüm ilim dünyasına olanca ağırlığını koyan zümreye karşı, bilginin kaynağını vahiyde bulan insanlar olarak kendileri ne yapacaklardır? Bir yanda vahye yegâne hak bilgi kaynağı olarak muhatap olup, öte yanda seküler kalıplar üzerine oturtulmuş bir bilimle uğraşmaları ne derece tutarlıdır?

İşte bu gibi sorular, uzunca bir zamandır “bilginin İslâmîleştirilmesi” hususunda kafa yoran Müslüman düşünürlerin bir çıkış yolu bulmaya çalıştıkları sorulardır. Hatta, “bilginin İslâmîleştirilmesi” teşebbüsüne yol açan hususun da, şu an içinde yaşıyor olduğumuz bu çelişki olduğu da söylenebilir.

Bu teşebbüs dahilinde yapılmış her bir çalışma önemli katkılar sağlamış durumdadır. Bununla birlikte, mevcut çalışmaların yeterli olmadığı da ortadadır. Mevcut paradigmalara bağlı kalındığı sürece “bilginin İslâmîleştirilmesi”nin mümkün olmadığı görülmekte; yeni bir paradigmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Okuduğunuz çalışma, işte bu paradigmanın Kur’ân’da zaten sunuluyor olduğunu gösterecektir.

Kur’ân’ın hedefleri

Materyalist bilgi kavramına verilecek İslâmî bir cevabın referans noktası olarak ilâhî vahyi, yani Kur’ân’ı alıyor olması gerekir. Çünkü Kur’ân, bize Rabbimizi tanıtır. Büyük kâinat kitabının müfessiri, semavat ve arz sayfalarında cilveleri gözüken ilâhî isimlere ulaşmanın anahtarı odur. Hadisat perdesi altında gizli hakikatların anahtarı da odur. İnsanlık âlemi için biricik rehber, mürşid ve muallim odur. O hem bir dua ve ibadet kitabı, hem bir hikmet ve marifet kitabı hükmündedir.

Ayetlerinin sonunda, Kur’ân ilâhî isimlere, veya onların anlamlarına değinir. Bazı âyetlerin sonunda ise, muhatabını, okuduğu âyetlerin mânâları üzerinde düşünmeye çağırır.

İlk hedef: Kur’ân Saniimizin fiil ve eserlerini önümüze serer. Sonra dikkatimizi bu eserlerdeki ilâhî isimlere çeker. Tevhid, nübüvvet ve haşir gibi temel maksatlarını isbatlar.

Kur’ân beşerin nazarına mevcutlarda görülen ilâhî sanatı arzeder. Sonra, bu sanatı esma-i hüsna ile birlikte hülasa eder veya bu isimleri görmesi için insanı aklını kullanmaya çağırır.

Aşağıdaki âyet, Kur’ân’ın bizi nasıl bir tefekküre çağırdığını açıkça göstermektedir:

“De ki: ‘Gökten ve yerden size rızık veren kimdir? Kulak ve gözlerin sahibi kimdir? Diriyi ölüden, [ölüyü diriden] çıkaran kimdir? Her işin tedbirini gören kimdir?’ ‘Allah’ diyecekler. De ki: ‘O halde Ona karşı gelmekten sakınmaz mısınız? İşte Hak Rabbiniz, Allah budur.”1

Bu âyetiyle, ilk önce şunu sorar Kur’ân: “Göğü ve yeri maişetiniz için erzak deposu kılan kimdir? Gökten yağmuru indiren ve yeri sizin için özel olarak hazırlanmış sayısız gıdanın bulunduğu bir bahçe ve mutfak kılan kimdir? Sema ve arzı iki itaatkâr abd kılmak, Ondan başka biri için mümkün müdür? Hayır. O halde, hamd ve şükrünüzü yalnız Ona arzetmeli, Ona mahsus kılmalısınız.”

Bize göklerin ve yerin Rabbini tanıtarak, Onun vahidiyetini bildirdikten sonra, nazarımızı bir “ehadiyet” cilvesi olarak kendimize çevirir: “Gözlerinizin ve kulaklarınızın sahibi kimdir? Onları nereden edindiniz? Bu dakik ve kıymetdar gözleri ve kulakları Rabbinizden başka kim verebilir? Onları yaratan ve sizin için istihdam eden, sizin istifadenize sunan yalnızca Odur. Madem öyledir, ubudiyete lâyık olan da yalnızca Odur.”

Sonra Vâhid-i Ehadin haşre muktedir olduğunu hatırlatır: “Her bahar ölmüş arza hayat veren ve sayısız mevcudatı vücuda getiren kimdir? Bunu, tüm kâinatın yaratıcısı olan Allah’tan başka kim vücuda getirebilir? O binlerce dünyevî haşir örneği sergiliyor. Madem ki kudretiyle ölmüş arzdan hayat çıkaran Odur, o halde sizin Mahşerde diriltilmeniz Onun eliyle olacaktır. O Hakk olduğundan, sizi bir Mahkeme-i Kübraya gönderecektir. Tıpkı şu dünyada ölmüş arza her bahar yeniden hayat vermesi gibi, sizin de hayatınızı geri verecektir.”

Nitekim, başka bir âyet de öncelikle bu dersi vermektedir:

"İşte, Allah’ın rahmetinin eserlerini gör: Ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor? Şüphesiz bunları yapan, ölüleri de böyle diriltecektir. Çünkü O herşeye gücü yetendir."2

Ele aldığımız âyette, “her işin tedbiri”nden söz ederek, şu da sorulur: “Bu geniş kâinatı bir şehir gibi mükemmel bir düzen içinde tanzim ve idare eden, Allah’tan başka kim olabilir?” Gerçekten, kâinatı idare eden kudret öylesine mükemmeldir ve herşeyi öylesine kuşatmıştır ki, hiçbir ortağa ve yardımcıya ihtiyacı yoktur. O yüzden, insan “Allah” demeye mecbur kalmaktadır. Bu bakımdan, âyet en sonunda Onu, isimleriyle hatırlatır. “İşte Hak Rabbiniz, Allah budur” der. Allah, Rab ve Hakk isimlerini zikrederek, bütün bu ihsanların kaynağının ilâhî kudret olduğunu gösterir.

İkinci hedef: Kur’ân kimi zaman belirli özel hususları zikreder. Sonra bu hususlardan hareketle, sermedî ve daimî hakikatlerin şuuruna varmak üzere insanı tefekküre teşvik eden bir özetle son bulur. Aşağıdaki âyetler bunun bir misalidir:

“Süt veren hayvanlarda sizin için bir ibret vardır. Karınlarından, dışkı ve kan arasından, içilmesi içenler için kolay, özlü bir süt size içiriyoruz. Hurmalıkların ve üzüm bağlarının meyvelerinin suyunu da size içiriyoruz. Siz o sudan tatlı bir içecek ve güzel yiyecekler ediniyorsunuz. Şüphesiz bunda, akleden bir kavim için, önemli bir âyet vardır. Ve Rabbin arıya vahyetti ki: ‘Dağlardan, ağaçlardan, insanların yaptıkları çardaklardan evler edin. Sonra her türlü meyvelerden ye, Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollara gir.’ İşte o arının karnından değişik renkli bir şerbet çıkıyor; onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda tefekkür eden bir kavim için önemli bir âyet vardır.”3

Bu âyetler Allah’ın süt veren mahluklara, ve üzüm ve hurmalara insan için tatlı ihsanlar dercettiğini gösterir. O, ufacık arılara, minnacık peteklerde insan için tatlı ve besleyici bir kudret mucizesi olarak bal yaptırmaktadır. Tüm bunlar belirtildikten sonra, sonuç cümlesi olarak “Gerçekten bunda tefekkür eden bir kavim için önemli bir âyet vardır” ile, Kur’ân insanı bu kudret ve rahmet mucizelerini düşünmeye, onlardan dersler çıkarmaya ve diğer kudret mucizeleriyle kıyaslamaya çağırmaktadır.

Üçüncü hedef: Bazı âyetler zahirî sebepleri tesirden tamamen azletmek için, onlarla birlikte yaratılan müsebbebatın hedef ve sonuçlarına dikkat çeker. Sebepler yaratmaya kâdir değildirler. Kur’ân onları ancak zahirî bir perde olarak gösterir. ‚ünkü en maksatlı hedefleri ve en faydalı sonuçları irade etmek, kaçınılmaz bir sûrette, ilmi ve hikmeti sonsuz olan birinin işidir. Oysa sebepler cansız, hayatsız ve bilgisizdirler.

Böylesi âyetler, hedefleri ve sonuçları sözkonusu ederek, sebepler sonuçlarına bitişik gözüktükleri halde, gerçekte her ikisinin de yaratıldığına dikkat çeker. Gerçekten, sebep-sonuç zincirine materyalistlerin yaptığı gibi sorgulamadan baktığımızda, sonuçları sebepler yapıyormuş gibi görürüz. Fakat Kur’ân’ın bize teklif ettiği şekilde baktığımızda, yani durumu sorgulayıp üzerinde kafa yorduğumuzda, en büyük sebebin dahi en ehemmiyetsiz bir sonucun yaratılmasında bir pay sahibi olamayacağını anlarız. “Ve sebep ile sonuç arasındaki bu uzun mesafede, esmâ-i ilâhiye birer yıldız gibi tulû eder.” Meselâ,

“İşte insan, yediklerine bir baksın. Biz nasıl gökten bolca su indiririz. Sonra yeri onunla açarız. Onda hububat bitiririz. Üzüm ve yeşillikler, zeytin ve hurma, ve gür bahçeler, ve yemişler ve çimenler bitiririz. Sizin ve hayvanlarınızın yaşamı için.”4

Bu âyet, ilahî kudret mucizelerini maksatlı bir silsile içinde tasvir ederek, sebepleri sonuçlara bağlar ve “sizin yaşamınız için” gibi bir hedefe işaret eder. Bu hedef bütün sebeplerin ve sonuçların ard arda gelişinde, hedefi gören ve izleyen gizli bir kontrol edicinin varlığını isbatlar. Gerçekten, “Sizin ve hayvanlarınızın yaşamı için” sonucu, bütün sebepleri yaratma kabiliyetinden azleder. Çünkü, âyet bu ifadeyle zımnen şunu söyler: “Size ve hayvanlarınıza rızık yetiştirmek için, su semadan geliyor. Oysa suda size ve hayvanlarınıza acıyıp şefkat ederek, hayatınızın devamı için rızık yetiştirme kabiliyeti yoktur. Demek ki, su gelmiyor; gönderiliyor.”

“Görmedin mi? Allah semadan su indirdi.”5

Toprak da, insanın rızkının kendileriyle temin edildiği bitkileri üretir. Fakat toprağın ne duyguları vardır, ne de aklı. Dolayısıyla, insanın rızka ihtiyacını düşünüp ona şefkat etmek, toprağın kabiliyetinin ötesindedir. O halde, toprağın kendisi rızık üretmiyor. O cansız ve kör toprak, bir aynanın siyah ciheti gibi işgörüyor; Rabb, Rahîm, vb. isimleri gösteriyor.

Böylece, âyetin sunduğu açıklamadan Rahîm, Rezzak, Mün’im, Kerîm ve Rabb gibi ilahî isimler tulû etmektedir.

Kısacası, Kur’ân âyetlerinin her biri, nasıl sebepler perdesi aşılarak ilahî isimlerin üzerindeki örtünün kaldırılacağını öğreterek küfür ve gaflet karanlığını dağıtır. Herşeyin Ona muhtaç ve Onun rububiyetine karşı itaatkâr olduğunu derkettirir. Nazarlarımızı sebeplerden, Müsebbibü’l-Esbaba çevirir. Onlarda görünen harikaları aklımızın önüne sererek, onların Sanii huzurunda bize secde ettirir. Onun kudret ve rahmet mucizelerini sergiler. Rabbimizi, Onun hikmetinin işaretlerini okumamızı sağlayarak, bütün güzel isimleriyle tanıttırır.

Kur’ân bize Ondan başka hiçbir şeyin ibadet mercii olamayacağını, hamd ve şükrün yalnız Ona mahsus olduğunu öğretir. Bize kâinat mescid-i kebîrinde secde eden âbidler olmak üzere yaratıldığımızı anlattırır.

Materyalist bilim ve felsefeye karşı islâmî bilim

Dünyevî yani materyalist bilim ile vahyi tasdik eden gerçek bilim yani İslâmî bilimin yaklaşımları arasındaki temel fark, onların kendilerine mahsus amaçlarında yatar. Dünyevî bilim ve felsefe için, mevcudatı ve doğal olguları çalışmanın amacı, onları kontrol ve istihdam etmek için haklarında bilgi toplamaktır. Bir materyalist bilim adamı için hayatın amacı, daha fazla zenginlik ve daha çok zevk sağlamak üzere üretimi ve kârı artırmaktır.

Kur’ân’ın temellerini sunduğu ve bizi kendisine sevk ve teşvik ettiği İslâmî bilimin hedefi ise, Yaratıcıyı bütün güzel isimleriyle tanıtmak; ve Kur’ân’ın temel gayelerini, yani tevhid, haşir ve nübüvveti teyid ve tasdik etmektir.

Materyalist bilim varlıkları kendileri namına, dünyevî faydaları hesabına ve verdikleri zevk uğruna ele alır. Onların özelliklerini teferruatıyla inceler, ama anlamlarına hiçbir önem atfetmez. Kur’ân ise, tam aksine varlıkların mahiyetinden, onların sun’î ve maddî özelliklerinden kısaca söz eder; ama onların taabbüdî görevlerini teferruatıyla zikreder. Onların, Sani’lerinin isimlerine nasıl ve ne şekilde işaret ettiklerine; Onun yaratmayı irade eden emirlerine, yani Emr-i Künfeyekûn’e6 nasıl da itaat ve inkıyad ettiklerine ayrıntılı bir biçimde değinir.

Materyalist bilim varlıkları, onların münasebetlerini ve vasıflarını tarif eder; ama mânâlarına hiç mi hiç temas etmez. J. Needleman’ın sözleriyle: “Bilimciliğin evreni bilinçlilik ve maksatlılıktan mahrum bir dünyadır... Bilimde, resim sanatının Mona Lisa gibi bir şaheserini, onun bir kadın resmi olduğundan bile söz etmeden ve sanatçının boyayı başka bir biçimde değil bu biçimde kullanmasına yol açan niyeti kavramaya çalışmadan münhasıran kimya kanunları ve ışık kırılması muvacehesinde tarif etmek mümkündür.” Mona Lisa yerine yaratılmış herhangi bir varlığı, meselâ insanı koyun; modern bilimin kozmostaki mânâya yönelik tavrının oldukça doğru bir tasvirine erişirsiniz. Gerçekten, kâinat veya içindeki herhangi bir şey, meselâ insan, Mona Lisa’dan daha az mı anlamlıdır?

J. Needleman, sözlerini şöyle sürdürüyor: “O halde, bizim bilim adamlarımızın Aramî İncillerdeki aktif fiil biçimlerinin sayısını hesaplayarak fiiliyatta Yeni Ahid’in mesajının anlaşılmasına yönelik bir adım attığına inanan, lüzumsuz teferruatla uğraşmayı marifet sanan standart bilgin karikatürünü andırdıklarını söylemeye mecbur kalacağız.” Aslında, materyalist bilim adamları tüm kozmos, tüm âleme yönelik bu tür bir zihniyet sergilemektedirler. Çünkü onlar kâinatın bir kitap, mânâlar ifade eden bir yazı hükmünde olduğunu bilmiyorlar. Onun mânâsına dair hiçbir şey görmüyor, anlamıyorlar. Hakikatların kaynağını, eşyanın mânâ boyutu atlandığı sürece anlamsız kalan süslerine, tezyinatına hamlediyorlar. Her mevcudun varlığının olsa olsa ya kendisine baktığını veya insanın behimî ihtiyaç ve arzularıyla bağlantılı olduğunu hayal ediyor; varoluşu anlamsız ve abes bir egzersiz olarak görüyorlar.

Gerçekten İslâmî biçimde düşünen bir Müslüman bilim adamına gelince, o etrafındaki âleme baktığında her bir varlığın Saniinin azamet-i haşmetini gösterip Ona hamd ettiğini ve Onun isimlerini okuduğunu anlar. Kur’ânî bakış açısından, mevcudatın birçok maksadı ve vazifesi vardır. Ve herşeyin, hususan canlı varlıkların kendi vücuduna bakan bir veçhesi var ise, Saniine bakan maksatları sayısızdır. Kur’ân bu vazifelere, şu âyet gibi birçok âyetle işaret eder:

“Hiçbir şey yoktur ki, yalnız Ona hamd ve tesbih etmesin.”7

Bu sebeple, Müslüman bilim adamı eşyaya kendileri namına önem atfetmez. Onların mânâlarıyla meşgul olur. Zihnini, materyalist bilim adamının uğraştığı hususlardan daha yüksek, daha daimî, daha yararlı ve daha ihatalı hususlarla meşgul eder. Müslüman bilim adamının vazifesi, kudsî hakikatları resmetmektir; mevcutların süslü perdesi arkasında saklı ilahî İsimleri meydana çıkarmaktır.

Kur’ân, kâinattaki tüm varlıkların üzerine attığımız ülfet perdesini yırtar. Bize alelâde gözüken tüm eşyanın aslında harikulâde olduğunu öğretir; gerçekte onlar Allah’ın kudretinin mucizeleridirler. Kur’ân, insana bu harikaları ifşa eder. İnsanın nazarını buna çeker ve insan aklının önüne bitmez tükenmez bir marifet (bilgi) hazinesi açar.

Felsefeye gelince, o tüm kudret mucizelerini alelâdelik perdesine atar. Meselâ, ilahî kudretin en ihatalı mucizelerinden biri olan; Kur’ân’ın

“O Allah ki, yarattığı herşeyi en güzel biçimde yaptı ve çamurdan insanı yaratmaya başladı. Sonra onun neslini değersiz bir suyun özünden yaptı. Sonra o hücreyi düzenledi. Yani, ruhundan ona üfledi. Ve sizin için kulak, gözler ve duyular yaptı. Ne kadar da az şükrediyorsunuz?”8 diye belirttiği insanın yaratılışı olayının alelâde bir iş olduğunu söyler. Ona lâkayd bir biçimde bakar. Ayrıca, rahmetin en dakik, en rikkatli ve en umumî bir mucizesi olan, bütün bebeklerin ve çocukların rızıklarının muntazaman temini vâkıasını9 da sıradan birşey olarak görür, ve üstüne bir nankörlük örtüsü çeker.

Kur’ân’ın hikmet ve marifet kaynağı olduğu, buradan anlaşılabilir. Aslında, hikmet, Kur’ân’dan ayrılamaz.10 Materyalistlerin “bilgi” dediği şey bilgi değil, cehildir; onların felsefesi abesiyet üzerine kuruludur.

Kur’ân âyetlerinin her biri i’caz ışığını yayarak küfür karanlığını dağıtır. Bunu gereğinde derketmek için, herşeyin ölüme mahkûm, madum ve mânâsız görüldüğü Cahiliye çağında yaşayan birini düşünelim. Bu insan, birden şöyle bir âyet işitir:

“Göklerdeki ve yerdeki herşey, Allah’ı tesbih ediyor. O, Melîik, Kuddüs, Azîz ve Hakîmdir.”11

O insanın nazarında ölü olan şu dünya, bu “yüsebbihu” sadasıyla birden canlanacak; o insanın aklında yeniden hayata kavuşacaktır. Her biri uyanacak ve Allah’ın isimlerini haykıracaktır. O halde, Kur’ân modern insanın karanlık, anlamsız ve amaçsız dünyasına da ışık getirmektedir.

Felsefe ise, gafleti daha da yoğunlaştırmıştır. Bu fani dünyayı daimî, camid ve anlamsız olarak tarif etmiştir. Saniin ve âhiretin unutulmasına yol açmıştır.

İslâmî bilim modelini Kur’ân’a dayanarak kurar. Bu dünyanın şeffaf ve latif olduğunu gösterir. İnsanı, sebepler perdesinin ötesindeki ilahî isimleri görmeye çağırır.

“Onlar göklerin ve yerin içyüzlerine, melekûtuna bakmıyorlar mı?”12

ve

“Göğe bakmadılar mı? Biz nasıl onu inşa ettik ve süsledik. Hiçbir eksik ve çatlağı yoktur?”13

Şu dünyanın ezelîyeti aldatmacasını paramparça eder:

“Güneş dürüldüğü zaman.”14

“Sema yarıldığı zaman.”15

“Sema yarıldığında.”16

“O gün sûra üfürülür. Allah’ın dilediği hariç, göklerdeki ve yerdeki herkes bayılır (ölür).”17

ve gafleti dağıtır:

“O, yere giren ve göğe çıkan herşeyi çok iyi bilendir. Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. İşte Allah Basîrdir, yaptığınız herşeyi çok iyi görendir.”18

“Rabbin olan Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”19

İslâmî bilim, Kur’ân’ın yaptığı gibi, dünyanın hakikatını ortaya kayarak nazarlara arzeder. Kâinatın Yaratıcısını sıfat ve kemalatıyla tanıtır. İnsana kâinat kitabının anlamını öğreterek, onu gerçek hikmet ve marifete eriştirir.

Epistemik zorbalık

Kur’ân, materyalist bilimin konuştuğu gibi konuşmaz; o “bilimsel” değildir. Onun metodu ve hedefleri, materyalist bilimin metod ve hedefinden tamamen farklıdır. Onlar, gerçekte, birbiriyle asla uyuşamazlar. O kadar ki, Kur’ân’ı ve bilimciliği beraberce kabul edemeyiz. Kur’ânî metodun materyalist bilimsel metodla ortaklaştığı hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla ya Kur’ânî metodu, ya bilimsel metodu tercih etme durumundayız.

Bilim adamlarına göre, bir teori, bilim dili içinde oluşan belirli kavramları sorgulamaksızın kabul ediyorsa bilimseldir. Bu bilimsel çerçeve dışındaki herhangi bir açıklama teşebbüsü ise, “bilimsel” olarak adlandırılamaz. Meselâ, “Kâinat yaratılmıştır. O halde, tanım gereği yaratılanla aynı mahiyette olmayan bir Yaratıcının varolması gerekir” sözü, bilimsel bir açıklama değildir; çünkü “yaratılmış,” “yaratıcı” ve “yaratılış” bilimsel kavramlar değildir. Bunlar gibi “bilimsel” olmayan kavramları ihtiva eden herhangi bir açıklama, materyalist bilim adamları tarafından “bilimsel değil” diye reddedilecektir. Hatta bu fikriyatta daha da ileri giderek, doğal bilimler yegâne geçerli bilgi kaynağıdır, diyor ve “bilimsel bilgi” dışında hiçbir bilgi yoktur imasında bulunuyorlar. Materyalist bilim adamı Eddington’un epistemolojik balıkçısını çağrıştırır: “Ağıma yakalanmayan şey balık değildir.” Bu tavır epistemik zorbalık olarak tarif edilebilir.

Müslüman bilim adamı bu zorbalığa boyun eğmemelidir.

Diğer taraftan, o, bir bilimcilik mukallidi olmaya ve kavramlarını bilimsel dille kısıtlamaya da gerek duymayacaktır. O, anlamsız ve boş bir çaba olan, bilgi edinmiş olmak için bilginin peşine düşme felsefesine de dehalet edemez. Bilginin edinilmesi amaçlı ve anlamlı olmak zorundadır. Dünyevî yararlara değil, ubudiyete sevkedici olmak zorundadır. Öyleyse, İslâmî bilimi hiçbir şekilde bilimsel araştırmanın aynısı olarak idrak etmememiz gerekir. Ayrıca, Müslüman bilim adamı, “yalnızca uzman” değil, fakat esasen bir kul, bir abd’dir.

Müslüman bilim adamı, siyasî zorbalığın hizmetinde kullanılan epistemik zorbalığın farkında olmak durumundadır. Kur’ânî temsilde, Hâmân,20 Firavun-benzeri siyasî zorbaların hizmetindeki bilimciliği çok iyi temsil eder. Gerçekte, bilimcilik, insanları kontrol altında tutup onların duygularını uyuşturmak; onlara, “Ben kimim?,” “Bu kâinat nedir?,” “Bu duygular bana niçin verilmiş?” gibi soruları sormaksızın “keyfine bakma” felsefesini kabul ettirmek için kullanılmaktadır. İnsanlara Sanii ve âhireti unutturmak amacıyla istihdam edilmektedir.

Bilim, görünüşe bakılırsa, başlıca iki sebepten dolayı etkilidir. İlki, insanlar için, teknoloji önemlidir; çünkü dünyevî faydalar getirir ve insanların acil isteklerini tatmin eder. Teknolojik başarılar bilimsel bulgulara dayalıdır. Öyleyse bilimsel bulgular doğru olmalıdır. Bilimin işliyor ve işgörüyor gözükmesinin sebebi budur. İnsanların derkedemedikleri şey, yaratılışta kanunların var olduğu ve her bir insanın bu kanunlardan faydalanabileceğidir. Bununla birlikte, her insan onları istediği gibi yorumlamakta serbesttir. Yanlış olan şey kanunlar veya onlardan sağlanan yarar değildir; bu kanunların materyalist yorumudur.

İkinci sebep teknik jargondur. Bu, insanların bilimsel dünya görüşünün anlamsız ve tutarsız olduğunu niçin göremediklerinin de bir cevabını teşkil eder. Bununla ne demek istediğimizi bir örnekle açıklayalım. Bilim adamları doğal olguları gözlemler ve onları adlandırırlar.

“Bunlar, ancak sizin ve babalarınızın taktığı birer isimdirler. Allah, bu konuda hiçbir delil indirmemiştir. Onlar, ancak zanna ve kendi hevalarına uyarlar.”21

Onlar bu isimlendirmeyi pragmatik kriterlere göre “isbat” ederler. Sonra, onları açıkladıklarını düşünür veya en azından avâmı buna inandırırlar. Meselâ, nesneler ne zaman kaldırılıp bırakılırsa, düşer. Bilim adamları bu durumu “yerçekimi” diye “adlandırır”lar. Sonra nesnelerin yerçekiminden dolayı düştüğünü iddia ederler. Bu açık bir kısır döngüdür. Biz “yerçekimi”ni, isbatı gereken şeyi baştan isbat edilmiş kabul edip kendi kendisini isbatta kullanma gibi bir mantık hatasına düşmeden, nesnelerin düşmesini açıklamak için kullanamayız. Bu “ad takma,” yani jargon bilimde temel bir konuma sahiptir.

Nasıl ruhbanla bilgilerinden dolayı Allah ve insanlar arasında şefaatçiler olagelmişlerse, şimdilerde bilim adamları aynı işe girişip bilimciliğin ruhbanı rolünü üstleniyorlar. Bizim herhangi birşey hakkında ne endişeye kapılmamıza, ne de uzun uzadıya düşünmemize hiç gerek yoktur. Onlar tüm problemleri halledecek ve yapılması gereken şeyi bize bildireceklerdir. Şüphesiz, onların hükme bağladığı her ne şey varsa, sırf onlar “bildikleri”nden dolayı, bildiklerine “inandığımızdan dolayı,” o şeyi öylece kabul etmeye mecburuzdur.

Oysa, avâma materyalist bilimin dünya görüşünün özü asla anlatılmaz: “Hayatta hiçbir anlam ve amaç yoktur. Herşey tesadüf ve şans eseridir. Ölüm herşeyin sonudur. Öyleyse, ölmeden önce, olabildiğince keyfimize bakalım” denilmez. Çünkü, bir insan eğer herşeyin anlamsız olduğunu anlarsa, onun için bilimin ve bilginin anlamı ne olur ki? Böyle biri, bilimin dünya görüşünün bilimin kendi varoluşunun inkârı anlamına geldiğini; onların bilgisinin bilgi değil, cehalet; felsefelerinin ise abesle iştigal olduğunu idrak edecektir. Gerçekten, abesiyet temelleri üzerine kurulan böyle saçmasapan bir felsefe nasıl bilgi istihsal edebilir? İsterse tanınmış bir filozof veya bilgin olsun, bir materyalist, temelli bir cehalet içindedir.

Meselâ, modern çağda kâinatta, hayatta, mevcudatta bir amacın, bir maksadın var olduğu anlayışının ihmali, en azından bilimsel bilginin geçerliliği hakkında önemli sorunlar ortaya çıkarır. Hayatta hiçbir nihaî maksad görmeyen insanlar ne tür bir gerçekliğe erişebilirler? Materyalist bilim işliyor gözükebilir, fakat onun tutarlı bir anlayış getirmediğini görüyoruz. Sözgelimi, hayatın araştırılmasıyla ilgilenen biyoloji bilimine hayatın anlamını sorduğumuzda niye öylece susup kalıyor?

Pragmatizmin büyüsü

“Çoğumuz için,” diyor J. Needleman, “şüpheciliğin bunca gayreti içinde karşılaştığı ilk engel, bilimin gerçekten işleyip işlemediğidir.” Sonra, sözünü şöyle sürdürüyor: “Tanıdığım bir fizikçi, bir keresinde, çağdaşlarımızı-kendisi ve meslektaşı olan bilim adamları da dahil-ehil olmadığı halde işe burnunu sokan birinin hileleriyle ve alımlı ama boş marifetleriyle gözleri öylesine kamaştığı için onu alelacele tanrılaştıran bir yabaniler güruhuna benzetmişti. Gerçekten, pragmatik kriter dediğimiz şeye olan bu köleliğimiz hiç de gülünecek bir husus değildir. Buna daha sıkı bir biçimde bakmamız gerekiyor. Bir silaha rastlayan belli bir insan düşünün. Daha önce böyle bir şeyi ne görmüş, ne de işitmiş olsun. Düşünelim ki, bu insanın, karnını doyurmak veya kendini savunmak için öldürmeye ihtiyacı da olmasın. Adam eğilip silahı yerden alır, evirir çevirir, taşa vurur. Bu nesne nedir? Silahı evine götürür ve ne olduğunu anlamaya çalışır. Namlusundan tuttuğunda onun birşeyleri kırıp ezebildiğini, kendisinin tahtadan yapılmış tokmağından daha iyi işgördüğünü keşfeder. Onun için, bu silah, iyi bir tokmaktır. Onun fikri, teorisi, açık konuşalım, bir işe yarar. Başkaları ona bu acayip nesnenin ne olduğunu sorduklarında, “tokmak” cevabını deney yoluyla isbat da edebilir... Ve işte burada, pragmatik kriterin limiti tükenir. Bir fikir veya teori “işlediği”nde, bu, daima bizim gerçekliğini sorguladığımız şeye nisbeten oluyordur. Eğer bizim sığ ve sınırlı niyetlerimiz varsa, keşiflerimiz-ne kadar dahiyâne olurlarsa olsunlar-bu aslî niyetlerimizden daha büyük olamazlar. Aya inen füzeler yapıldı, büyük büyük bombalar patlatıldı ve belirli hastalıklara çare bulundu. Böylesi şeyler gözümüzü öylesine kamaştırdı ki, gerçeklik hakkındaki derin sorularımızın cevabının da bunlar olduğu zehabına kapıldık. Tesadüfen silahı bulan adam birilerini öldürmek için daha iyi bir yol arıyor olsaydı, kesinlikle silahın gerçek işlevini keşfedecekti. Onun niyeti, silahı yapanın niyetine denk düşmüş olacaktı. Ve eğer başka biri, pragmatik deliller kullanarak bu silahın ne kadar iyi bir tokmak olduğunu göstermeye çalışsaydı, aynı adam ona gülüp geçecekti. Öyleyse, diyebiliriz ki, bir insan kendi hedeflerinin farkında olmuyorsa, ve hedeflerinin nesnelerde mevcut gerçek amaçlara mukabil düştüğünden emin olmuyorsa, pragmatik kriter, bilginin bir anahtarı olarak pek de kullanışlı değil demektir.”

Bilime göre, güneş birkaç tabakadır: çekirdek (15.000.000 oC), radyasyon bölgesi, ısının yayılma bölgesi, fotosfer (sarı, 6000 oC), kromosfer (2000 km. eninde: ısı ve elektrik-yüklü partiküller “salar”), ve hâlesi (uzaya milyonlarca kilometre uzunluğunda uzanır; 2.000.000 oC). Güneş hidrojenin helyuma füzyonuyla çekirdeğinde enerji “üretir.” Güneşin özellikleri içinde güneş lekeleri, alev sıçramaları, ve fışkırmalar vs. yer alır. Bu bilgileri veren okul kitapları, öğrenciyi uyarmayı da ihmal etmez: ASLA ÇIPLAK GÖZLE GÜNEŞE BAKMAYIN. Güneşin mor ötesi radyasyonu, siz farkına varmadan, gözlerinizi “yakabilir.”

Bütün bunları ardarda sıralayan materyalist bilim, güneşin Saniine asla değinmez. Durum buyken, güneşin Saniinin onu yaratmasındaki amacının ne olduğunu nasıl keşfedebilir? Pragmatik kriteri kullanan bilim güneşin bir “tokmak” olduğunu isbatlayabilir, ama asla bir kudret ve rahmet mucizesi olan güneşin hakikatını göremez. Gerçekte, şu şuursuz güneş, ancak ve ancak Allah’ın bir memuru, bir lambası ve aynı zamanda o Rabbin misafirhanesinde görevli bir aşçı hükmündedir. Bir kudret ve hikmet kanununa göre döndürülmektedir.

“Güneş kendi etrafında döner.”22

Ona rabbanî bir rahmet ve merhamet kanununa göre, canlılar için hayatî önem taşıyan enerji ve ısı ürettirilmektedir.

“...Ve güneşi de bir lamba yapmıştır.”23

Bilim mevcudatta yalnız dünyevî faydalar görür. Güneşte, Saniine bakan sayısız maksadı görmez. Oysa, bütün mevcutların aslî görevi Sani’lerini hamd ve tesbih edip, Onun isimlerini ilan ve teşhir etmektir. Mevsimlerin, gece ve gündüzün deveranıyla, güneş, ilâhî kudretin mükemmel biçimde tanzim edilmiş düzeninden söz ettirir. Saniinin ilahî isimlerini okutarak, Ona hamd ve tesbih ettirir.

“Yedi gök, yer ve onların içindekiler Onu tesbih ederek münezzehiyetini bildirirler. Hiçbir şey yoktur ki, Ona hamd ve tesbih etmesin. Fakat onların tesbihlerini kavramıyorsunuz.”24

“Görmedin mi? Göklerdeki ve yerdeki melekler ve sıra sıra kuşlar Allah’ı tesbih ederler. Hepsi nasıl dua ve tesbih edeceklerini öğrenmişlerdir. Allah onların ne yaptıklarını çok iyi bilendir. Göklerin ve yerin hakimiyet ve malikiyeti Allah’ındır. Bütün varışlar Allah’adır.”25

Bilim, Sanii görmezden gelerek, güneşi Allah’ın âyeti olan mübarek bir kul mertebesinden düşürüp, anlamsız, ürkütücü, yanıcı bir akışkan kütleye dönüştürür. Enerji, ısı ve ışık üretmek (ve insana zarar vermek!) için gerekli ilim ve kudreti güneşe atfeder. Güneşin kendisini o konumda tutmasıyla gezegenleri çeken ve onların maksadlı bir düzen ve hikmetle dönmelerine sebep olan sonsuz bir hikmet ve kudrete sahip olduğunu hayal eder. Velhasıl, böylesi bir ilim, kudret ve hikmeti güneşe atfetmekle, güneşi bir ilaha dönüştürür. Ondan, sanki o bir ilahmışcasına söz eder.

“Allah’ın âyetlerinden biri de gece-gündüz, güneş ve aydır. Artık güneşe ve aya secde etmeyin. Fakat eğer Allah’a kul iseniz, onları yaratan Allah’a secde edin!”26

Bilim adamları, Firavun’un sihirbazları gibi, pragmatizm büyüsüyle taktıkları isimlere hakikat nazarıyla bakarlar. Eşyayı tarif ve tasvir etmek için alabildiğine teknik bir jargon kullanır ve insanların akıllarını öylesine büyülerler ki, gerçekten onları açıklamış gibi gözükürler.

“...Ve onlar atınca, insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir ortaya koydular.”27

Kur’ânî epistemoloji: Musa’nın asâsı

İslâmî bilim, Musa’nın asâsı gibi, onların bütün “sihir”lerini yutmalıdır. Asâ gibi, sözde bilimsel bilginin gerçekte mevcudat hakkında ad takmalar, anlamsız bilgiler ve boş gevezeliklerden başka birşey olmadığını göstermelidir.

“Ve Musa’ya vahyettik ki: Sen de asânı at. (O asasını atınca) hemen onların uydurduklarını yutmaya başladı. Hak gerçekleşti. Yapmakta oldukları şeyler batıl çıktı.”28

Kur’ân’da hiçbir teknik jargon yoktur. Kur’ân her düzeydeki herkese ve her sınıfa seslenir. Onun hedefi insanları hipnotize ederek denetlemek değil, hakikatı öğretmektir. Müslüman bilim adamları vahyi, yani Kur’ân’ı referans noktası kılacaklarsa, teknik jargonu terketmelidirler. ‚ünkü, İslâmî bilimin hedefi, tüm insanlara hakikatın derin meselelerini öğretmektir.

Uzmanlık dili, bazı olguların çalışılması için kullanılabilir. Fakat, bu dil, İslâmî bilimin bütün bilimlerin ve edinilen bilgilerin hakikati ve kaynağı olan ilahî hikmete ulaştırıp ilahî isimleri gözlere gösterme misyonunu perdelememelidir.

Kâinatta, makro dünyalardan mikroskobik âlemlere kadar, her varlık düzeyinde bir düzen ve intizam mevcuttur. Kâinattaki âyetleri okuma metodu her düzeyde geçerlidir. İslâmî bilimin görevi varlıklarda ve onların düzenlerinde yazılı anlamların nasıl okunup deşifre edileceğini öğretmektir. Kâinata dair herhangi bir çalışma, ancak ve ancak marifetullahı hasıl ediyorsa kabul edilebilir. Müslüman bilim adamları avâma tüm eşyada mündemiç hakikatları basit bir dille aktarmalıdırlar. Teknik jargon tuzağına düşmemelidirler.

Vâkıa Müslümanlar teknik jargona o kadar hevesliler ki, bilimin pratik başarılarıyla gerçekten büyülenmişiz. Bilimin temelleri, onun arıyor olduğunu varsaydığımız şeye, yani marifetullaha denk düşmüyor diye hissettiğimiz halde neden bilimin kendisini sorgulamaya cesaret edemediğimizin açıklaması herhalde budur. Vahyi bilgimizin temeli olarak kabul ettiğimizi söylüyor, ama onun tutarlılığını manipüle edebileceğimizi umduğumuz bilimsel metodu ve teknik jargonu kullanarak sınamaya kalkışıyoruz. Zaman, çelişkilerimizin farkına varmak ve yeni bir düşünme biçimine, bir paradigma değişimine muhtaç olduğumuzu idrak etmek zamanıdır.

“Halbuki bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. onlar ancak zanna uyuyorlar. Ve gerçekten zan, haktan yana hiçbir fayda vermez. Artık sen, mesajımıza sırt çevirip dünya hayatından başka birşey istemeyenden yüz çevir.”29

Firavun’un sihirbazlarına karşı asâ-yı Musa

Kur’ân’ın talebesi olan Müslümanlar şahit isterler. Onlar iman hakikatlarına aklen, fikren ve kalben yaklaşırlar. Kör bir bağlılık ve taklid uğruna bürhandan, delilden ve şahitten vazgeçmezler. Zaten, Kur’ân âyetleri, başında ve sonunda, insanı düşünmeye, aklını kullanmaya, akıl ve kalbine danışmaya çağırır...

Müslüman bilim adamları bilimcilik rahiplerini, Firavun’un sihirbazlarını taklid etmeyi bırakmalıdırlar.

“Allah’ de-sonra onları oynadıkları bataklıklarında terket.”30

Çünkü materyalistler, Hâlık, Munazzım, Rahîm, Hakîm gibi ilahî isimlere rastladıklarında, onları Allah’a değil, varlıkların kendilerine atfeder veya hepten görmezden gelirler.

“Allah’ın (yalnız Ona mahsus) çok güzel isimleri vardır; o isimler ile Allah’ı çağır. İsimleri hakkında sapanları bırak.”31

Materyalist bilim küfrün sonucudur. Ve küfür bütün çeşitleriyle dalâlet ve yalandır. Jargon, bilimin bilgi ve kemal gibi sunulan yalanlarını örtbas etmek için kullanılır.

Oysa, İslâm’ın esası ve temeli hakikattır. İman hakikat ve dürüstlüktür. Hakikat ve yalan, iman ve küfür kadar birbirinden uzaktır. O halde, İslâmî bilim ve materyalist bilimin ortak birşeyi yoktur. Biri semavî ve “dikey”dir, yani herşeyi doğrudan Yaratıcıya bağlar. Diğeri arzî ve “yatay”dır, yani herşeyi bir diğer şeye, sebepleri sonuçlara bağlar.

Meselâ güneş üzerine detaylı araştırmalar yapılmasında yanlış birşey yoktur. İnsan etrafındaki eşyayı tanımak ve anlamak ister. Bu ihtiyaç insan hakikatı araştırıp bulsun diye verilmiştir. Vahyi izlesin izlemesin, her insan güneşin ne olduğunu bilmek ister. Onun hakkında bilgi toplamaya meyleder. Bu noktaya kadar problem yoktur. Problem bilgi toplamaya niyetlenildiğinde başlar: Niçin bilgi topluyorum? Onu nasıl kullanacağım? Eğer araştırmacının niyeti Sanii tanımak değilse, buna göre bir araştırma metodu geliştirecektir. Saniini bulmasına asla yol açmayacak türde sorular soracaktır. Meselâ, şunları soracaktır: Güneşin dünyadan uzaklığı ne kadardır? Büyüklüğü ne kadar? Sıcaklığı ne kadar? İçinde nasıl enerji üretiliyor?... vs. Cevapları edindikçe, meselâ şuna hükmedecektir: “Güneş, çekirdeğinde, hidrojeni helyuma dönüştürerek enerji üretir.”32 Böylece güneş bir put haline getirilir. Çünkü, bırakın devâsâ bir enerjiyi, tek bir atomu hâsıl edebilmek için, güneşin tüm kozmosu da husule getirmeye kâdir olmalıdır. Sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi olmalıdır. Kör, fani, mümkin ve cahil güneş için bu kadarı kesinlikle fazla! Bu makalede “materyalist bilim” diye adlandırmakta olduğumuz şey, işte bu “bilim”dir. Materyalist bilim adamlarının sorduğu, görünürde masum ve “objektif” sorular, nasıl da saçmasapan sonuçlar, efsaneler ve hurafeler doğuruyor! Dolayısıyla materyalistler, herşeyi, her sebebi, sonuçları ona atfederek ilahlaştırıyorlar.

“O (iddia ettikleri) ilahlar kendilerinden kayboldular. İşte sapmalarının ve yalan uydurmalarının sonucu bu oldu.”33

İslâmî bilime gelince, o yaratılışın hakikatını ve gerçekliğini bulmak niyetiyle bilgi toplar. Araştırma metodunu buna göre geliştirir. Sebepler perdesini kaldırmak ve onun ardındaki gerçekliği göstermek için sorular sorar. İlk olarak hayatî önem taşıyan enerji, ısı ve ışığın güneşten geliyor olduğunu görür. Onlarda saklı sonsuz faydalara bakar ve sorar: “Şu cansız güneş bu faydalı enerjiyi üretecek ilim ve kudretin sahibi olur mu? Şuursuz güneş insana ve yeryüzündeki tüm canlılara nasıl acıyıp şefkat edebilir?” vs... Sonra, meselâ hidrojenin helyuma füzyonunu keşfeder ve sorar: “Hidrojen denilen basit ve kör element hayatî enerjiyi temin etmek için helyuma dönüşecek ilim ve kudrete sahip midir?” vs. ... Sonra şuna hükmeder: Güneş o kadar faydalı sonuçları ve böylesine ihatalı maksadları gütmek için gerekli hiçbir niteliğe sahip değildir. Kadîr-i Mutlak ve Hakîm-i Mutlak olan, irade ve tercihe malik bulunan Birinden başka hiçbir şey ne herhangi birşeye ne yaratabilir, ne bir onu bir amaç sahibi kılabilir, ne de ona müdahale edebilir. Ve gördüğümüz gibi, bütün şeyler, güneş, hidrojen ve helyum cansız, şuursuz, hedefsizdir. O halde onlar bir Kadîr-i Mutlak’ın emrine tâbi birer kul olmalıdır. Onlar güneşi ve yoldaşı olan gezegenleri, ve sair yıldızları yaratacak, kusursuz bir hikmetle onları göğe yerleştirecek sonsuz kudret sahibi Birinin; ayrıca, tüm canlıları ve onların ihtiyaçlarını bilen Birinin itaatkâr kulları olmalıdırlar. Güneşin Yaratıcısı ve Mukaddiri herşeyi bilir ve herşey üstünde kontrol sahibidir. Onun lütuf ve rahmeti tüm eşyayı kuşatır.

Bu yüzden, Müslüman bilim adamlarının vazifesi bilimsel malumatı ve felsefenin “bilgi”sini yakmak ve nurlandırmaktır, tâ ki bu çarpıtılmış bilimsel “bilgi” gerçek bilgi, marifetullah haline gelebilsin. Diğer bir deyişle, Kur’ân’dan aldığımız dersle, bilimsel bilgiyi faydalı ve aydınlatıcı yapmanın yolunu ortaya koymak zorundayız. Çünkü, bütün bilimlerin ve marifetlerin en büyüğü, Allah’a imandır ve ondan kaynaklanan kudsî marifet-i ilahiyedir.

“Muhakkak ki, kalbler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.”34

Bilimcilikten vazgeçmek zorundayız. Çünkü bilimcilik yalnızca sihirbazlık ve büyü öğretiyor. Bize ipleri nasıl canlı gibi göstereceğimizi; cansız ve çarpıtılmış olgulara ve hakikatten uzak bilgilere, pragmatizm ve jargon büyüsüyle nasıl hayattar, manidar ve gerçek bilgi gibi tanıtabileceğimizi öğretiyor.

Oysa Kur’ânî metod, herşeyden âb-ı hayat-yani iman-ı billah ve marifetullah-çıkaran nuranî bir asâyı andırır. Bize her yaratılmış mevcudda nasıl Allah’ın isimlerine bakan ve Allah’ın varlığını ve birliğini tanıyıp bilmemizi sağlayan bir pencere açılacağını öğretir. Musa aleyhisselâm asasıyla vurduğu bir taştan oniki pınarın zuhuruna vesile oldu ve hiç müşkilat çekmeksizin, onunla birlikte olanları susuzluktan kurtardı.

“Ve (hatırla ki) bir vakit Musa kendi kavmi için su istedi. Biz ‘Asanla taşa vur’ dedik. (Taşa vurunca) ondan on iki çeşme fışkırdı. Her bir toplum kendi kaynaklarını öğrendi.”35

Kur’ân’ın metodu da, bir Kur’ânî asa olarak, her bir insana, düzeyi ve anlayışı nisbetinde içeceği hayat suyunu, yani imanı tedarik eder. Her birine kaynağını gösterir ve küfür susuzluğundan onu kurtarır.

Materyalist bilim objektif değildir, önyargılıdır

Materyalist bilim mevcudata kendileri namına ve dünyevî faydaları hesabına bakar. Asla Sani’lerinden söz etmez, hatta Onu ima bile etmez. Meselâ, yağmurdan söz ederken, şöyle der: “Suyun bulutlardan ‘düştüğü’ sıvı veya katı halde bulutlardan ‘düşmesi’ne yağış denilir. Yüksek bir hava tabakasında bulunan su buharları ‘soğuyup yoğunlaştığı’nda, bir su damlacıkları bulutu ‘oluşur.’ Bu damlacıkların çapı ancak bir milimetrekareden bile çok az yer kaplar. Bulut damlacıkları küçük hava akımları tarafından ‘yukarıda tutulacak’ kadar küçük olduğundan, bulutlar hemen yağışa dönüşmezler. Bir bulut damlacığı ile bir yağmur damlası arasındaki tek fark onun ‘düşmemesi’ni ve yağmur damlacığının ‘düşmesi’ni sağlayan hacimleridir... Bir bulut damlacığının düşmek için yeterli ağırlığa ulaşabilmesi için, irileşmesi gerekir. Bulut damlacıklarındaki yoğunlaşma, 0,02 milimetrekareye ‘ulaşıldığı’nda ‘yavaşlar.’ Ortalama bir yağmur damlası ise 2 milimetrekare civarındadır; yani bir bulut damlacığından yüz kat daha büyüktür. Yere ulaşan yağışın biçimi (çiseleme, yağmur, kar, sulu sepken veya dolu) bulutun tipine ve bulutun altındaki havanın derecesine bağlıdır, vs...”36

Materyalist bilim cansız ve şuursuz bir sıvıyı, yani suyu çok marifetli işleri başaran çok zeki ve güçlü bir madde olarak tarif eder. Suya tüm yaratılış kanunlarını bilmeye yeterli bir zeka atfeder: Su kendi kendini buharlaştırır ve yoğunlaştırır, damlacıkların hacmini ölçer, düşer vs.; ve bütün bu görevleri ifa etmesine yetecek bir kudret atfeder, hava akımlarını ve rüzgarları emri altına almak, bulutlar oluşturmak, vs.

Materyalist bilim suyun ne olduğunu açıklamaz. Onun yerine suyun birçok mucizevî şeyi esrarengiz biçimde ‘başaran’ acayip bir madde olduğunu öğretir. Talebelere dehşetli bir korkudan ve ürkütücü bir meraktan başka hiçbir bilgi vermez. Gerçekte, böylesi bir ilim, şuur ve kudreti herşeyi bir sel içinde mahveden basit, kör, âciz ve amaçsız suya atfetmek çılgınca bir hurafedir. Materyalistlerin akıldan ne denli sapmış bir “bilim ve akıl erbabı” olduklarını buradan anlayabilirsiniz; akıldan ne kadar da uzaktalar!

Sık sık, materyalist bilim, bir sapma ve hususî bir mesele olduğunu iddia ettikleri Allah’a imana zıt olarak, objektif diye tarif edilir. Oysa, asıl sapanlar materyalistlerdir. Herşeyin, Saniin varlığına ve birliğine işaret ettiğini kabul etmek istemezler. Kudret ve ilim gibi mutlak sıfatlara sahip olan birinin varlığını kabul etmenin bir hurafe, çizgisinden sapmış bir spekülasyon olduğuna inanırlar. Fakat, öne sürdükleri alternatifin herşeyin bu mutlak vasıflara malik olduğunu ima ettiğini; yani herşeyi bir ilaha dönüştürdüğünü de anlamazlar. Mutlak kudret sahibi tek bir Yaratıcının varlığını tasdik etmekten kaçarak -kabul etsinler, etmesinler- mutlak anlamda kabul edilemez bir hurafe olan sonsuz tanrıları ve idolleri kabul etmeye mecbur kalırlar.

“İşte, yaratan ile yaratmayan bir olur mu? Neden düşünmüyorsunuz?”37

“Allah’tan başka çağırdıkları mabudları hiçbir şey yaratamazlar. Çünkü onların kendileri yaratılıyorlar. Onlar ölüdürler, diri değiller. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler. Mabudunuz tek bir ilahtır. Fakat ikinci dirilişe inanmayanların kalbleri (bu hakikatı) kabul etmez. Çünkü onlar büyüklük taslıyorlar.”38

İslâmî bilim “kâinat kitabı”nı okur

İslâmî bilim meselâ yağmur hakkında nasıl konuşacaktır? İlk olarak, Müslüman bilim adamının hedefi Kâinat Kitabını nasıl okuyacağını öğrenmektir.

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!”39

O Kâinat kitabında bir sayfa olan yağmuru ilâhî sıfat ve isimleri tanıttırmak için ele alacaktır. İslâmî bilim, tıpkı Kur’ân gibi, mevcudatı kendileri için değil, Yaratıcılarını keşfetmek için çalışmalıdır.40

İslâmî bilimin vazifesi,

“Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu perçeminden tutmuş olmasın (yani, O, onun üzerinde tam bir konrol sahibi, ve o Ona tamamen bağımlı olmasın).”41 âyetinin belirttiği üzere, herşeyin “dikey bir biçimde” Saniine bağlı olduğunu ve her bir şeyin diğer tüm şeylerle bu dikey bağ vasıtasıyla ilişkili olduğunu göstermektir. O eşyanın “yatay biçimde,” yani sebep-sonuç ilişkisiyle birbirine bağımlı olmadığını gösterecektir. Onların görevi kozmosta hüküm süren nihayetsiz düzen, kudret, ilim, rahmet vs.ye işaret etmek; kâinatta kanunlar biçiminde görünen bu şeyleri göstermek ve sonra bu kudret, ilim ve rahmet kanunlarını formüle etmektir. Bu ilahî kanunlar “dikey”dir; nedensel değildir. Gerçekte, bu kanunları, ancak eğer illiyetin bir yanılsama, bir mit olduğunu idrak edersek anlayabiliriz.

Bütün bu çalışmaların nihaî hedefi imansız olanı imana getirmek, imanı zayıf olanların imanını güçlendirmek ve imanı taklidî olanların imanını tahkikî kılmak olacaktır. İslâmî bilim imanı tahkikî olanlara bile fayda sağlayacaktır. Onların, -bütün gerçek kemalin temeli ve vasıtası olan- marifetullahta mertebe katetmesine yol açacaktır. Ve bu gerçekten çok kudsî bir hedeftir.

Dipnotlar

1. bkz. Kur’ân, 10:31-32

2. bkz. Kur’ân, 30:50

3. bkz. Kur’ân, 16:66-69

4. bkz. Kur’ân, 80:24-32

5. bkz. Kur’ân, 35: 27

6. bkz. Kur’ân, 19:35; 32:82; 40:68

7. bkz. Kur’ân, 17:44

8. bkz. Kur’ân, 32:7-9

9. bkz. Kur’ân, 16:66

10. Hikmet ve Kitab Kur’ân’ın birçok âyetinde birlikte zikredilir. bkz. Kur’ân, 2:129; 2:151; 2:231; 3:48; 3:164; 4:54; 4:113; 5:110 ve 62:2

11. bkz. Kur’ân, 62:1

12. bkz. Kur’ân, 7:185

13. bkz. Kur’ân, 50:6

14. bkz. Kur’ân, 81:1

15. bkz. Kur’ân, 82:1

16. bkz. Kur’ân, 84:1

17. bkz. Kur’ân, 39:68

18. bkz. Kur’ân, 57:4

19. bkz. Kur’ân, 27:93

20. Haman Kur’ân’da Firavun’un başsihirbazıdır.

21. bkz. Kur’ân, 53:23. Ayrıca bkz. 7:71, 12:40

22. bkz. Kur’ân, 36:38

23. bkz. Kur’ân, 71:16

24. bkz. Kur’ân, 17:44

25. bkz. Kur’ân, 24:41-42

26. bkz. Kur’ân, 41:37

27. bkz. Kur’ân, 7:116

28. bkz. Kur’ân, 7:117-118. Ayrıca bkz. 26:45

29. bkz. Kur’ân, 53:28-29

30. bkz. Kur’ân, 6:91

31. bkz. Kur’ân, 7:180

32. Bu cümle bir okul kitabından alınmıştır.

33. bkz. Kur’ân, 46:28

34. bkz. Kur’ân, 13:28

35. bkz. Kur’ân, 2:60

36. Bu olgular bir okul kitabından alınmıştır.

37. bkz. Kur’ân, 16:17

38. bkz. Kur’ân, 16:20-22

39. bkz. Kur’ân, 96:1

40. Kur’ân varlıklardan âyetler olarak söz eder.

41. bkz. Kur’ân, 11:56

Yukarı