2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 6080

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2010 
 İbadet
 KÖPRÜ / Bahar 2006 
 Anarşi & Terör


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Alevilik
Bahar 98   [ 62. Sayı ]


Dünyadaki ve Türkiye’deki Aleviliğin Toplumbilimsel Açıdan Çözümlenmesi

Ali Aktaş

İslamiyet M. S. 630-750 tarihleri arasında yani yüz yirmi yıllık yayılma sürecinde, kendi içinde önemli iktidar mücadeleleri vermiştir. Peygamberin damadı ve yeğeni Hz. Ali için yandaşları, iktidarın başında Hz. Ali’nin bulunmasını savunarak bir Şia muhalefetini başlattılar.1 Hz. Ali’nin öldürülmesi ve Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan’ın hilafet hakkından vazgeçmesiyle, iç savaş belki sona erdi gözüktü, ama muhalefet hareketi olan particilik, Emeviler ve Yezit zamanında daha da hareketlendi. Hz. Muhammed’in torunu (Hz. Ali’nin küçük oğlu) Hz. Hüseyin’in Kerbela’da katledilmesi ile, İslamiyet’in siyasal ve toplumsal tarihinde hatta kültüründe çok önemli olan ayrışma süreci de tamamlanmış oldu. Yani Hz. Muhammed’in ölümü ile başlayan ayrışma süreci, Kerbela’da Hz. Hüseyin’in öldürülmesiyle tamamlanmıştır denilebilir. Bundan sonraki gelişmeler ise, tamamlanmış olan bu ayrışmanın genel yapısına uygun bir seyir izlemiştir.

Günümüzde Hz. Ali’ye bağlılıklarından dolayı dünyanın birbirinden farklı toplum ve topluluklarına “Alevi” denmektedir. Oysa etimolojik olarak, bir Alevinin soyca Hz. Ali’ye bağlı olması gerektiğine inanılır. Ancak Alevi olmayı ve Aleviliği yalnız, soyca Hz. Ali’ye bağlı olma ile sınırladığımızda; Aleviliğin farklı etnik kökenli topluluklar arasında yayılması ve bu toplulukların kendilerini Alevi saymalarını açıklayamayız. Tüm bu topluluklar, soyca Hz. Ali’ye bağlı olmasalar da; Hz. Ali’yi sevmekte ve saymakta ve de düşünsel bir bağ ile Hz. Ali’ye bağlanmaktadırlar.

Böylece Hz. Muhammed’in yeğeni ve damadı olan ve de Arap ırkından gelen Hz. Ali, Alevi topluluklarının atfettikleri değer sonucunda ırk, zaman ve mekan boyutunu aşan bir kimliğe bürünmektedir. Yani tarihsel kimliğini aşarak Suriye’de Arap kökenli; Balkanlarda Arnavut ya da Bulgar kökenli; Anadolu’da ise Türk veya Kürt kökenli olarak karşımıza çıkmaktadır. Üstelik bu yerlerde karşımıza çıkan Hz. Ali, bir bakıyorsunuz gönlünde taht kurduğu insanlar için kah ihtiyaçlarını gidermek için su çıkartıyor, kah onlar için savaşlar yapıyor. Sözlü kültürde ya da söylence kaynaklarında çok zengin bir yere sahip bulunan Hz. Ali, artık o toplulukların kültürünün bir parçası haline gelmiştir.

Alevi toplulukların yaşam tarzları ve ibadet biçimleri, ülkeden ülkeye farklılıklar gösterebilmektedir. Örneğin Alevilik içinde yer alan Yemen’deki Zeydiyye Kolu ile Hindistan’daki İsmailiyye kolu gibi. Yine tarihsel açıdan Aleviler ülkemizde olduğu gibi, kutsal şahsiyetlerin etkisinden ya da toplumsal-kültürel ve ekonomik nedenlerden dolayı gösterdikleri farklılıklarının bir sonucu olarak, değişik adlarla anılmaktadırlar. Örneğin Anadolu’da yer alan Tahtacılar, Nalcılar, Sıraçlar, Kızılbaşlar, Amucalılar ve Bektaşiler gibi. Ayrıca tarihsel süreçte farklı topluluktan ya da topluluk önderlerinin farklı oluşu bakımından da değişik adla adlandırılabilmektedirler. Örneğin Babailer, Kalenderiler, Haydariler, Cavlakiler, Işıklar ve Torlaklar gibi. Bunun dışında üzerinde durulması gereken bir başka gerçeklik ise, aynı ülke topraklarından inanç ve ritüeller ve de uygulamalar açısından büyük farklılıklar taşıyan Alevilerin yaşaması durumudur. Örneğin ülkemizde Anadolu Aleviliği olarak adlandırılan Alevilik-Bektaşilikle birlikte, Azeri kökenli Şiiler ve Arap kökenli Nusayrilerin bulunması gibi.

Dünya üzerinde yaşayan Alevilerin ve Alevilik anlayışlarının bu kadar çeşitlilik göstermesine neden olan faktörleri toplumbilimsel açıdan çözümlersek:

A. Alevi toplulukların Hz. Ali’ye atfettikleri değerin birbirinden farklı olması

Hz. Ali’ye sevginin normal ve makul ölçüde olanı yanında, derece derece Hz. Ali’yi Tanrısallığa ulaştıracak kadar aşırı biçimde seven Alevi toplulukları vardır. İran’da yaşayan Şiiler, Hz. Ali’nin hilafet, yani iktidarı elinden alınmış olduğunu ileri süren bir yaklaşımla benimsemekle birlikte, yine İran’da yaşayan Ehl-i Hak (Ali İlahi) topluluğu Hz. Ali’yi sevme ve ibadet uygulamaları bakımından farklılık göstermektedir.

Zaten ehl-i Haklar Hz. Ali’ye besledikleri fazla sevgiden dolayı, O’nu Tanrısallaştırmış ve efsaneleştirmiştir. Bundan dolayı Ehl-i Haklara “Ali İlahi”, “Ali Allahi” de (yani Ali’yi Allah bilenler) denilmiştir. Bu yönü ile ülkemizdeki Alevi-Bektaşilerle aynı özellikte sayılırlar.

B. Alevi topluluklarında Hz. Ali’nin kabul gören soy zincirinin birbirinden farklı olması

Hz. Ali’nin kabul gören soy zincirinin kısalığı ya da uzunluğu da Alevi kabul edilen toplulukları birbirinden farklı kılmaktadır. Alevilik içinde kabul edilen bu farklı kollar: Yemen ve çevresinde yaygınlığa sahip olan dört imamı benimseyen “Zeydiyye Kolu”; Hindistan ve Pakistan çevresinde yedi imamı benimseyen “İsmailiyye Kolu”; Anadolu, Azerbaycan ve İran bölgesinde on iki imamı benimseyen “İmamiyye Şiası Kolu”, Hz. Ali’nin kabul gören soy zincirine göre farklılık göstermektedir.

C. Alevi topluluklarında ibadet, tören ve ritüellerin uygulanma ve ortaya konma biçimlerinin birbirinden farklı olması.

İbadet biçimleri bakımından Sünni Ortodoks düşünceye benzer Alevi topluluklarının yanı sıra, Sünni Ortodoks ibadetlerinden çok farklı ibadet biçim ve ritüellere sahip Alevi topluluklarına da rastlamak olanaklıdır. Yani Sünni Ortodoks ibadetlerin benzerini yerine getiren ve benimseyen İranlı Şiiler gibi, Sünni ibadet ve ritüellere sahip “Alevi-Bektaşi” ve “Ali İlahi” gibi isimlendirilen Alevi toplulukları da bulunmaktadır. Ancak bu farklılıkların tarihsel-siyasal-ekonomik, toplumsal ve kültürel arkaplanının bulunduğu gözden kaçırılmamalıdır.

D. Alevi topluluklarının kültürel bakımdan beslendikleri kaynakların birbirinden farklı olması

Daha çok bir ülke içerisinde yaşayan Alevi topluluklarının bütünüyle aynı amaca uygun olarak yaptıkları ibadetler ya da ritüeller içindeki küçük uygulama farklılıklarından dolayı değişik adlarla anıldıkları görülmektedir. Bu ayrım daha çok Alevi öğretici ya da Alevi topluluklarını yönlendiren önderin ve Alevi topluluklarının yerleştikleri bölgelerin kültürlerini de özümsemelerinden dolayı ortaya çıkan bir durumdur. Dolayısıyla bu durum Aleviliğin çözümlenmesinde, alt ayrımların yapılmasında kullanılabilir. Örneğin Anadolu Aleviliği öğreticilerinin genel bir sınıflandırılması yapıldığında karşımıza çıkan tablo şöyledir:

1. Ocakzadeler Kolu: Anadolu’ya Hacı Bektaş Veli’den önce gelen, yerleşen ve Aleviliği soy anlayışına dayalı olarak sürdüren “Dedeler kolu.”

2. Dedeganlar/Çelebiler Kolu: Hacı Bektaş Veli’nin soyundan geldiği kabul gören ve yine Aleviliği soy anlayışına göre sürdüren “Dedeganlar” yani “Çelebiler kolu.”

3. Babaganlar Kolu: Var olan Alevilik olgusunda, “kâmil insan” yaklaşımını, tarikat modelinde soydan gitmeyeceğine inanan ve öğreticilerin mertebe ile örgütlendiği “Babaganlar kolu”.

4. Diğer Öğreticiler: Ocakzadelerin el vermesi yani taliplerinin ulaşamadığı yerlerde görev yapması için belirlediği ve daha sonra kendilerini bağımsız ocaklar olarak kabul eden “Dikme Dedeler Kolu” ya da Çelebilerin gidemediği yörelerde görev yapmak için yazılı ve mühürlü bir belge ile işlev gören “Geçici İcazetli Dedeler Kolu” veya Babagan kolundan bağımsız hareket eden baba ya da halife babaların oluşturduğu değişik adlarla anılan (Bedreddinî Babalar gibi) “Bağımsız Babalar Kolu” öğretici olarak görev yapmaktadırlar.

Yine bu görevi yerine getiren yazar ve araştırmacıların oluşturduğu modernlik sürecinde zorunluluktan ortaya çıkan toplumsal bir gruptan da söz edebiliriz.

Görüleceği gibi tüm Alevi, toplulukları hangi açıdan ele alınırsa alınsın temel hareket noktası yani asıl belirleyici Hz. Ali olmaktadır. Öğreticiler açısından bile konuya yaklaşıldığında soydan gelme ya da o yola inanma bağlamında bile belirleyici olan Hz. Ali’ye olan bağlılık, dahası onun koyduğuna inanılan kurallara gösterilen liyakat esastır.

Türkiye’deki Kızılbaşlık (Alevilik-Bektaşilik) Öğretisinde Hz. Ali’nin Yeri

Geleneksel toplumlarda dini azınlıklar, genellikle hoşgörüden yana tavır aldılar. Bu durum Türkiye’deki Kızılbaşlar (Alevi-Bektaşiler)2 için de geçerli olmuştur. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken, bu hoşgörülülük özelliğinin, tarihsel koşulların bir sonucu, yani azınlıkta kalmanın bir ürünü olmaktan çok, bu hoşgörülülüğün “Kızılbaşlık Öğretisinin” bir ürünü sonucu olduğu gerçeğidir. Bu nedenle hoşgörünün anlaşılmasında Kızılbaşlık Öğretisi’nin değerlerinin üzerinde durulması gerekliliği gözardı edilmemelidir. Benzer tarihsel koşullar altında, çok farklı bir öğreti temelindeki—Ortodoks yapıdaki—Sünni-liğin aynı sonuca ulaşamayacağı görülecektir. Çünkü Kızılbaş ve Sünni öğretilerin niteliklerine bakıldığında, Kızılbaşların Sünniler gibi tarihsel süreç içinde toplumsal iktidar ya da yönetim erki peşinde koşmadıkları, dolayısıyla da bu yönleriyle de hoşgörü açısından iki öğretinin yaklaşımları her dönemde birbirinden farklılık taşımaktadır.

Kızılbaşlar toplumsal iktidarın peşinde koşmadığı gibi, toplumsal iktidarı yok sayma hükmündedirler. Bu anlayışın nedenini, tarihsel açıdan toplumsal iktidarın ve yönetim geleneğinin dışında kalmış olmalarında aramak yanlış bir yaklaşımdır. Bu anlayışın temellerini ve çerçevesini Hz. Ali merkezli evren tasarımında aramak gerekir.

Hz. Ali, etkin ve çok etkili bir biçimde hilafet peşinde koşmamıştır. Hz. Fatıma’ya yapılan haksızlıktan dolayı bir dönem—Hz. Fatıma’nın ölümüne kadar—Hz. Ebu Bekir’e biat etmemekle birlikte, İslamiyet’i benimsemiş toplulukların bir iç kargaşa ya da savaş yaşamaması için, Hz. Ebu Bekir’e karşı etkin bir muhalefet yürütmemiş, kendi başına bir yaşam biçimini tercih etmiştir. Peygamberin ölümünden sonra din işleriyle uğraşarak, sakin bir yaşam sürmüş ve yetkin Hadis ve Kur’an bilgisiyle çeşitli hukuksal sorunlarda yöneticilere yardımcı olmuştur.

Alevi-Bektaşilerin (Kızılbaşların) kutsal kabul ettikleri metinlerde, Hz. Ali’nin halife olmak için büyük bir iddiasının olmadığı vurgulanmaktadır.3 Bu metinde Hz. Muhammed’in vekili olarak Müslümanların imamlığını ve dini kuralların koruyuculuğunu kimin yapacağının tartışıldığı bir meclis toplantısında, Hz. Ali’nin yaptığı bir konuşmada: “Ey Sahabeler! Sizler Peygamberin emrine karşı gelerek, Tanrı’nın hükmünü yapmaz oldunuz. Bu imamet işinde aslında ben hak sahibiyim. Müslümanların tümünden daha fazla Hz. Muhammed’e (Peygambere) yakın olan benim. Peygambere halife (yardımcı) olmak benim hakkımdır. Tanrı’dan korkun, Peygamberden utanın ve benim hakkımı bana bırakın.” der. Kendini bir ahlaksal öğreti çerçevesi ile sınırlar. Hatta Hz. Ali bu tutumunu Hz. Ebu Bekir’in, Hz. Ömer’-in ve Hz. Osman’ın halife seçilmesi sırasında da sürdürmüştür. Dahası artık İslami-yet’in başlangıcında üstlendiği savaşçı kimliğini de artık bir kenara bırakmıştır.

Hz. Muhammed’in (Peygamberin) olacakları önceden gördüğünü ve kendisine “Nasıl ki İsrailoğulları Harun’u bırakıp, öküze tapmayı kabul ettiler; benim ümmetim de seni bırakıp başkasına uyacak,” diye-rek kendini uyardığını, kendinin de bunu önceden bildiğini belirtir.4

Bu metinde yer alan bilgilerin tarihsel açıdan gerçekte var olup-olmadığı ya da tüm bunların söylence olduğundan çok, bu bilgilerin Alevi-Bektaşi (Kızılbaş) öğretisi içindeki yeri ve gördüğü kabul önemlidir. Öğretinin bu düşünüş biçiminin kabulü ile birlikte, Hz. Ali ve onun iktidara yaklaşım biçimini nasıl algılandığı da vurgulanmaktadır. Hz. Ali, Hz. Muhammed’in (Peygam-berin) vekili olarak Müslümanların imamlığını ve din kuralların koruyuculuğunu kimin yapacağı sorunu bireyselleşerek, var oluş ahlakıyla ilişkili hale gelmiştir. Bu yaklaşımla birlikte, kendi ahlakından, dolayısıyla toplumsal ahlaktan ödün vermek yerine, Hz. Muhammed’in vekilliğinden biçimsel olarak ödün vermeyi tercih etmiştir.

Hz. Ali’nin davranışı, Alevi dedelerinin bazı niteliklerine ışık tutmaktadır. Dedelik her ne kadar soydan geçen bir içerik taşısa da, asıl önemli olan özelliği, dedenin kendi ahlakından kaynaklanan, bir bağlayıcılığa sahip olmasıdır. Öyle ki, dedelik kurumunda dedeler, ne zaman tümüyle dünya ilişkilerine ilişkin isteklerini ön plana çıkarmışsa ve örnek olarak dedeler kâmil insan olmaktan uzaklaşmışsa, aynı ölçüde dedeler ve dedelik kurumu da bağlayıcılığını ve etkinliğini yitirmeye başlamıştır.

Hz. Ali siyasal iktidar ile ilgili olmakla birlikte, dünya nimetlerine düşkün olmak anlayışı yerine; dünya nimetlerine teslim olmayan kâmil insan anlayışı ile hareket eder. Kendine hakim olmak düsturu da diyebileceğimiz ve Alevilik öğretisini biçimlendiren “eline, beline, diline sahip olmak” genel kuralının—en azından İslamiyet sonrası—prototipini temsil eden Hz. Ali’nin bu anlayışı, halen Anadolu Aleviliğinde yaşatılmaktadır.

Bireyin kendi üzerindeki iktidarını, kendi egemen olma özelliğinin en iyi örneğini temsil eden Hz. Ali cesur, zalimlerle savaşan ve savaş sırasında kendisine yapılan bir hareketi/hakareti bağışlayıcı bir kimliğe sahiptir.5 Saldırganlığın, hiddetin ve öfkenin kendini ve kişiliğini yitirmede etkili olduğunu bilen ve de kendi benliğine hakim olmayı, yaşamının merkez noktası haline getiren Hz. Ali, her şeyden önce bir insan olduğunun farkındadır. Halifeliği döneminde bile geçimini sağlamak için ça-lışmaya devam ederek, bu konuda bile kendinden sonra izleyicilerine örnek olmuştur.

Dipnotlar

1. Bu makalede yer alan Hz. Ali iktidara talip olmamıştır görüşü ile, yukarıda yer alan ifadeler çelişmemektedir. Çünkü ifadede bahsedilen talip olma durumu, Hz. Ali taraftarlarına ait bir olguyu içermektedir. Hz. Ali’nin bizzat kendisinin bir iktidar arayışı söz konusu değildir. Ayrıca Anadolu’daki Alevi-Bektaşiler bu dönemde henüz İslamiyetle tanışmamışlar ve iktidar savaşlarında yer almamışlardır.

2. “Alevi-Bektaşi” te-rimi son yıllarda “Kızılbaş” terimine yüklenen olumsuz ve suçlayıcı anlamdan dolayı, bu topluluklar tarafından “Kızılbaş” terimi yerine kullanılmaya başlanılmış sözcüktür. Dolayısıyla bu yazıda izlenen ta-rihsel anlamı pekiştirici bir yol olarak, her iki terim de aynı içerik ve biçimde kabul gördüğü için anlam bilgisini güçlendirmek açısından yan yana kullanılmıştır.

3. ------------ Hüsniye, Yayına Hazırlayan: Adil Ali Atalay, Can Yayınları, İstanbul 1991, s.130.

4. a.g.e., s. 130.

5. Savaşta yüzüne tüküren düşmanını, bireysel bir kin ile öldürmüş olmamak için öldürmemeyi tercih etmiştir.

Yukarı