2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 6325

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 98 
 Modernleşme Serüveni
 KÖPRÜ / Bahar 2011 
 Said Nursi’nin İslam Dünyası Tasavvuru: Hutbe-i Şamiye


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İslam’ın Yeniden Yorumlanması
Kış 2001   [ 73. Sayı ]


Tarihin Yol Ayrımında: Bir İnşa ve İhya Çabası Olarak Tecdid

Murat Çetinkaya

“Bizler hiçbir açık kapı kalmayınca dahi
geçilecek yerin bulunduğunu bilenlerin, herkesin her taraftan
geçilebileceğini zannettiği zamanlarda ise sadece bir geçitin emniyet sağladığını bilenlerin varisleriyiz. Eskilerin en eskisinde ne vardı diye merak edenler de;
en yeni, yepyeni ne var diye merak edenler de bize baksın.”*

İsmet Özel

I.

Kendisini her adımda durup bir sonraki adımını atmadan önce nasıl yürüyebileceğini bulmak zorunda hisseden bir adam düşünün. Ya da her kelimenin ardından bir dili yeniden kurmaya çalışmanın zorluğunu. Bu tasavvuru bile ürpertici hale çok da yabancı değiliz aslında. Bir zamanlar kendi adıyla ve özellikleriyle var olan bir medeniyeti yaşarken tarihe geç kaldığımız hissine kapıldık. Batı ile karşıtlığımız temelinde tanımlanmaya başladık. Artık şu ya da bu değil; “Batı-dışı” bir medeniyettik. Çıkışlarımız, inişlerimiz bu karşıtlık içinde kurgulandı. Başlangıçta açık bir hayranlıkla muhalifimizle yarışmaya çalıştık; sonraları kendimize dönmeye çabaladık. Ancak bu dönüşteki “kendi”nin ne olduğu ve nerede olduğu pek de açık değildi. Hala da ne olduğumuza dair çok net fikirlerimiz yok. Yaşamıyoruz; nasıl yaşamamız gerektiğini düşünüyoruz. Tedirginiz; “biz”i tanımlamada zorluğumuz var.

Huntington bir makalesinde başlangıçta Marksist öğreti üzerine yoğunlaşan literatürün bizzat Marksizm üzerine bir literatür haline geldiğini belirtir. Bir düşünce sistemi ve onun önermeleri değil, onun üzerine yapılan yorumlar ve ondan kaynaklanan teori ve hareketler öğretiyi gölgede bırakmış ve gündemi onlar işgal etmiştir.1 İslam konusunda da benzer bir noktaya gelinmiş durumda. İslami duyarlılığa sahip olanlar da dahil olmak üzere giderek İslam ve İslami düşünceden ziyade İslamcılık literatürüne dair yazılar yazılmakta. İslam’ın yaşanılması ve İslami düşüncenin yeri geri planda kalmış durumda. Oysa İslam dünyasının çözüm bekleyen acil sorunları var. Dinin algılanmasında ve din tasavvurlarında bariz ayrışmalar ve kamplaşmalar dikkat çekiyor. Bir yanda İslam’ı yüzyıllardır süregeldiği haliyle muhafaza etmeye çalışanlar, diğer yanda geleneğe dair hemen her şeye kuşkuyla bakanlar. Bir tarafta İslam’ı yaşadığı hayattan dışlamaya yanaşmayan ancak İslam’ı bu dünyada yaşanılmaz bulanlar, diğer tarafta İslam’ı yorumlama adı altında İslam anlayışını değil bizzat dini yeni bir şekle büründürmek isteyenler.

Bu yazıda İslam düşüncesinde başından beri yaşanan bazı problemlerin bugün yine tüm yakıcılığı ile İslam dünyasının gündeminde olduğunu göstermeye çalışacağım. İslam düşüncesindeki problemleri tahrif, tahrip ve reform olarak tanımlamaktayım. Sahih bir İslami düşünüşün oluşumunda bahsi geçen bu sapmalara karşı geçerli çözümün tecdid olduğunu iddia etmekteyim. Yazıda tecdid, reform, tahrip, tahrif gibi kavramların karşılaştırmalı incelemelerini yaptıktan sonra bahsi geçen sapmaların asıldan uzak çeşitli “din”ler ortaya çıkardığını göstermeye çalışacağım. Bu “din”leri dünyevileşen din, ideolojileşen din, milli din ve gelenekleşen din biçiminde kategorilere ayırmaktayım. Takip eden bölümde dini düşüncedeki sapmaların sebepleri üzerinde durmaya çalışacağım. Yazı boyunca vurgulamaya çalışacağım ana düşünce Müslümanların tecdide, dünyanın ise sahih İslam’a ve sahih İslam anlayışına sahip bir ümmetin şahitliğine/rehberliğine ihtiyacı olduğudur. Özellikle vurgulamak istediğim bir diğer husus ise İslam dünyasında yaygın bir karamsarlığa yol açan sapmalara ve yine bir sapmanın ürünü olan hakim dünya sistemin görünür gücüne rağmen aslında tarihin yol ayrımında bulunduğumuz ve İslam’ın insani öze en uygun inanç olarak dünyaya bir şeyler teklif etme mevkiinde bulunan tek inanç sistemi olduğudur.

II. Tahrif, Tahrip ve Reform Karşısında Tecdid

Tarih çok farklı okumalara tabi tutulabilir. Ekonomik bir yaklaşım tarihi sınıfların mücadelesi ya da ekonomik ilişkilerin yansıması olarak sunabilir. Bir başka bakış açısı tarihi rasyonelleşmenin yürüyüşü ve geleneksel bir yapıdan daha rasyonel bir toplumsal formasyona geçiş süreci olarak kurgulayabilir. İslam dünyasının içinde bulunduğu durumu bu perspektiflerden okumak ya da farklı yaklaşımlar ortaya koyabilmek mümkün. Belli bir dönemde geçirdiği dönüşümle elde ettiği avantajı dünyayı değiştirmede ve kontrol etmede kullanan bir gücün etkilerine dayalı tezlerle durumun izahı bir hegemonya ilişkisinde aranabilir. Batı tüm bu olumsuzlukların tek sebebi kabul edilebilir ve birkaç yüzyıllık tecrübe Shayegan’ın da belirttiği gibi “maddi gücünün yardımıyla bizi ele geçiren, en derin dayanaklarımızı sarsıp göreneklerimizi saptıran, faziletlerimizi bozarak bizi uzun vadede siyasal ve kültürel köleliğe düşürmekte olan gizli güçlerin bir fesadı” sayılabilir.2 Bu tip bir yaklaşımın oldukça rağbet gördüğüne ve bu temel kabulden pek çok teori ve hareketin beslendiğine şahit olundu. Batının yayılması bir medeniyet çatışması modeli çerçevesinde okunabileceği gibi konuya dünya ekonomisinin gelişmesi ve İslam toplulukların yaşadığı devletlerin, birer çevre devleti haline getirilmeleri açısından da bakılabilir. İslam dünyasında yaygınlaşan ulus-devlet tecrübelerinin İslam inancını tahrife yönelişi de önemli bir tahrip sebebi olarak öne sürülebilir. Bu ve benzeri yaklaşımların dışında İslam dünyasındaki problemler İslam topluluklarına has içsel özelliklerde de aranabilir.

Tüm bu yaklaşımlar meselenin bir kısmını açıklayabilir. Ancak ben öncelikle İslam dünyasında yaşanan algılama problemlerine değinmek ve bunların önemli bir kısmının insan boyutunda anlaşılabileceğini ve makro düzeydeki gelişmelerin de fertlerin psikolojilerinde, tasavvurlarında etkili olduğunu göstermek niyetindeyim. Bu anlamda İslam tarihi başta olmak üzere bu yazıda tarihin okumasını sahih itikad ve diğerleri arasında yaşanan mücadele perspektifinden yapmaktayım. İslamoğlu’nun tabiriyle “tarih, mücedditlerle muharrifler arasındaki bitmez-tükenmez mücadelenin en büyük şahididir.”3 Tahrip, dinin ortadan kaldırılması, toplum ve fertler açısından taşıdığı anlamın yok edilmesi amacına yönelmiş ya da buna hizmet eden tüm tavır ve faaliyetlerin adıdır. Tahrif, yine tahribin bir parçası olmakla birlikte mesajın inhirafa uğratılması, bozulması, aslından farklı bir anlam ve görünüme büründürülmesi biçiminde gerçekleşir. Tahrif, tahrip faaliyetleri içinde kendini kamufle edebilme gücünden dolayı tespitinin zorluğu ve hatta iyi niyetle başlanmış çabaların dahi farkında olmaksızın dinin mesajını inhirafa uğratabilmesi sebebiyle belki de en tehlikeli olanıdır. Reform ise çoğunlukla tahrip ve tahrifi ortadan kaldırma hedefine yönelik olma iddiasını taşısa da aslında yeni bir tahribin ve tahrifin adıdır. Reform, yeniden biçim verme işidir. Bu biçim vermede orijinal kaynaklara uyum önemli bir şart teşkil etmez. Reform, inancı ve onun yansımalarını daha kullanışlı hale getirme çabasıdır. Bir düzeltme, bir “iyi”leştirmedir. Reform, çoğunlukla bir çıkarın, bir ihtiyacın itici gücüyle ortaya çıkar. Genellikle dünyevileşmenin, sekülerleşmenin ve/veya tepkiselliğin yansımasıdır. Reform, mevcut ortamı ve şartları inanca göre yorumlama ve şekillendirme değil, inancı bu şartları meşrulaştırır ve kabullenir hale getirme işidir. Kitabına uydurma-kitabı uydurma gayretidir. Bir özün ve bu özde meydana gelmiş herhangi bir sapmanın var olması reform için zaruri değildir. Bu bakımdan inancın ilk ortaya çıkışından itibaren reform talepleriyle karşılaşılabilir. Çünkü değişmeyen kriterlerle karşı karşıya olmanın getirdiği sorumluluktan kaçma isteği yaygın bir istektir. Reform bazen bu sorumluluğu azaltma ya da şeklini değiştirme hedefini güdenlerden gelirken bazen inancın yaşandığı toplumu yönetenler ve yönetim aygıtı da reformun öncülüğünü yapabilir. İslam’ı özünden uzaklaştırmayı hedefleyen resmi din çabaları bu tip reformla ilgili olarak akla gelen ilk örnektir. Reform çoğunlukla yaşanan ve yaşanmak istenen hayatı inancın kabul etmemesinden ve onaylamamasından kaynaklanan, bir yandan da insanları bir inancı reddetmiş olmanın bireysel ve toplumsal baskı ve yükünden kurtaran, ne yardan ne serden geçmeksizin istenilen hayatın yolunu açan bir çabadır.

Tecdid; tahrip ve tahrif edilmiş olanı, yani özünden saptırılmış, yaralanmış olanı onarma ve aslına geri döndürme çabasıdır. Tecdid, korunması gereken bir özün varlığını kabul eder.4 Bu öz fikrin en saf halini temsil eder ve yaşanan tüm sapmalar bu özün anlaşılamamasının, bu özle insanlar arasına engeller konulmasının sonucudur. Tecdid, inancı bu sapmalardan temizleme amacını güder. Tecdid inanca sonradan dahil edilen, onu zedeleyen ve anlaşılmasını engelleyen bidatleri ortadan kaldırmaya çalışır. Tecdid, zaman içerisinde yaşanılan gelişmeler karşısında inancın varlığını sürdürmesinin ve o inancı kriter kabul edenlerin inançlarına uygun bir yaşam tarzı geliştirmelerinin yegane yolu olarak karşımıza çıkar. Tecdid, her an yenilenen bir dünyanın ve özü sabit kalmakla birlikte değişen insanın ihtiyaçlarına inancın diliyle cevap verebilme yetisinin ve zenginliğinin yolunu açar. İslam düşüncesi açısından tecdid, ana kaynaklar ve Resulullah’ın mükemmel örnekliğinde görünür hale gelen İslam inanç ve ahlakını temel almak ve tüm insanların her devirde, her şartta vahye muhatap olduğunun farkında olarak hareket etmektir. Asr-ı Saadet’te çölde yaşayan bir bedevi gibi bugünün metropollerindeki bir Müslüman’ın da vahye eşit ölçüde muhatap olduğunun ve İslam’ın her ikisine de fıtri bir din olarak aynı ölçüde rehberlik ettiğinin anlaşılmasıdır. Tecdid, zamanın ardından koşarak İslam’ı ona yetiştirme çabası değil her zaman ve şartta İslam’ın mesajını anlamaya çalışma ve her çağı İslam’ın evrensel mesajına ve modeline yaklaştırma, onun idrakine İslam’ı söyletme gayretidir. Tecdid, sağlam bir kaynağa dayandığını bilmenin verdiği güvenle eziklikten, tepkisellikten, telaştan, inattan arınmış aklın eseridir.

Din anlayışındaki sapmalar ve bunlar karşısında tecdidin konumunu böylece tespit ettikten sonra söz konusu düşünce problemlerine yol açan etkenler üzerinde durmak gerekir. Neden insanlar dinin yorumlanması hususunda çeşitli ihtilaflar yaşamaktadırlar? Neden birden çok ve çoğunlukla birbiriyle çatışan, birbirini dışlayan din anlayışları ile karşı karşıya kalmaktayız? İnsanları dini tahrif etmeye, dinde reform ihtiyacını dillendirmeye iten başlıca sebepler nelerdir? Bu sorulara verilecek cevaplar bahsi geçen algılama problemlerine yol açan ve tecdidin önünde engel oluşturan saikleri anlamamızı yardımcı olabilir. Bana göre bu saiklerin başlıcaları dünyevileşme, dengesizlik, tepkisellik, düşünce tembelliği, taklit kolaycılığı ve seçmeciliktir.

Dinin algılanması ve yaşanmasında yalnız bireylerin değil toplumların da önünde engel teşkil eden en önemli hususlardan birisi dengenin tesis edilememesidir. Denge hayatın hemen her sahasında inananların tercihlerini ve düşüncelerini şekillendirmede etkili bir kavramdır. Kur’an’da vasat ümmet olarak tanımlanan topluluk açısından ise dengenin apayrı bir önemi haiz olduğu aşikar. Dünya ve ahiret arasında dengenin kurulamaması denge yitiminin en açık ve sık rastlanan örneklerinden birisidir. Bir tarafta dini ukbaya dair öğretilerinden soyutlamış sadece dünyevi huzurun kaynağı bir kurtuluş reçetesi ya da yol haritası görme dengesizliği vardır. Diğer tarafta ise dinin dünyaya bakan tarafını umursamaksızın dünyanın imtihan yeri olduğu gerçeğini inkar edercesine kabuğuna çekilme ve dünyaya ait tüm hesapları gündelik, basit ve bayağı görme yanlışlığı. Denge yitiminde bir diğer önemli nokta kavramlar arasında dengenin kurulamaması ve giderek her şeyin bir diğerinin sahasına tecavüz eder hale getirilmesidir. Bunlardan belki de en yaygın olanları mezhebi dinle, Kur’an yorumunu Kur’anın bizzat kendisiyle özdeş ve ayrılmaz sayma dengesizliğidir. Burada dengenin yitirilmesi kavramları zedeleyici bir mahiyet almakta ve itikada kadar uzanan problemlerin yolunu açmaktadır. Bunun sonucu olarak İslam toplumunun zenginliği sayılabilecek farklar ve ihtilaflar, ayrılığı rahmet olarak müjdeleyen Resulün mesajı hiç duyulmamışçasına en umulmadık konularda dışlamanın, tekfir etmenin sebebi ve mazereti haline getirilmektedir.

Peygamber başta olmak üzere önder/imam tasavvuru da dengesizliğin etkisiyle dönüşmektedir. Rehber olması ve inancın en mükemmel biçimde şahsında tecelli etmesi sebebiyle Peygamber ve O’nun varisleri hakkında düşülen dengesiz yorumlar, insanlık açısından büyük öneme sahip rehberlik kurumunu da sarsmaktadır. Denge yitimi sonucu Peygamber artık üstün insan değil, insan-üstü olarak tanımlamaya başlanır. Hz. Peygamber insanlığın zirve noktasıdır ve bu yönüyle de eşsiz bir örnek olarak insanlığa yol göstermektedir. Dengesini yitirmiş yaklaşımlar sonucunda O’nun en “üstün insan” olduğu fikri ve vahyi en mükemmel biçimde temsil ettiği fikri , Peygamber kavramını tamamen “insan-üstü”leştiren bir anlayışa dönüşmüştür. Oysa “insan-üstü, insan için—Kur’an’ın deyimiyle—‘üsvetün hasenetün’ (en iyi örnek) olamaz”5 Kısacası, O’nun üstünlüğü kabul edilmekte ancak örneklik vasfı ve bu örneklikten alınabilecek dersler gözden kaçırılmaktadır. Bu dengesizliğin öbür yüzü bu defa Resul’ün üstünlüğünü görmezden gelen bir akılcılık biçiminde kendisini gösterir. Çoğunlukla Kur’an’a dönüş çağrısını slogan edinen ancak Kur’an ile insanlar arasındaki en büyük bağlardan birini, Resul’ün örnekliğini, kaldıran bu yaklaşım geleneğe karşı tepkisel tavrını hadis ve sünnet gibi temel değerlerden bazılarını reddetmeye değin vardırır. Sonuçta gerçeğinden ayrı ve onunla ihtilaf halinde farklı peygamber tasavvurları doğar.6

Bozulmanın dayandığı bir diğer temel nokta ise düşünce tembelliğidir. Dini asli kaynaklarının ışığında yorumlamak ve hayata dair soru ve sorunlara çözüm bulmaya çalışmak zihni bir gayreti gerektirmektedir. Ancak insanların başta günlük yaşamları olmak üzere hemen tüm meselelerde emek harcamaksızın istediklerine ulaşma kolaycılıkları dinin algılanması gibi kritik bir konuda da kendisini göstermektedir. Dinin akletmeye çağıran ve sadece akıl sahiplerini muhatap alan öğretilerinin anlaşılması için aklın kullanılmasından kaçınılması dinin özüyle açık bir çelişkidir. Düşünce tembelliğinin kayda değer bir yansıması kendisini taklitte göstermektedir. İnanan insanlar neye nasıl inandıkları konusunda en temel meseleleri dahi merak etmekten ve araştırmaktan uzak bir hayat sürdürmektedirler. Düşünce tembelliğinin pençesinde kıvrananlar için en iyi yol bu gayreti göstermiş ya da göstermekte olanların ardına sığınmak ve sorumluluktan kaçmaktır. Taklit, örnek alışın ötesinde ruhunu ve özünü kavramaksızın bir şeylerin mekanik tekrarı halini aldığı anda o pratiklerin ve inançların da içini boşaltmaktadır. Taklit güya saygı ve kıymet verme iddiası altında aslında değer verildiği söylenilen şeylerin değersizleştirilmesidir. Taklide giden yolda en önemli düşüncelerden birisi bazı şeylerin, özellikle dinin temeline dair birincil kaynakların anlaşılmasının zor olduğu ve herkesin bunları kavrayamayacağı fikridir. Bu, dinin temelleri ile fert arasına set çekmek demektir. Dinin herkesin anlayamayacağı ve ancak alimlerin manasına nüfuz edebileceği bir sistem olarak sunulması onun ideoloji olarak algılanmasında da rol oynamaktadır. Diğer taraftan dinin emir ve yasaklarının birilerince yoruma yer bırakmaksızın ilanı insanları karşılaşacakları sorumluluk fikri açısından da rahatlatmaktadır. Bireylerin dinin mesajı ile aralarına koydukları bu duvar, siyasi sistemler tarafından da yeri geldiğinde güçlendirilmektedir.

Seçmeci yaklaşım da dinin anlaşılmasının önünde önemli bir engel olarak durmaktadır. Seçmeci yaklaşım dinin bütüncüllüğünü kavrayamamak ya da bu bütüncüllüğün getireceği düşünce ve eylem yükünü, sorumluluğunu taşıyamamaktır. Çoğunlukla dine dair sağlam kaynaklara ve zihni çabaya dayanmayan yargılar din olarak algılanmakta; din, aslında önceden bulunmuş ve ladini kaygılarla kabullenilmiş bazı değerlerin ismi olmaktadır. Seçmeci yaklaşım dinin kabullenilemeyen ya da kişisel değerlerle çatışma halinde sayılan yönlerinin bireylerce sansürlenmesidir. Uygun görülmeyen (!) dini kavram ve öğretiler ya görmezden gelinmekte, ya da yok sayılarak dinin aslında olmayan bir bidat olarak adlandırılmaktadır. Ayetlerin, hadislerin savaşı başlar sonra. Birbirine taban tabana zıt din tarif ve tasvirleri ortaya çıkmakta ve çelişen görüşler için aynı kaynaklardan referanslar bulunmaktadır. Bu yönüyle seçmecilik dinin ve tarihsel pratiklerin tarihselliklerinden sıyrılması ve ahistorik bir bakış açısı ile bugüne kıyas mantığından uzak bir yaklaşımla taşınmasıdır. Sonuçta din donuk, statik bir kategori halini almakta ve bunun sonucu olarak tarihin dışına itilmiş bir toplum haline gelinmektedir. Din, tarihsel seyrini belli bir dönemde tamamlamış kabul edilmektedir. Dinin ana kaynaklarının ortaya çıkışında en mükemmel temsil şekli olarak risalet önderliğinin damgasını taşıyan bir devir elbette söz konusudur. Ancak tahrife yol açan düşünce, bugünün sorunlarını o zamana taşımak ve dinin özünün sabit kalmasına rağmen algılamaların ve yorumların değişip çeşitlenebileceğini anlamamaktır. Seçmecilik, bir yönüyle İslam tarihinden kendi yargılarına kutsal referanslar arayan ve çoğunlukla düşüncenin yükünden kaçıp kutsanmış önyargıların rahat dünyasına sığınan bir zihin yapısının ürünüdür.

Burada özellikle üzerinde durulması gereken husus dinin tüm çağlara ve insanlara sesleniyor olmasıdır. Bu sebeple din dinamik bir kategoridir. Burada mesele dini düşüncede meydana gelen değişim ve dönüşümlerin, bu gelenek içindeki tartışma ve problemlerin hangi saiklerle ortaya çıktığı ve neye hizmet ettiğidir. İçine kapalı, taassuba yaslanmış bir zihin için her düşünce yeniliği ya da düşünmeye teşvik edici her soru bir sapma olmaya müsaittir. Dinin anlaşılmasında ana kaynaklara (tarihsel ve kültürel olarak) yakınlık, risalet devrine şahitlik gibi özelliklerin sağlayacağı pratik faydalar göz ardı edilemez. Ancak, bu avantajlarını kullanarak ve gayret göstererek dini düşüncenin oluşumuna katkıda bulunanlar eğer dini bugünün Müslümanlarının önemli çoğunluğu gibi statik bir unsur olarak algılasalardı, bugün o kaynak kabul edilen eserlere ve İslam düşüncesini, medeniyetini zenginleştiren o görüş ve ekollere, mezhep ve meşreplere rastlanılamazdı. Bugün itibar ettikleri ve sözlerine değer verdikleri alimleri savunma adına İslami düşünceye katkıya yönelik her çabayı kuşkuyla karşılayıp sapkınlıkla suçlayanlar, o alimlerin bugüne ulaşan düşüncelerinin oluşumunun da böylesi tartışma süreçlerinden geçtiğini ve onların da bazı sözlerinin kendi zamanlarında eleştirildiğini hatırlarına getirmemektedirler. Oysa dini yaşayan bir değer olarak algılamak, dini yaşamanın en önemli şartlarındandır.

Dini düşüncede tahribe yol açan ve sağlıklı bir İslami düşünce geleneğinin kök salmasını engelleyen sebeplerden birisi de özellikle modern dünya medeniyeti7 karşısında yaşanan eziklik ve tepkiselliktir. Modernleşmeye duyulan tepki özellikle dini söylemler açısından son derece anlaşılabilir bir şeydir. Çünkü “modernlik ruhu kendini, her şeyden önce, dine karşı verdiği mücadeleyle tanımlamıştır.”8 Bahsi geçen tepkiler ve eziklik tarihe geç kalmışlık ya da tarihten dışlanmışlık duygusuyla beraber ilerler. Modern dünya medeniyetinin yayılışı ve hegemonik yapısı hatırlandığında belli ölçüde haklı sebeplere dayanan bir yitip gitme duygusu yaygındır. Aslında bu sadece İslam dünyasına has bir olgu değildir. Modern dünya medeniyetinin içinden çıkıp geliştiği Batı toplumlarının dışında kalan kadim medeniyetlerden yerel kültürlere değin pek çok çevre bu endişeyi hissetmektedir. Bayart’ın ifadesiyle “modern dünyada farklılıkların kaybolması diye bir hayalet dolaşmaktadır” ve “modern dünya tep tipleşmekten çekinmekte ve bu yüzden de ‘kimlikle ilgili genel bir kaygı’ duymaktadır.”9 Bu, yaşanan değişimin hızı ve gücü karşısında tutunamama telaşının getirdiği doğal karşılanabilecek bir tepkidir. Ancak bir tepki olarak belli bir ana ya da kısa bir zamana ait kalmayıp yüzyıllara yayıldığında artık bir tepki değil psikolojik bir yarılma, bir histeri halini alır. Esasen kültürlerin kendilerini diğerlerinden farkları temelinde tanımlamaları bir noktaya kadar normaldir. Başkalarıyla karşı karşıya geliş sebebiyle kültürler “kendilerine ilişkin tutunumlu ve ayrıksı bir benlik duygusu formülleştirmeye ihtiyaç duyarlar.”10 Başka kültürlerin kendilerine ait bakışları kendilerini tanımlamalarında etkili olur. Sonuçta “kültürler kendilerini ve birbirlerini abartırlar.”11 Ancak bu abartma üzerine bir söylem inşa edilirse problemlerin doğması kaçınılmazdır.

Abartmanın bir yönü karşısında yer alan medeniyete üstün bir gücün ve iç tutarlılığın atfedilmesi, bu gücün dönüştürücü etkisinin karşı konulamazlığının varsayılmasıdır. Bu yaklaşım özellikle küreselleşme tartışmalarında belirginleşir. Küreselleşme hakkındaki temel mit, merkezi bir gücün kültürel homojenleştirmeyi başarıyla ve tek başına gerçekleştirdiğidir. Oysa küreselleşme, homojenleşme ve heterojenleşmenin birlikte gözlendiği, yerel olanın da çoğunlukla yereli aşan, yerel-ötesi kaynaklarca belirlendiği bir küresel-yerelleşme (glocalisation) sürecidir.12 Çatışma halinde görünmekle birlikte küreselleşme ve yerelleşme (ya da homojenleşme ve heterojenleşme) aslında birbirlerini besleyen eğilimler olarak karşımıza çıkmaktadır.13 Yerel kültürlerin sıklıkla gündeme gelmesi, yerel değerlerin özellikle bazı maddi ürünlerinin (yemek, eşya vs.) ilgiyle karşılanması ve birer üst-kültür tüketim nesnesi olarak sunulması aslında yerelin bazı yönlerinin küresel olan içinde üretilmesine ve “keşfedilmesi”ne dair örneklerdir. Bununla birlikte yerele yaslanan ideolojiler de farklılıklar temelinde yereli tekrar inşa etmektedirler. Tabii bu küreselleşmenin homojenleştirici gücünü ve güç dağılımının eşitsizliğini gözden kaçırmak şeklinde de anlaşılmamalıdır. Söz konusu argümanların homojenleşmeyi göz ardı ettiğine dair eleştiriler yapılmaktadır.14 Burada benim değinmek istediğim husus başta modern dünya medeniyeti olmak üzere çeşitli kavramlara oldukça kategorik yaklaşıldığı ve basit ikilikler çerçevesinde tarihsel tecrübeler göz önünde bulundurulmaksızın yalınkat karikatürleştirmelerle yetinildiği ve daha da vahimi bunların üzerine ideolojiler inşa edildiğidir.

III. Muharref Din Anlayışları

Tahrip, tahrif ve reformla deformasyona uğrayan düşünceler dinin tekliğinin ve bölünme kabul etmezliğinin aşikarlığına rağmen birbirleriyle düşüncede çatışan ancak özünde tahribe dayanma bakımdan ortak yeni “din”ler ortaya çıkarır. Gerçek dinin anlaşılmasının önündeki engeller belli konulardaki yanılgı ve sapmaları aşarak yeni inanışların yolunu açar. Artık mensuplarının sıkı sıkıya bağlı oldukları ve tek din kabul ettikleri yorumlar vardır. Bu yorumlar fikir ayrılıklarını fazlasıyla aşmıştır. Ayet bu hale şöyle işaret etmektedir: “Onlar, dinlerini parçaladılar ve hizipler haline geldiler. Her hizip kendi yanındakiyle iftihar edip durmaktadır.”15 Dinin bütüncülüğü yok sayılmakta ve dinin parçalarına din diye sahip çıkılmaktadır. İslam dünyasında bu sapmaların ortaya çıkardığı başlıca din algıları şunlardır: Dünyevileşen din, ideolojileşen din, milli din ve gelenekleşen din.

a) Dünyevileşen Din

Dünyevileşme vahyin mesajından kopma demektir. Dünyevileşme vahyin tanımladığı dünya kavramının dışında bir dünya tanımına sahip olma ve bu tanımı eylemlerinin ölçüsü kabul etmektir. Dünyevileşmeye kendini kaptıranların elinde din, dünya merkezli yaklaşımın getirdiği bir inancın, bir ideolojinin dayanak noktası haline gelmekte ya da daha dar bir anlamda fertlerin eylemlerine meşruiyet kazandırmalarının yolunu açmaktadır. Dine uyma ve vahye muhatap olma yerine dini kendisine uydurmaktır. Bu yönüyle yanlış din anlayışlarının ortaya çıkışında dünyevileşme önemli bir etkendir. Dünyevileşme ile birlikte dünya ukba dengesinin dünya lehine bozulduğu görülür. Artık din, dünyevi huzura giden yolda bir araç haline gelmiştir. Aklın egemenliğinin toplumsal yaşamın tüm sahalarına yayılmasıyla birlikte irrasyonel geleneğin gücünün ortadan kalkacağı varsayılmaktadır. Büyük bir dönüşüm öngörülmektedir. Bu dönüşümle irrasyonel değerler ve özel kimlik tanımlamalarından arınmış bireylerin iletişime geçecekleri ve ortak paydalarda buluşacakları bir alan tasavvur edilmektedir. Dünyevileşen din, aslında sekülerleşmenin ve en genel anlamıyla dünyevileşmenin dini algılar üzerindeki yansımasıdır. Sekülerleşme insan hayatının her sahasına nüfuz etmiş bulunan iktidar ve güç ilişkilerinin temelden dönüşümüdür. Otoritenin meşruiyeti, aile fertleri arasındaki ilişkiden makro düzeyde politik sistemin parçaları arasındaki etkileşime değin yeni temeller üzerine kurulmaktadır. Bu, insan aklının kutsandığı bir medeniyetin otoriteyi aşkın bir güçten alıp insana verme çabasıdır. Ancak sonuç bizzat insan idrakinin parçalanması ve çatışan otorite ağı içerisinde kişinin kimlik bunalımına düşmesidir. Dünyevileşme, sadece dünyadan alabileceklerini arttırma çabası değildir. Hayatı dünyadan ibaret, başı sonu burada bir deneyim olarak görme işidir. Dünyevi olanı merkeze almak insanda büyük bir güç ve otorite vehmine yol açmaktadır. Neticede insan artık görünür, ölçülüp-biçilebilir olana nüfuz etme, onu kontrol altına alma gücüne sahip olduğunu zannetmektedir. Kontrol edemediğini yok sayma, gücünün sınırsızlığını ilan etmenin vazgeçilmez şartıdır.

Ancak, inancın insan hayatından bir çırpıda sökülüp atılması mümkün olmamaktadır. Aslında bir yönüyle din, dünyevileşen bir medeniyetin canavarlaşma ihtimaline karşı insanı dizginleyebilme aracı olarak kullanabileceği bir olgu kabul edildiğinden dünyevileşmiş bir düzenin ayrılmaz parçasıdır. İhtiyaçlarının ve gücünün sınırsızlığına inandırılmış bir insanın, kendisini murakabe altında tutabilecek moral değerlerden de yoksun olması modern zamanların efsanevi canavarını ortaya çıkarmak için oldukça verimli bir alandır. Bu yönüyle toplumsal etkileşimin yoğun olarak yaşandığı kamusal alana çıkarılmayan; ancak tek tek fertlerin özel hayatlarında uyguladıkları ya da ilkeleriyle uyumlu hareket ettikleri bir din, düzenin korunması açısından faydalı sayılmaktadır. Ancak, bu özünden tamamen koparılmış bir dindir. Daha doğru bir tabirle, din vasfını yitirmiş bir değerler sistemidir ve içinde bulunduğu düzenin doğrularını içselleştirmiştir. Fertler açısından bakıldığında ise giderek silikleşen kişiliği muhafaza etmenin yolu inanmaktan geçmektedir. Bu bakımdan dünyevileşen din, bir yandan modern dünyanın içinde yer alırken gerektiğinde dinin “kutsal kubbe”sinden faydalanmanın yolunu açmaktadır. Dünyevileşen din, dine karşı eleştirel ve tedirgin bir tavır sergiler. Dinin aklı aşan öğretilerinin insan aklının sınırlılığına işaret etmesi; modern dünyanın temel kabullerinden birini sarsmaktadır.Diğer taraftan dinin her an kamusal alana yansıma ve alternatif bir direniş merkezi olarak ortaya çıkma potansiyeli tedirginliğe sebep olmaktadır. Dünyevileşmiş fert dini yeniden şekillendirmeye, yeniden yorumlamaya ve kendi kabullerine uygun bir ayıklamaya tabi tutmaya çalışmaktadır. Dünyevileşen din, aslında modern insanın zihni parçalanmışlığının ve tutarsızlığının da bir göstergesidir. Tanrıyı öldürüp yerine geçmeye çalışırken bir yandan da yeni tanrılar icat eden modern insanın, dine inanma çabasının bile tanrıyı öldürme gayretine dönüşüdür. Bir rövanş, bir intikamdır bu.

İslam dünyasında dünyevileşen din, özellikle modernleşme yolundaki adımları katı bir sekülerizmle eş anlamlı gören yaklaşımların yansıması olarak ortaya çıkmaktadır. Din, kamusal alana dair ekonomi, hukuk, siyaset başta olmak üzere makro plandaki öğretilerinden soyutlanmakta ve bunların dinin bütüncüllüğü içindeki yeri göz ardı edilmektedir. Din, artık kabul edilemez ve modern yaşamla çatışma halinde bulunan kurallarından ve irrasyonel görülen unsurlarından arındırılmaya çalışılmaktadır. Bu yönüyle dünyevileşen din çoğu zaman reform taleplerini gündeme taşır ve reformdan beslenir. Din reforma tabi tutulmakta; yani yeni bir şekle bürünmektedir. Bu oluşumda öne çıkan kaygı öze sadık bir arındırma yapmak değil dini mevcut şartlara uydurmaktır. Belki de en çok üzerinde durulması gereken nokta dine yönelik görünürde topyekün bir reddedişe gidilmemesidir. Dine, sahip çıkıldığının gösterilmesi hususunda bir zorunluluk hissedildiği anlaşılmaktadır. Bu psikolojinin çözümlenmesi muhtemeldir ki dünyevileşen dinin altında yatan saikleri ve insan fıtratının mühim bir yönünü aydınlatacaktır.

b) İdeolojileşen Din

Dinin ideolojileşmesi onun bütüncüllüğünün istismarıdır. Toplumun ve ferdin yaşadığı buhranların çözümünün din olduğu doğru tespit edilmekte ancak bu tespit bir yanlışla neticelenebilmektedir. Din, artık çeşitli ideolojik kalıpların üzerine çekilen bir örtü olmaktan öte işlev taşımamaktadır. Din, kendisinden devlet sisteminin, ekonomi modelinin, hukuk ilkelerinin çıkarıldığı bir kaynağa indirgenmektedir. Neticede, parçacı yaklaşım yeniden kendini göstermekte ve bütüncüllüğünden soyutlanıp tarihselliğinden sıyrılan bazı dini kavramlar, üzerine kolaylıkla bir ideolojinin inşa edildiği temeller haline gelmektedir. Aslında ideolojik dinin savunucuları ya da dini ideolojileştirenler eleştirdikleri sekülerleşme eğilimiyle önemli ortak noktalara sahiptirler. Sonuçta her iki anlayış ta dini parçalara bölmekte, otoriteyi akla vermektedir. İdeolojileşen din, kendisinden tüm dertleri bir anda çözmesi beklenen bir sihirli formül haline gelmekte, cenneti dünyada arama çabası dünyevileşmenin bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır.

Din toplumu dönüştürür ve insanların o inanç ve emirlerle ilgili toplumsal beklentileri ve sorumlulukları vardır. Dinin ideolojileşmesi doğal ve fıtri olanın dışına çıkılarak ve son derece la-dini yani seküler kaygılarla dine bir misyon yüklenmesidir. İslam liberalizminden İslam sosyalizmine değin çeşitli eklektik ideolojik tanımlamaların ortaya atıldığı herkesin malumu. Bundan daha yaygın olanı ise aslında belli bir ideolojik kalıba olan yakınlık neticesinde bu ideolojik duruşun doğrularının dine söyletilmeye çalışılması ve bu ön kabullere dinden destek aranmasıdır. Neticede, birbirine taban tabana zıt ideolojiler İslam adı altında pazarlanabilmektedir. Shayegan’ın tabiriyle ideoloji farklı uygarlıklar arasında “en iyi ithal edilen madde, iki dünya arasındaki karşılaşma noktası ve edindikleri takdirde Batı-dışı uygarlıkların tarihte hala bir rol oynayabilecekleri yegane düşünce biçimi haline gelmiştir.”16 İdeoloji aslında dine ve dini düşünceye karşı bir güvensizliğin ifadesidir. İdeoloji ilerlemeyi ve gelecekteki bir değişimi müjdelemektedir. Tüm ideolojiler gibi ideolojileşen din de basit bir reçete tarzında kitleleri ateşlendirmeye yönelen fikir ve slogan örgülerini dini kavramlar ve kıssalarla süsleyerek sunar. Fikrin savunulduğu toplumun özel şartlarına göre yorumlar değişir. Tağut bazen bir şahıstır bazen bir grup. O an zihinlerde yer etmesi istenen ikiliği anlamlandırabilmek için dini kavram ve referanslar rahatlıkla harcanır. Aslında pek çok noktada reddedilen karşıtla aynı düşünce alanı içinde yer alınmaktadır. Örneğin devlet anlayışı ve devletin toplumda üstleneceği rol modernitenin ulus-devlet modelinden hiç de farklı değildir. Sınıf, eşitlik, özgürlük, demokrasi, devrim başta olmak üzere çok sayıda kavram düşünce dünyasının çerçevesini çizmektedir. Bu aşamada “uyarlanan ve içerilen bu modern siyasi düşünce unsurlarının İslami terimlerle süslenmesi gerekir.”17 Aslında “gizli bağdaşmazlıkların bilincinde olunmadan, aynı zamanda hem modern hem arkaik, hem demokrat hem otoriter, hem dünyevi hem dinsel, hem zamanın ilerisinde hem de gerisinde olmak istenmektedir.”18 Sonuçta hem dini düşünce hem de ideolojik söylemler biçimsizleşmektedir.

c) Milli Din

Dinin algılanmasındaki bir diğer tahrip ve tahrif örneği ise milli din anlayışıdır. Milli din, bazen dini bir millete has kılma biçiminde tezahür eder. Dinin asli yorumunun bir millet tarafından temsil edildiği iddia edilir. Milli din, dinin millet kavramını güçlendirici bir öğe olarak kabul edilmesiyle de ortaya çıkabilir. Ulus-devletin doğuşunda çoğunlukla devlet aygıtının ulusu öncelemesi, kurucu eliti ulus oluşumu problemi ile karşı karşıya bırakmıştır. Ortak bir ulus bilincinin meydana getirilmesi ve devletin bu bağın korunmasında vazgeçilmez bir araç olarak sunulması gerekmekteydi. Ancak, böylesi bir kimlik tanımı alternatif kimlik tanımlarını ortadan kaldırmak ya da ehlileştirerek kendine tabi kılmak zorundaydı. Milli din böyle bir çerçevede ortaya çıktı.

Ulus-devlet bir yönüyle modernleşmenin simgesi, gereği ve taşıyıcısıdır. Modern devlet “kendi bilincinde olan, herşeyi bilen, bildiğini mutlak bilen ve sadece kendi bilincini bir arzu, irade ve bilgiyle aktaran akıldır, rasyonalitedir.”19 Tarihin amacının yerine getirilmesi görevi artık modern devletindir. Modern ulus-devlet rasyonel kurumlar eliyle örgütlenirken içinde kök saldığı toplumu da dönüştürmektedir. Modern devletin oluşturmaya çalıştığı ulus, modernliğin temel direklerindendir. Touraine’in ifadesiyle ulus, “modernliğin siyasal biçimidir çünkü geleneklerin, göreneklerin ve ayrıcalıkların yerine bütünleşmiş, aklın ilkelerinden esinlenen yasa tarafından yeniden yapılanmış ulusal bir uzamı koyar.”20 Modern ulus-devleti tarihteki öncüllerinden ayıran en önemli özellik kamusal alandan bireyin özel yaşamına değin hemen her sahanın biçimlendirilmesinde aldığı etkin roldür. Aslında modern ulus-devlet yepyeni bir paradigmanın siyasi yansımasıdır. Bu anlayış insan bedenlerinin uysallaştırılması, emeğin insanın değerine eşitlenmesi, zaman ve mekan kullanımı, kültürün popülerleştirilmesi, zevklerin ve anlayışların tekdüzeleşmesi, muhalif söylemlerin dahi ifade tarzı başta olmak üzere kontrol altına alınması, baskı ve otoritenin günlük yaşam pratikleri içine gizlenmesi, insanlara sahte bir güç hissinin kazandırılması gibi hususlar başta olmak üzere topyekün bir dönüşümü ifade etmektedir. Modern toplumda devlet, geçmiş yüzyılların tanrı-kral anlayışının mekanikleşmiş tanrı-devlet haline gelişidir. Bu yönüyle modern devlet, din başta olmak üzere gücünü sınırlayabilecek alternatif güç odaklarını ve kimlik tanımlarını kendisine tehdit olarak algılamaktadır. Bu durumda dinin irrasyonel ve anti-modern kabul edilen öğretileri karşısında modern devlet birkaç tercih yapabilirdi. Dini yok etmeye çalışmak bu tercihlerden biriydi ve denendiği görüldü. Bunun pek de akıllıca bir yol olmadığını ve bu tür değişimin kısa bir sürede başarılamayacağını daha başlangıçta fark edenler ise daha farklı yöntemlerde karar kıldılar.

Öncelikle dinin kamusal alandan dışlanması gündeme geldi. Dinin, toplumsal yaşama dair en basit müdahalesi bile modern devletin hükümranlık hakkına bir tecavüz sayılmaktaydı. İslam söz konusu olduğunda ise İslam’ın bütüncüllüğü ve tarih boyunca İslam’dan siyasi teorilerin çıkarıldığını bilen idareciler daha da temkinli davranma zorunluluğunu hissediyorlardı. Yapılması hedeflenen şey, dinin yeni bir şekle sokulması, “re-form”a tabi tutulması idi. Bu noktada hemen bir hususa değinmekte fayda var. Genellikle yaygın bir görüşe dayanılarak Türkiye özelinde Cumhuriyeti kuran elitin dini kişisel alanın meselesi haline getirmeye çalıştığı ve temel olarak dini kamusal alandan sürüp çıkarma hedefini güttükleri iddia edilir. Bence modernleşmeyi nihai hedef olarak kabullenen ve insanlık tarihini lineer bir gelişme çizgisi halinde rasyonalitenin seyri olarak algılayanlar açısından dinin kişisel alanda etkin olması belki de kamusal alandan etkin olmasından çok daha tehlikelidir. Çünkü, modern ulus-devlet, yukarıda da belirttiğim gibi, topyekün bir paradigmanın ve yeni bir dünya düzeninin siyasal alandaki yansımasıdır. Modern ulus-devletin vatandaşı, aynı zamanda kapitalist dünya sisteminin bir yerlerinde büyük bir makinenin küçük dişlisi olarak da olsa belli bir görevi ifa etmekle ve buna uygun bir yaşam tarzı sürmekle, buna uygun bir bilinç geliştirmekle, buna uygun giyinip, buna uygun düşünmekle mükelleftir. Kısacası, “kamusal alana yansımasın da ne olursa olsun, nasıl ve neye inanılırsa inanılsın” anlayışı modern ulus-devletin varlık sebebine ve mentalitesine aykırıdır. Bu bakımdan milli din, dini dönüştürme, onu irrasyonel kabul edilen unsurlarından temizleme, birey açısından dini, kimliğinin herhangi bir parçası haline getirme çabasıdır. Bu dini anlayışa sahip bireyler ulus-devletin arzuladığı ve ihtiyaç duyduğu bireylerdir.

İslam dünyasında sekülerleşme yönünde keskin dönüşümlerden birini yaşayan ve halihazırda İslam dünyasının en modern parçası kabul edilen Türkiye’de de milli dinin oluşumu modernleştirmeci, misyoner tavrın en değer verdiği projelerinden birisiydi. Cumhuriyet ideolojisi her ne kadar sekülerleşmeyi ve Batılılaşmayı merkeze alsa da dinin topyekün inkarına gitmedi. Bu, dinin toplumdaki gücünün farkında olunmasından kaynaklanıyordu. Diğer taraftan kimlik politikasında din yerini almakta idi. Cumhuriyetin vatandaşı tüm diğer özelliklerinin yanında Müslümandı. Ancak bu reforma tabi tutulmuş bir milli din idi ve temelinde dinin içinin boşaltılması hedefleniyordu. Kurucu elit için din, diğer sosyal öğeler gibi sekülerleştirilmesi gerekli ve mümkün bir unsur idi. Amaç dini “makul” hale getirmekti. Dini inançlardaki irrasyonel öğeler temizlenecekti. Bu anlamda ortaya çıkarılmaya çalışılan şey yukarıda değindiğimiz tipte, ulus-devletin belirlediği bir dindi. Bununla birlikte Türkiye örneğinde kurucu elitin dinde reform çabalarının bir süreklilik arz etmediği ve değişik devrelerden geçtiği görülmektedir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında camilerde müzik eşliğinde kilise sıralarına benzer bir düzen içinde ayin yapmayı öneren, ibadet dilini millileştirmeye çalışan eğilimlerin varlığı biliniyor. Bununla birlikte topyekün din anlayışını eleştirenler, dini kabul etmekle birlikte İslam’ı modern dünyada kabul edilemez bulanlar olduğu da malum.21 Ancak, genel olarak dinin Türk toplumunda geleneksel olarak da olsa bir yer işgal ettiği ve buna karşı doğrudan bir saldırının yoğun tepkiyle karşılaşabileceği ve bunun tüm inkılap çabalarını yarıda bırakabileceği düşüncesi hakimdi. Bu durumda, tercih reforma tabi tutulmuş bir din ortaya koymak yönünde kullanıldı. Özetle Türk Aydınlanmacıları “Reformasyon’un dini makul bir ‘doğal din’—veya ‘genel olarak Tanrı’ inancı, Deizm—olarak yeniden kurmasından, işlevsel bir kurum haline getirmesinden etkilenmişlerdi.”22 Yeni bir anlayış ve aslında yeni bir din yorumu hedefleniyordu. İçi boşaltılmış, ehlileştirilmiş, sekülerleştirilmiş bir din. Takip eden yıllarda siyasi kaygılar da işin içine girince bu politikada bazı değişikliklere gidildi. 1980 sonrasında Türk-İslam sentezi ile bu sefer, dinden insanları devlete itaate ve anarşiden uzak durmaya sevk edebilecek bir güç olarak faydalanılmaya çalışıldı. Bu çabaların önemli ölçüde başarılı olduğunu kabul etmek gerekiyor. Din anlayışı konusunda belli bir tekelin insanların zihninde kurulduğu söylenebilir. Ancak buna rağmen alternatif yorumların gündeme geldiği ve İslam’ın tüm ehlileştirme çabalarına rağmen Cumhuriyet tarihi boyunca alternatif söylemlere kaynaklık ettiği gerçeği ile yüz yüzeyiz. Dini söylemin gücünü bir ölçüde korumasında Cumhuriyet’in merkezi değerler katındaki başarısızlığı Kemalizm’in güçlü ve derin felsefi temellerinin olmayışı etkili oldu.23 Topluma alternatif bir dünya görüşünün kazandırılamaması dinin etkisinin kırılması projesinin tamamen gerçekleşmesini önledi.

Milli din kategorisi içinde bir başka tahrip ve tahrif örneği ise dinin bir millete has kılınması ve dinin temsilinin bir milletin tekeline alınmaya çalışılmasıdır. Aslında bu tarz bir milli din anlayışı, milliyetçiliğin bir türevi olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada sorun yine modernleşmeci yaklaşımın dini algılama biçiminde yatmaktadır. Milliyetçilik gibi modern bir ideoloji, temelinde seküler öğeler taşımakta ve milletin varlığını bağımsız bir milli devlete endekslemesi sebebiyle dine karşı ikircikli bir konum almaktadır. İnsanın varlığını kavim perspektifinden algılayan bir anlayış açısından din, ancak milliyet düşüncesini destekleyebilecek bir öğedir ve milleti var eden unsurlardan “yalnızca birisi”dir. Burada özelikle İslam’ın insan topluluklarına, din temelinde yaklaşması, inananları ümmet gibi ulus-üstü bir kavramla ifadelendirmesi milliyetçilik açısından bazı tehditler taşımaktadır. Bu sebeple bazı öğelerinden soyutlanmış ya da bazı yönleri göz ardı edilmiş din, milliyet fikrini destekleyen bir unsur olarak sunulmuştur. Milli din anlayışı bu versiyonuyla devleti aşıp halk bazında da taraftar bulabilmektedir. Türkiye özelinde son yıllarda yaşanan Türk Müslümanlığı tartışmaları aslında ehlileştirilemeyen bir dinin, millet ile sınırlandırılması ve o milletin ihtiyaçlarına cevap verebilecek hale getirilmesi talebini içermektedir. Özellikle dini söylemlerin sıkı bir baskı altına alındığı bir devrede İslami camiadan bazı kişi ve grupların Türk Müslümanlığı’nı dinin en iyi ve sağlam algılaması olarak sunmaları; Türkiye’yi dinin en rahat yaşandığı ve en doğru anlaşıldığı ülke olarak ilan etmeleri aslında temelinde dini bir söyleme tam olarak tutunamamış ve hemen her zaman muhafazakar-milliyetçi bir yaklaşımı içinde taşımış insanların dinin özünü tahribe kadar varabilecek yanlış algılamalarının bir sonucudur.

d) Gelenekleşen Din

Dini anlayışta tahrifin bir başka biçimi ise dinin gelenekleşmesi-geleneğin dinleşmesi olarak ortaya çıkar. Gelenekleşen din anlayışı, gelenek ve modernleşme arasında kesin bir ayrımı öngörür. Bir noktada bir şeyler kopmuştur. Bu kopuş, birbirini takip eden iki dönem biçiminde gerçekleşir. Gelenekleşen din anlayışı dinin yorumlanması ve yaşanmasında dinin, kendince tanımladığı bir klasik dönemdeki şeklini esas alır. Bu yorum ve pratikler dinin özünü yansıtmada en yetkin yaklaşımlar kabul edilir. Bir bakıma geleneğin ve geleneksel yorumların neredeyse dinin özü gibi algılanması söz konusudur. Bu anlayışın problemli taraflarından birisi dini, kendisiyle ilgili tüm yorum ve yaklaşımların gelişmesini tamamladığı bir değerler ve inançlar bütünü olarak görmesidir. Din, yaşayan ve yaşanan bir süreç olmaktan çıkmıştır. Dini pratiklerin aldığı formlar, içerdikleri özden çok daha değerli ve kendi içinde tek başına anlamlı unsurlar kabul edilmektedir. Gelenekleşen din, insan aklının vahiy karşısında varabileceği zirveye tarihte bir yerlerde zaten varmış olduğunu ve bundan sonra yaşananların ancak bu söylenenlere düşülecek notlardan ibaret kalmaya mahkum olduğunu varsayar. Bu yaklaşım bir yönüyle zihin tembelliğini yansıtmaktadır. Düşünmek, bir şeylerin izini sürmek ve üretmek çabayla, sıkıntıyla eş anlamlıdır çoğu zaman. Mesele bir de kendi değerleriyle önemli zıtlıklar içeren bir çağda kendi değerlerini haykırma meselesi ise ciddi bir zihin tecrübesine ve inşa gayretine dayanmaya mecbur tecdidden kaçışı anlamak çok da zor olmasa gerek.

Gelenekleşen din bir yanıyla dengeyi kuramamak ve itidalden uzaklaşmaktır. Gelenekleşen dinin etkisiyle insanlar, dinin tarihsel süreç içerisinde aldığı görünümleri en ufak detayına kadar bir kolleksiyoncu titizliğiyle korumayı dinin kendisi saymakta; diğer taraftan da sorumluluk yüklenmekten kaçışın verdiği yükü bu kutsama yoluyla hafifletmeye ve kendilerini avutmaya çalışmaktadırlar. Gelenekleşen din, birçok tarihsel pratiği, özünü ve ruhunu kavramaya yanaşmaksızın taklit etmenin ve bu konularda en ufak bir farklılığı adeta iman meselesi haline getirmenin adıdır. Gelenekleşen din, örnek almakla taklit etmek arasındaki farkı ve bu ikisini ayıran çizginin insanın iman başta olmak üzere tüm mükellefiyetlerinin temelini oluşturan akla ve bilince dayandığını fark edememektedir.

Eziklik duygusu beraberinde içe kapanmayı getirmekte, bu da geleneksel din anlayışını kuvvetlendirmektedir. Gerçekten de kendi dinamikleri ile gelişip serpilmekte olan toplumlar giderek dış etkilere daha açık hale geldi. Bu durumda kendini ötekine nispetle tanımlama çabası bu toplumların “ben” algılamalarını da önemli ölçüde etkiledi. “Ben” artık kendi özellikleri ile değil “öteki” gibi olmayan ve ötekinden tamamen farklı olan (ya da olduğu varsayılan) yönleriyle vardı. Bu anlamda gelenekleşen din, dini düşüncenin gelişiminde bir kırılma noktasını esas almaktadır. Ötekinin nüfuz sahasına girinceye değin geçen dönem, saf “ben”in kök saldığı ve kendini ortaya koyduğu dönem kabul edilmektedir. Bu kırılma yaklaşımı bir yönüyle dini artık yaşamayan ancak tekrarlanılan bir tarihsel tecrübe derecesine indirgemektedir. Oysa, din özü itibariyle zaman ve mekanın sınırlarını aşmakta ve tüm farklılıklarına rağmen her devire ve akıl sahibi herkese hitap etmektedir. Din modern çağda da takipçileri için yol göstericidir. Burada yapılan yanlışların başında dini düşünceye dair yorumlarda tekelci ve alternatiflere kapalı bir bakışın hakim olması gelmektedir. Yorumun din demek olmadığını ve insan zihninin geçirdiği aşamaların ve edinilen tecrübelerin ışığında insanların vahiyden alacakları derslerin farklılaşıp zenginleşebileceği ve insan zihninin vahyi tam olarak hiçbir zaman kuşatamayacağı anlaşılamamaktadır.

IV. İnşa ve İhya Çabası Olarak Tecdid

Dinin aslında olmayanları dinden saymak, dinden olanları reddetmek ya da dine zarar verici tarzda tevillerde bulunmak, dine ihtiyaçları ve şahsi kabulleri referans alarak yeni bir form vermeye çalışmak, dini aklın kabul etmediklerini içermeyen rasyonel bir kategori saymak, dini akla yer vermeyen bir imanın nesnesi kabul etmek başta olmak üzere değişik adlar, farklı argümanlar ve programlarla ortaya çıkan tahrip, tahrif ve reformun sebepleri üzerinde durduktan sonra değinilmesi gereken husus bunlar karşısında tecdidin ne anlam ifade ettiği ve İslami düşüncenin ihyasında tecdidin hangi aşamalardan geçerek gerçekleşebileceği meselesidir.

İslam’ın bir inanç sistemi ve medeniyet kaynağı olarak gücünün dayandığı özelliklerinden birisi İslam’ın insanlara yeni bir idrak sunması ve bu varlık şuurunu hayatın her sahasına yaymasıdır. İslam’ın insana kazandırdığı kulluk bilinci, insanın kendisini ve varlığı anlamlandırmada karşılaşabileceği en kapsamlı ve doyurucu şuur halidir. Bu bilinç kendi varlığının ve eylemlerinin ilahi bir sebebe dayanmakta olduğuna insanın iman etmesi ve kendisine sunulan hayat programına riayet etme yolunda çaba göstermesi demektir. Bu bilinçle yaşanan hayatlar neticede akıl ve hissin uyumunu, aşkın bir varlığa teslimiyetin ve varlığına anlam kazandırmanın huzurunu bireye tattırmaktadır. Fertlerin bu inancı, hayatlarına tatbik etmeleri toplumsal planda inançla paralel yapılanmaların ortaya çıkmasının yolunu açar. Bu bir yönüyle zarurettir ve zorlamadan uzak tabii bir insiyakla oluşur. Hemen belirtmek gerekir ki bu yapılar ve kurallar sadece inancın birebir adlandırdığı ya da Resul’ün tatbik ettiği uygulamalarla sınırlı değildir. Mesele bilincin ve ruh halinin değişik yer ve şartlarda bu bilince uygun, inancın kemal derecesinde yaşanabilmesi için gerek duyulan şartları meydana getirmesi ya da aramasıdır. Medeniyet bunalımları, kimlik krizleri inanç, bilgi, şuur, değer gibi kritik olguların insan toplumlarında bahsi geçen uygun kurumlaşmayı ve yapılaşmayı sağlayamadığı ya da mevcut yapılarla uyumsuz olduğu zamanlarda ortaya çıkmaktadır. Ancak burada şu noktanın üzerinde önemle durmakta fayda var. İslam her zaman ve şartın dinidir ve her devirde yaşamakta, yaşanmaktadır. Elbette ki kendi değerleriyle uygun bir yapıda İslam’ın yaşanması en mükemmel sonucu doğurabilecek ve fert-toplum, inanç-medeniyet arasındaki gerilimleri azaltabilecek bir durumdur. Ancak dikkat edilmesi gereken husus, her ne kadar yapı ve kurumların bilinç oluşumu üzerinde önemli tesirleri olsa da, idrakin yapısallaşmayı öncelediğidir. Bu anlamda tüm vurgusunu yapılar üzerine kuran bir söylem aradaki ilişkiyi net olarak yakalayamamaktadır. Bu tür yaklaşımlar sonuçta her şeyi altüst etmekte ve İslami yaşantıyı “şu an olan gibi olmayan” tanımına sıkıştırmaktadır. Bir diğer muhtemel sonuç ise eskiye ait kurumların özü ve ortaya çıkış şartları dikkate alınmaksızın sırf şekli olarak korunmalarının dinin en temel meselesi haline getirilmesidir. Oysa mesele dini sahih bir biçimde algılayan Müslüman idrakinin hayatın her sahasında bir akış içerisinde yaşantısını sürdürürken bu idrakle en mükemmele doğru arayışını koruması ve uygun formlar içerisinde dinin özünü yaşama çabasına yönelmesidir. Bu çaba ancak İslam inancının temellerinin sahih bir biçimde kavranıp yaşanmasıyla ve İslam’ın insanlara sunduğu mesajın her sahadaki yansımalarının keşfiyle mümkündür.

Dini anlayışın yenilenmesi ve bahsi geçen sapmaların etkilerinin kırılabilmesi için öncelikle İslam’ın temel kaynaklarına olan halihazırdaki uzaklığın ve ilgisizliğin aşılması gerekmektedir. İslam’ın ve İslam medeniyetinin temeli Kur’andır, vahiydir. Vahiy akıl sahibi tüm insanları teklife ve tebliğe muhatap kabul etmektedir. Bu yönüyle Kur’an bir yandan insan zihninin sırlarını keşfetmekte sonuna ulaşamayacağı bir derinliği diğer taraftan dağdaki ümmi çobana değin herkese bir şeyler katabilme ve onlara idrak kazandırabilme gücünü taşıyan bir mesaja sahiptir. Vahiy anlaşılmak ve anlaşıldığı yönüyle hayata tatbik edilmek için vardır. İslam toplumlarında yaşanan taklidin ve sahih dinden uzak düşen sapmaların temelinde vahyin bu özelliğinin göz ardı edilmesi ve vahyin hayatın dışına atılarak ahistorik bir kategori haline getirilmesi vardır. Kendisini vahye muhatap kabul etmeme, vahyin ne dediğini merak etmeme, önemsememe hastalığı İslam dünyasında önemli bir sorun teşkil etmektedir. Bir yönüyle kitleler dinden giderek uzaklaşırken diğer taraftan başkaları dine saygı ve dini muhafaza adı altında vahyi sadece başkalarından öğrenme, vahyi herkes tarafından anlaşılamayacak kadar “esrarlı” bir ilahi işaretler kitabı haline getirme yanlışına düşmüşlerdir. Oysa İslam bağlılarını vahye istisnasız muhatap kabul etmektedir ve Kur’an insanları akletmeye davet eden çok sayıda ilahi çağrıya sahiptir. Tecdid öncelikle inananları Kur’an ile buluşturma çabasına yönelmelidir. Kur’an’ın İslam dünyasında temel kaynağı teşkil ettiği fikri zihinlerde yer etmelidir. Kur’an’ın anlaşılmaya çalışılması ve tecdid çabalarında merkeze oturması İslam dünyasında bir özgüven oluşmasının da ön şartlarındandır. Çünkü Kur’an İslam medeniyetinin temeli olarak insanlığa son derece sağlam bir varlık anlayışı ve ontolojik şuur sunmuştur. Bu şuuru yansıtan Kur’ani kavramların anlaşılması İslam dünyasında yaşanan bazı düşünce problemlerinin de çözümünü beraberinde getirecektir. Örneğin vahyin insanları akletmeye çağıran mesajı, dini taklit sınırında anlamaya çalışan ve her tür fikri yeniliği sapkınlık olarak algılamaya müsait bir dünya görüşünü temellerinden sarsacaktır.

Bunlarla birlikte İslam dünyasında bilgiye, bilgi üretimine dair bir sorgulamanın oluşması ve İslami ilimlerin şu andaki konumlarının ne olabileceğinin gözden geçirilmesi gerekmektedir. Bir zamanlar İslam toplumlarının tabii seyri içinde ortaya çıkan hadis, tefsir, kelam gibi ilimlerin bugün artık sadece bir tekrar ve taklit halini almış olmasının sebepleri üzerinde durmak gerekir. İnsanlığın halen her zaman olduğu gibi vahye muhatap ve muhtaç olduğu düşünülürse Müslümanların mevcut şartlarda kendilerini ve dünyayı anlamalarına ve anlamlandırmalarına rehberlik edecek bu ilimleri canlandırmaları gereklidir. Bilgi anlayışı başta alem tasavvuru olmak üzere varlığa dair köklü bir paradigmanın yansıması olarak ortaya çıkar. İslam’ın bilgi anlayışı da insanın bilgiye ulaşma gücünü reddetmeyen ancak bilginin hakikatini de yine İlahi Güç’te gören bir hiyerarşinin eseridir. İslam toplumlarında bilgi ve ilim kavramlarında yaşanan değişim günümüzdeki zihin problemlerinin ve bilgi üretiminde yaşanan kısırlığın önemli sebepleri arasındadır. İslam dünyası kendi mecraını bulabilmek ve sahih bir anlayışla İslam’ı hayatına hakim kılmak istiyorsa kendi bilgisini vahyin ışığında üretebilmek ve kendisini yenileyebilmek mecburiyetindedir. Bu noktada dengeli bir biçimde mevcut bilme çeşitlerini tanıyan ve kendi çabasında vahyi esas alan ilmi önderliğin oluşması önemli bir atılım olacaktır. İslami düşüncenin ihyasında bu önderliğin bir kadro halinde çalışmasının kritik rol oynaması muhtemeldir. İslam’ın sunduğu mesajın anlaşılması ve günlük pratiklere aktarılması hususunda bu önderliğin sağlayacağı en büyük katkı hazır veriler ve programlar sunmak değil İslami düşüncede bir şeyler üretme ve insanlığa İslam mesajını aktarma çabasına yönelik ciddi bir tartışma platformunun oluşturulması olacaktır. Böylesi bir yaklaşım ayrıca vahiy karşısında yapılacak beşeri yorumların vahyi tam olarak yansıtmasının mümkün olmadığının ve ne kadar yetkin kişiler tarafından ortaya konulursa konulsun yenilenmeye ve eleştirilmeye açık olduğunun da gösterilmesi gibi önemli bir işi yerine getirecektir.

V. Son/Uç Değil

Bir tel kopar ve bütün ahenk bozulur; ama sonsuza kadar değil. Bu anlamda yaşananlar bir son uç değil. Tarih yapılmaya ve yaşanmaya devam ediyor. İslam toplumları her şeyden önce İslami düşüncenin ihyası ile insanlığa hala bir şeyler teklif edebilme gücüne ve belki de hepsinden önemlisi sorumluluğuna sahiptirler. Bu sorumluluk basit bir ideolojik misyon ya da güce tapan ütopik bir evrensel dönüşüm çabası değil vahyi bilincin insana kazandırdığı var olma şuurunun gereğidir. Bunun yolu da her tür tahriften uzak bir anlayışa ulaşabilmek için dinin algılanmasıyla ilgili sapmaların ortadan kaldırılmasına yönelik bir tecdid çabasından geçmektedir. Yalnız İslam topluluklarına değil genel olarak dünyaya baktığımızda karşılaştığımız manzara bu mükellefiyetin tüm insanlık açısından ne kadar önem taşıdığını rahatlıkla tespit edebiliriz. Bugün insanlar insani özden son derece uzak bir dünyada dinin öğretilerinden oldukça kopuk, hatta habersiz yaşamaktalar. Ülkeler ve ülke içinde farklı gruplar arasında görülen adaletsiz gelir dağılımı, geri kalmış ülkelerde pek çok insanı ölümle karşı karşıya bırakan açlık ve sefalet, sömürü, savaşlar, insanı üretim ve tüketim arasında fasit bir dairede yaşamaya mahkum eden ve insanın değerini emeğine eşitleyen ekonomik anlayış, insan bedenini sömüren ve kazanç için en kutsal şeyleri bile ayağa düşüren kokuşmuşluk ... Bunlar acı gelse de bugünün dünyasının gerçekleri. İnsani özden, insanca yaşama şartlarından gitgide uzaklaşan ve apaçık bir bunalım içerisinde aklını kullanmaksızın hayat sürdüren yığınlar vahyin mesajına muhtaçtırlar. İslam dünyası da kendi değerleriyle arasına koyduğu engelleri aşmak ve kazandığı sahih inanç idrakini yaymak zorundadır. Tecdid, bu anlamda yalnız bakışların değil topyekün idraklerin de yenilenmesidir. Tecdid, tarihin yol ayrımlarının birinde kendini yenileme ve insanlığa bir şeyler verebilme gücünü İslam dünyasına kazandırabilecektir.

Dipnotlar

* Özel, İsmet. (1996) Ve’l-Asr. İstanbul: Şule Yayınları. s.30.

1. Huntington, Samuel P. (1987) “The Goals of Development” Weiner, Myron ve Samuel P. Huntington (eds.) Understanding Political Development. Boston: Little Brown. s. 3.

2. Shayegan, Daryush. (1993) Yaralı Bilinç. İstanbul: Metis Yayınları. s. 11.

3. İslamoğlu, Mustafa. (1998) Yahudileşme Temayülü. İstanbul: Denge Yayınları. s. 248.

4. a.g.e. s.248.

5. Şeriati, Ali. (1996) Ümmet ve İmamet. Ankara: Fecr Yayınevi. S. 80.

6. Bu konuda son derece doyurucu bir çalışma için bkz. İslamoğlu, Mustafa. (2000) Üç Muhammed. İstanbul: Denge Yayınları.

7. İslam dünyasıyla ilgili temel kabullerden birisi Batı-Doğu, Batı-İslam ikiliği ve karşıtlığıdır. Ben bunun belki tarihin bir devresinde haklı bir kategorileştirme olduğunu kabul etmekle birlikte gerçeğin tamamını yansıtmadığı ve algılama yanlışlarına yol açtığı kanaatindeyim. Bu sebeple Batı, Batı medeniyeti gibi kavramlar yerine modern dünya medeniyeti demeyi tercih ediyorum. Çünkü İslam toplumlarında tartışılan ve bir problem olarak yaşanan şey halihazırda modern ve dünyaya ait (dünyevi) olan ve bir yönüyle dünyaya yayılmış bulunan bir medeniyettir. “Modern dünya medeniyeti” tanımı bana göre İslam toplumlarının bugün yaşadıkları ve problematize ettikleri şeyi daha kapsamlı bir biçimde ifade etmektedir: modern, dünyaya yayılmış, dünya-merkezli, dünyevi.

8. Touraine, Alain. a.g.e. s. 238.

9. Bayart, Jean-François. (1999) Kimlik Yanılsaması. İstanbul: Metis Yayınları. s. 22.

10. Cohen, Anthony P. ( 1999) Topluluğun Simgesel Kuruluşu. Ankara: Dost Yayınları. s. 131

11. a.g.e. s.131.

12. Robertson, Roland. (1995) “Glocalization: Time-Space and Homogeneity and Heterogeneity”. Mike Featherstone, Scott Lash ve Roland Robertson (eds.) Global Modernities. California: Sage Publications içinde.

13. a.g.e. s.40.

14. Bu konuda örnek bir çalışma için bkz. Friedman, Jonathan. “Global System, Globalization and The Parameters of Modernity”. a.g.e. s. 69-90.

15. Rum/32

16. Shayegan, Daryush. a.g.e. s.155.

17. Zubaida, Sami. (1994) İslam, Halk ve Devlet. İstanbul: İletişim Yayınları. s.49.

18. Shayegan, Daryush. a.g.e. s. 30.

19. Bulaç, Ali. (1995) Modern Ulus Devlet. İstanbul: İz Yayıncılık. s. 45.

20. Touraine, Alain. (2000) Modernliğin Eleştirisi. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. s. 155.

21. Dilipak, Abdurrahman. (1988) Bir Başka Açıdan Kemalizm. İstanbul: Beyan Yayınları. s. 242-244.

22. Bora, Tanıl. (1999) Türk Sağı’nın Üç Hali. İstanbul: Birikim Yayınları. s. 119.

23. Mardin, Şerif. (1995) Türkiye’de Din ve Siyaset. İstanbul: İletişim Yayınları. s. 243.

Yukarı