2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 5365

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2002 
 Demokrasi Kültürüne Katkı...
 KÖPRÜ / Kış 99 
 Devlet-i Aliyye


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Çağdaş Kur’an Yorumu
Bahar 96   [ 54. Sayı ]


Evrensel Adaletin Değer Boyutuna Bir Yaklaşım

Tahsin Gülhan

Teknolojik gelişmelerin en ileri düzeye ulaşmış olduğu çağımızda tekno-eknomik gelişmeler konusunda bir müslüman olarak yine kendimizden kaynaklanan nedenlerden dolayı gönül rahatlığıyla konuşamayabiliriz. Fakat insanlık, kardeşlik, fazilet sevgi, hoşgörü ve adelet adına dünden bugüne gönül rahatlığıyla konuşma hakkının bize ait olduğunu söylemek isterim. Çünkü dünden bugüne uzanan tarihi çizgisiyle bizim medeniyetimiz sevgi-gözyaşı fazilet yarışıyla örgülenen bir medeniyet olup, bu konuda yeterli birikim, veri ve muhkem kaynağa sahib olmak gibi bir ayrıcalığımız var. Hele katı mataryalizmin ve pozitivizmin insanın iliklerine kadar işleyip onu anlam ve amçtan soyutlayarak basit bir obje derekesine indirgeyen bir modern dünyada yaşıyor isek bu ayrıcalığın farkının ve bu üstünlüğün yüklediği sorumluluğu daha iyi anlamış oluruz

Böyle bir konuyu ele alıp incelerken hangi çağda, insanlık nasıl bir arayışta olduğunu kendi konumuz eşliğinde hatırlamamız gerek. Mikhail Gobaçov 'Yeni Bir Medeniyet' adını verdiği bir tezi var. " İdeolojiler tükendi, gününümüz sorunlarına çözüm bulamıyor, sorulara cevap veremiyor, bu tamam ama 'kominizim yenildi, kapitalizm galip' türü basit tesbitlerde geçersiz. Yeni Çözüm arayışları yerel değil global ölçekte. Yeni medeniyet ekolojik ve global olacak; etnik kültürleri yok ederek değil, çok seslilik ve çok renklilik içerisinde yeşereçek" ve Gorbaçov, 'Yeni Bir Medeniyet' içine maneviyatı, dini değerleride titizlikle yerleştiriyor... (Kıvanç, s. 3) İlahi Kanun ise bütün tazeliğiyle önümüzde ve davetimiz onadır, yani evrensel olana...

İnsanda ve sosyal hayat düzleminde denge unsuru olarak adalet

Bilindiği üzere Allah'ın, insanı, hayatını sürdürebilmesi için bir çok şeye muhtaç olarak ve çevresindeki şeylerden ancak onları bir üretim işleminden geçirdikten sonra yaralanacak şekilde yaratmış olması, insanları bir araya gelerek belli üretim dallarında, zanaatlarda işbölümüne gitmeye zorlamak, böylece toplumlar halinde ve işbirliği, yardımlaşma ve dayanışma içinde yer yüzünü imar etmeye yöneltmek içindir. Çünkü en basit ve ilkel seviyedeki ihtiyaçlarını karşılamak için bile insan başkalarıyla işbirliği ve yardımlaşmaya gitmek zorundadır.(Kozak, 1984, s. 46) Kişinin arzularını karşılamak için her girişimi bir tepki meydana getirir ve böylece toplumsal ilişkiye yol açar ve toplumda bu ilişkinin tanımına ve geliştirlmesine dayanır.(Malik, s.79) İnsan kendi kendine değil ancak diğer insanlarla ilişki içine giridiği zaman sosyal bir varlık olabilmektedir.

"Fakat insandaki kuvve-i şehevviye, kuvve-i gadabiyye, kuvve-i akliyye Sani tarafından tahdit edilmediğinden ve insanın cüz-i ihtiyarisiyle terakkisini temin etmek için bu kuvvetler başı boş bırakıldığından , muamelatta zulüm ve tecavüzler meydana gelir. Bu tecavüzleri önlemek için, cemaat'ı insaniyye, çalışmalarının semerelerini mübadele etmekte adalete muhtaçtır." ( Bediüzzaman, İ.İ. s, 93). İnsanlar yaratılışları itibariyle bir yönden sosyal bir varlık olmasının yanında tabi varolan dugularının tabiatı gereği bir o kadar da bencildirler. Bu bencilliği, kötü bir ahlak ölçüsünden hayatın devam ettirilmesinin asgari şartına kadar olan bir çerçevede anlamak gereklidir. İşte, adalet insanın bu özelliklerinin dengelendiği bir ölçü işidir (İslam,s,136). Adalet, bir toplumun , her hangi bir üyesinde varolan ve onu tam bir tabilik ile, toplumda birlik (kardeşlik ve dostluk)bağlarının güçlendirilmesi için çalışmaya yönelten kavramdır. (Cornelius,s, 280)

Adalet, ahlaki olarak adil olma derecesidir Temel olarak iki anlamda kullanılır. Her insana hakkını vermek ve yanılışı yapana cezayı gerektiren yanlışın derecesinini tam tesbit etmektir(Musliddin,s,174) . Yani, adaletin iki fonksiyonu vardır; Biri hak sahibine hakkını vermek, diğeri haksızları terbiye etmek Adalet zulmün zıddıdır.Zulmetmeyerek herkese hakkını vermek ve her şeyi akıl ve mantığa hikmet ve maslahata uygun olarak yerine koymak da adalet demektir(Tatlısu,1982,89) Yani adeletin olmadığı yerde hikmetsizlik , haksızlık ve zulüm vardır. Haksızlık ve zulmün olduğu yerde kargaşa ve çıkar çatışması vardır ki o ortamda uyum ve huzur yok demektir.Böyle bir güvensiszlik ortamı toplumsal yaşantının hiçte anlamlı olamadığını söyler. "Mülkün temeli, sosyal hayatın temel düzenleyicisi olan adalet (hukuk) in varlığı elzem olduğu anlaşılıyor. İyi ama adeletin varsayıldığı günümüz dünyasında zulüm ve tecavüzlerin olmasına ne denmeli? Bu problemin cevabını probleme neden olan kaynağa rampalayarak aynı cüzi akılla düşünmek çaremi dir? Bu bazda düşünelim ançak düşünmek insanı nereye götürüyor? Ne kadar çöçüm üretebiliyor? " Her sosyal sorunun çözümü bir başka sorunu doğuruyor". Yani beşeri sistemler içinde hiç bir çözüm nihai çözümü getirmiyor. Her çözüm başka bir çözümü getiriyor.(Meriç,27)

O halde değerler düzeninin bir göstergesi olan adaletin kaynağı ve niteliği ihmal götürmeyecek bir önem kazanıyor. Diğer mahlukattan imtiyazlı olarak iç varlığını meydana getiren duygulara yaratılıştan bir sınır konulmadığına göre bu haliyle insan ahlakın ve toplumsal değerlerin (adeletin) kaynağı olabilir mi? Böylesi bir durumda haliyle bütün zaaflarını eserine yansıtan insan kendi esri olacak “adalet” te bundan payını alması muhakkatır. Hangi şartlar içerisinde yapılırsa yapılsın, bütün insani gözlem ve akıl yürütmeleri gerçek ahlakî ve toplumsal yasaları keşfetmeye kesinlikle uygun olmaz. Çünkü bu gözlem ve akıl yürütmeler, onları yapanların eksikliklerinden, mükemmel olmamalarından etkilenmekten kesinlikle kurtulamaz. (Paşa, s,26) Kaldi ki insan yaratılışı gereği ben merkezli olduğu; herşeyi kendi payına “pay umarak” yorumladığı için, yani taraflı olduğundan orada adaletten söz etmek mümkün olmaz.. Duygularına had konulmayan insanın ifrat sapma veya tefrit sapması göstereceğinden her iki düzlemde ele alınan, oluşturulan “değer”, bilinen anlamda bir değerden çok değersizlik özelliği taşır. Ben merkezli, çıkara endeksli galeyana gelmiş duguların sahibi kişiler, insanlığın geneline ait evrensel değerler sistemi üretmelerinden bahsedilemez ve bu temele dayanan yapılanmalarda adalet beklenmez. Öyle ise “.. her ferdin aklı, adaleti idrakten aciz olduğundan , külli bir akla ihtiyaç vardır ki, ferdler, o külli akıldan istifade etsinler. Öyle külli bir akılda ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun ancak şeriattır.”(Bediüzzaman, İ.İ. s,93)

Şeriat kelimesi yol anlamına gelen bir kökten türer . O, Allah’a götüren yoldur. Geniş anlamıyla Şeriat insanın sosyal ve kişisel hayatını uydurmak mecburiyetinde olduğu İlahi iradenin somutlaşması anlamına gelen İlahi Kanun’dur. İrade şu veya bu tarzda tezahür eder ve her dinin emirleri İlahi kaynaklıdır. Fakat İslam’da İlahi irade yalnız bir genel öğretiler bütünü değil, aynı zamanda somut kurallar şeklinde kendini gösterir. İslam yalnızca insanı merhametli, alçak gönüllü veya adil olmaya çağırmaz, hayatın değişik şartları içinde nasıl böyle olabileceğini de gösterir. Şeriat, İlahi İrade’nin hayatın her durumunda uygulanacak buyruklarını içerir. O, Allah’ın genelde tüm insanlardan, özelde müslümanlardan kendi rızasına uygun olarak yaşamasını istediği Yasa’dır. Bu yüzden o, insan aksiyonunun kılavuzu olup beşeri hayatın her yönünü kuşatır. Şeriat beşeri eylemin her yönünü gözönüne almakla, tüm hayatı kutsallaştırmış ve en dünyevi görünen davranışa dini bir anlam vermiştir.(Nasr, 19985, s,107)

İbn-i Haldun “Mukaddime”sinde beşeri hukukun dini hukuk yerine ikame olunamıyacağını şöle izah eder.: “Devlet ve uyruk, siyasetin ve siyasi olan hükümlerin icabına göre idari olunur ise, bu da yerilmiş olur. Çünkü Allah’ın nurundan ibaret olan şeriat hükümleri ihmal edilmiş oluyor.. Beşerin bütün işi, gerek devlet işi gerek başka işler olsun iyiliği ve kötülüğü ahirette kendisine aittir. Yani iyi ise ecirli ve sevaplıdır. Kötü ise cezaya çaptırılır. Allah Elçisi(a.s.m.): “ Ancak dünyada ki iyi ve kötü bütün amelleriniz ahirette kendinize reddedilir. Yani hayır ise ecir ve sevap kazanır , kötü ise cezaya çaptırılırsınız!” der. Siyasî hükümlerde ise ancak dünyevî fayda ve maslahatlar göz önünde bulundurulur . Siyasî kanunları koyanlar, ancak dünya hayatının dış görünüşünü görür ve bilirler. Şari ‘in maksadı ise , insanların ahiret saadetidir. İşte bundan dolayı , bütün insanların gerek dünyevî ve gerek ahiret işlerinde şeriatlara uygun olarak görmeye sevketmek vaciptir. Bu vazife kendilerine şeriat indirilmiş olan Peygamberlere onlardan sonra onların yerine geçenlere ( devlet başkanlarına) yükletilmelidir. Siyasetçi demek , aklî delil ve hükümlere dayanarak dünya maslahat ve faidelerini elde eden, zarar ve ziyanları defetmeye sevkeden insan demektir. Halifelik ise , umumiyetle ahiret fayda ve maslahatlarını göz önünde bulundurarak şeriat ile iş görmeye sevkeder. Şari’e göre dünya iş ve amellerinin hepsi de (sonucu bakımından) ahirete raci’dir. Halifelik ise ,dini korumak ve dünya siyasetinin dine uygun olarak idare etmek hususunda şeriat sahibine naiblik etmek demektir.” (Haldûn, 1954., s. 508-510,)

Bencil İnsan ve Materyalist Ahlakın Adaleti

Üstad Bediüzzaman, İslam klasiklerinde de yer alan, insan ile ilgili üç kuvveti çok yönlü incelemeye tabi tutmuştur. O şöyle demektedir. "Tagayyür, inkılab ve felaketlere maruz insan bedeninde iskan edilen ruhun yaşaya bilmesi için üç kuvvet verilmiştir. Bu kuvvetlerin birincisi; insana menfaati ve faydası dokunan şeyleri celbetmek için kuvve-i şeheviyye-i behimiyye, ikincisi; insana menfaati ve faydası dokunan şeyleri defetmek için kuvve-i gadabiyye, üçüncüsü; iyi ile kötüyü , zararlı ile faydalıyı birbirinden ayırt etmek için kuvve-i akliyye-i melekiyyedir. Bu duygulara şeriatlar vasıtasıyla belli bir hudud çizilse bile yaratılıştan bir sınır konulmadığı için her birisi ifrat (çok aşırı) , tefrit ( geri) ve vasat (orta yol- denge-normal) olmak üzere üç mertebeye ayrılır.(Bediüzaman,-İ.İ. s.24) Bu üç temel duyguya yaratılıştan bir kısıtlama getirilmemesi ama şeriat ile bir ölçü ve sınır tayin edilmesine havale edilmiştir.Çünkü bu duygular ancak bu yönlendirme ile kendilerinden umulan neticeleri verecektir. Değilse, başı boş kalmaları durumunda, ferdî hayata zararlı olacağı gibi sosyal hayatta zulüm ve tecavüzler meydana gelebilirdi.Bir de bu duyguların teşvik edilmesiyle onları ifrat sapmasının en uç noktalarına tırmandırılması durumunda zulüm ve tecavüzlerin önlemez boyutlara ulaşacağını kestirmek zor değil. Asıl işin vahimiyeti ifrat sapma düzleminde canavarlaşan bu duyguların doymak bilmeyen ihtiraslarına dayanarak sosyo- ekonomik hayata değerler üretmektir. İşte günümüz modern dünyanın hakim olduğu değerler düzeni böyle bir kaypak düzlemin ürünüdür. Böyle bir ifrat düzlemde, adalet denilen şeyin arka planı fücûr-tehevvür-cerbeze üçlü sacayağından oluşan zulüm ve tecavüzdür.Burada “fücûr’; namus ve ırzları payimal etmek, helal- haram tanımadan her şeye karşı şehvetli ve iştihalı olmak demektir”; Tüketime dayanan ve bir israf ekonomisi olan vahşi kapitalizm şehevî duguların ifrat sapmasıyla fücûr konumunda bir tezahürüdür. Maddî tatminden başka şey düşünmeyen bencil insan ilgili sistemin “homo economicus” olarak tanımlanmış şeklidir . Tehevvür; ne maddî ne de manevî hiç bir şeyden korkmamak, hiç bir kayıt tanımamamaktır. Bütün zulümler anarşiler, istibdatlar, ihtilaller aynı zamanda totaliter rejimler bu mertebenin mahsulüdür. Cerbeze, hakkı batıl, batılı hak gösterecek derecede aldatıcı bir zekaya sahip olmaktır. Materyalist felsefenin tüm versiyonları ve onları temsil eden filozoflar, kuvve-i akliyyenin ifrat sapmasının bir uç noktası olan cerbezenin insandaki ve hayattaki tezahürleridir.

Hemen ifade edelim ki insandaki temel duyguların ifrat sapmasını belirleyen ana etkenlerden biri yine onların bu yöndeki eğilimleridir. Sınır ötesi olan ifrat sapmanın yöneldiği saha, insanın daha çok hayvanî yönünün ön plana çıktığı ve maddi objelere duyarlı olduğu bir alandır. Onun ile ilgili temel duygularının, özellikle ifrat sapma düzleminde ele alınışı ile insanın anlamı, hayvan ekseninde tanımlanacaktır. Yani bu alanda en iyimser tanımlama ile insan doğrudan bir hayvan teki yerine “sosyal hayvan” gibi yumuşatmalar yapılsada hep “hayvan “vurgusunu üzerinde taşır. Bu seyirde tek mesele olan ekonomi, aynı materyalist ahlaka sahip zihniyet için “insan insanın kurdudur” görüşü hiçte tuhaf kaçmayacaktır. İfrat sapmasının maddî çıkarına endeksli bir zihniyetin, başka türlü insana yaklaşması sahte, riyakâr ve yanlış olurdu zaten. Mesela “İnsan insanın kardeşidir” görüşü ifrat sapmasının maddî çıkara endeksli durumunda pişmiş tavuğu bile güldürecek komiklik taşır. İnsanın kurt kesildiği bir felsefe ikliminde “kardeşlik ve adalet” ancak Hoca Nasreddin’nin “kavuğuna” anlatılabilecek bir masaldır. İnsan insanın kurdu kabul edildiğinden fizyolojik ihtiyaçlar aşkına “ hayat bir mücadeledir” hükmü kendiliğinden kaideleşmemesi için bir engel yoktur. Bu mücadelenin dayandığı ifrat düzlem yaklaşımı açısından “zayıflar elenir, kuvvetliler kalır”, veya kuvvetli zayıf olanı kovar” veya “büyük balık küçük balığı yutar” ve “kuvvetli olan haklıdır” “hak kuvvettedir” türü esprilerini anlamak ta zor olmayacaktır. Kendisinden başka hesap verebileceği bir kanuna (adalete) tabi olmayan bu hayvan insan, kurt olmasının ve kuvvetin tabiatı gereği, tecavüz yürürlükte hüküm sürmektedir.Kapitalizmin öngörüsüne göre sosyal hayatta, tabii düzen ve uyumun gerçekleştirilmesi için fertler kendi çıkarlarını düşünerek yaşayan iktisadî hayvan olmalıdır. Herkes ferdî çıkar için çalışarak , refahın maksimize edilmesini sağlamalıdır.(Elibol,1980, s. 119) Kapitalizmden önce “Semanın çoğusu olan insan yeryüzünün kurdu olmuştur artık” Daha açık ifadesiyle insan bir hayvan konumuna indirgenmiştir. Şöyle ki; ihtiyaçlar hiyerarşisi düzleminde yiyen, içen, uyuyan, soğuktan ve sıcaktan korunan, çiftleşen,cinsel haz duyan, toplum içinde faaliyet gösteren, fakat diğer hayvan türlerinden farklılığı konuşma yeteneği, dili, düşünme ve el üretimi, estetik eğilimlerinin olmasıdır.(Bulaç,1990, ss.63-64) Bu şekilde insan ile hayvan arasında kalite farkı değil derece farkı kalmıştır.

Konu genel hatlarıyla düşünüldüğünde vasatın olmadığı yerde ifrat yada tefrit gibi iki şık mevcuttur. Vasat yolun hesaba katılmadığı bir denklem diğer şıkların aralarında paslaşması sonucu kısır döngü seyri oluşur. Ahlak ve fazilet adına batının şimdiye kadar olan tarihi, ifrat-tefrit arası kısır döngünün “reziletler” tarihidir. Modern Batı medeniyetinin sadece maddî bir medeniyet olduğunun söylenmesi tamamen haklıdır. . Batı medeniyeti salt bu yönde gelişmiştir ve hangi bakış açısndan ele alınırsa alınsın, bu maddîleştirmenin az çok doğrudan sonuçları karşısında buluruz kendimizi.(Guenon,1986, s.135) A.Carrel yıllar önceki materyalist temele dayanan modern yaşantının bedbahtlığını şöyle dile getiriyordu; “Birçokları modern hayatın kaba zevk ve eğlencelerini yavaş yavaş beğenmemeye başladılar. Bazen, her çeşit disiplinsizliğin onları sürüklediği aşırı yemek ,içmek ve cinsî münasebete sıhhatleri müsade etmiyor. Bundan başka işlerini, tasarruflarını, servetlerini, varlık sebeplerini, varlık sebeplerini yitirmek endişelerinden kurtulamıyorlar. Bir türlü, güven ihtiyacından tatmin olamıyorlar. Sosyal sigortalara rağmen endişe içinde bulunuyorlar. Düşünme kabiliyeti onları çok defa bedbaht ediyor”.(Carrel, s.38) Keskin sirkenin kendine zarar verdiğinde olduğu gibi, Batı dünyasının çağdaş çehresinden şehvetin “fücûr” boyutunu ezbere okumak gayet kolay. Örneklendirmek gerekirse, “Almanya’da her üç saatte bir cinayet, her yirmi dakikada bir soygun” olduğu gibi, (5.1.1984, Tan) “ Amerika’da her 24 dakikada bir cinayet işleniyor. Yılda toplam 21.900 cinayete kurban gidiyor. Her 7 dakikada bir ırza geçme hadisesi meydana geliyor. Yılda toplam 75.190 ırza geçme vakası oluyor.”(23.7, 1984, Milliyet) “Sadece Newyok şehrinde bir günde ortalama 10 cinayet, 20 ırza geçme, 300 silahlı soygun, 800 hırsızlık hadisesi oluyor. (1.4. 1984, Hürriyet)

Gelişmiş diye nitelendirilen aynı medeniyetin ülkeleri içinde bile fakirlik yenilenmiştir. Sosyal ve doğal ağır maliyetler pahasına gerçekleştirilen iktisadî bir büyüme ve sürmekte olan teknolojik gelişmeler nimetlerin adaletsiz bir gelir ve iktidar paylaşımı sonucu, servetlerin mahdut grupların elinde toplanmasına yol açarak refahın yaygınlaşmasına imkan vermemiştir. (Hamitoğulları, s.11) Demek modern Batı toplumlarının, kendi içerisinde “hak” noktasından, sosyal adaletin gerçekleştiği elbette ki söylenemez.Batı toplumlarında taraftan ifrat sapmanın organize olmuş imtiyazlı seçkinleri(burjuvazi, filozoflar, idareciler) halklar için vadedilen ama bir türlü gerçekleşmeyecek olan yer yüzü cennetininin kaymağı, kendilerine aittir. Mesela Fransa’da mali servetinin yarısını nüfusun % 6'sı, diğer yarısını ise % 96'sı paylaşıyor. ABD ‘de ise durum daha da kötü, nüfusun % 5’i , milli servetin % 90'nı elinde bulunduruyor İşte bu tablo, burjuvazi sınıfın imtiyazlığının açık bir göstergesidir.(Özfatura,22,) Çıkar (baskı) grupları , ahlakî değerlerde değilde iktisadî değerlerde arslan payının kendi yönlerine akması ilkesine göre topumu düzenlerler. Böylece toplumlarda ister istemez gerçek ahlakî değerler, kağıt üzerinde kalmaya başlar.(Hatemi, 1987, s.186) Bu sermaye ve çıkar sahibi yüksek burjuvazi hukuk, idare, ekonomi ve yöntem bilimlerinin temel esprisini, maddî mülkiyetlerini koruyan ve kazançlarını arttırmaya duyarlı bir mantıkla oluşturmuşlardır. Sermayenin tahakkümü ve yönlendirmesi, bilim üzerinde sermayedarlar lehine belirleyici rol oynamıştır. Yer yer burjuvazi kılıklı filozoflar veya paranın satın aldığı bilim adamları tarafından, bilimin objektifliği yerine, çıkarın önceliğini tanıyan çalışmalar ortaya konmuştur. Bunun sonucu olarak, politikada mezkûr amaçlar için bütün araçlar meşru sayılırken, hukuk insan onuru yerine servetin korunmasını esas almıştır. Mesela Batı’dan kopye ettiğimiz ceza kanununa göre, bir kadına silahla saldırıp bileziklerini alan soyguncu 495. maddeye göre 15 yıl hapis cezasına çarptırılır. Aynı kadının bileziklerini alacağına ırzına geçse 461/1’e göre 7 yıl, kadının kolunu kesip koparırsa 465/3’e göre 5 yıl hapis cezasına çarptırılır.(Yürük, s.270) Çünkü, bilezik maddî değerdir ve imtiyazlı sınıfın malını temsil eder. Irz ve namus, manevi değerlerdir ve onlar için sıradan halkın değerleri olmaktadır. “ Toplumsal ilişkilerde şaşmaz ilke ve ölçüt olarak “adalet”i alan tek dünya görüşü İslam’dır. Bu temel ve değişmez değer yerine “çıkar” alınınca , kurulan yapı “değer üzerine değil", “değersizlik üzerine” kurulmuştur ve bu yapıdan artık “adl” in karşıtı olan “zulüm” beklenir.(Hatemi 1987, s.57)

Üçüncü dünya ülkeleri, görkemli modern dünyanın arka sokaklarıdır. Arka sokaklar ana caddelerin şa’şaalığını temin eden yardımcı harcialem malzemeleridir. Aynanın ön yüzünün parlatıcı olması için arkasının o denli karanlıklı olması gerekir. Bugün, Avrupalı teknik ve sistem bazında önemli düzeye çıkması, artı değer olarak değerlendirilebilir. Fakat önemli olan, gelinen bu düzeyin kendine ve diğer toplumlara yani insanlığa neye mal olduğudur. Özellikle Avrupalının bu görkemliliğinin arka planının anlaşılması için, hangi zulümlerin tasallutuyla, inleyen nice mazlumun kederine ve ahına rağmen, gerçekleşmiş olduğuna bakılması ve bunun sorgulanması gerekir. Konumuz açısından, insanın temel duygularının ifrat sapmasıyla insan ve toplumlara neye mal olduğunu anlamak ve adalete rağmen zulmün nasıl cari olduğunu anlamak bakımından da yardımcı olacaktır. Mesela, Hindistan’da İngilizlerin kendi tekstil mallarını, pazarda Hint kumaşlarına karşı rakipsiz kılmak için 40 bin Hintli kumaş imalatçısı ustanın kollarını kestiklerini biliyoruz.(Bulaç, -T.S.- s.92)....Kuzey’in Güney’i sömürmesinin neticesi her yıl 25 milyon insan açlıktan , kötü beslenmekten dolayı ölmektedir. Yani Batının bu gelişme şekli, her gün bir Hiroşimaya mal olmaktadır. Yine Dünya nüfusunun ancak % 15'ni oluşturan bu emperyal güçler, dünya kaynaklarının tam % 80'ni sömürmektedirler. İşte bu durum, “hak” olgusuna kodlanmış adalet mihengini çatlatan, sosyal adaletin esamesinden uzak seküler- modern yönteminin, evrensel adalet anlayışının tam bir kahredici harikasıdır.

İnsanlık yaratılış ve tabiat bakımından o tarihten bugüne herhangi bir değişikliğe uğramamıştır. Miladî altıncı asırda, toplum maddî zevklerini tatmin etmek için düştüğü alçak seviyeye, duyusal tatmin peşinde koşan günümüz toplumu da düşmüştür. Bir takım dış belirtiler , dış şekiller veya içine daldığı kötülüklerin adı değişikte olsa, insanın temel hastalığının niteliği farklı değildir. Denilebilir ki Roma imparatorluğu ahlakî çöküntüde çağdaş uluslardan aşağı değildi. Yine Sasanilerde ahlak anarşisi, modern dünyanın her tarafında olduğu gibi bütün ülkede yaygındı. Bugünün diktatörleri, geçmişin diktatörlerinden hiç de farklı değildir.(Nasr,-t.y.-, s.341)Ortaçağ zihniyeti, tefrit sapmasının humud- cebanet- gabavet durumlarının temerküzü olan skolastik bir adalet anlayışına sahipti. Modernizm, tefrit sapması karşısında ifrat sapmasının fücûr -tehevvür- cerbeze durumlarına kodlanmış seküler/profan bir adalet anlayışına sahiptir. Böyle bir adalet anlayışına sahip sistem-yönetim, olması gereken beklentilere cevap veremeyecektir, nitekim verememektedir de. Tabiat gereği dayandığı dinamiklerin ve bunlardan sudur eden “adalet” anlayışı böyle bir kabiliyete sahip değildir. Çünkü tefrit ve ifrat sapmasının “denge”si olmadığı için, “denge” nin olmadığı bir anlayıştan adaletin gerçekleşmesi beklenilemez.Bunun ifratlar düzleminde insanı insanın kurdu olarak tanımlayan zihniyetin, adaleti zulüm olarak algılamasından daha tabii ne olabilir. Modern insan kendi “ben”inden başka, hiç bir otoriteye hesap vermekle yükümlü görmemektedir. Böyle olunca Dosteyevski’nin ünlü kahramanı İvan’a söylettiği gibi “eğer Allah yoksa her şey meşrudur”

Dayandığı dinamikler itibariyle materyalist ahlak öğretisi iflas etmiş durumdadır. Çünkü bu öğreti temelde “Hakk” a ve dolayısıyla “Adalet” e değil “çıkar”a dayanır. Allah’ı kabul etmeyen bir öğreti, kendisine somut çıkarından daha sağlam bir temel bulamaz.(Hatemi, 1987, s.58) Garaudy’nin de altını çizdiği gibi, insanın İlahi boyutunu, insanın mutlak değerlere imanını yok sayan ve inkar eden bir kültür, fertleri mutsuzluğa ve toplumları bozulup parçalanmaya sürükler. Çünkü bu boyut kaybedilince geriye artık sadece fertlerin ,zümrelerin ve milletlerin büyüme hırsları ile hakimiyet ihtirasları arasında bitip tükenmek bilmeyen çatışmalar kalır.(Garaudy,1995, s.201)

3. İlahi kanuna(adalete) ayine olma eylemi

Konu genel telakki içerisinde ele alındığında, sosyal bilimlerde hukukun en yakın olduğu disiplinlerden ilkinin din olduğu görülür. Zira her ikiside normatif (kaideci) dir. İkisinin sahasıda değerleridir. Yani hukuk ta din gibi iyi fiilleri emreder, kötü fiilleri yasaklar. Diğer sosyal disiplinlerde olduğu gibi hukuk ve din kanunları “tasvir” değil “buyurucu” dur. Mesela psikoloji, sosyoloji veya davranış bilimleri “olanı” incelerken; hukuk ve özellikle de din “olması gereken”i inceler. İslam dini açısından ifade edecek olursak, din güzel ahlak olma manasında aynı zamanda hak ve adelettir..İnsan için, ahlaklı olmak adil olmanın diğer bir ifadesidir.Üstad Bediüzzaman Kur’an’ın ana hatlarıyla üzerinde durduğu dört unsuru sıralarken bunlardan, “Adalet ve ibadet” i birlikte, tek şık halinde belirtmiş(Bediüzzaman, -İ.İ-., s.11)olması hukuk ile dinin ayrılmaz bir bütün olduğunun bir ifadesidir.

Hukuk ve din, insanın tabiatında saklıdır. Hukukun özü adalet, dinin özü ise iman (tevhid) olup "inanma” duygu şeklinde insanın özündedir. Adalet, hak duygusu şeklinde nitelenen, insanın tabiatında varolan bir “meleke”dir.(Kıllıoğlu, s.2) Adalet duygusunu kuşatıcı bir boyut görünüşüyle insanın tabiatında gizlidir.İnsanda nisbî adalet duygusu olmasaydı, Allah’ın bu ismini bilemez, Allah’ın adaleti hakkında bir bilgi edinemezdik. Bizdeki bu duygu, Allah'ın adaletini görmek için bir aynadır. Allah, adaletini bildirmek için bize bu duyguyu “ihsan” etmiştir.(Tatlısu,1982,s.89) Allah adildir.Mutlak ve kemal manada Allah’tan başka “ADL” yoktur. Adl Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Allah’ın ezelî takdirine göre yapıp durmakta olduğu her iş, tam bir adalet ve hikmettir.(Tatlısu,1982,92) Üstad Bediüzzaman Allah’ın “Adl” ismini “Hâkim” ismi ile irtibatlandırarak kainattaki İlahi dengeyi bu isimlerin bir tezahürü olarak örneklendiriyor.”İşte cesed-i hayvanînin hüceyratından ve kandaki küreyvat-ı hamra ve beyzadan ve zerratın tahavvülatından ve cihazat-ı bedeniyenin tenabüsünden tut , ta denizlerin varidat ve masarifine... ta zemin altındaki çeşmelerin gelir ve sarfiyatlarına ... ta hayvanat ve nebatatın tevellüdat ve yıldızların hidemat ve harekatlarına ... ta mevt ve hayatın ziya ve zulmetin, hararet ve bûrûdetin değişmelerine ve döğüşmelerine ve çarpışmalarına kadar o derece hassas bir mizan ve o kadar hassas bir ölçü ile tanzim edilir ve tartılır ki, akl-ı beşer hiç bir yerde hakiki olarak hiç bir israf, hiç bir abes görmediği gibi, hikmet-i insaniye dahi her şeyde en mükemmel bir intizam, en güzel bir mevzuniyet görüyor ve gösteriyor. Belki, hikmeti insaniye o intizamın ve mevzuniyetin tezahürüdür, ve tercümanıdır.”(Bediüzzaman,-Lem'alar-, s.291) Kozmik düzende cari olan İlahi adaleti bu şekilde okuyarak, insan kendi içindeki “hak” duygusunundan da atıfla Allah’ın “Adl”iyetini hayatında şaşmaz ölçü kabul edebilecektir. Zira temel değer, gerçek ahlakî değerlerin kaynağı olan tek mutlak değer, tek mutlak varlık olan Allah’tır. Bu değer, insana yansıyan ilk değer de Allah’a yönelen sevgidir. Birey kendi iç aleminde bu ilk değeri bilebiliyorsa, Allah’tan ona yönelen sevgiyi duyar.(Hatemi, 1987, s.186) Gerçek anlamda her ilim doğrudan Esma-i İlahiyye dayandığı hakikatinden (Bediüzzaman,-Sözler, s.263) hareketle hukukun gerçek anlamda varlığı Allah'ın "ADL" isminin tezahüründen başkası olamayacaktır ve böyle olması bir zorunluluktur Yine Üstad Bediüzzaman'ın ifadesiyle "İsm-i adl’in cilve-i azamından gelen kainattaki adalet-i tamme, umum eşyanın muvazenelerini idare ediyor. Ve beşere de adaleti emrediyor."(Bediüzzaman, Lemalar-, s.291) Çünkü; "Fıtrat aleminde nizamı temin için adaletin tecellisi lazım olduğu gibi beşer aleminde de asayişin temini için bîtaraf adlî merciler gereklidir”.(Bediüzzaman -T.H.-, s. 228)

Günümüz modern dünyasında insan, toplum ve devlet düzeyinde; hak ve inanma duygusuyla bağlantısı olan hayat olgusu tabiiliğini yani kaynağıyla bağlantısını koparmış durumdadır.Hak ve adalet duygusunun , adalet teşkilatında tatmin edileceğini sanıyorum kimse beklememektedir.(Kıllıoğlu, s,2 ) Adalet dugusu, bizim içimizde doğan, Rab’le irtibatı soncu kemaline ulaşan, yani vicdan ve inancımızla ilgili bir durumdur.Ubudiyet konumundaki insan içindeki “hak”duygusunu bir kul olma şuuru ve ibadet işleyişi içerisinde Rububiyet dairesine çizgisinde “Adl ü Hakim” e yönelik kılmak sadedinde, bir çok fazilet değerlerinin eşliğinde adaleti içselleştirmiş olacaktır Tabiatıyla ibadet, adaletsizliğe sevkeden duyguları terbiye ederek makûl konuma getirir. Bir anlamda ibadet,Allah’ın ahlakı ile ahlaklanma” ve İlahi Kanun’a ayine olma eylemidir.

Kınalızâde Ali Efendinin “Ahlak-ı Ala’i” sinde geçtiği gibi(Kınalızade; s.95) bir çok İslam alimi adaleti "iffet, şecaat, hikmet" in oluşturduğu bir bütün olarak değerlendirmişlerdir. Üstad Bediüzzaman ‘da benzer şekilde adaleti bu üç fazilet değerinin mezci olarak değerlendirmiş adaleti. Fatiha’yı tefsir ederken "sırat-ı müstakim; şecaat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülasasından hasıl olan adl ve adalete işarettir" (Bediüzzaman, -İ.İ.-kitabında hem adaleti hem sırat-ı müstakim'i bu şekilde tarif ediyor.) Kınalızade’de “Adalet, vasattır. Her nesne ki vasattan çıkıp bir tarafa ( ifrat veya tefrit) dönerse, ona adalet isminin verilmesi hatadır.Adaletin vasat mertebesi fazilet olup icrasında , hiç bir tarafa meyletmeden vasatı korumak gerek. Her işte bu mertebeye akıl yoluyla ulaşmak mümkün olmadığından, Allah kullarına rahmet ve beldeleri himaye için mizan inzal buyurdu ki bu İlahi (şeriat) yoldur.(Kınalızade, s.136)

Burada konunun ifade edilmesinin kolaylığı ötesinde bir zorluğa sahip olduğu ve adaletin tahakkuku için bu zoru aşmanın önemi ve gerekliliği kendini gösteriyor. Çünkü sırat-ı müstakim adalete, adalet iffet, şecaa ve hikmete bağlı olmakta. Bu ise insanın iç aleminde iskân edilen üç kuvvetin vasat noktada anlamlandırılmasına bağlı olmaktadır. Bu zor olanın gerçekleşmesi doğrudan insanın iç disiplinin gerekliliğine bizi götürür ki buna ibadet diyoruz . Üstad Bediüzaman ibadetin, insanın tüm derûnî duygu,kabiliyet ve eğilimleri üzerindeki yaptırımını şu şekilde vurgulamaktadır. İnsanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren,istidatlarını inkişaf ettiren, meyillerini temyiz ve amellerini tahakkuk ettiren, fikirlerini tevsi ve intizam altına alan , şeheviyye ve gadabiyye kuvvelerini had altına alan, zahirîve batınî uzuvlarını ve duyularını kirleten tabiat paslarını izale eden, insanı mukadder olan kemalatına yetiştiren ibadettir; abd ile Ma’bud arasında en yüksek ve en latif olan nisbet ancak ibadettir.(Bediüzzaman -İ.İ-, s.94) İlahi varlığın iradesine uygun olarak kişiyi değişime zorlayan, benlikten daha geniş bir alana yayılan, içten doğma bir değerdir bu. Hatta ibadetin bir iç boyutunu ifade eden tasavvuf, fazilet değerlerin içselleştirilmesiyle insanın disiplinize edilmesinde etkin bir disiplin dalı olması bu bakımdan ayrıca hatırlanmalıdır. Yapılan ibadetler, insandaki ibadet sayesinde insandaki aşırılıkların önüne geçer. Böylece insan bir inanç esasında iffetli, hikmetli şecaatkâr yani ahlaklı ve adaletli bir davranış sergilemesine sevkedecektir. Daha doğrusu İslamın ibadet anlayışı insanın duygularını terbiye edip , müsbet yöne eğilimli kılması gibi çok yönlü gönüllü eğitim ile olabilecek kötü davranışlara önceden mani olur. Haksız davranışlarda bulunan suç ve günah işleyenleri manevi bir rehabilitasyon ile tekrar topluma kazandırır. Bu uygulama aynı zamanda İslam hukunun önemli bir prensibidir.

Gerçekte, ibadet ve adalet içiçe, biri diğerin lazımı olarak gelişmektedir. Konumuz şayet adalet ve bu bir “hakk” temeline dayanan ihkak-ı hakk”ın tahakkuku ise insan ibadet yapmakla yaratıcıya karşı olan hakkını yerine getiriyor, adaletli davranıyor demektir. Eylemin özü itibariyle ibadet ve adalet "hakk"ın ifasıdır. İnsanın yoktan varlığa çıkarılarak bin bir ihtimaller içerisinde mahlukatın en eşrefi statüsünde, yer yüzünün halifesi olarak yaratılıp mikro kozmos ve makro kozmos evrenin nimetlerinde tasarruf etmeye yetkili kılınması, bir hak ve sorumluluğuda beraberinde getirdiği unutulmamalıdır. Açıktır ki; inkârı mümkün olmayan “hukukullah” ı ihmal eden kişi en büyük adaletsizliği işleyeceğinden böyle bir insan için, çevreye ve diğer insanlara karşı hakkaniyetli davranmamakta en küçük bir tereddüdü olmayacaktır. Denilebilir ki adalet Allah’a ibadetle başlar. Daha sonra insan hakkı ve çevre hakkı gelir. İnsanlık tarihine eğildiğimiz zaman şunu görüyoruz; insan ve “hukukulah”a riayet etme, O'na ibadet etme, kul olma keyfiyetine göre insan, insan ve çevre haklarına saygılı olur.. Tersinden düşünüldüğünde Allah'ı tanımayan her şey meşru olacaktır. İbadeti geniş manasıyla “Allah’ın emirlerini yapmak ve nehiylerinden sakınmak” olarak düşündüğümüzde insan, benzer şekilde hukukun emredici ve yasaklayıcı esasını ibadet, bir gönül eğitimi şeklinde insanda içselleştirip ve hayata yansıtmış olacaktır. İnsan ibadet ederken İlahi bir geri besleme sistemi ile her iki dünya saadeti “saadet-i dareyn “ olarak, büyük bir fayda şeklinde yine insana dönecektir. O halde insan haklarına ve çevre haklarına saygının, yeryüzünde adaleti hakim kılmanın ön şartı “hukukullah”a riayet olduğu şaşmaz bir hakikat olarak karşımıza çıkar.

İnsanın, sözü edilen üç temel duygunun, ibadetle vasat düzlemdeki ifadelendirilişi iffet-şecaat-hikmet şeklinde oluşumları aynı zamanda adaletin kendisi olmaktadır. Adaleti oluşturan bu unsurların tarifleri adaletin anlamıyla karşılaştırıldığında fonksiyonellik bakımından aynı amacı yönelik değerler olduğu anlaşılır. Mesela iffet; helala karşı şehvet duymak, harama karşı ise şehvetsiz ve iştihasız olmak, şecaat; dinî ve dünyevî hukuku için canını feda eder, meşru olmayan şeylere ise karışmamak,hikmet; hakkı hak görmek ve ona uymaya çalışmak; batılı batıl olarak bilmek, ondan kaçmaya çabalamaktır.(Bediüzzaman,-İ.İ, s.24.) Şu halde Adaletin varlığı, tefrit ve ifrat sapma ile ilgisi olmayan, vasat-denge sistemi ile ilgilidir. “ Böyle bir vasat- denge sistemi, vasat-dengede iffet-şecaat- hikmet durumlarının bileşimi olan adaletin varlığını gerekli kılar. Bu adalet ( iffet-şecaat-hikmet) anlayışının diğer bir ifadesi “sırat-ı müstakim” , yani İslam dinidir. İslam, “Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle” temel duyguları intizam altına alıp vasat-dengede anlamlandırır.

İslam her alanda devamlı vasat (orta) noktada duran, şaşırtıcı ve eşsiz denge unsurunu ortaya koymuştur. Kur’an-ı Kerim bu adil ve olumlu noktadan bahsetmiş ve müslümanların dünya üzerindeki rollerine dair nihaî hükmünü şu şekilde ortaya koymuştur. “Böylece sizi insanlara şahid ve örnek olmanız için tam ortada bulunan bir ümmet kıldık. Peygamber de size şahid ve örnektir.(Halil, s.23) İslamın öngördüğü "vasat"ı bulmak ve o "vasat"ta yaşamak da günümüzde son derece önemli meselelerden biri olsa gerektir. Öncelikle İslamın emrettiği “vasat” ın mahiyeti hakkında sağlıklı bir anlayış düzeyine ulaşılmalı ki, söz konusu vasatı bulmak adına, ifratla ifrattan kaçınmamız mümkün olsun. Meselâ Müslümanlara fakirlikten kaçınmaları emredilmektedir. Fakat biz bu emrin mefhumu muhalifine bakarak; demek ki sırf zengin olmak için çalışmalıyız gibi bir sonuca varırsak, pek muhtemeldir ki, bir yanlışa düşeriz. Çünkü fakirlik korkusuyla cimriliğe düşmek, takvadan uzaklaşmak da mümkündür. (Özdenören, 1985, s.132)

İslam’ın değer düzeni, tabii ve değişmeyen insanın keyif ve iradesine bağlı olmayan, ahlakî ve toplumsal yasaların değer düzeni demektir. Bu kanunların bütün evrene hakim olan kanunlar (tekvînî şeriat) dan bir farkı yoktur.(Paşa, s.22) Kur’nı Kerim'de sıkca geçtiği (41/9-10-11) gibi evren, doğrudan Allah'ın vahyettiği doğal (Fıtrî) kanunlara, boyun eğmiştir Bu kanunların evrenin düzenini sağlaması gibi vahyedildiği Resuller aracılığı ile insana tebliğ edilen Şeriat da insan ,toplum ve hayat ilişkilerini düzene koyar Bu nedenle maddî dünyaya hakim olan ve “Allah’ın sünneti” de denilen fizikî kanunlar ile insan ve toplumlara Şeriat’in teklif ettiği ahlakî ve toplumsal kanunlar ve değerler, aynı kaynaktan gelmeleri ve Allah’ın yüce iradesini temsil etmeleri bakımından uyum içindedirler. Bu ilişkiyi, bu manayı işleyen bir tefekkür yaklaşımı hakim olan Nur Risalelerinden örneklendirebiliriz. Meselâ “ Sanî-i Zülcelal, İsm-i Hâkimin muktezasıyle, her şeyde en hafif sureti, en kısa yolu, en kolay tarzı, en faideli şekli ehemmiyetle takip ettiği gösteriyor ki; israf abesiyet, faidesizlik fıtratta yoktur. İsraf ise İsm-i Hâkimin zıddı olduğu gibi; iktisad, onun lazımıdır ve düstur-u esasıdır . Ey iktisatsız ve israfsız insan! Bütün kainatın en esaslı düsturu olan iktisadı yapmadığından, ne kadar hilaf-ı hareket ettiğini bil! “Yiyiniz,içiniz, israf etmeyiniz “ ayeti ne kadar esaslı, geniş bir düsturu ders verdiğini anla!...(Bediüzzaman,-Lem.- , s. 297). Bütün bu açıklamalardan şunu anlıyoruz ki; en mutlu insan toplumu, ahlakî ve toplumsal kanunları (Şeriat-ı garra) ve doğal fiziksel kanunları (Şerat-i fıtriye) en iyi uygulayan , diğer bir deyişle, İlahi iradeye en iyi boyun eğmesini, itaat etmesini bilen toplumdur. (Paşa, s. 27)

I. Adalet, İslam'ın dayandığı esasların en büyüğüdür. Çünkü; “Muhakkak ki Allah adalet ve ihsanı emreder.” (16/90) Hayatta vasat bir yolda gidip bütün şekilleriyle adaletin tahakkukunu istediğimiz zamanda, sosyal adalet daima fert hesabına hareket etmez. O fert için olduğu kadar cemiyet içindir de. (Kutup, s.150) Müslüman için adalet aynı zamanda bir inanç motifi ve sahip olunan imanın, hayatının her safhasına bir uygulanış biçimidir. Çünkü bu inanç onun inandığı manevî kaynağın kesin bir öğretisidir. Kişi hayatın her kesitinde aşırılıklara sapmadan kaçınarak, denge çizgisinde yürümeyi öngören bu adalet anlayışı ile hareket eder.

Çalışma hayatında adalet denildiğinde, “Müslüman insan” başta gerekli teşebbüs ruhunun iç motifi olan şecaat prensibinin kararlılığı ile üretim için gerekli girişimde bulunur. Şecaat prensibi gereği fert, gayret ve ideal yüceliği ile, kâr ve olgunluk içerisinde güçlüklere karşı sabır göstererek hak davası için feraset ve fedakârlıkla ilgili girişimde bulunmasıdır. Üretim için harekete geçilerek, üretimin tüm safhalarında hikmet prensibinin bir gereği olarak “her şeyde en hafif sureti, en kısa yolu, en kolay tarzı, en faideli şekli önemle takip eder. İşte “Onlar ki inandılar ve iyi işler yaptılar. Elbetteki biz işi güzel yapanların ecrini zayi etmeyiz.”(18/30) ayetinin muhatabıdırlar. Hikmet prensibi gereği iyi iş yapmanın önemi kadar işi iyi yapmakta önemlidir. İffet prensibi gereği şahsî çalışma hayatında ahlaklılık, ölçü ve olgunluk, disiplinli yaşamak, kötülüğe ve olumsuzluklara karşı tahammül, arzuları dizginlemek, nimetlere şükretmek,incelik ve samimi kulluk kendini gösterecektir. Bu, adaletin gerçekleşmesinin kendisi demektir. Adalet, vasat olduğu için onun uygalaması sonucu oluşan eylemde vasatı netice verir. Şecaat-hikmet-iffet prensipleri gereği tefrit ve ifrata sapmadan vasat yani adaletli davranacaktır ki “iktisadî adalet” gerçekleşsin. Çünkü iktisad vasattır. Tefrit sapması cimrilik, ifrat sapması "israf"tan uzaktır. Yani "iktisad"kelime olarak "vasat yolu" olan islami bir kavramdır Bugünkü çağdaş ekonominin temeli menfaate, tüketime , israfa dayalı, vahşi ve bencildir. Onun için bizim “iktisad” tabirimiz, gerçekte Batı’nın kullandığı “ekonomi bilimi” tabirinden çok daha değişik bir kavram. Mesela İbn Haldun “kasd” tabirini kullanıyor; iktisad kelimesi bu kökten geliyor. Kasd, itidal, orta yol, ne ifrat ne tefrit anlamına geliyor Bu bakımdan cimrilik iktisat etmek değildir. Cimrilikte israfta iktisada manidir. (Kozak, s. 61) Maddî ve manevî ihtiyaçlarda karşılıklı denge içinde hareketlerini düzenleyebilen insan, iktisadî adam yerine “müslüman insan” (homo-Islamicus) modelini oluşturur.(Zaim, s. 61)

II. İslamda çalışma, bugün çokça gündeme getirilen rızık için çalışma değildir. İslam için, toplum için çalışmadır. Bilinen bir kaidedir; İnsan evvela kendi nefsini, sonra akrabalarını ve sonra milletini sever. Önem sırasına göre insanın sorumluluğu vardır. İnsan sosyo-ekonomik çevresinin niteliğini yükseltmekle açıkça sorumlu tutulduğuna göre, bireyin tüketime dayalı davranışı yalnızca kendi gelirinin bir fonksiyonu olmayacaktır. O toplumun diğer üyelerininde gelir tüketim düzeylerini dikkate almak zorundadır.(Nakvi, s.82) Eğer bir fert, hayatı yalnız kendi kişisel menfaatları açısından kıymetleniyorsa, bu onun kişisel menfaat gayesine yöneldiğini gösterir ki, bu gayeyi geçekleştirecek ferdî tutum ve davranışlar hem meşru hemde gayrimeşru alanlarda icra edilebilir. Negatif unsurlarıda beraberinde taşıyan böyle bir eğilimin dengelenmesi gerekir. Öyle ise toplumun sulh ve istikrarı için , fertlerin hem şahsi menfaatini nihai gaye haline getirmemesi; hem de günlük hayatını devam ettirebilmesi için verilen menfaatini gözetme duygularını olumlu dairede tatmin etmesini sağlayacak bir iç disipline sahip olması gerekir. İslam bu konuda insanın sorumluluğunu hatırlatarak çalışmasını anlamlaştırmak suretiyle kişiyi içsel olarak motive etmektedir .Mesela, “Çoluk çoçuğunun geçimini temin için helal yolda çalışan, Allah yolundadır.” Daha ileri bir kesime yönelerek "Kendisi için istediğini kardeşi için istemedikce gerçek mümin olamaz” denilmektedir.İslami eğitimi, iyi işlerden kişinin zevk alması neticesi yanında başkaları için sevgi ve kardeşlik hislerini ona uyandıran, insanın bütün kalbiyle temas edebileceği bir metot geliştirir. Bencillikten doğan hastalıkları tedavi ederek ferdin davranış tarzının her yönüyle iyi olmasını temin eder. (Muslihiddin,126)

Özel çıkar duygusunun insanları faaliyetlerinde motive eden çok temel bir faktör olduğu bilinmektedir. İslam bunu inkâr etmez; “Allah’ın kulları için yarattığı, zinet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir?”(7/32). Fakat bu hususu ahlaki vasıflarla birleştirir ve toplumların diğer menfaatleriyle destekler. Müslüman insan, iktisadi hayattaki davranışların da, kendisinde yaratılışta mevcut olan nefsini tatmin ve menfaatlerini maksimize etme duygularını, Allah’ın emir ve yasaklarıyla makul ölçülerde düzenlemeye çalışan insandır.(Zaim, s. 59) İslam ahlakının kendine özgü karekteri büyük ölçüde insanın Yaratıcı ile, kendisiyle, evrenle ve toplumla ilişkisi içinde kavranmasında yatar. Söz konusu kavrayışta kazanılan oto-kontrol ile sorumluluğunun bilincinde hareket eder. Çünkü aynı zaman da işveren de bir mükâfat veya cezanın muhatabıdır.(Nakvi, s. 68)

İnsan dışında diğer bütün canlılar hareketlerinde sınırlandırılmışlardır. Burada sözü edilen hareket herkes için dengeli bir hayat temini amacıyla düzenlenmiş harekettir ki, sonuçta Allah’ın yaratttıkları için dilediği , sürekli iyiye gidiş isteği gerçekleşsin. Tabiattaki her şeyin kontrolüne sahip olmaya hak kazanmış olan insan, bu isteğin gerçekleşmesinde en önemli elamandır.(Cornelius, s. 279) Ferdi adalet, ferdin fikri ve bedeni emeğinden, güç ve takatından, alın terinden elde ettiği neticelerin mükâfatını cemiyete zarar vermeyecek sınırlarda, arzu ve meyillerini tatmin edecek şekilde kullanılmasını gerekli kılar. İnsanın kendi öz hürriyetini ve hareketini kısıtlamak adalet olmadığı gibi, isanların güdülerinin, ihtiyaçlarının, girişimlerinin ve faliyetlerinin maddi ve manevi ihtiyaçlarının bir kenara itilmiş veya en azından doyurulmamış bırakılması da adalet değildir. Hele insanın yaratıcı güçlerini, geri plana atmak ve kendisinin istediği değil, başkası için planına uygun olarak şekillenmeye zorlamak da adalet olmamalıdır.(Halil, 1987, s. 20) Kur’an da “Ey iman edenler ! Allah’ın size helal kıldığı temiz nimetleri, kendinize haram etmeyin. Aşırı da gitmeyin. Çünkü Allah, aşırı gidenleri sevmez. Allah’ın size verdiğini helal ve hoş olarak yeyin!.” (5/87/88) şeklinde olması gereken ölçü belirtiliyor. Bununla beraber fayda ve menfaat denilen şey sırf maddi bir çıkardan dolayı değil, islam bize insanın sadece ekmekle yaşayamayacağını ve günlük ekmeğimizi almamızın bizim bütün benliğimizin biyolojik, fiziksel, sosyal, entellektüel, ahlaki ve ruhsal fonksiyonun sadece bir parçası olduğunu ve toplumsal ve doğal durumumuz içindeki bütün faaliyetlerimiz için Yaratıcı’ya karşı sorumlu olduğumuzu haber vermektedir. (Davies,1991, s.198) İnsan, islam ile kendi hakikatının idrakine erişir. Sadece terbiyenin basit bir parçası olmaktan daha öteye gider. İslam cemiyetinde insan kendi önemini kaybetmez. Onun şahsiyetine saygı duyulur ve o, birçok sosyal münasebetlerin önemli bir merkezi olur. Ne ferdiyettcilikte olduğu gibi sadece fert, ne de soyalizmdeki gibi yalnızca cemiyetin önemi vardır. Ve bunun gibi islam, fert ve cemiyetin her ikiside hayatı geliştirme hususunda eşit (vasat) önemde olduğundan birinin diğerine baskı yapması fikrini kabul etmez.(Muslihiddin, s.183)

III. İslam açısından ister işveren olsun, ister işçi olsun , aynı Yaratıcı’nın kulu, birbirine kardeş, birbirine emanet, görülen görülmeyen her davranışlardan, dünyada ve ahirette sorumlu olduklarını bilmekte, davranışlarını bu şuur içinde yürütme durumundadırlar. Eğer o bir işveren ise “Kimin elinin altında bir kardeşi (din kardeşi, işçi vb.) bulunuyorsa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Kaldırmıyacakları işleri yüklemesin, yüklerse kendilerine yardım etsin” şeklinde bir sorumluluğun sahibidir.(Karaman, s.179) Tabii ki işverenlerle işciler arasında mutlaka tüketim açısından bir eşitliğin bulunması gerekmez. Bununla beraber ilke olarak işveren kendisi için istediğini işciler için, işcilerde kendileri için istediklerini işveren için istemedikce ağır bir sorumluluğun altına girmektedirler. (Aydemir, s.68) Hazreti Peygamberin “kıyamet gününde hesaplaşacağım” dediği üç zümreden birinin de “bir işçi çalıştırıp hakkını vermeyenin ...” olması manidardır. Burada çalıştırdığı halde işçinin hakkını vermemekle hakka tecavüz durumu vaki olmaktadır. Halbuki ücretin değil verilmemesi; tam ve süratle verilmesi gerekmektedir. Öyle ki “İşçinin ücretini henüz teri kurumadan veriniz.” ilkesi esastır. İslam bu fikri ile işçinin hayatındaki manevi ve maddi ihtiyaçlarını ifade etmiştir. İnsan psikolojisi açısından önemli bir durum sözkonusudur. İşçinin manen muhtaç olduğu şeylerin başında kendisine değer atfedildiğini ve kıymet verildiğini duyması gelir. Ücretinin sür’atle verilmesi bu duyguyu gerçekleştirir. Aynı zamanda onda, işcinin takdir gören bir güce ve toplumda sayılı bir mevkiye sahip olduğu kanatı gerçekleşir. Bu durum onu tatminsizlikten koruduğu gibi; ücretinin istenilen şekilde verilmemesi işgörenin işe karşı şevkinin kırılmasına neden olabilecektir. (Kutup, s.162)

Müslüman işveren yönetimde adil davranır, işleri ehline verir, yani işe en uygun insanları seçer ve adam kayırmaz. “Allah, size, işleri ehline teslim etmenizi ve insanlara hükmettiğiniz zaman adaletten ayrılmamanızı buyurur.” Müslüman işveren, insanlar arasında kazanç ve gelirde mutlak eşitlik olmayacağını kabul eder. (Zaim, s.68.) Bu ölçüye göre iş ehliyete, ücret liyakate tabidir. Eşit işe eşit ücret uygulanır ücretler adama göre değil, işe göre belirlenir (Şafak, s.166) Gereken belirlemeden sonra işgören, işçisini gözetir, kalbini hoşnut eder, ücretini hakkı ölçüsünde ve vaktinde, anlının teri kurumadan tam olarak öder. Bunun yanında işgörenin iş yükünü makul ölçüde düzenler ve “Onları, güçleri yetmediği şeylerle mükellef kılmayınız” sözünü hatırlar (Zaim, s.66) ve bu doğrultuda hareket eder. İşveren konumunda ki yöneticiye düşen önemli görev, kişilerin özelliklerini değerlemede objektif ve hakkaniyetli olmasıdır. Ehliyet ve liyakat esasına göre öngörülen adalet prensibini içinde duyarak hareket etmesidir

IV. İslam, insanların usulsüz yollarla birbirlerinin haklarına tecavüz etmelerini kesinlikle yasaklamıştır. Kim olursa olsun “Yaptıklarınızdan elbette sorumlu olacaksınız” beyanın muhatabıdır. Bu sebeple işgören, kendi haklarına, karşı taraftan beklediği saygıyı, aynı şekilde kendiside göstermeli; işveren gibi o da bu konuda hakkaniyet esaslarına uygun olarak ve karşılıklı rıza ile düzenlenmiş sözleşme esalarına ve şartlarına uymalıdır. (Çağrıcı, s.275) İşveren , çalıştırdığı işçinin ücretini eksik vermesi adaletsizlik olduğu gibi; işci de işinde veye iş saatinden çalarsa iş sahibine zulmetmiştir, yani, adaletsizlik yapmıştır.(Şeriati, s.169) Nasıl ki işveren yönetimi altında olan işgörenden sorumlu ise, iş gören de denetimi altında olan iş ve benzeri şeylerden yana bir sorumluluğu vardır. Çünkü,“İşçi, işverenin malının çobanıdır(emanetcisidir) ve bundan sorumludur” Böyle bir sorumluluğun muhatabı olan işgören ilgili faaliyetlerin yerine getirilip getirilmemesi yönünde bir hesap verme durumuyla karşı karşıyadır. İslam, işçinin hakkında gösterdiği koruyucu dikkat karşılığında onunda, temiz ve dikkatli olmasını ister. Elde edilen “En iyi kazanç işine özen gösteren ve işverenine saygı ile bakan işçinin elde ettiği kazançtır.” Bu da çalışma ve mükâfatı arasındaki denklik yönünden tabii olduğu gibi İslamın üzerinde durduğu hayatın esasını teşkil eden ahlak cihetinde de tabiidir.(Kutup, s.163) Sahip olduğu ahlak anlayışı ile adalet duygusunu içinde duyan işçi, kurulmuş olan inanca dayanan bu oto-kontrol mekanizması ile beklenen performansı gösterecektir.

Kaynakça

1. KIVANÇ,Taha, “Gorbaçov İle sohbet” (Zaman.1.5.1995)

2. KOZAK, İ.Erol .İnsan Toplum İktisat, (İbn. Haldun’a Göre), Pınar yay.,İst.1984.

3. MERİÇ, Ümid, “2000’e 5 Kala Köklerden İstikbale, Kon: Cafer Aydın, (Zaman. 1.5.1995)

4. MALİK, F,” İslam’da İnsan Hakları”, İnsan Hakları Müslümanca Bir Yaklaşım. Çev. T. Yunt. Akabe, 1987.

5. İSLAM, Nadir,.Latif, Hürriyetin Alfabesi, Yeni Asya yay. İstanbul.1977.

6. BEDİÜZZAMAN, S. Nursi . Risale-i Nur Küliyatı,(İlgili Kitaplar) Sözler Yayınevi, İst.

7. MUSLUHİDDİN, Muhammed, İslam ve Sosyoloji, Akabe, İst. 1987.

8. PAŞA,S: Halim, İslam ve Batı Toplumlarında Siyasal Kurumlar, Pınar Yay. İst. 1987

9. NASR,S. Hüseyin, İslam İdealler ve Gerçekler, Çev. A. Özel,Akabe, İst, 1985

12. Haldun, İbn, Mukaddime. c ı, Maarif Basımevi, İstanbul,1954)

13. ELİBOL, Saadettin, Sınıfsız Dünya, Birlik Yay. Ank.1980

14. BULAÇ,Ali , İnsanın Özgürlük Arayışı, Endlüs Yay.İst.1990

15. GUENON, Rene, Modern Dünyanın Bunalımı, Risale Yay,İst,1986.

16. CARREL, Alexis, İnsan Denen Meçhul, Çev. R. Özdek, Yağmur yay. İst.1983.

17. HAMİTOĞULLARI, B.”İktisadi - Vahşi Büyümenin bunalımları ve İslam kalkınma Modelinin Vadettikleri”, İktisadi kalkınma ve İslam, İslami İlimler Araştırma Vakfı Yayınlar, İstanbul, 1987.

18. ÖZFATURA, Burhan, (Zaman 22,12,1995)

19. HATEMİ, Hüseyin, Batılılaşma, Bir Yay. İst. 1987.

20. YÜRÜK, Ali, Türkiye Neden Böyle, Kuşak Ofeset, Ankara,-t.y.-

21. BULAÇ, Ali, “Tarihin Sonu mu?” Üzerine Tartışma, Rey Yay. Kayseri, -t.y-

22. NASR,S.Hüseyin, “Batı Dünyası ve İslam’a karşı Mücadeleler”,Çağdaş İslam Düşünürlerinden Makaleler ,Çev. İ.Sarmış, Selam Yay. Konya,-t.y-

23. GARAUDY, Roger, İslam ve İnsanlığın Geleceği, Çev: C.Aydın, Pınar Yay. İst,1995.

24. TATLISU, A.Osman Esma’ül Hüsna Şehri, Yağmur Yan. İst. 1982.

25. Bediüzaman, S. Nursi, Lemalar, Sözler Yay. İst.

26. KILLIOĞLU İsmail, “Hukuk Din ve Tıp”, ( Zaman, 8.4. 1996)

27. KINALIZADE, A.Efendi, Ahlak’ı Ala’i, Tercüman 1001 Temel Eser, İst

28. HALİL, Ümadiddin.,Sosyal Adalet Üzerine, Çev. M.Erdoğan ve V.Akyüz, Akabe yayınları İstanbul., 1987.

27. ÖZDENÖREN, Rasim, Müslümanca Düşünme Üzerine Denemelr, İnsan Yay. İst.1985.

28.. KUTUP, Seyyid, İslamda Sosyal Adalet, Çev, Y.Tunagür ve Mansur,Çağaloğlu yayınevi, İst.1982.

29. .KOZAK,İbrahim,E.,”İbn Haldun’un İktisadi gelişmede Psikolojik Faktörlere Verdiği Yer” İktisadi Kalkınma ve İslam, İslami İlimler Araştırma Vakfı Yayınlar, İstanbul, 1987.

32. ZAİM, Sabahattin, İslam- İnsan- Ekonomi, Yeniasya Yay, İst. 1992.

33. NAKVİ, N.H. Ekonomi Ve Ahlak, Çev.İ.Kutluer, İnsan yay., İst. 1985.

34. CORNELIUS, A.R. “İslam’da Adalet Kavramı” , İnsan Haklarına Müslümanca Bir Yaklaşım. Çev. T. Yunt. Akabe, 1987.

35. DAVİES, Merrly, İslam Antropolojisinin Oluşturulması, Çev., T.Doğukargın Endülüs yay., İst., 1991.

36. KARAMAN, Hayreddin, “İşci- İşveren Anlaşmazlıklarında Çözüm Yolları” İşci İşveren Münasebetleri, İslami ilimler Araştırma Vakfı Yay. İstanbul, 1990.

37. AYDEMİR, Süleyman, “İşci- İşveren İlişkileri Mukayeseli Sistem Analizi”, İşci- İşveren Münasebetleri, İslami İlimler Araştırma Vakfı, (İlmi Neşr.), İst., 1990.

39. ŞAFAK, Ali, “Ücret Sistemleri ve Ücretle İlgi Bazı Öneriler”, İşci- İşveren Münase betleri, İslami İlimler Araştırma Vakfı, İlmi Neşriyat, İst.,1990.

40. ÇAĞRICI, M. İslam Ahlakı, Ensar Neş. İstanbul, 1991.

41. ŞERİATİ, Ali. İslam Ekonomisi, Çev. K.Çamurcu, Dünya yay. İst. 1994.

Yukarı