2893765 . Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 5616

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.yeniasyakitap.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2003 
 Medeniyet
 KÖPRÜ / Bahar 99 
 Türk Müslümanlığı


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İslam’ın Yeniden Yorumlanması
Kış 2001   [ 73. Sayı ]


Din-Devlet İlişkisi Yönünden Meclis İradesinin Üstünlüğü Meselesi

Nuri Çakır

Bu makalede, demokrasiyi algılama biçimi ile ilgili olarak, Said Nursi ve çağdaşlarından bugüne kadar süregelen bir tartışmayı1 ortaya koyacağız.

“Meşrutiyet2 hakimiyet-i millet” olduğuna göre millet adına son söz halkta ve onun meşru temsilcilerindedir. Anayasa ve kanun yapma—değiştirme—yetkisi de onlara aittir. Çoğunluğu Müslümanlardan oluşan bir ülkede (İslam memleketinde), yasama meclisinin ya da referandum sonucu bizzat halkın, dinin temel kurallarına aykırı kanun kabul etmesi ihtimali—teorik de olsa—vardır. Bu durumda şeriata aykırı kanunun geçerliliği tartışılabilir mi? Eğer tartışılabilecekse kim ya da kimler tarafından ve hangi yöntemle karara bağlanacaktır? Diğer ifadeyle, demokraside meclisin denetlenmesi ve yasama yetkisinin herhangi bir sebeple sınırlandırılabilmesi mümkün müdür?

Said Nursi’nin bu konularda görüş açıklarken sıklıkla zikrettiği temel mürekkep kavram durumundaki “meşrutiyet-i meşrua”da meşrutiyetin tamlaması olarak kullanılan “meşruti rejimin meşruiyeti” şartı; (demokrasinin şeriata uygunluğu), böyle bir sınırı mı ifade etmektedir? Meclisin iradesinin (kanunların), başka bir kişi ya da heyet tarafından, şeriata aykırılık ihtimali nedeniyle (dine uygunluk yönünden) denetlenmesi halinde, üstün gücün mecliste olduğundan söz edilebilir mi?

Bu soruları cevaplandırabilmek için, meşrutiyette (demokraside)3 hakimiyetin kim tarafından, nasıl kullanıldığı ve bunun sınırının nerede başlayıp nerede bittiği sorusunu, özellikle din devleti veya devletin dinle ilişkisi yönlerinden ele alarak cevaplandıracağız. Ayrıca, sonuca ulaşmakta yardımcı olacağına inandığımız bir mukayese oluşturmak üzere, anayasalarda değişmez ilkelerin bulunmasının demokrasi ile ilgisi üzerinde de duracağız.4 Sosyal bilimler alanında ortak (tekil) tanımı bulunmayan kavramları kullanarak problem çözmenin zorluğunu aşmak için bir çözüm olmak üzere, öncelikle, kullanacağımız kavramları tanımlayacağız.

Temel Kavramlar

Dine dayalı devlet (Din devleti-Teokratik devlet): Laik devletin alternatifi olan ve bir dinin kurallarını; uyulması zorunlu, değişmez temel ilkeler, olarak kabul eden devlet.

İdeolojik devlet: Teknik devletin alternatifi olan ve bir ideolojiyi; uyulması zorunlu, değişmez temel fikirler olarak kabul eden devlet.

Laik devlet: Ekonomik, sosyal ve hukuki alanda, herhangi bir dinin kurallarından doğrudan doğruya etkilenmeksizin (etkilenmek zorunda kalmaksızın), serbestçe düzenlemeler yapabilen devlet.

Teknik devlet: Politik (ideolojik) devletin, yani polis devletinin (l’etat politique) alternatifi olan; bireylerin (ve özellikle kendi vatandaşlarının) hizmetini görürken ve bu amaçla kurallar koyarken; din, ırk, fikir ve yaşayış biçimi farklılıkları ile ilgilenmeksizin, bütün bireylere eşit muamele eden devlet.

Demokratik devlet: Her tür müstebit (totaliter) devletin alternatifi olarak, hakimiyetin, (yönetim ve denetim yetkisinin) çok partili serbest seçim esasına dayalı temsil sistemi ile belirlenmiş olan halk temsilcilerinin çoğunluğu eliyle ve dolayısıyla halk tarafından kullanıldığı devlet.

Sosyal devlet: Bir yandan komünist devletin sınırlı hürriyet, kolektif mülkiyet ve tek parti anlayışından uzak kalarak, diğer yandan liberal devletin sınırsız hürriyet (laissez faire, laissez passé-bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler) ve tam serbest piyasa ekonomisi anlayışının vahşi kapitalizme yol açan zararlarından uzak kalarak; özellikle sosyo-ekonomik alanda orta yolu tutan, zenginden alıp fakire veren “Robin Hood devleti.”

Hukuk devleti: Kanun hakimiyeti (kanunsuz suç ve kanunsuz ceza olmaz ilkesi) ile yetinmeyerek, kanunların hukuka uygunluğunu da arayan ve bunu gerçekleştirmeyi engelleyeceği düşüncesiyle bütün önyargılardan ve ideolojilerden uzak kalan, değişime açık olan ve tam adaleti hedef tutan devlet.

Cumhuriyet: Saltanat5 ya da kraliyet idaresinin karşıtı olarak, devlet tüzel kişisini başka devletlere karşı temsil eden birinci adamın (cumhur başkanı, devlet başkanı) serbest seçimlerle işbaşına geldiği devlet türü.

Soru 1. İslam Devleti6 ne demektir ya da devletin dini olur mu?

Din bir inanç ve yaşama biçimini ifade ettiğine göre, dindarlık (din sahibi olmak) sıfatı; aklı olan (inanabilen) ve yaşayan bir varlığa yani insana izafe edilebilecek bir sıfattır. Aynı biçimde dinsizlik (kafirlik) ya da münafıklık gibi kavramlar da sadece insanlar için geçerli kavramlardır. İslam dinine mensup olmanın ana sonucu öteki dünyada ödüllendirilmek ve bu dine mensup olmamanın sonucu da cezalandırılmak olduğuna göre, bir devletin Müslüman olması ya da kafir olması, yukarıdaki anlamıyla, algılanabilir bir sıfat değildir. Aksi halde cennette ve cehennemde insanlardan başka, devletlerin de ayrıca ödüllendirileceği ya da cezalandırılacağı bir katın bulunması gerekirdi.(!)7

O halde; İslam devleti, kafir devlet, din devleti, teokratik devlet, laik devlet gibi kavramlarla kastedilen şey; devletin dindarlığı-dinsizliği değil; devletin, hakimiyet kullananın zihninde (anayasal düzlemde) din karşısında takındığı tavır, yani bir yönden vatandaşlarının inanç ve ibadetlerine ve diğer yönden dinin devlet düzeni üzerindeki etkisine yaklaşımındaki farklılıktır.

Aşağıda bu yaklaşımı çeşitli ihtimaller yönünden ele alacağız.

Soru 2. Din ile ilişkisi yönünden devletler nasıl sınıflandırılabilir?

Devlet için, din konusu iki sebeple gündeme gelir: A. Vatandaşlarının inanç ve ibadet özgürlüğü ile dinî hizmetlerin düzenlenmesi yönünden ve B. devletin kurallarının ve uygulamalarının dinden etkilenmesi yönünden.

A. Vatandaşlarının dinî inançları ve ibadetleri ile ilgili olarak, temel hak ve hürriyetler kapsamında, devletin önünde üç ihtimal vardır: 1. Bu hürriyeti yasaklamak, 2. dinî düşünce ve uygulamaları sınırlamak (yönlendirmek) ya da 3. serbest bırakmak.

A. 1. İnanç ve ibadetleri (tümünü) yasaklayan devlet, dinsizliği ideoloji olarak kabul etmiş demektir (bazı komünist devletler gibi). Bu durumdaki devlete dinsiz devlet ya da dinsizlerin devleti denilebilir.

A. 2. Devlet bazı inançları ve bazı ibadetleri yasaklıyor buna karşılık diğer bazılarına izin veriyorsa, din tercihi (ayrımı) ya da sınırlandırması yapıyor demektir. Dinî düşünce ve uygulamaları yönlendiren (müdahale eden) devlet de bir yandan dini etkilerken, dinin yorumlanış biçimlerinden birini diğerine tercih etmek suretiyle, sonuç olarak, dinden etkilenen (dine dayanan) devlet haline gelmiş olur.

A. 3. Temel hak ve hürriyetleri evrensel değerler olarak kabul etmiş olan çağdaş devletler, inanç ve ibadet hürriyetine de yer vermektedirler. Bu tür devletler için de yine iki ihtimal vardır: 1. Vatandaşlarının inanç ve ibadetle ilgili kamusal taleplerini, sosyal devlet olmanın da gereği olarak, (dinî nitelik taşıyan kamu hizmetini) bizzat karşılamak8 ve bu amaçla kamusal teşkilat kurmak ya da 2. liberal devlet mantığı içinde hareket ederek, dinî hizmetleri sivil örgütlenmelere—cemaatlere—bırakmak.

Belirtelim ki demokratik devlet inanç ve ibadet hürriyetini tanır. Böylece, laik devlet de inanç ve ibadet hürriyetini tanır. Ancak bilinmelidir ki bir ülkede bireysel ve toplumsal alanda inanç ve ibadet özgürlüğünün var olup olmadığı, o ülkede hakim olan devletin demokratik ya da laik olması ile değil, doğrudan doğruya ve sadece, hangi temel hak ve hürriyetleri tanıdığı ile ilgilidir. O halde denilebilir ki inanç ve ibadet hürriyeti ile laiklik aynı şeyler değildir. Ancak laiklik varsa—devletin dinler karşısında tarafsız kalmasının zorunlu sonucu olarak—inanç ve ibadet hürriyeti de bulunacaktır. Buna karşılık, laikliği kabul etmeyen bir devlet de—devlete hakim olan dinin ya da ideolojinin başka dinlere yaklaşımındaki esnekliği nedeniyle—inanç ve ibadet hürriyetini tanıyor olabilir.

Nitekim Osmanlı devleti klasik anlamıyla demokratik ve laik bir devlet değilken (olmamasına karşılık) teb’asının din ve ibadet hürriyetini tanıyan bir devlet idi. Gerçekten 1876 Osmanlı Anayasası, bir yandan devletin ahkam-ı şer’iyyeye uyması gerektiğini (7. madde) ve devletin dininin İslam olduğunu (11. madde) düzenlerken; öte yandan, diğer dinlere mensup olanların inanç ve ibadet hürriyetinin de teminat altında olduğunu (11. maddenin devamı) ifade etmekteydi.

B. Hukuk, iktisat, eğitim gibi düzenleme alanlarında dinden etkilenip etkilenmemesi yönünden devletleri önce iki gruba ayırmak gerekir: 1. Dinden hiçbir biçimde etkilenmeyen devlet ve 2. Dinden etkilenen devlet

B. 1. Dinden hiçbir biçimde etkilenmeyen devlette; kamusal gücü kullanan, kural koyan ve uygulamayı yönlendiren kişi ya da kişiler, hiçbir dine mensup olmadıkları gibi vatandaşların dine mensup olup olmadıkları ile de ilgilenmezler. Temelinde—bir sebep ya da saik olarak—dinî yaklaşım bulunan bir kural koymazlar ya da uygulama yapmazlar. Bu tür bir devlet için de dinsiz devlet ya da dinsizlerin devleti nitelendirilmesi yapılabilir. Zira bu tür devlette yöneticiler genellikle baskıcıdır ve halkın dini talepleri konusunda da yasaklayıcı bir tavır içindedir (yukarıda A.1 ya da 2 grubu).

B. 2. Dinden etkilenen devlet bu etkiyi iki şekilde hisseder: 1. Doğrudan etkilenme ve 2. dolaylı etkilenme.

B.2.1. Bir devletin herhangi bir dinin kurallarından doğrudan etkilenmesi; bir dinin kurallarının, devletin kuralları ve uygulamaları için süzgeç oluşturması anlamına gelir ve bunun için öncelikle kural koyan, düzen kuran idarecilerin, bu etkiyi kabul etmesi gerekir. Bu ise—genellikle—idarecilerin bu dine bağlı olmalarından kaynaklanır. Diğer ifadeyle doğrudan etkilenmede; bir din, sadece halkın dini olduğu için değil, genellikle, idarecilerin dini olduğu için ön plana çıkar ve etkili olur.

Ancak şüphesiz ki; yine çoğunlukla, idareciler (sömürge idareleri hariç) halkın inandığı dine inanmaktadır. Dolayısıyla, yöneticilerin bir dini temel referans olarak almaları, halkın çoğunluğunun da memnun olduğu ya da en azından şikayet etmediği bir durum olarak görünür. Örneğin İran’da, dinî alanda yetkinliğine ve günahsızlığına inanılan Ayetullahlar, meclisin çıkardığı kanunları dine uygunluk yönünden denetlemek ve son sözü söylemek yetkisi ile donatılmışlardır. Aynı şekilde Osmanlı devletinde de padişah, kural koymadan ya da uygulama geliştirmeden önce, dine uygunluk yönünden Şeyhülislamın görüşünü almaktaydı.

Bu durumda devlet idaresi konusunda son söz, bir din adına karar veren kişi ya da kişilerdedir. Bu devlet türüne teokratik devlet denilebilir. Osmanlı devletinde Anayasalı sisteme geçildiğinde dahi hem padişah hem de meclisin İslam dinini temel referans olarak alması gerektiği kabul edilmişti. Ancak, bir yandan, meclisin kabul ettiği kanunların şer-i şerife uyup uymadığını denetleme yetkisine sahip olan başka bir kurumun—açıkça—öngörülmemesine karşılık, diğer yandan, 1909 değişikliğine9 kadar, meclisin kanun yapma faaliyetinin padişahın hakemliğinde ve ancak onun onayı ile cereyan etmesi nedeniyle, bu sistemi tam bir teokrasi olarak nitelendirmek mümkün görülmemektedir.

Dinden doğrudan etkilenen devlet, genellikle, aynı zamanda bu dinin bayraktarlığını da yapmaktadır. Fatih devletler diyebileceğimiz bu devletler, bir dini coğrafi alanda yaymak amacına yönelik düzen kurmakta, faaliyet göstermekte ve bazen savaşmaktadırlar. Özellikle bu uygulama, bir devletin—bir yandan inanç ve ibadet hürriyetini tanısa dahi diğer yandan—tam anlamıyla din devleti (din için devlet) haline dönüşmesine sebep olur.

Osmanlı devleti, çöküş dönemine kadar, i’la-yı Kelimetullah için cihat kavramını ön plana çıkaran bir fatih devlet idi. Bugün İslam ülkelerinde azınlıkta kalan çok küçük bazı fikir akımları hariç, hemen hemen bütün dinî yaklaşımlar, savaş ve fetih yoluyla din tebliğ etmenin (yaymanın) yöntem olarak yanlışlığı ya da en azından yerinde olmadığı yolunda bir görüş birliği içindedirler.

B.2.2. Devletin dinden etkilenmesinin ikinci biçimi, demokratik devletlerde görülen dolaylı etkilenmedir. Devletin bütün kurallarını, hakimiyetin sahibi olarak halkın temsilcileri koyar ve kural koyarken de kendi seçmeninin halkın taleplerini dikkate alır. Halkın ve temsilcilerinin bir dinden etkilenmesi (dindarlaşması) nisbetinde, kabul edilen kanunlar da dinden etkilenir.

Devleti etkileyen din, idarecilerin dini değil, idarecileri atayan ve denetleyen temsilcileri seçenlerin dini durumundadır. Zira demokraside seçenler ve seçilenler, tavanı; bunların koyduğu kuralları uygulamakla yükümlü olan yöneticiler ise tabanı oluşturmaktadır. Güç ve etki (hakimiyet) tavandan tabana (yukarıdan aşağıya) doğru sirayet etmektedir.

Belirtelim ki; demokrasinin gereği olan bu dolaylı etki, demokrasi askıya alınmadığı sürece, engellenemez. Ayrıca devletin dinden etkilenmiş olan kuralları ve uygulamaları dine değil doğrudan halka dayandığından, laiklik ilkesine de aykırı sayılmaz. Ülkemizde demokrasi ve laiklik çatışması, bu etki anlaşılamadığından ya da reddedildiğinden—tam da bu sebeple—patlak vermiş olup, sürüp gitmektedir. Oysa demokrasisi oturmuş ve gelişmiş ülkelerde, bu etki yadırganmadığı için, laiklik tartışmaları da çoktan gündemden kalkmış ve demokrasi hazmedilmiş bulunmaktadır.

Devletin dinden dolaylı biçimde etkilenmesini reddedenler, aslında, halkın dinî inançları ile aynı inanca ya da dinî hassasiyetleri ile aynı ölçüde hassasiyete sahip olmayan sivil ve askerî bürokratlardır. Halka rağmen halk için zihniyetinin bir sonucu olarak, dinî konularda halkın yanlış düşünebileceğini, halka güvenilmemesi gerektiğini savunmaktadırlar. Aslında gerçek sebep sadece bu olsa, bir yönden belki bir parça makul sayılabilecek olan bu itirazın arkasındaki gerçek sebep, inanmadıkları dine ya da kendilerinin de inandıkları dinin halk tarafından kabul edilen ve fakat kendilerinin beğenmedikleri algılama ve uygulama biçimine karşı bir ayak direme yani kötü niyettir.

Soru 3. Demokratik devlette Anayasanın gücü ve fonksiyonu nedir?

Demokratik devlet dini ve ideolojisi olmayan devlettir. Bu yönüyle demokratik devlet aynı zamanda—zorunlu olarak—laik ve teknik bir devlettir. Vatandaşlarına herhangi bir dini ya da ideolojiyi dayatmadığı gibi, vatandaşlarını ideolojilerine ya da dini inançlarına dayanarak sınıflandırmaz. Eğer aynı zamanda sosyal devlet ilkesini de benimsemiş ise, vatandaşın kamusal nitelik taşıyan ihtiyaç ve taleplerini, dinden kaynaklanıp kaynaklanmadığına bakmaksızın, bir kamu hizmeti olarak değerlendirir ve ekonomik gücü nisbetinde yerine getirmeye çalışır. Liberal bir devlet ise din hizmetlerini de cemaatlere bırakır.

Demokratik devlet (Türkiye Cumhuriyeti devletinin yürütme ve yargı organları) kamu hizmetini ifa ederken, halkın temsilcileri (Türkiye Milletinin Meclisi) tarafından belirlenmiş kurallara uygun hareket eder. Bu kuralları belirleme yetkisi de sadece halka—temsilcilerine—aittir.

Kurallar bir hiyerarşi (ast-üst ilişkisi) içerisindedir. Yasama organı tarafından kabul edilen ve ayrıntıyı düzenleyen kanunlar, yine yasama organı tarafından—bizzat ya da değiştirilmeyerek zımnen—kabul edilmiş olan ve temel metin durumunda bulunan anayasaya (kanun-u esasi-loi fondamentale) uygun olmalıdır.10 (Anayasaların da insan hakları konusundaki evrensel ilkelere ve metinlere uygun olması gerekir. Ancak buna aykırılığın, uluslararası alanda dışlanmak ve yalnızlaşmak dışında, iç hukuk yönünden bir müeyyidesi yoktur.) Anayasanın üstünlüğü; genellikle olağanüstü dönemlerin sonucunda hazırlanmış olmaları yanında, meclisin vasıflı çoğunluğuna dayanması ve devletin işleyişi ile hak ve ödevler konusunda temel kuralları koymasından kaynaklanmaktadır.

Kanunların anayasaya uygunluğunu Anayasa mahkemesi denetler.11 Aykırılığın müeyyidesi iptaldir. Kanunların anayasaya uygunluğu denetimi, devlet çarkının sağlıklı işleyişinin sağlanması için gerekli ve hatta zorunludur. Aksi halde anayasanın ak dediğine kanunun kara demesi gibi bir duruma imkan hazırlanmış olur ki bu sonuç, demokratik sistem için de bir tehlikedir.

Ancak Anayasa Mahkemesi TBMM’nin üzerinde değildir. Gerçekten meclisin anayasa değişikliği yaparak Anayasa Mahkemesini lağvetme yetkisi dahi bulunduğuna göre aksini düşünmek, bu mahkemeye Anayasa üstü bir konum vermek sonucunu doğurur. Anayasa Mahkemesi anayasa yapmaya—ya da değiştirmeye—yeterli vasıflı çoğunluk (2/3 veya 3/5) ile kanun yapmaya yeterli salt çoğunluk (1/2) arasındaki ihtilafı görmek ve gidermekle görevli olması nedeniyle, salt çoğunluk ile vasıflı çoğunluğun arasında bir konumdadır. Vasıflı çoğunluğun kabul ettiği ya da değiştirmeyerek yürürlükte tuttuğu anayasa kuralını gerekçe göstererek, salt çoğunluğun yaptığı bir kanunu iptal etmektedir.

Kanunun iptali halinde son söz yine meclistedir. Ya anayasayı olduğu gibi bırakacak ve fakat bu kere kanunu, mevcut anayasa hükmüne uygun olarak çıkaracaktır. Ya da kanunu aynen (iptal edilen şekliyle) yenilemek istiyorsa, önce yeterli çoğunluğa ulaşarak anayasayı değiştirecek ve ardından salt çoğunlukla, kanunu dilediği şekilde çıkarabilecektir.

Sonuç olarak denilebilir ki demokratik devlette, doğru-yanlış, iyi-kötü, haklı-haksız gibi hukuk ve adaletle ilgili kavramların tanımını halk yapacaktır. Bu konularda tek—son—hakem, sandıktır. Dolayısıyla tanımlar, doğrudan doğruya, halkın ve temsilcilerinin erdemiyle ilgilidir. Halkın çoğunluğu kişisel çıkarlarını kamusal ya da toplumsal çıkarlara üstün tutuyorsa kanunlar ve uygulama da bu yönde gelişecektir. Nitekim ülkemizde, demokrasinin popülist uygulamalara zemin hazırladığı, politikacıların halka rüşvet vererek oy avcılığı yaptığı gibi haklı şikayetlerin temelinde, demokrasinin kendisindeki kusur değil, demokrasinin (sandığın) içini dolduran halkın erdem eksikliği (faziletsizlerin toplumda çoğunluğu oluşturması) yatmaktadır.

Soru 4. Anayasada değişmez maddelerin bulunmasının anlamı ve değişmezliğin müeyyidesi nedir?

T.C. Anayasasının 4. maddesi ile; devletin niteliklerini ve temel özelliklerini düzenleyen 1. 2. ve 3. maddelerin değiştirilemez hükümler içerdiği kabul edilmiştir. Buna göre “Türkiye devleti bir cumhuriyettir./Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir./Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı istiklal marşıdır. Başkenti Ankara’dır.” Bu hükümler değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez.

Bu hüküm bir kural koymakta ancak kuralın ihlali halinde müeyyidesini belirtmemektedir. Meclis anayasayı değiştirmeye yeterli çoğunluğa ulaşarak—hatta ezici bir çoğunlukla—bu hükümlerden birini kısmen ya da tamamen değiştirmek istediği—bunu gündemine aldığı—ya da değiştirmeye muvaffak olduğu—yani Cumhurbaşkanının da desteğini alarak yeni metni Resmi Gazetede yayınlattığı—takdirde ne olacaktır? Sorunun cevabı Anayasada yoktur.12 Ancak bu sorunun cevabı zihinlerde hemen şekillenmektedir. Gerçekten, bırakınız şeriatçı olmayı, kendisi dindar olmamasına—hatta bir rivayete göre alnı secdeye gelmemiş olmasına—rağmen, demokrasinin ne olduğunu çok iyi anlamış ve anlatmış olan ve halka hitaben yaptığı konuşmada “siz isterseniz şeriatı bile getirebilirsiniz”13 diyerek, demokraside hakimiyetin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğunu özetleyen, demokrasi şehidi Adnan Menderes ve bütün—önceki ve sonraki—dava arkadaşlarına bu fikirleri nedeniyle hangi müeyyide uygulandıysa, değişmez maddelerle oynamaya kalkan siyasetçiye de aynı müeyyide uygulanacaktır; ihtilalle devrilmek ve cezalandırılmak.

Demokrasiyi korumak ve totaliter rejime gidişi önlemek uğruna, temel hak ve hürriyetlerin ve özellikle halkın örgütlü propaganda—meclisi etkileme—hakkı ile meclisin kanun yapma yetkisinin kısıtlanıp kısıtlanamayacağı ve ihtilalin bu amaçla kullanılabilecek meşru bir müeyyide olup olmadığı tartışılabilir. Ama sadece bu kadar...

Bir din ya da ideoloji adına tek parti diktatörlüğü kurmak isteyen bir fikir akımı, anayasadaki demokratik devlet ilkesini değiştirmek gücünden ve bu amaca yönelik olarak genişlemeyi sağlayan propaganda imkanından (partileşme-dernekleşme vb.) mahrum edilebilir ve edilmelidir de. Ancak bunu sağlayacak müeyyide, mevcut Anayasal sistemin içerisinde mevcut olduğundan ayrıca ihtilal ihtimalini gündeme almaya ihtiyaç yoktur. Zira ihtilal meşru bir koruma yöntemi olarak kabul edilemez. Yani antidemokratik bir hedef taşıyan bir kitle hareketinin büyümesini, sistemin içinde kalarak (parti ya da dernek kapatma yoluyla) önlemek mümkündür.

Ancak yukarıdaki maddelerde zikredilmiş olan diğer ilkeler (hükümler) yönünden benzer bir koruyucu yaklaşımı kabul etmek kesinlikle mümkün değildir. Zira demokrasinin ideolojisi yoktur. Çoğulcu yönetim dışında, devletin ideolojisini iktidarda olan parti ya da partiler belirler. Yeter ki halkta ve temsilcilerinde bir konsensüs oluşsun, anayasanın ilgili hükmünün değişmezliği söz konusu edilememelidir. (Nitekim 1985 ve devamı yıllarda—üstelik anayasayı yapan ihtilal ekibinin lideri de henüz cumhurbaşkanı iken—Ankara’daki yoğun hava kirliliği nedeniyle başkentin Kayseri ya da Konya’ya taşınması gündeme geldiğinde, başkentin Ankara olduğu yolundaki hükmün değişmezliği ileri sürülmemişti.)

(Belirtelim ki, bir ülkede demokrasinin tehlikeye girmesi dışındaki sebeplerle ihtilal yapılabileceği ihtimali, siyasetçinin önünde az da olsa bir ihtimal olarak bulunuyorsa, hakimiyetin kayıtsız ve şartsız olarak ve tamamen değil, sadece, muhtemel cuntacıların istediği kadarıyla millete ait olduğundan bahsedilebilir. Bu halde ise tam demokrasiden değil, korku hastalığı ile malul, güdümlü bir demokrasiden bahsetmek gerekir. Tam demokrasi niteliğinde olmayan bir demokrasinin, gerçekte demokrasi olup olmadığı ise ayrı bir tartışma konusudur.)

Soru 5. Anayasada değişmez hükümler bulunmasının, kanunların anayasaya uygunluğu yönünden sonucu nedir?

Anayasa Mahkemesi kanunların anayasaya uygunluğunu denetlerken bir yorumlama faaliyeti yapmakta ve anayasayı yorumlamaktadır. Ancak yukarıda da söylediğimiz üzere, son söz, TBMM’nin anayasayı dahi değiştirebilecek olan vasıflı çoğunluğundadır. İşte burada bir paradoks ortaya çıkmaktadır: Hakimiyet sahibinin yorumlananı ve dolayısıyla yorumu değiştirememesine karşılık; değişmezi yorumlayanın, yorumuyla hakimiyete müdahalesi. Şöyle ki;

Anayasanın değişmez maddelerini yorumlama gücü de Anayasa Mahkemesinde olduğuna göre, bu mahkeme, bir kanunu iptal ederken değişmez kurallara dayanmışsa, aslında Meclisin elini kolunu bağlamakta ve böylece Meclisin de anayasanın da üzerine çıkmış olmaktadır. Zira Meclis, bu halde, anayasa değiştirecek vasıflı çoğunluğa ulaşsa dahi, bir değişiklik yapamayacağını bildiğinden—ihtilalden çekindiği sürece—dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin yorumu ile bağlı kalmış olmaktadır.

Bu durum “hakimiyetin kimde olduğu” sorusunun, “halka rağmen halk için düşünen ve karar alıp uygulayan bir zümrede olduğu” şeklinde cevaplandırılmasına sebep olmakta ve önemli bir sistem sorununa işaret etmektedir.

İlk bakışta, Anayasa Mahkemesinin üye yapısının değişmesi sorunu çözmeye yeterli gibi görünüyorsa da bu çözüm gerçekte, en azından iyi kral ve kötü kral ayrımı kadar abestir. Zira iyi ya da kötü kral neticede kraldır ve sistem (adalet) onun iki dudağı arasındadır. Üstelik kral hiç değilse birinci adam olması nedeniyle ülkesinin ve tebasının namusu ile özdeşleşmiş bir kişiliktir, ülkesine ve halkına ihaneti söz konusu edilemez. Oysa Anayasa Mahkemesinin üyeleri bir inat ve kötü niyet kadar, ihanet zinciri içinde de bulunabilirler. Bu nedenle doğru çözüm, sistemi değiştirmek ve Anayasa Mahkemesinin, dogmatik ilkelere dayanarak karar verebilmesinin önünü tıkamaktır.

Nitekim üniversitelerdeki türban yasağı uygulamasının, YÖK tarafından, kanuna değil, kanunun ve Anayasanın da üzerine çıkma yetkisini kendinde bulan Anayasa Mahkemesinin—değiştirilemez maddelere dayanarak yaptığı yorumu içeren—bir kararına dayanılarak sürdürülmekte oluşu dahi bu tezimizi doğrulamaktadır.

Soru 6. Anayasanın bir dini tanımasının ya da hiçbir dini tanımamasının anlamı nedir?

Yukarıda ikinci soruya cevap ararken ifade edildiği üzere bir devletin anayasası dini konularla iki sebeple ilgilenir. Birincisi inanç ve ibadet özgürlüğü ve ikincisi de devletin kurallarının—hukukunun—kaynağını oluşturmak üzere bir dinden etkilenip etkilenmediği.

Bir devlet, vatandaşlarının mensup olduğu bir ya da birkaç din ile; salt kamu hizmetini ifa edebilmek ve bu meyanda bu vatandaşlarının din hizmetlerini de düzenleyebilmek için ilgileniyorsa, bu dini/dinleri anayasasına yazmış olması, laiklik ilkesinden vazgeçtiğini göstermez. Nitekim dinden doğrudan etkilenmeyen—din kurallarını doğrudan hukuk kuralı olarak benimsememiş olan—birçok Avrupa devleti ve ABD kanunlarında ve anayasalarında bir ya da birden çok dini—kamu hizmeti amacıyla—resmen din olarak tanıdıklarını belirtmektedir.

Buna karşılık, bir devlet, bir dinin temel kurallarını, anayasa seviyesinde—hatta bazen anayasa üstü—bağlayıcı ve değişmez metin olarak kabul ediyorsa, bunun anlamı, o devletin anayasasında belirtilmiş olan dinden doğrudan doğruya etkilenmeyi (kanunlarını din süzgecinden geçirmeyi) kabul etmiş olmasıdır. Böyle bir bağlantı, devletin kanun ve anayasa yapan organının (yasama meclisinin) ya da kralının da üzerinde din adına bir denetim icra edecek vesayet makamının varlığını gerekli kılar ve devleti laik devlet olmaktan çıkarıp teokratik devlet haline getirir. Aynı zamanda demokrasiyi de sakatlar. İşte meşrutiyet dönemlerinde Osmanlı devletinde uygulanmış olan ve İran’da—ve kısmen İsrail’de—halen uygulanan kontrollü ve vesayetli demokrasi siteminin özelliği budur. Dikkat edilirse görülecektir ki; aynen yukarıda 4. ve 5. sorular altında anlattığımız değişmez hükümlerle belirlenmiş ideolojik ilkelere dayalı kontrollü vesayet sistemindeki gibi, bu sistemde de hakimiyet—son söz—halkın seçtiği mecliste değil, onun da üzerinde yetkilere sahip olan ve bu yetkiyi bir dinden ya da ideolojiden, daha doğrusu halk dışındaki—genellikle silahlı—güçlerden alan bir seçkinler zümresindedir.

Sonuç

Anayasanın, bir dini, baskılayıcı değişmez kural olarak tanıması ile bir ideolojiyi ya da dogmatik fikri, baskılayıcı değişmez kural olarak tanıması arasında, hakimiyetin halktan alınıp bir zümreye verilmesi sonucunu doğurması itibariyle kanaatimizce esaslı bir fark yoktur. Birinde Allah adına denilerek, diğerinde ise değişmez ilkeler adına denilerek aynı sonuca ulaşılmakta ve milli hakimiyet sınırlanmaktadır.

Buna göre Said Nursi’nin, meşrutiyeti (demokrasiyi) şeriatla sınırlandırmasının (meşrutiyet-i meşrua=şeriata uygun meşrutiyet) anlamı, kanaatimizce, anayasal sistemde halkın iradesine bir süzgeç koymak değil, iradesini ortaya koyma hakkını elde etmiş olan halkı, bu iradesini dine uygun kullanmaya yöneltmektir. Diğer ifadeyle meşrutiyet-i meşrua talebinin muhatabı devlet sistemi ve anayasa değil, doğrudan doğruya ve sadece halktır.

O halde sonuç olarak, meclisin çıkardığı kanunların dinin hükümlerine uygunluğu yönünden ayrıca denetlenmesine ve bu amaçla bir mekanizma kurmaya gerek yoktur denilebilir.

Zira sandığı yukarıdan halk dolduracağına göre, halk dinî hassasiyetlere yeterince sahip olursa, sandığın altından dine aykırı bir kural çıkmayacak ve böylece meşrutiyet şeriata uygun bir yönetim halinde sürüp gidecektir.14

Aksi fikrin kabulü, Said Nursi’nin, halkın seçtiği meclisin üzerinde bir vesayet makamını uygun bulduğunu ve güdümlü demokrasiyi—dolayısıyla tepeden inmeci, siyasal İslamcı yaklaşımları—tercih ettiğini kabul etmeyi gerektirir ki bu sonuç, aynı zamanda, Said Nursi’nin müsbet harekete (nasihate) dayalı, bireyi hedefleyen iman hizmeti anlayışını görmezden gelmekle eşdeğerdedir.

Dipnotlar

1. Bu tartışmayı bugün, demokratlarla irticacıların (meşrutiyetçilerle mutlakiyetçilerin) tartışması olarak da özetlemek mümkündür.

2. Meşrutiyet, monarkın yetkilerinin şarta bağlanması (sınırlandırılması) anlamında , bir monarşi türü olarak görülür ve mutlak monarşinin aksine, kralın—padişahın—yetkilerinin önemli bir kısmının, anayasayla, halk tarafından seçilmiş olan parlamentoya devri suretiyle kayıt ve şart altına alınmış olduğu meşruti monarşiyi ifade eder.

3. Said Nursi, meşrutiyetin bugün cumhuriyet manasında olduğunu ifade etmektedir. Bu tesbit her gerçek cumhuriyetin asgari şart olarak mutlaka demokrasiyi de içermesi gereği karşısında son derece yerinde ve ileri görüşlü bir tesbittir. Gerçekten bugün artık cumhuriyet yerine, demokratik cumhuriyet deyimi kullanılmaktadır. (Bu ifade ilk bakışta, demokratik olmayan cumhuriyetin de var olabileceği izlenimini uyandırıyorsa da aslında, demokrasinin cumhuriyetin olmazsa olmaz şartı durumunda olduğunu, demokratik olmayan cumhuriyetin; manasız, isim ve resimden ibaret, görünüşte cumhuriyet ve gerçekte istibdat sayılacağını göstermektedir.

Bu tahlil dahi bir ülkede cumhuriyet olmasa dahi demokrasi varsa (İngiltere gibi) halk hakimiyetinin gerçekleşebileceğini, hakimiyetin kayıtsız ve şartsız halkta olmasının ancak demokrasi ile gerçekleşebileceğini, çok partili siyasal hayata dayalı demokrasi yoksa, devletin adı cumhuriyet olsa dahi, rejiminin gerçekte bir baskı rejimi olacağını anlatmaktadır.)

4. Konunun Said Nursi’nin hürriyet tanımı—şeriat dairesindeki hürriyet—ile de ilgisi vardır. Ancak bu yön ayrı bir çalışmayı gerektirmektedir.

5. Saltanat bir coğrafya parçasındaki hakimiyeti kullanan devletin birinci adamının belirlenme şekli ile ilgilidir. Bugün ülkemizde saltanat taraftarı/cumhuriyet karşıtı kimse yoktur. Hilafet (peygamber halefliği) ise papalık gibi, dünya üzerindeki bütün Müslümanların dini liderliği anlamındadır. Dindar cumhuriyetçilerin (saltanata karşı olanların) büyük kısmı, hilafet makamının yeniden tesis edilebileceğini düşünür. Buna karşılık bu iki kavram—genellikle kasden—çoğunlukla birbiriyle karıştırılır. Özellikle de herkesin karşı olduğu saltanatın yerine hilafet konularak, böylece hilafet kötülenmeye çalışılır. Nitekim Cumhuriyet Bayramı nedeniyle Gazi Üniversitesinin Ekim 1999’da düzenlediği bilimsel toplantının ana başlığı “Hilafetten Cumhuriyete” iken, dinleyicilerden gelen itirazın da etkisiyle, bir yıl sonra, Ekim 2000’de düzenlenen toplantının ana başlığı “Saltanattan Cumhuriyete” şeklinde belirlenmiş ve muhtemelen kasda dayanan önceki yanlışlık bu şekilde düzeltilmiştir.

6. İslam memleketi, İslam ülkesi gibi kavramlardan tamamen farklı olarak; İslam devleti, devlet tüzel kişisinin din ile ilişkisini ifade eden bir kavramdır.

7. Bir çok müstebit yönetici gibi, 12 Eylül ihtilalinin lideri Kenan Evren, hem de devlet başkanı sıfatıyla, başını açmak istemeyen öğrencileri ikna edebilmek için “siz başınızı açın, bunun günahı yok ama varsa da devlet çeker” şeklinde “hikmetli” açıklamalar yaparak, bu görüşü (!) savunmaktaydı.

8. Devletin, vatandaşların dini taleplerini karşılamaya yönelik olarak kamu hizmeti yürütmesi laiklik ilkesine aykırı değildir. Aksi fikrin kabulü, Ankara’da Bakanlıklar semtinde resmi binaların bodrum katlarında (devletin temellerinde !) camiler bulunduğu sürece, Türkiye’de laikliğin söz konusu olamayacağının kabulünü gerektirir.

9. 1876 Anayasasının ilk şeklinde (35. ve 54. madde) meclisin kabul ettiği kanunlar ancak padişahın onayı halinde yürürlüğe giriyordu ve son söz de padişahtaydı (meclisin ısrar yetkisi yoktu). Bu maddelerde, sonradan, 1909 yılında yapılan değişiklikle, kanun kabulü konusunda meclis ile padişah (ve hükümet) arasında ihtilaf çıktığı takdirde padişahın meclisi feshedebilme yetkisi sürdürülmüş olmakla birlikte, yeni meclis dahi eski meclisin görüşünde ısrar ederse padişahın buna uyması zorunluluğu ve ayrıca padişahın geri çevirdiği kanunların 2/3’lük ekseriyetle yeniden kabul edilmesi halinde yayınlanması zorunluluğu getirilmiştir.

10. Yürütme organı tarafından düzenlenen tüzük, yönetmelik ve benzeri metinler de kanunlara ve anayasaya uygun olmak zorundadır.

11. İdari metinlerin kanuna uygunluğunu ise yürütmeyi denetleyen yargı organı—Danıştay—denetler.

12. Nitekim İtalyan Anayasası (139. madde) gibi bazı anayasalar cumhuriyeti ya da demokrasiyi korumaya yönelik değişmez kurallar koymakta ancak bunun müeyyidesini gösterememektedirler.

13. Demokrasiyi reddeden bir şeriat anlayışının demokratik rejim içinde savunulamayacağı açık olduğuna göre, bu sözde kastedilen şeriat, elbette İslam’ın demokrasi ile uyum gösterdiğini kabul eden ılımlı İslam anlayışıdır.

14. Bu düşünce, Menderes’in yukarıda açıkladığımız, “siz isterseniz şeriatı bile getirebilirsiniz” yaklaşımı ile örtüşmesi açısından da özellikle önemlidir.

Yukarı