Tam 24.00’da miladî 2000’e girerken meçhul hedefi vurmak için
sıkılan kurşunların havayı delik-deşik edip, silah sahiplerinin büyük zafer
kazandıkları coşkusunu diğerleri ile paylaştıklarında, insanların artık çöken
sükûnette —esasında her şeyi sorgulaması gerekirken—muhasebeye değil uyumak ve
uymak hakkıydı. Kendinin nereye ait ve ne yapabilecek kudrette olduğunu bilmeyen
küresel insanların neredeyse tamamı mutlu hatta cennetasa bir ortamın içinde
gibiydi. Bu sanal mı? Hakikat mi? Yoksa belirlenmişe görüntüde dahil olmak mı
idi? Acaba, insanlar mutluluktaki zirveyi mi, yoksa umutlarına cevap verecek bir
yeni oluşum arzusunu mu kutluyorlar? Veyahut da İnsanlığın milenyuma değil, yeni
bir ufka, yeni bir medeniyete mi ihtiyacı var ve bunu istiyorlar?

Mevcut Avrupa/Batı Medeniyetinin Devreleri

Dünyayı şu anda etkisi veya tasarrufunda bulunduran Avrupa yada
Batı Medeniyeti’ni ana hatlarıyla Merkantilist dönem, Sanayi İnkılabını içinde
barındırdığı klasik dönem ile sosyalist ve komünist fikirlerin büyük etkisiyle
meydana çıkan, belli ölçülerde olsa refahtan pay alanların sayısını ve oranını
arttıran bir dönem olarak üçe ayırabiliriz. Ancak, bu değişimler yaşanmakla
beraber, Avrupa Medeniyeti’nin prensip, tavır ve insanlara bakış açılarından
farklılaşma olmasına rağmen, esas itibariyle bunun öze ait değil, yeni
konjon-k-türe göre oluşturulan şekil ve rahatsızlıkları örtecek veya
hafifletecek söylem olduğunun tespiti zor değildir.

Avrupa Medeniyeti’nin Yayıldığı Alan

Avrupa dışındaki coğrafyada toprak kazanarak yayılmaya başlayan
Avrupalılar, Merkantilist dönemde esas itibariyle Avrupa dışındaki altına ve
kıymetli maddeler ulaşmayı hedeflerken, daha sonra ulaştıkları yerleri her
şeyiyle sömürmeye, bazı yerlere yerleşmeye, kendi menfaatleri istikametinde
sınırlar çizmeye, buraları yönetmeye, bilahare istedikleri şekilde yönetilmesini
sağlamaya çalışmışlardı. Böylece, dünya tarihinde daha önce görülmemiş bir
tarzda, Avrupa Medeniyeti alanını, etkisini, siyasî coğrafyasını veya tahakküm
alanını, vasıtaları farklı olmak üzere, neredeyse dünyanın tamamına şamil olmak
üzere gerçekleşmişti.

Gerek SSCB’nin kurulması ve gerekse sömürgecilikten kurtulan
devletlerin oluşması, veyahut da Avrupalılar tarafından parçalanan devletlerin
bakiyesi üzerine yeni devletlerin kurulmasına rağmen, Avrupa Medeniyeti’nin
alanında bir küçülme olmamış, hatta bu medeniyette dahil olma istikametinde
çabalar artmış ve fakat sadece bu bölgelerle münasebet şeklinde bir değişim
yaşanmıştır.

Avrupa Medeniyeti’nin Yayılma Şekli

Avrupa Medeniyeti’nin dünyada bu kadar geniş bir alana, kendi
değerleri ile yayılmasında en etkili olan, ilk defa sömürgecilik veya onun
farklı versiyonu olan kapitülasyon ve benzeri metotların uygulanmış olması veya
karşısındakileri uygulamaya mecbur bırakılmasıdır. Avrupa’nın uyguladığı bu
usul, daha önceki dönemlerdeki bir medeniyet sahası ve hakimiyet alanı
örneklerini çok aşan, kendisinden yani Avrupa’dan ayrı coğrafya ve insanları
kendisinden ayrı, öteki ve aşağı kabul eden bir anlayıştır. Bu husus fertten
yönetim tarzına ve hatta devlet düzeyine kadar uygulanmıştır. Bu tarz sadece
sömürge veya fiili sömürgelerde uygulanan bir anlayış değil, Avrupa’daki
ülkelerde bile soylu ile halk veya daha sonra parası olanlarla olmayanlar
arasındaki ilişkilerde de cari olmuştur.

Şahsi alandaki kendi menfaatini esas alan ve haklı bulan,
kendisi ve öteki anlayışı, daha sonra bölgesel ve dünya çapında sömürgecilik
veya kendi menfaatini temin şeklinde yansıyor, dolayısıyla ben(merkez) ve
öteki(çevre) kavramı keskin hatlarla yerleştiriliyordu. İngiltere, kendi yüz
ölçümünün altmış katına varan bir coğrafyayı, Fransa kendisinin yirmi katı olan
bir alanı doğrudan kendi hesabına olarak emperyalizm esasına göre sömürü-yordu.
Daha çok ve büyükçe sömürmek, kendi merkezlerinin refahını daha çok artırmak
için, Avrupalıların iki dünya savaşı ve bir soğuk savaş gerçekleştirmesine dünya
kanıyla-canıyla da tanıklık etmiştir. Nihayet olay, Avrupa dışındaki sömürge ve
tahakküm kavgası yanında, önde gelenlerin, Avrupa da dahil, birbirlerine
tahakküm et-me çatışmaları ile yeni boyut kazanacaktır.

Menfaat teminindeki ve sömürgecilikteki hükmün esası güç
olduğundan, yayılmadaki ve üstünlükteki esas unsur da güçtür.

Medeniyet Kime Hizmet Eder

Bir medeniyetin kimler tarafından kurulması önemli bir konu
değil, önemli olan kimleri mutlu etmesidir. Bir medeniyet; ilk döneminden
itibaren büyük ölçüde küçük bir gruba saadet temin edip, en azından ekseriyetin
bile mutluluğunu temin edemiyorsa, insanlık büyük bir problemle karşı karşıya
demektir. Batı Medeniyeti’nde 100 kişinin geliri 100’lerce devletten daha fazla
ise, bir şirket onlarca hatırı sayılır ülkeden fazla gelir elde ediyorsa, bu
medeniyetin umuma refah getirmesi mümkün değildir. Avrupa Medeniyeti’nin
merkezindeki insanların mutluluk oranlarındaki uçurum ile, Avrupa yani merkez
ile diğerleri arasındaki uçurum bir birine paraleldir. Teknolojik gelişme ve
refahın artmasından dolayı normal olarak, bütün insanların belli ölçülerde de
olsa istifade etmelerine zemin hazırlamasına rağmen, en azından çoğunluğun
saadetini temin edecek yeni bir medeniyete geçişe insanlığın ihti-yacı vardır.

Avrupa’nın Medeniyeti’ne Dahil Olunabilir mi?

Avrupa (Batı)’nın bir coğrafi terim değil, bir medeniyetin adı
olduğu ve bu medeniyete dahil olmak isteyen Avrupa dışındaki ülkeler tarafından
değişik şekillerde ifade ettikleri kavramların veya beyanların esasıdır. Bu,
aynı zamanda Avrupa tarafından kabul edilmemelerine rağmen, kendilerini mevcut
medeniyete dahil kabul eden veya daha doğru bir ifade ile öyle olmak
isteyenlerin benimsedikleri bir görüştür.

İptidaî sömürgecilikten günümüzün modern metotlarına kadar her
çeşit vasıta ile Avrupa Medeniyeti’nin bir uzantısı ve etki alanı meydana
getirilmiş olması nor-maldir. Avrupa’nın dünyanın her tarafını et-kilemesine,
hatta yönetmesine rağmen, kendisi ile eşit olunmasını pek de kabullenme-diği
görülmektedir. Kategorik bir tarzda, merkezde kendisi olmak üzere diğer ülke ve
insanları kademelere ayırdığı görülmektedir.

En güzel örnek olarak; Osmanlı’dan itibaren Avrupa’ya dahil
olmaya çalışmamıza, Cumhuriyete geçerek hukuk ve aile hayatında bile Avrupaî
tarzı benimse-yerek Avrupa Medeniyeti esaslarında bir devlet kurmamıza rağmen,
Türkiye Batı’dan kabul görmemiş ve görmemektedir. 1856 Paris Antlaşması ile
Osmanlı’nın Avrupa hukukunun bir parçası olduğu beyan edilmesine rağmen, Osmanlı
Devleti yıkılışına kadar Avrupa’da da eşit bir devlet muamelesi görmemiş ve
fiili sömürge olarak Avrupa hukukunu yapanlara veya güçlerine sadece bağımlı ve
tabi olmaktan kurtulmamıştır.

1945 sonrasında SSCB’ye karşı Batı Bloğu’nda yer almasına,
NATO’da bulunmasına, pek çok Avrupaî örgütte yer almasına karşılık Türkiye, esas
itibariyle bu bloğun çıkarları istikametinde bir yardımcı unsur olarak Batılılar
tarafından kabul edilmiş, Türkiye’nin çıkarları ve kendisi dikkate alınmamıştır.
1995’te AB’ye girmek istediğinde red olunduğu gibi, tek taraflı, yani Avrupa’ya
üstünlük sağlayacak şekilde Gümrük Birliği’ne kabul edilerek, yaklaşık 150 yıl
önceki gibi Avrupa’ya dahil değil, özellikle ekonomik açıdan tabi hale
geti-rilmiştir. En sonunda kendi aralarındaki hesapların bir neticesi olarak,
daha önce Türkiye’nin reddettiği 12+1 şeklindeki adaylığı, resmen ilan edilirken
fiili olarak 6+6+1 ve bazı şartlara bağlayarak meçhul vakte veya Alman
Başbakanı’nın ifadesi ile “kendilerinin hazır olduğu zamana” atılarak, 13. aday
olarak Avrupa’ya dahil olmak isteyen Türkiye’ye, kendilerince takdir edilen
yerde durması tavsiye edilmiştir.

Her şeyiyle Avrupa medeniyetine dahil olmak isteyen Türkiye,
Avrupa’da eşit muamele göremiyorsa, diğer dünyanın da eşitlik ilkesi ile muamele
görmesi mümkün değildir. Öyle ise, Avrupa Medeniyeti’ne dahil değil tabi
olunabilir. AB üyeliği dahil, bu medeniyetin sadece tabisi olmayı kabul etmek
mümkün değildir. O zaman bütün dünyanın yeni bir medeniyeti oluşturmak için
çalışması şarttır.

Kendinden Olana veya Menfaati Bulunana Yardım-İnsanın Değer
Ölçüsü

Avrupa medeniyeti dahilinde; ırk, renk ve din birliği olanlara
eskiden beri, belli bir ölçüde iyi muamele yapılırken, tersi ko-numda olanlar
için daha sonraları belli o-randa düzelme veya düzeltme olmasına kar-şı,
ayrımcılığın devam ettiği görülmektedir. Bu durum, Batı ülkelerinde yaşayan
zencilere ve yabancılara yapılan muamelelerden devletlerarası ilişkilere kadar
aynı şe-kilde cereyan etmektedir. Bosna’da on binlerce insan Sırplar tarafından
öldürülürken çok ağır davranan, anlaşmayı Sırplar lehine sonuçlandıran etkin
ülkeler, Hıristiyanların yaşadığı Doğu Timor’un Endonezya’dan ayrılması için
bütün kararları çok fazla zayiata sebep olmadan almaları örneklerden sadece
biridir. Batılı bir insana verilen değer ile bir Afrikalıya veya Doğuluya
ve-rilen değer kıyas bile kabul etmemektedir. İyi olmak değil, kendinden olmak
veya menfaatine uygun olmak önemli, değilse zararlı anlayışı hakimdir. Öyleyse,
bütün insanlara aynı değeri verecek bir medeni-yete ihtiyaç yok mudur?

Tek Tip Yaşam Tarzı ve Kültürlerin Yok Edilmesi

Bugünkü Avrupa’da çokça söz edilen demokrasi, çoğulculuk, çok
kültürlülük gibi kavramların tersine Portekizleşme, İspan-yollaşma döneminden
günümüzdeki küreselleşmeye kadar Avrupalıya ve Avrupa’ya benzeme anlayışı
gittikçe yerleşecek ve mecburileşecektir. Artık dünya hızlı bir şe-kilde
giyimde, yemede, üretmede, tüketmede, ahlak anlayışında hatta dinî
davranışlarda, toplumsal ilişkilerde kısacası yaşam tarzında her geçen gün,
biraz daha Avrupalılara yaklaşacaktır.

Bu medeniyetin temsilcileri, Avrupa’ya karşı çıkanların veya
çekimser bulanların kültürel doku ve direncini siyasî, iktisadî ve
ilmî/teknolojik gücü kullanarak, kendi içinde eritmeyi veya kendine uydurmayı
bir çıkış yolu olarak kabul etmişlerdir. Millet ve toplumların yaşam tarzını
belirlemede en önemli faktör olan kendi kültürleri onların birer folklorik
özelliğine dönüşmüştür. Batı tarzının, medeniyet olarak yerleşmesi tek tip ve
monotonluğu beraberinde getirmektedir. Bu husus, Batı’da bile ciddi olarak
sorgulanmaya başlamıştır.

Bugün bile, Batılı kendine benzeyenlerle bütünleşirken uzağında
olanları ayrıştırma politikası gütmektedir. Kendi anlayış ve menfaatine aykırı
olan toplumdan devlete kadar her türlü yapıyı, kimliği parçalamakta, yeni
kimlikler oluşmasına gayret etmektedir.

İktisadî Alan

Avrupa Medeniyeti’nin en önemli göstergesi ve belki de merkezini
teşkil eden iktisadî refah ve çıkarlardır. Bu anlayış, Merkantilist dönemden iki
kutuplu dünyanın sonrasına kadar, fertten devlete hatta zenginler kulübüne kadar
özde değişmemiştir. Merkantilist dönemde bir ülkenin tahribini makul gören
anlayış sayesinde dünyadaki hasılasının Avrupa’ya akması veya dünyanın Avrupa
için çalışması usulü tatbike koyulmuştu. XVII. yy. ortalarında, Zenci ticareti
yapma hakkını anlaşma ile kazanan İngiltere’nin bu davranışı ile 1740’ta Osmanlı
Devleti’nde kapitülasyonlar daimî ve tek taraflı hale getirilerek ticari
imtiyazların emperyalizm şekline dönüştürülmesindeki anlayış aynıdır. 1838
Ticaret Antlaşması ile de, dahilî ticarete müdahale hakkını elde ederken,
Osmanlı’ya mukabiliyet esasının verilmesini isteyen İngiliz diplomat da hükümeti
tarafından cezalandırılmaktan kurtulamamıştır. 1856’da, Osmanlı’ya Avrupa
devletleri hukukundan faydalanacağı söylenmesine rağmen tek taraflı sömürü
anlayışı şiddetlenerek devam etmiş, I. Dünya Savaşı sırasındaki Osmanlı
müttefikleri de dahil, kapitülasyonların kalkmasına pek gönüllü razı
olmamışlardı. XIX. yüzyılda, Avrupa özellikle sanayi alanında üretim
mekanizmalarını elinde tuttuğu gibi, tüketim sahalarını da resmen veya fiilen
hakimiyetine almıştı.

Dünyanın, artık, Avrupalı devletler veya şirketler hesabına
çalıştığı, hasılanın Avrupa’ya aktığı bir sistem kurulmuştu. Kapitalizmin bu
anlayışına karşı, korumacı bir ekonomik anlayış ortaya konsa da, bu sadece
rakiplerinin seviyesine gelene kadar kendini koruma anlayışından başka bir
düşünce değildi ve bu politikayı uygulayanlar da daha sonra birer sömürgeci
haline geleceklerdi.

İki kutuplu düzende belli ölçüde bir parçalanma yaşansa da pek
bir şey değişmemiş doğrudan ele geçirilen hasıla, yerine dolaylı metotlarla aynı
netice alınmaya devam edilmişti. 1990 sonrasında, kendi kademelerine göre, etkin
devletler; teknoloji, üretim ve para piyasasına elde tutarak, siyasî gücü de
kullanarak, kendileri dışındakileri tüketici konumda bırakarak veya
belirledikleri ölçüde işbirliğine mecbur ederek, hasılanın Batıya akmasını temin
etmektedirler. Bu istikamette, Avrupalı olmak isteyen Türkiye’ye esas itibariyle
kendi lehlerine bir Gümrük Birliği anlaşması kabul ettirirken, daha büyük çapta
olarak, dünyaya düzen vermeyi hedef-leyen, başta ABD olmak üzere etkin güçler,
Dünya Ticaret Örgütü vasıtasıyla, dünyadaki gümrüklerin sıfırlanmasını temine
çalışarak, gelişmelerin üretici geri kalanların ise tüketici konumuna mahkum
ederek, dünya hasılasının toplandığı yerin tahkim ve takviyesine
çalışmaktadırlar. Hele hele, büyük şirketlerin birleşerek devleşmeleri, tüketici
alandaki bütün iktisadî faaliyetleri kendilerine bağımlı hale getirme çabaları
ve bunu siyasi güçleri de kullanarak sağlamaları, iktisadî alanı hem geri kalmış
bölgelerde, hem de gelişmişlerin kendi alanlarında daha küçük gurubun eline
geçmesini sağlayacağından, hasıla aynı ellerde toplanacak, bu insanlararası
dengesizliği daha da artacaktır. O zaman yeni arayışa insanlık için ihtiyaç yok
mudur?

Hukuk Alanı

Avrupalılar ilk gittikleri yerlerde ya hukuku kendileri
belirleme veya kendileri lehine düzenlemeler yapma ve yaptırma politikası takibe
başlamışlardır. Osmanlı’-da, Tanzimat döneminde ticaret mahkeme-leri ile
başlayan hukuku lehlerine çevirme girişimi, nihayet mütareke döneminde üç
İ-tilaf Devleti temsilcisi ile bir Osmanlı mü-messillerinin bulunduğu ve devamlı
olarak kendi lehine karar verecek bir mahkemeyi, yani Muvakkat Muhtelit
Encümen-i Adli’yi kurarak son noktaya varmışlardı.

Bugünkü dünya sisteminde uluslararası mahkeme ve kurumlarda
siyasi tercihler dışında kararların verildiğini kabul etmek çok nadir vakalar
için geçerlidir. Bundan dolayı, kısmen kendi hataları olmakla beraber, başta
Türkiye olmak üzere aynı konumdaki ülkelerin uluslararası mah-kemelere ve
kurumlara güvenmelerinin esas kaynağı da budur. Kendine yakın olanın lehine
karar verme veya kararları menfaatleri istikametine çevirmede, siyasî alandan
terörizme, hatta futbol maçları itilaflarına kadar aynı davranışın ortaya
konduğu görülmektedir. Zayıf, yabancı hatta düşmanına bile eşit davranacak bir
değişime ihtiyaç yok mudur?

Devletlerarası İlişkiler ve Siyasî Alan

Avrupa Medeniyeti öncülüğünde dünyada, güçlü devletler ile
uygulayıcı veya tabi devletler manzarası görülmektedir. Hakim veya etkin
devletlerin birbiriyle mücadelesi dolayısıyla bu durumdan faydalanabilen diğer
devletlerin değeri bir derece fazla olabilmektedir. BM’de veto hakkına sahip
olanların, nükleer güce de sahip olmaları dolayısıyla, istedikleri pek çok şeyi
kendilerine göre düzenleyebilmektedirler. Bunların da askerî, siyasî ve ekonomik
durumlarına göre etkinlikleri artmakta veya azalmaktadır. İmtiyazlı üye
olmamalarına rağmen ekonomik, siyasî ve stratejik gücünü birleştirebilenler de
dolaylı olarak üstün ve etkin konuma gelebilmektedirler.

Bu grupların dışında kalanlar ise ya müttefik veya
müttefiklerinin insafına veya üstünlerin rekabetinden elde ettiği menfaat ile
rahat yaşama zemini bulabilmektedirler. Bunun en güzel örnekleri, NATO, ABD
aleyhine bir karar alamadığı gibi, Varşova Paktında da SSCB’ye aykırı karar
alınmamıştı. AB’de Almanya, Fransa, İngiltere aleyhine karar alınamadığı gibi,
her üyenin ortak oy hakkına sahip olduğu AGİT’te de güçlülere dokunulmazken,
küçükler ve zayıflar “ikna” ile yönlendirilebilmektedirler. İnsanlar ekseriyetin
yaşadığı ülkelerin ast konumda kalması, bu ülkeleri sınırlandırdığı gibi, bu
ülkelerde yaşayan insanların da kendi hayatlarını hür bir şe-kilde yaşamasına
engel oluşturmaktadır. Büyük ve güçlü, hukuku kendine göre tan-zim etmektedir.
Bunun çaresi, bu problemi çözecek yeni bir medeniyet midir?

Askerî Güç

Avrupa Medeniyeti için ilk döneminden itibaren askerî gücü ve
üstünlüğü elinde tutma en önemli konulardan biridir. Sömürge ve fiili
sömürgelerde hakimiyetin en önemli dayanağı askeri güçtür. Zaten, Osmanlı
örneğinde olduğu gibi, Avrupalılaşmak sürecindeki ilk adım onların silahlarına
sahip olmaktır. Avrupa’nın elindeki askeri gücü müttefikleriyle belli ölçülerde
paylaşma prensibi vardır. Ancak, merkezi gücün her zaman üstün olması şarttır.
Silahların üretilmesinden kullanılmasına kadar üstünlük daima sağlanmaya ve
korunmaya çalışılmıştır. En son Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması’nda
içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu ülkelerin ilelebet nükleer silah sahibi
olmayacağına dair imza attırılırken, merkez ülkelerin daimi nükleer silaha sahip
olması garanti altına alınmıştır. Bu, nükleer güce sahip olan ülkelerin
hegemonyasını koruduğu gibi diğerlerini stratejik mahkumiyete mecbur eden bir
anlaşmadır. Çeçenlere soykırım uygulanmayı başlatan Rusya Federasyonu Başkanı
Yeltsin’in Rusya’nın nükleer gücünden dolayı hiç kimsenin kendilerine Çeçen
harekatından döndüremeyeceğini beyanı, askerî gücü olanın her şeyi
yapabileceğinin tescili niteliğindedir. Bazılarına hakimiyet diğerlerine
mahkumiyet getiren bu anlayıştan kurtulmak için yeni bir medeniyete ihtiyaç yok
mudur?

Ferd

Hürriyet vaat ederken yalnızlaştıran, toplumsallaştırma derken
bencilleştiren doğmalardan kurtarırken maddileştiren, madde ve menfaatle ruh ve
vicdanı köreltilen parçalanmış fertlerin, ferdi mutluluk ve hazzı tatmaları veya
hakikaten yaşamaları mümkün değildir. Eğitilirken parçalanan ferdin yeniden ferd
olması gerekmektedir. Batı medeniyeti ve onun etkisindeki dünyanın ferdin,
belirlenmiş şablona uydurulması yerine fıtrî olmasına ve bireyin dünyada son
materyal veya kullanılacak hammadde olarak kabul ve teminine artık engel
olunması şarttır. Fıtrî yeni ferdin yeni ufukla doğabilmesi nasıl
gerçekleşecektir?

Aile

Birey özgürleştirilirken, toplumsal yapının en temel taşı olan
aileden koparılarak toplumsallaşması istenmekte, o da toplumda yalnızlaşarak
sevgisiz, ruhsuz hale dönüşmektedir. Sevgi ve toplumsal u-yumun ilk basamağı
olan ailenin önemsiz-leştirilmesi, sevgi, yardım ve sorumluluk duygularının
zayıflamasına aile içerisinden itibaren kriterlerin maddileşmesine neden
olmuştur. En yakındakilerle başlamak üzere tüm insanlık ile ilişkileri yeni bir
anlayışla hayata geçirmeye ihtiyaç yok mudur?

Sosyal Alan

Avrupa toplumu toprağa bağımlı kölelikten veya fiili
bağımlılıktan işçi statüsüne dönüşerek verilen ücretle çalışma mecburiyetinde
kalmış, uzun mücadelelerden sonra çalışma şartlarında, ücretlerinde ve yaşam
şartlarında belli bir düzelme olmasına rağmen, ücretlerin seviyesi esas
itibariyle toplumsal yapıdaki seviyeleri belirlemede en önemli gösterge
olmuştur. Gelir seviyesi ve servet hâlâ toplum yapısının temelini
oluşturmaktadır.

Toplumsal yapıdaki; ırk, din, mezhep farklılıkları, her türlü
hürriyet ve eşitlik söylemlerine rağmen, bazı sıkıntıların kaynağı veya
toplumdaki konumu belirlemede etkinliğini korumakta, taraf veya kinin kaynağı
olmaya devam etmektedir. Din ve renk ayrımcılığı hâlâ toplumsal yapıya tehdit
özelliğini devam ettirmektedir.

Toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmada eğitime büyük rol
atfedilmesine rağmen, toplumsal hareketliliğe, değişime ve statü elde etmeye
fazla bir katkısı olmamaktadır. Toplumsal farklılaşmadaki belirleyiciliği
ekonomik göstergeler oluşturmaktadır. Toplumda kendisini ve menfaatini esas alan
bir görünüşün hakim olması, aynı mekanlarda yaşamaya engel olmasa da, bir toplum
olmayı sağlamada en büyük engel oluşturmaktadır. Şehirlerde iç içe mekanlarda
yaşarken yalnızlık artmış, bencillik güçlenmiştir. Toplum kâr ve ekonomik
çıkarlar istikametinde yönlendirilerek mutlu olduğu kabul ettirilen, hayatiyet
özelliği olmayan, bir karışıma dönüştürülmüştür. Toplumsal refah ve hayatiyet,
temel prensibin menfaat ve ekonomik çıkarlar olması dolayısıyla
sağlanamamaktadır. Yenilik ne ile nasıl sağlanacaktır?

Kendilerini Yönetme

Kendi kendilerini yönetme Avrupa Medeniyeti’nin en önemli
iddialarından biridir. Burada da merkez ile çevrenin farklı kabul edildiği
görülmektedir. Etkin güçlerin etrafındaki ülke insanlarının kendilerini
yönetmesi değil, güçlü merkezin istediğinin gerçekleşmesi gerekmektedir. Bunun
sağlanması içinde propagandadan güce kadar her şeyin gizli veya açık
kullanılması mümkündür. Merkezi ülkelerdeki yaşayanlar nispeten daha şanslıdır.
Buna rağmen onların da para ve gücü elinde tutan azlığın telkini ve iknasıyla
oluşturduğu çoğunluk ve onların hakimiyetinin, halk adına olduğunun sanallığını
çoğunlukla kabul etmek gerekmektedir. O zaman, yönetim gücünün çoğunluk değil
etkin azlık belirlemektedir. Bunun çözümü nedir, ne ile olacaktır?

İlim ve Teknoloji

İnsanlığın saadet ve mutluluğunun temininde bir vasıta olması
gereken ilim ve teknolojinin, tahakküm ve menfaat temininde bir alet olarak
kullanılması bazılarına refah getirirken diğerlerini köleleştirilmesi için
kullanılması yanlıştır.

İlim ve teknolojiye sadece maddecilik, menfaat açısından bakmak,
ilimin fertten insanlığa kadar refahını engelleyici, sınırlandırıcı, parçalayıcı
özellik göstermekte, bizzat ufkun açılmasının önünde durmaktadır. İlim ve
teknolojinin insanlığı mutlu edecek alanlara yönlendirilmesi, refahı artıracak
büyük bir kaynak oluşturacaktır. Bu sistemde bunu sağlamak mümkün müdür?

Sonuç

Avrupa veya Batı Medeniyeti, hatasıyla sevabıyla tarihteki
yerini artık almalı veya almaya hazır olmalıdır. Mevcut medeniyet mensupları,
gelecek medeniyete geçişi zorlaştırmak değil, vaktinin tamam olduğunun farkına
vararak, kendi fertlerini ve dünyayı, kısmî tedbirlerle, insan hakları
söylemleri yanında eski sömürgelerini ve diğerlerini de seviye yükseltmesi
yaparak oyalamamalı, siyasî ve askerî tedbirlerle yolu kapatmaya veya
geciktirmeye çalışmamalıdır. Yoksa gelecek medeniyet nazarında menfur bir
medeniyet haline düşmesi mukadderdir.

Ancak, Batı Medeniyeti’nin buna pek niyeti yok gibi
görülmektedir. Zirvede-kilerin mutluluğunun daha fazla artması karşılığında
geride kalanların da mutluluğundaki oran artabiliyorsa, bu artış reel değildir.
Merkezin zayıflaması veya tabilerin güçlenmesi sayesinde ikincil olanların
konumlarında biraz düzelme olsa da, kuvveti ve kendini merkeze koyan ve bunu
kaybetmemek için her türlü vasıtayı kullanmaktan çekinmeyenler açısından
değişen, sadece eskinin yeni formatla devamını temin etmekten başka bir şey
değildir ve böyle olmaktadır. Batı Medeniyeti’nde esas olarak bu hal yaşanmaya
devam etmektedir.

Bir medeniyet kendi içerisinde devrelere ayrılabilir, değişimler
yaşayabilir, bazı yönlerini düzeltebilir, ancak, ana hattını ve esasını
kaybederse başka medeniyete dönüşebilir. Kendi çerçevesinde sadece bazı
hatalarını düzeltmeye çalışıyorsa, bu hal yeni medeniyete geçiş vaktinin
yaklaştığının da bir habercisidir. Zira, mevcut medeniyet yeni medeniyet
oluşturamaz, belki mahreç olabilir.

Esas itibariyle ilim, teknoloji ve güç sayesinde dünyanın her
tarafında hakim ve etkili olan Batı Medeniyeti’nden özellikle ilim ve
teknolojisinden faydalanırken, bir sonraki medeniyeti kurma düşüncesi ufkundan,
insanlık için ayrılınmamalıdır. Vasıta asli hale getirilmemeli, hele hele yeni
açılımlar yapabilecek olanlar, gelecek huzurunda itham edilecek konuma
düşmemelidirler.

Dünyada devlet ve siyasal hakimiyet kurmak ile medeniyet
kurmanın mümkün ve aynı şey olmadığını bilmek, mevcut medeniyetin konumunu da
devamlı bir surette korumasının geçerli olmadığını kavramak gerekmektedir.
Zoraki bir tarzda mevcut medeniyetle nikahlanmak veya nikahlandırılmakla da
dünyada hazır medeniyetin devamını sağlama imkanı bulunmamaktadır.

Batı Medeniyeti’nin umum insanlığa refahı getirmediğini idrak
edenlerin, sadece Batı’dan farklıyı veya Batı’ya karşıtlığı ileri sürerek yeni
bir dönüşüm sağlamaları mümkün değildir. Yeniyi kurabilmedeki esas ölçü,
karşıtlık değil üstünlük olmalıdır. Üstünlükteki temel ölçü de, bütün insanlığın
mutluluğunu, coğrafya ve toplumsal kademedeki konumuna bakmadan gerçekleştirecek
bir nitelik olmalıdır. Bunu temin etmeyen bir medeniyeti aşmak insanlığın bir
insanlık borcudur.

Kısacası, yeni bir medeniyet kurulmadan yeni bir düzen kurulması
mümkün değildir. Çünkü, gelecek medeniyete şekil veren anlayış, yeni düzenin de
ruhunu oluşturacaktır. Eğer bu yeni medeniyet gerçekleştirilmez ise yeni bir
sistem kuruluyor görünse bile, bu eskinin yeni bir biçimi veya el değiştirmiş
hali olacaktır.

Kendi bölgemizde yaşamış daha önceki medeniyetlerdeki katkımızı
bir kenara bırakırsak, Avrupa Medeniyeti’nin oluşumuna, bilhassa ilmî ve fikrî
planda atalarımızın katkısını kabul etsek bile, Avrupalılaşma dönemimizde,
zirvede olan bu medeniyete katkımızın olduğunu söyleyemeyiz. O zaman yeni
oluşacak medeniyete katkımızı yaparak, yerimizi alarak, hatta önderliğini
yaparak insanlığa hizmetimizi gerçekleştirebiliriz.

Yenilik arzularını bütün insanlığa mutluluk getirecek yeni bir
medeniyete dönüştüğünü görmek arzusuyla…