Republic consists of justice, advisory and monopolizing power on law.

Cihad-ı hariciyi, Şeriat-ı Garranın berahin-i katıasının
kılınçlarına havale edeceğiz. Zira, medenilere galebe çalmak, ikna iledir. Söz
anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir. Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete
vaktimiz yoktur. Cumhuriyet ki adâlet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten
ibarettir. On üç asır evvel Şeriat-ı Garra teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya
dilencilik etmek, din-i İslâm’a büyük bir cinayettir. Ve şimale müteveccihen
namaz kılmak gibidir. Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa istibdat tevzi olunmuş olur.
(Şüphesiz ki Allah, kuvvet ve kudret sahibidir.) Hâkim ve âmir-i vicdanî olmalı.
O da; mârifet-i tam ve medeniyet-i âmm veyahut din-i İslâm namiyle olmalı. Yoksa
istibdat daima hükümfermâ olacaktır.

İttifak hüdâdadır, hevada ve hevesde değil. İnsanlar hür
oldular, ama yine abdullahdırlar. Her şey hür oldu. Şeriat da hürdür, meşrutiyet
de… Mesâil-i Şeriatı rüşvet vermeyeceğiz. Başkasının kusuru, insanın kusuruna
sened ve özür olamaz. Yeis mâni-i her kemaldir. “Neme lâzım, başkası düşünsün”
istibdadın yadigârıdır.

(Divan-ı Harb-ı Örfî, s. 64-65)

Ey kardeşlerim! Kırkbeş sene evvel Eski Said’in bu dersinden
anlaşılıyor ki; o Said siyasetle, içtimaiyat-ı İslamiye ile ziyade alakadardır.
Fakat, sakın zannetmeyeniz ki o, dini siyasete alet veya vesile yapmak
mesleğinde gitmiş! Haşa belki o, bütün kuvvetiyle siyaseti dine alet ediyormuş.
Ve derdi ki: “Dinin bir hakikatini bin siyasete feda ederim” Evet, o zamanda
kırk-elli sene evvel hissetmiş ki, bazı münafık zındıkların siyaseti dinsizliğe
alet etmeye teşebbüs niyetlerine ve fikirlerine mukabil, o da bütün kuvvetiyle
siyaseti İslamiyet’in hakaikına bir hizmetkar, bir alet yapmaya çalışmış.

Fakat, O zamandan yirmi sene sonra gördü ki: O gizli münafık
zındıkların, Garplılaşmak bahanesiyle siyaseti dinsizliğe alet yapmalarına
mukabil, bir kısım dindar ehl-i siyaset dini siyaseti-i İslamiyeye alet etmeye
çalışmışlardı. İslamiyet güneşi yerdeki ışıklara alet ve tabi olamaz. Ve alet
yapmak, İslamiyet’in kıymetini tenzil etmektir, büyük bir cinayettir.

(Hutbe-i Şamiye, s. 52)

Cumhuriyet ki, adâlet ve meşveret ve kànunda inhisâr-ı kuvvetten
ibârettir. On üç asır evvel Şeriat-ı Garra teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya
dilencilik etmek, dini İslâma büyük bir cinâyettir. Ve şimale müteveccihen namaz
kılmak gibidir. Kuvvet kànunda olmalı. Yoksa istibdat tevzî olunmuş olur. hâkim
ve âmir-i vicdanî olmalı. O da; mârifet-i tam ve medeniyet-i âmm veyâhut din-i
İslâm namıyla olmalı. Yoksa istibdat daima hükümfermâ olacaktır.

İttifak hüdâdadır, hevâda ve heveste değil. İnsanlar hür
oldular, ama yine abdullahtırlar. Her şey hür oldu. Şeriat da hürdür, meşrutiyet
de. Mesâil-i Şeriátı rüşvet vermeyeceğiz. Başkasının kusuru, insanın kusuruna
senet ve özür olamaz. Yeis mâni-i her kemâldir. “Neme lâzım, başkası düşünsün”
istibdadın yadigârıdır. Bu cümlelerin mâbeynini rabtedecek olan mukaddematı,
Türkçe bilmediğim için mütâliînin fikirlerine havale ediyorum.

Said Nursi (Hutbe-i Şamiye, s. 93)

Tenkitkârâne bir suale cevaptır.

Ehl-i dünya tarafından deniliyor ki: “Sen neden bizden küstün?
Bir defa olsun hiç müracaat etmeyip sükût ettin. Bizden şiddetli şekvâ edip
‘Bana zulmediyorsunuz’ diyorsun. Halbuki bizim bir prensibimiz var, bu asrın
muktezası olarak hususî düsturlarımız var. Bunların tatbikini sen kendine kabul
etmiyorsun. Kanunu tatbik eden zalim olmaz. Kabul etmeyen isyan eder. Ezcümle,
bu asr-ı hürriyette ve bu yeni başladığımız cumhuriyetler devrinde, müsavat
esası üzerine tahakküm ve tagallübü kaldırmak düsturu bizim bir kanun-u esasîmiz
hükmüne geçtiği halde, sen kâh hocalık, kâh zâhidlik suretinde teveccüh-ü âmmeyi
kazanarak, nazar-ı dikkati kendine celb ederek, hükümetin nüfuzu haricinde bir
kuvvet, bir makam-ı içtimaî elde etmeye çalıştığın, zâhir halin ve eski
zamandaki macera-yı hayatının delâletiyle anlaşılıyor. Bu hal ise, şimdiki
tabirle, burjuvaların müstebidâne tahakkümleri içinde hoş görünebilir. Fakat
bizim tabaka-i avâmın intibahıyla ve galebesiyle tezahür eden tam sosyalizm ve
bolşevizm düsturları bizim daha ziyade işimize yaradığı için o sosyalizm
düsturlarını kabul ettiğimiz halde, senin vaziyetin bize ağır geliyor,
prensiplerimize muhalif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvâya ve
küsmeye hakkın yoktur.”

Elcevap: Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer
kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkîde
muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer. Madem kanun-u
fıtrata tatbik-i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat-ı beşeriyeyi
değiştirmek ve nev-i beşerin hilkatindeki hikmet-i esasiyeyi kaldırmakla, mutlak
müsavat kanunu tatbik edilebilir.

Evet, ben neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve
fikren, müsavat-ı hukuk mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve
İslâmiyet’ten gelen sırr-ı adaletle, burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat
ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlardanım. Onun için,
bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde, zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve
istibdadın aleyhindeyim.

Fakat nev-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsavat-ı mutlaka
kanununa zıttır. Çünkü Fâtır-ı Hakîm, kemâl-i kudret ve hikmetini göstermek
için, az bir şeyden çok mahsulât aldırır ve bir sayfada çok kitapları yazdırır
ve bir şeyle çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nevi ile de binler nevin
vazifelerini gördürür.

İşte o sırr-ı azîmdendir ki, Cenâb-ı Hak, insan nevini, binler
nevileri sümbül verecek ve hayvânâtın sair binler nevileri kadar tabakat
gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvânat gibi kuvâlarına,
lâtifelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta
gezecek istidat verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir
ki, arzın halifesi ve kâinatın neticesi ve zîhayatın sultanı hükmüne geçmiştir.
İşte, nev-i insanın tenevvüünün en mühim mayası ve zembereği, müsabaka ile,
hakikî imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle,
aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir.
Evet, şu hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdadı yaşayan şu asrın gaddar
yüzüne çarpılmaya lâyık iken ve halbuki o tokada müstehak olmayan gayet mühim
bir zâtın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün,

Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı hürriyet?
Çalış, idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyetten! sözünün yerine, bu asrın yüzüne
çarpmak için ben de derim:

Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı hakikat?
Çalış, kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten!

Veyahut,

Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı fazilet?
Çalış, vicdanı kaldır, muktedirsen âdemiyetten!

Evet, imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebebi
istibdat da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek faziletsizliktir. Ve bilhassa
ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-i
beşeriyeye karışmak tarzındadır. Lillâhilhamd, bu meşrep üstünde hayatımız
gitmiş ve gidiyor. Ben kendimde fazilet var diye fahir suretinde dâvâ etmiyorum.
Fakat nimet-i İlâhiyeyi tahdis suretinde şükretmek niyetiyle diyorum ki:

Cenâb-ı Hak, fazl ve keremiyle, ulûm-u imaniye ve Kur’âniyeye
çalışmak ve fehmetmek faziletini ihsan etmiştir. Bu ihsan-ı İlâhîyi bütün
hayatımda, lillâhilhamd, tevfik-i İlâhî ile şu millet-i İslâmiyenin menfaatine,
saadetine sarf ederek, hiçbir vakit vasıta-i tahakküm ve tagallüb olmadığı gibi,
ekser ehl-i gafletçe matlup olan teveccüh-ü nâs ve hüsn-ü kabul-ü halk dahi,
mühim bir sırra binaen benim menfûrumdur, onlardan kaçıyorum. Yirmi sene eski
hayatımı zayi ettiği için onları kendime muzır görüyorum. Fakat Risale-i Nur’u
beğenmelerine bir emâre biliyorum, onları küstürmüyorum.

İşte, ey ehl-i dünya! Dünyanıza hiç karışmadığım ve
prensiplerinizle hiçbir cihet-i temasım bulunmadığı ve dokuz sene esaretteki bu
hayatımın şehadetiyle yeniden dünyaya karışmaya hiçbir niyet ve arzum yokken,
bana eski bir mütegallip ve daima fırsatı bekleyen ve fikr-i istibdat ve
tahakkümü taşıyan bir adam gibi yapılan bunca tarassut ve tazyikiniz hangi
kanunladır? Hangi maslahatladır? Dünyada hiçbir hükümet böyle fevkalkanun ve
hiçbir ferdin tasvibine mazhar olmayan bir muameleye müsaade etmediği halde,
bana karşı yapılan bu kadar bed muamelelere, yalnız değil benim küsmem, belki
eğer bilse nev-i beşer küser, belki kâinat küsüyor.

(Lemalar, 174-175)

Denilmiş: “Ne için siyasetten çekildin? Hiç yanaşmıyorsun?”

Elcevap: Dokuz-on sene evveldeki Eski Said, bir miktar siyasete
girdi. Belki siyaset vasıtasıyla dine ve ilme hizmet edeceğim, diye beyhude
yoruldu ve gördü ki; o yol meşkûk ve müşkilâtlı ve bana nisbeten fuzuliyâne, hem
en lüzumlu hizmete mâni ve hatarlı bir yoldur. Çoğu yalancılık ve bilmeyerek
ecnebi parmağına âlet olmak ihtimali var. Hem siyasete giren, ya muvâfık olur
veya muhalif olur. Eğer muvâfık olsa; mâdem memur ve meb’us değilim, o halde
siyasetçilik bana fuzulî ve mâlâyâni bir şeydir. Bana ihtiyaç yok ki, beyhude
karışayım. Eğer muhalif siyasete girsem, ya fikirle veya kuvvetle karışacağım.
Eğer fikirle olsa, bana ihtiyaç yok. Çünkü mesâil tavazzuh etmiş; herkes benim
gibi bilir. Beyhude çene çalmak mânasızdır. Eğer kuvvet ile ve hâdise çıkarmak
ile muhalefet etsem, husulü meşkûk bir maksad için binler günaha girmek ihtimali
var. Birinin yüzünden çoklar belâya düşer. Hem on ihtimalden bir-iki ihtimale
binaen günahlara girmek, mâsumları günaha atmak; vicdanım kabûl etmiyor, diye
Eski Said, sigara ile beraber gazeteleri ve siyaseti ve sohbet-i dünyeviye-i
siyasiyeyi terk etti. Buna kat’î şâhid, o vakitten beri sekiz senedir bir tek
gazete ne okudum ve ne dinledim. Okuduğumu ve dinlediğimi, biri çıksın söylesin.
Halbuki sekiz sene evvel, günde belki sekiz gazete Eski Said okuyordu. Hem beş
senedir bütün dikkat ile benim hâlime nezaret ediliyor. Siyasetvâri bir tereşşuh
gören söylesin. Halbuki benim gibi asabî ve “Gerçek hile, hilesizliktedir”
düsturiyle en büyük hileyi hilesizlikte bulan pervasız, alâkasız bir insanın,
değil sekiz sene; sekiz gün bir fikri gizli kalmaz. Siyasete iştihası ve arzusu
olsaydı; tedkikata, taharriyata lüzum bırakmayarak top güllesi gibi sadâ
verecekti.

“Kur’ân ve îmânın hizmeti ne için beni men’ediyor?” dersen; ben
de derim ki: “Hakaik-ı îmâniye ve Kur’âniye birer elmas hükmünde olduğu halde,
siyaset ile âlûde olsa idim; elimdeki o elmaslar iğfal olunabilen avam
tarafından, ‘Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?’
diye düşünürler. O elmaslara, âdi şişeler nazariyle bakabilirler. O halde ben o
siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek
hükmüne geçer.

İşte ey ehl-i dünya! Neden benim ile uğraşıyorsunuz? Beni kendi
hâlimde bırakmıyorsunuz?”

(Mektubat, s. 64-66.)

Ey ehl-i bid’a ve ilhad! Altı sualime cevap isterim.

Birincisi: Dünyada hükümet süren, hükmeden her kavmin, hattâ
insan eti yiyen yamyamların, hattâ vahşî, canavar bir çete reisinin bir usulü
var, bir düsturla hükmeder. Siz hangi usulle bu acip tecavüzü yapıyorsunuz?
Kanununuzu ibraz ediniz. Yoksa bazı alçak memurların keyiflerini kanun mu kabul
ediyorsunuz? Çünkü böyle hususî ibâdâtta kanun yapılmaz ve kanun olamaz.

İkincisi: Nev-i beşerde, hususan bu asr-ı hürriyette ve bilhassa
medeniyet dairesinde, hemen umumiyetle hükümfermâ hürriyet-i vicdan düsturunu
kırmak ve istihfaf etmek ve dolayısıyla nev-i beşeri istihkar etmek ve itirazını
hiçe saymak kadar cür’etinizle, hangi kuvvete dayanıyorsunuz? Hangi kuvvetiniz
var ki, siz kendinize “lâdinî” ismi vermekle ne dine, ne dinsizliğe ilişmemeyi
ilân ettiğiniz halde, dinsizliği mutaassıbâne kendine bir din ittihaz etmek
tarzında, dine ve ehl-i dine böyle tecavüz, elbette saklı kalmayacak, sizden
sorulacak. Ne cevap vereceksiniz? Yirmi hükümetin en küçüğünün itirazına karşı
dayanamadığınız halde, nasıl yirmi hükümetin birden itirazını hiçe sayar gibi
hürriyet-i vicdaniyeyi cebrî bir surette bozmaya çalışıyorsunuz?

(Mektubat, s. 416)

Suâl: Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?

Cevap: İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez; gündüz
gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. Hem
de, mağlûp bîçare bir reise yahut müdâhin memurlara veyahut mantıksız bir kısım
zâbitlere îtimat edilirse ve dînin himâyesi onlara bırakılırsa mı daha iyidir?
Yoksa efkâr-ı âmme-i milletin arkasındaki hissiyât-ı İslâmiyenin mâdeni
olan-herkesin kalbindeki şefkat-i îmâniye olan-envâr-ı İlâhînin lemeâtının
içtimâlarından ve hamiyet-i İslâmiyenin şerârât-ı neyyirânesinin imtizâcından
hâsıl olan amûd-u nûrânînin ve o seyf-i elmasın hamiyetine bırakılırsa mı daha
iyidir? Siz muhâkeme ediniz.

Evet, şu amûd-u nuranî, dînin himâyetini şehâmetinin başına,
murâkabenin gözüne, hamiyetinin omuzuna alacaktır. Görüyorsunuz ki, lemeât-ı
müteferrika tele’lüe başlamış, yavaş yavaş incizab ile imtizaç edecektir. Fenn-i
hikmette takarrür etmiştir ki, hiss-i dînî, bâhusus dîn-i hakk-ı fıtrînin sözü
daha nâfiz, hükmü daha âlî, tesiri daha şedittir.

Elhasıl: Başkasına îtimat etmeyen nefsiyle teşebbüs eder. Size
bir misâl söyleyeceğim:

Siz göçersiniz. Göçerin malı koyundur; o işi bilirsiniz. Şimdi,
her biriniz bâzı koyunları bir çobanın uhdesine vermişsiniz. Halbuki çoban
tenbel ve muâvini kayıtsız, köpekleri değersizdir. Tamamıyla ona îtimat etseniz,
rahatla evlerinizde yatsanız, bîçâre koyunları müstebit kurtlar ve hırsızlar ve
belâlar içinde bıraksanız daha mı iyidir; yoksa onun adem-i kifâyetini bilmekle,
nevm-i gafleti terk edip hânesinden her biri bir kahraman gibi koşsun,
koyunların etrâfında halka tutup, bir çobana bedel bin muhâfız olmakla hiçbir
kurt ve hırsız cesâret etmesin, daha mı iyidir? Acaba Mâmehurân hırsızlarını
tevbekâr ve sofî eden şu sır değil midir? Evet, ruhları ağlamak istedi, biri
bahane oldu, ağladılar.

Evet, evet!.. Neam, neam!.. Sivrisinek tantanasını kesse, bal
arısı demdemesini bozsa, sizin şevkiniz hiç bozulmasın, hiç teessüf etmeyiniz.
Zîrâ, kâinatı nağamâtıyla raksa getiren hakàikın esrârını ihtizâza veren
mûsıka-i İlâhiye hiç durmuyor. Mütemâdiyen güm güm eder.

Padişahların padişahı olan Sultân-ı Ezelî, Kur’ân denilen
mûsika-i İlâhiyesiyle umum âlemi doldurarak, kubbe-i âsumanda şiddetli ses
getirmekle sadef, mağara, kehf-misâl olan ulemâ ve meşâyih ve hutebânın dimağ,
kalb ve fehmlerine vurarak, aks-i sadâsı onların lisanlarından çıkıp seyr ü
seyelân ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyayı güm güm ile ihtizâza getiren o
sadânın tecessüm ve intıbaıyla umum kütüb-ü İslâmiyeyi bir tanbur ve kànûnun bir
teli ve bir şeridi hükmüne getiren ve herbir tel, bir neviyle onu îlân eden o
sadâ-i semâvî ve rûhânîyi kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen, acaba o
sadâya nisbeten sivrisinek gibi bir emîrin demdemelerini ve karasinekler gibi
bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir?

Elhâsıl: İnkılâb-ı siyâsî cihetiyle dîninden havf eden adamın
dinde hissesi beytü’l-ankebût gibi zayıf düşmüş cehâlettir, onu korkutur;
taklittir onu telâşa düşürttürür. Zîrâ îtimâd-ı nefsin fıkdânı ve aczin vücudu
cihetiyle, saadetini yalnız hükûmetin cebinden zannettiğinden, kalbini, aklını
da hükûmetin kesesinden tahayyül eder, korkar.

(Münazarat, s. 44-47.)

Muhâli talep etmek, kendine fenalık etmektir. Bir dağdan uçmak
niyetiyle kendini havalandıran, parça parça olur. Zîrâ, onların istedikleri şey,
ya bir hükûmet-i mâsumedir. Halbuki, şimdi şahs-ı vâhid bile mâsum olamaz.
Nerede kaldı, zerrâtı günahkârlardan mürekkep bir hükûmet, tamamıyla mâsum
olsun. Demek, nokta-i nazar, hükûmetin hasenâtı seyyiâtına tereccühüdür. Yoksa,
seyyiesiz hükûmet muhâl-i âdidir. Ben öyle adamlara anarşist nazarıyla
bakıyorum. Zîrâ, onlardan birisi, Allah etmesin, bin sene yaşayacak olsa, âdetâ
mümkün hükûmetin hangi sûretini görse hülyâ ile yine râzı olmayacak, şu hülyânın
neticesi olan meylü’t-tahrip ile o sûreti bozmaya çalışacak. Şu halde,
böylelerin fena zannettikleri Jön Türklerin nazarlarında dahi mel’un, anarşist
ve iğtişaşcı fırkasından addolunurlar. İstedikleri şey muhâl olduğundan,
neticesi ihtilâl ve fesattır.

(Münazarat, s. 51.)

Bence, muhâlif-i hakîkat-i Şeriat olan şeyler, Meşrûtiyete dahi
muhâliftir, ya günahlarıdır veya ilcâ-i zarûrettir. Farz ediniz, şu siyâset
muhâlif olsun, yine telâşa mahâl yoktur. Zîrâ, Şeriat-ı Garrânın bin kısmından
bir kısmıdır ki, siyâsete taallûk eder. O kısmın ihmâliyle, Şeriat ihmâl
olunmaz.

Evet, imtisâl etmemek, inkâr etmek demek değildir. Hem de,
Devlet-i Osmâniyeye tâbî olan İslâmların on beş misli İslâmlar, sırf siyâset-i
ecânib altındadırlar. Onların dinlerine zarar gelmez; nerede kaldı ki, şu
hükûmetteki; kendisi İslâm, millet-i hâkimesi İslâm, üssü’l-esâs-ı siyâseti de
şu düsturdur: “Bu devletin dîni, dîn-i İslâmdır. Şu esâsı vikàye etmek
vazifemizdir. Çünkü, milletimizin mâye-i hayatiyesidir.”

Suâl: Demek, hükûmet bundan sonra da İslâmiyet ve din için
hizmet edecek midir?

Cevap: Hay hay. Bâzı akılsız dinsizler müstesnâ olmak şartıyla,
hükûmetin hedef-i maksadı, velev gizli ve uzak olsa bile, uhuvvet-i îmâniye
sırrıyla, üç yüz milyonu bir vücut eden ve nûrânî olan İslâmiyetin silsilesini
takviye ve muhâfaza etmektir. Zîrâ, nokta-i istinad ve nokta-i istimdat yalnız
odur. Yağmurun katarâtı, nûrun lemeâtı dağınık ve yayılmış kaldıkça çabuk kurur,
çabuk söner. Fakat, sönmemek ve mahvolmamak için, Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak bize
“Ayrılıklara düşüp dağılmayın.” (Şura Sûresi, 13.) ve “Ümidinizi kesmeyin.”
(Zümer Sûresi, 53.) ile ezel cânibinden nidâ ediyor. Evet, şeş cihetten nağme-i
“Ümidinizi kesmeyin” eyler hurûş.

Evet, zarûret ve incizap ve temâyül ve tecârüb ve tecâvüb ve
tevâtür, o katarât ve lemeâtı musâfaha ettirerek ortalarındaki mesâfeyi
tayyedip, bir havz-ı âb-ı hayatı ve dünyayı ışıklandıracak bir elektrik-i
nevvâreyi teşkil edecektir. Zîrâ, kemâlin cemâli dindir. Hem, din saadetin
ziyâsıdır, hissin ulviyetidir, vicdânın selâmetidir.

(Münazarat, s. 53-54.)

Suâl: Eskiden beri işitiyoruz ki, bâzı Jön Türkler masondurlar,
dîne zarar ediyorlar.

Cevap: İstibdat, kendini ibkà etmek için şu telkinâtı vermiştir.
Bâzı lâubâlilik dahi, şu vehme kuvvet veriyor. Fakat, emîn olunuz ki, onların
masonluğa girmeyen kısmının maksatları dîne zarar değildir, belki milletin
selâmetini temin etmektir. Fakat, bâzıları dîne lâyık olmayan bârid taassuba
müfritâne ilişiyorlar. Demek, hürriyete ve meşrûtiyete hizmetleri sebkat eden
veyahut kabul eyleyenleri Jön Türk tesmiye ediyorsunuz. İşte, onların bir kısmı
İslâmiyet fedâileridir, bir kısmı da selâmet-i millet fedâileridir. Onların
ukde-i hayatiyelerini teşkil eden, mason olmayan ekseri, İttihat ve Terakkîdir.
Ve sizin şu aşâiriniz kadar ulemâ ve meşâyih, Jön Türkler meyânında mevcuttur.
Vâkıa onlarda bir takım edepsiz, çok sefih masonlar dahi bulunur; lâkin yüzde
ondur, yüzde doksanı sizin gibi mûtekid müslimlerdir.

(Münazarat, s. 80-81.)

Suâl: Neden sû-i zannımız onlara zarar versin?

Cevap: Onların bir kısmı sizin gibi tahkiksiz, taklit ile
İslâmiyetin zevâhirini bilirler. Taklit ise, teşkîkàt ile yırtılır. O halde
bâzılarına -bâhusus dinde sathî, felsefe ile mütevaggıl olursa- dinsiz dediğiniz
vakit, ihtimâl ki tereddüte düşüp, meslek-i İslâmiyetten hariçmiş gibi
vesveselerle, “Herçi-bâd-âbâd” diyerek me’yusâne, belki muannidâne İslâmiyete
münâfi harekâta başlar. İşte ey bîinsaflar! Gördünüz, nasıl bâzı bîçarelerin
dalâletine sebep oluyorsunuz. Fena adama, “İyisin, iyisin” denilse iyileşmesi;
ve iyi adama, “Fenasın, fenasın” denildikçe fenalaşması çok vukù bulmuştur.

Suâl: Neden?

Cevap: Faraza, bâzılarının altında büyük fenalıkları varsa da,
hücum edilmemek gerektir. Zîrâ, çok fenâlık vardır ki, iyilik perdesi altında
kaldıkça ve perde yırtılmadıkça ve ondan tegàfül edildikçe mahdut ve mahsur
kaldığı gibi, sahibi de perde-i hicap ve hayâ altında kendisinin ıslâhına
çalışır. Lâkin, vaktâ ki perde yırtılsa, hayâ atılır; hücum gösterilse, fenalık,
fena tevessü eder. Ben Otuz Bir Mart Hâdisesinde şuna yakın bir hal gördüm.
Zîrâ, İslâmiyet’in meşrûtiyetperver ve hamiyetli fedâileri, cevher-i hayat
makàmında bildikleri nîmet-i meşrûtiyeti, Şeriata tatbik ile, ehl-i hükûmeti
adâlet namazında kıbleye irşad ve nâm-ı mukaddes-i Şeriatı Meşrûtiyet kuvvetiyle
îlâ ve Meşrûtiyeti Şeriat kuvvetiyle ibkà ve bütün seyyiât-ı sâbıkayı
muhâlefet-i Şeriat üzerine ilkà etmek için bâzı telkinâtta ve teferruâtın
tatbikatında bulundular. Sonra, sağını solundan fark edemeyenler -hâşâ- Şeriatı,
istibdâda müsâit zannederek tûtî kuşları taklidi gibi “Şeriat isteriz!” demekle,
hakîki maksat ortada anlaşılmaz oldu. Zâten plânlar serilmişti. İşte o zaman,
yalan olarak hamiyet maskesini takınan bâzı herifler, o ism-i mukaddese tecâvüz
ettiler. İşte cây-ı ibret bir nokta-i siyah!..

Suâl: Neden dinsiz zannettiğimiz bâzılarından bize zarar gelsin?

Cevap: Hayal perdesi üstünde size bir timsâl manzarasını
göstererek mazarrâtını anlatacağım:

İşte şu sahrâda, gayet muhteşem bir bostan içinde, bir kasır
var. Kasrın bir köşesinde, sizin Beytüşşebap Kaplıcası gibi bir kaplıca olduğunu
tahayyül ediniz. Siz, dışarıda burûdetin tazyikiyle, karın tokatıyla, rüzgârın
sillesiyle, ihtiyâren veya ıztırâren saray içine girmeye mecbursunuz. Lâkin,
kapıda bir iki kör ve havuz içinde bâzı çıplak adamları görmüş veya
işitmişsiniz. Bundan tevehhüm ediyorsunuz ki, o saray körhâne veya
çıplakhânedir. Siz girdiğinizde, onlar gibi olmak için tâat libâsını
çıkarıyorsunuz ve onların avretini görmemek için akîde denilen hakîkat gözünü
kapatıyorsunuz. Halbuki, onlar, muhteşem odalarda gözleri açık ve avretleri
mestûr olarak mütefekkirâne meşveret ve bâzı köşelerdeki kör ve çıplakların setr
ve tedâvisine hizmet ediyorlar. İşte sen, şu sûret-i vahşiyâne ve eblehânede
avretin açık, gözün kapalı olarak içlerine girsen, acaba bundan daha büyük
maskaralık ve zarar olabilir mi? Hakîkaten, bence bir Müslüman neslinden gelen
bir adamın akıl ve fikri İslâmiyet’ten tecerrüd etse bile, fıtratı ve vicdanı
hiçbir vakit İslâmiyet’ten vazgeçemez. En ebleh, en sefih bile, sedd-i rasîn-i
istinâdımız olan İslâmiyet’e bütün mevcudiyetiyle taraftardır; lâsiyyemâ,
siyâsetten haberdar olanlar.

Hem, Zaman-ı Saadetten şimdiye kadar hiçbir tarih bize
bildirmiyor ki, bir Müslüman muhâkeme-i akliyesiyle başka bir dîni İslâmiyet’e
tercih etmiş olsun ve delil ile başka bir dîne dahil olmuş olsun. Dinden
çıkanlar var, o başka mesele; taklit ise ehemmiyetsizdir. Halbuki, edyân-ı sâire
müntesipleri mutlaka fevc fevc muhâkeme-i akliye ile ve bürhân-ı katî ile
daire-i İslâmiyete dahil olmuşlar ve olmaktadırlar. Eğer biz, doğru İslâmiyet’i
ve İslâmiyet’e lâyık doğruluğu ve istikàmeti göstersek, bundan sonra onlardan
fevc fevc dahil olacaklardır.

(Münazarat, s. 82-86.)

Suâl: İnkılâptan on sene evvel, hükûmete nihayet derecede
mûteriz olduğun halde, hükûmete hücum edenlere dahi îtiraz ederdin. Hattâ
selâtin-i Osmâniyeyi ifratla senâ ederdin; hattâ derdin: ‘“Muhtemeldir,
Abdulhamid, muktedir değil ki dizgini gevşetsin, milletin saadetine yol versin.
Veyahut hatâ bir içtihad ile olabilir, bir gayr-i makbul özrü kendine bulsun.
Veyahut avanelerinin ve vehminin elinde mahpus gibidir.” Sonra birden bütün
kabahati ona attın. Neden hem îtiraz, hem hücum ederdin; hem de bâzılara karşı
müdâfaa ederdin?

Cevap: İnkılâptan on altı sene evvel, Mardin cihetlerinde, beni
hakka irşad eden bir zâta rast geldim. Siyâsetteki muktesit mesleği bana
gösterdi. Hem, tâ o vakitte, meşhur Kemâl’in “Rüyâ”sıyla uyandım. Lâkin,
maatteessüf, sû-i tesâdüf ile hükûmete îtiraz edenlerden ehl-i ifrat ve ehl-i
tefrite rast geldim. Ehl-i ifratın bir kısmı, Arap’tan sonra İslâmiyet’in kıvâmı
olan Etrâkı tadlîl ediyorlardı. Hattâ bir kısmı o derece tecâvüz etti ki, ehl-i
kànunu tekfir ederdi. Otuz sene evvel olan Kanun-u Esâsîyi ve hürriyetin îlânını
tekfire delil gösterdi, “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse… (Mâide,
44-47.)” hüccet ederdi. Bîçare bilmezdi ki, “Kim hükmetmezse…” bilmânâ “Kim
tasdik etmezse”dir. Acaba sâbık istibdâdı, hürriyet zanneden ve Kanun-u Esâsîye
îtiraz eden adamlara nasıl îtiraz etmeyeceğim? Çendan, hükûmete îtiraz
ederlerdi; lâkin, onlar, istibdâdın daha dehşetlisini istediler. Bunun için
onları reddederdim. İşte, şimdi ehl-i hürriyeti tadlîl eden şu kısımdandır.

İkinci kısım olan ehl-i tefriti gördüm. Dîni bilmiyorlar, ehl-i
İslâm’a insafsızca îtiraz ediyorlar, taassubu delil gösteriyorlardı. İşte şimdi
Osmanlılıktan tecerrüd edip, tam tamına Avrupa’ya temessül etmek fikrinde
bulunanlar şu kısımdandır. Bununla beraber, istibdat kendini muhâfaza etmek için
herkese vesvese verdiği gibi, beni inkılâptan on sene evvel aldattı ki, ehl-i
ihtilâlin ekseri mâsumdur. Lillâhilhamd, o vesvese bir iki sene zarfında zâil
oldu. Tâ o vakitte anladım; bizim ekser ahrarımız, mûtekid Müslümanlardır.

Elhâsıl: Hükûmete hücum edenler, bâzıları “Haydo, Haydo”
derlerdi, bâzıları “Haydar Ağa, Haydar Ağa” derlerdi; ben “Haydar” derdim, şimdi
de “Haydar” diyorum, vesselâm.

(Münazarat, s.123-125.)

Aynı gün pür-ümid, başka ve dünyevî bir meclise gittim.
Dünyevîler dediler: “Neden geldin geleli siyasete karışmıyorsun?”

Dedim: “Şeytandan ve siyasette Allah’a sığınırım.”

“Evet, İstanbul siyaseti İspanyol hastalığı gibi bir
hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır. Biz müteharrik-i bizzat değiliz, bilvasıta
mütehharikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O tenvim ile telkin eder,
biz kendimizden hayal edip, asammane tahribimizde eser-i telkini icra ederiz.
Mâdem ki menba Avrupa’dadır. Gelen cereyan ya menfî veya müsbettir. Menfîye
kapılan harf gibi, “Başkasındaki bir manaya delâlet eder” yahut “Kendi kendine
bir manaya delâlet etmez” tarif edilir. Demek bütün harekâtı, bizzat hariç
hesabına geçer. Çünkü iradesi hükümsüzdür. Hulûs-u niyeti fayda vermez. Bahusus
menfi iki cihet zaaf ile hariç cereyanının kuvvetine bir âlet-i laya’kıl olur.

“Diğer müsbet cereyan ise ki, dahilden muvafık şeklini giyer.
İsim gibi ‘Kendinde bulunan bir manaya delâlet eder.’ Hareketi kendinedir.
Teba-i haricedir. Lâzım-ı mezheb mezheb olmadığından, belki muahez değil.
Bahusus iki cihetle kuvveti, hariç cereyanın müsbet ve za’fına inzimam etse,
harici kendine âlet-i lâyeş’ur edebilir.”

Dediler: “Dinsizliği görmüyormusun, meydan alıyor. Din namına
meydana çıkmak lâzım.”

Dedim: “Evet, lâzımdır. Fakat kat’î bir şart ile ki, muharrik,
aşk-ı İslâmiyet ve hâmiyet-i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih,
siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikelidir. Birincisi hata da etse, belki
ma’fuvdur. İkincisi isabet de etse, mes’uldür.”

Denildi: “Nasıl anlarız?”

Dedim: “Kim fasık siyasetdaşını, mütedeyyin muhalifine, su-i zan
bahaneleriyle tercih etse, muharriki siyasetçiliktir. Hem umumun mâl-i mukaddesi
olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslekdaşlarına daha ziyade has
göstermekle, kavi bir ekseriyette, dine aleyhdarlık meyli uyandırmakla nazardan
düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir.

“Meselâ, iki adam döğüşürler. Biri, zaif düşeceğini hissederken,
elindeki Kur’ân’ı kaviye uzatmakla himayesini davet edip, kavi bir ele vermek
lâzımdır. Tâ beraber çamura düşmesin. Kur’ân’a muhabbetini, hürmetini göstersin.
Kur’ân’ı, Kur’ân olduğu için sevsin. Eğer kavinin karşısına siper etse, himayet
damarını tahrik etmeye bedel, hiddetini celb eder. Kur’ân’ı kavi bir hâdimden
mahrum bırakmakla, zaif bir elde beraber yere düşerse o, Kur’ân’ı kendi nefsi
için sever demektir.

“Evet, dine imale etmek ve iltizama teşvik etmek ve vazife-i
diniyelerini ihtar etmekle dine hizmet olur. Yoksa dinsizsiniz dese, onları
tecavüze sevk etmektir. Din dahilde menfi tarzda istimal edilmez. Otuz sene
halife olan bir zat, menfi siyaset namına istifade edildi zanniyle, Şeriata
gelen tecavüzü gördünüz. Acaba şimdiki menfî siyasetçilerin fetvalarından
istifade edecek kimdir, bilir misin? Bence İslâm’ın en şedit hasmıdır ki,
hançerini İslâm’ın ciğerine saplamıştır.”

Dediler: “İttihada şedit bir muarız idin, neden şimdi sükût
ediyorsun?”

Dedim: “Düşmanların onlara şiddet-i hücumundan; düşmanın hedef-i
hücumu onların hasenesi olan azim ve sebatdır ve İslâmiyet düşmanına vasıta-i
tesmim olmaktan feragatıdır.

“Bence yol ikidir. Mizanın iki kefesi gibi. Birinin hiffeti,
ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı Antranik ile beraber Enver’e, Venizelos
ile beraber Said Halim’e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir.”

Dediler: “Fırkacılık lazım-ı meşrutiyettir.”

Dedim: “Bizdekilerde hutut-u efkâr telâki için mütemayilen
imtidada bedel, münhariften gittiğinden nokta-i telâki vatanda, belki kürede
görülmüyor. Vücud, adem gibi, birinin vücudu ötekinin ademini ister.

“İnad bazan müfrit fırka müteassıblarına, dalâl ve batılı
iltizam ettirir. Şeytan birisine yardım etse, melek der, rahmet okutur. Ötekinde
melek görse, libasını değiştirmiştir der, lanet eder. Su-i zan ve hüsn-ü zan
nazariyle dürbinin iki tarafı gibi leh, aleydar… Vâhi emareyi bürhan, bürhanı
vâhi emare görür.

“İşte şu zulümdür “İnsan ise, şüphesiz ki, çok zalimdir”
(İbrahim Sûresi, 34.) sırrını gösterir. Zira hayvanın aksine olarak kuva ve
meyilleri fıtraten tahdit edilmemiş, meyl-i zulüm hadsizdir. Lâsiyemma enenin
eşkâl-i habisesi olan hodgâmlık, hodfikirlik, hodbinlik, hodendişlik, gurur ve
inad o meyle inzimam etse, öyle ekberü’l-kebairi icar eder ki, daha beşer ona
isim bulmamış. Cehennemin lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem
olabilir.

“Meselâ : Birisinin bir sıfatından darılsa, mecma-ı evsafı
mâsume olan şahsına, hattâ ehibbasına, hattâ meslekdaşına zulmünü teşmil eder
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez (En’âm Sûresi, 164.)”e karşı
temerrüd eder.

“Meselâ : Muhteris bir intikam veya müntakim bir hilaf ile bir
kere demiş: ‘İslâm mağlub olacak, kalbi parçalanacak.’ Sırf o mura-i ruhtan
gelen, yalancı fikirden çıkan meş’um sözünü doğru göstermek için, İslâm’ın
mağlubiyetini, İslâm’ın perişaniyetini arzu eder, alkışlar. Hasmın darbesinden
mütelezziz olur. İşte şu alkışı ve gaddar telezzüzüdür ki, mecruh İslâm’ı müşkil
mevkide bırakmış. Zira hançerini İslâm’ın ciğerine saplamış olan hasım, “sükût
et” demiyor. “Alkışla, mütelezziz ol, beni sev.” diyor, onları misâl gösteriyor.

İşte size dehşetli bir günah ve zulüm ki, ancak haşirdeki mizan
tartabilir. “Diğerini buna kıyasla.”

(Sünuhat, s. 64-70.)

Eski dahiliye vekili, şimdiki parti katib-i umumisi Hilmi Bey!

Evvelâ: Yirmi sene zarfında bir tek istida dahiliye vekili iken
sana yazdım. Fakat yirmi senelik kaidemi bozmadım, vermedim. İstersen sana
okuyacağım. Hem eski dahiliye vekili, hem şimdi kâtib-i umumî sıfatlarıyla
seninle konuşacağım. Yirmi sene, hükûmetle konuşmayan, tek bir def’a yine
hükûmet hesabına hükûmetin büyük bir rüknü ile konuşan adam, on saat kadar
söylese azdır. Onun için siz benimle konuşmayı bir-iki saat müsaade ediniz.

Saniyen: Şimdi partinin kâtib-i umumîsi itibariyle size bir
hakikatı beyan etmeye kendimi mecbur biliyorum. Hakikat da şudur:

Sen, kâtib-i umumî olduğun Halk Fırkasının millet karşısında
gayet ehemmiyetli bir vazifesi var. O da şudur:

Bin seneden beri âlem-i İslâmiyet’i kahramanlığı ile memnun eden
ve vahdet-i İslâmiyeyi muhafaza eden ve âlem-i beşeriyeti küfr-ü mutlaktan ve
dalâletten şanlı bir surette kurtulmasına büyük bir vesile olan Türk milleti ve
Türkleşmiş olanların din kardeşleri! Eğer şimdi, eski zaman gibi kahramancasına
Kur’ân’a ve hakaik-ı îmana sahib çıkmazsanız ve sizler gibi ehl-i hamiyet eskide
yanlış bir surette ve din zararına medeniyetin propagandası yerinde doğrudan
doğruya hakaik-ı Kur’âniye ve îmaniyeyi tervice çalışmazsanız, size kat’iyyen
haber veriyorum ve kat’î hüccetlerle isbat ederim ki; âlem-i İslâm’ın muhabbet
ve uhuvveti yerine, dehşetli bir nefret; ve kahraman kardeşi ve kumandanı olan
Türk milletine bir adavet ve şimdi âlem-i İslâmı mahva çalışan küfr-ü mutlak
altındaki anarşiliğe mağlûb olup, âlem-i İslâm’ın kal’ası ve şanlı ordusu olan
bu Türk milletinin parça parça olmasına ve şark-ı şimâlîden çıkan dehşetli
ejderhanın istilâ etmesine sebebiyet verecek.

Evet, hariçte iki dehşetli cereyana karşı bu kahraman millet,
Kur’ân kuvvetiyle dayanabilir. Yoksa, küfr-ü mutlakı, istibad-ı mutlakı,
sefahet-i mutlakı ve ehl-i namusun servetini serserilere ibahe etmesini âlet
ederek dehşetli bir kuvvetle gelen bir cereyanı durduracak, ancak İslâmiyet
hakikatiyle mezcolmuş, ittihad etmiş ve bütün mazideki şerefini İslâmiyette
bulmuş, bu millet dayanabilir. Bu milletin hamiyetperverleri ve
milliyetperverleri, her şeyden evvel bu mümteziç, müttehid milliyetin can damarı
hükmünde olan hakaik-ı Kur’âniyeyi terbiye-i medeniye yerine esas tutmak ve
düstur-u hareket yapmakla o cereyanı durdurur inşâallah.

İkinci cereyan: Âlem-i İslâm’daki müstemlekâtlarını kendilerine
ısındırmak ve tam bağlamak için bu vatandaki kuvvetli merkeziyet-i İslâmiyeyi
dinsizlikle ittiham etmekle bozmak ve âlem-i İslâmın, irtibatını mânen kesmek ve
uhuvvetlerini bu millete adavete çevirmek gibi bir plânla şimdiye kadar bir
derece muvaffak da olmuş. Eğer bu cereyanın aklı başında olsa, bu dehşetli plânı
değiştirip hariçdeki âlem-i İslâmı okşadığı gibi; bu merkezdeki İslâmiyet dinini
okşasa, hem o da çok istifade eder, hem azîm fütühatını bir derece muhafaza
eder, hem bu vatan ve millet dehşetli belâdan kurtulur.

Eğer şimdi siz kâtib-i umumî olduğunuz hamiyetperver,
milliyetperver adamlar, şimdiye kadar cereyan eden ve medeniyet hesabına
mukaddesatı çiğneyen usulleri muhafazaya çalışıp, üç-dört şahsın inkılâp namında
yaptıkları icraatı esas tutarak mevcud haseneleri ve inkılâb iyiliklerini onlara
verip ve mevcud dehşetli kusurları millete verilse, o vakit üç-dört adamın
seyyiesi üç-dört milyon seyyie olup bu kahraman ve dindar milleti ve İslâm
ordusu olan Türk milletinin geçmiş asırlardaki milyarlar şerefli merhum
ordularına ve milyonlarla şehidlerine ve milletine büyük bir muhalefet ve
ervahına bir mânevî azab ve şerefsizlik olmakla beraber; o üç-dört inkılâpçı
adamın pek az hisseleri bulunan ve millet ve ordunun kuvvet ve himmetiyle vücud
bulan haseneleri o üç-dört adama verilse, o üç-dört milyon iyilikler, üç-dört
haseneye inhisar edip küçülür, hiçe iner; daha dehşetli kusurlara keffaret
olamaz.

Salisen: Size karşı elbette çok cihetlerde dahilî ve haricî
muarızlar var. Ben, dünya ve siyasetin haline bakmadığım için bilemiyorum. Fakat
beni bu sene de çok sıkıştırdıkları için mecburiyetle sebebine baktım ki, size
karşı bir muarız çıksa idi, birden sizi mağlûb ederdi. Çünkü bu milletin yüzde
doksanı, bin seneden beri an’ane-i İslâmiye ile ruh ve kalb ile bağlanmış.
Zâhiren muhalif fıtratındaki emre itaat cihetiyle serfürû etse de, kalben
bağlanmaz.

(Emirdağ Lahikası, c. I, s. 190-191.)

Bu günlerde hastalığım itibariyle kışın pek şiddetli hiddetine
tahammül edemedim. Çok tecrübelerimle umumî bir hatanın neticesinde hava ile
zemin zelzele ile ve fırtına ile gadab-ı İlahîyi haber vermek nevinden hiddet
ediyorlar gibi, âdete muhalif bir vaziyet gösterdiler. Ben de bundan bir mânevî
fırtınaya alâmet hissettim. Kalbime geldi ki: “Acaba yine İslâmiyet ve hakaik-ı
îmaniye zararına bir hatâ-yı umumî mi meydana geldi?” âdetim olmadığı halde ve
dünya siyasetini terk ettiğim halde bu nokta için sordum: “Ne var? Cerîdeler ne
haber veriyorlar?”

Bana dediler ki: “Din propagandasını yapan dindarların
serbestiyet kanunu geri kalmış. Fakat solcular hakkındaki kanunu ta’cil edip
tasdik etmişler.”

Kalbime geldi ki: Bu vatan ve İslâmiyetin maslahatı, her şeyden
evvel dindarların serbestiyeti hakkındaki kanunun hem ta’cil, hem tasdik ve hem
de çabuk mekteplerde tatbik edilmesi elzemdir. Çünkü bu tasdik ile Rusya’daki
kırk milyona yakın Müslümanı, hem dört yüz milyon âlem-i İslâmın mânevî
kuvvetini bir ihtiyat kuvveti olarak bu vatana kazandırmakla beraber komünistin
mânevî tahribatına karşı şimdiye kadar Rus’un Amerika ve İngilize karşı
tecavüzünden ziyade bin senelik adavetinden dolayı en evvel bize tecavüz etmesi
adavetinin muktezası iken, o tecavüzü durduran, şüphesiz hakâik-i Kur’âniye ve
îmaniyedir. Öyle ise, bu vatanda her şeyden evvel o acib kuvvete karşı hakâik-ı
Kur’âniye ve îmaniyeyi bilfiil elde tutup dinsizliğin önüne kuvvetli bir Sedd-i
Zülkarneyn gibi bir Sedd-i Kur’ânî yapılması lâzım ve elzemdir. Çünkü dinsizlik
Rus’u, şimdiye kadar yarı Çin’i ve yarı Avrupa’yı istila ettiği halde, bize
karşı tecavüz ettirmeyip tevkif ettiren, mânevî kuvvetlerine karşı adliyenin
binden birine maddî ceza vermesiyle; serserilere ve fakirlere, zenginlerin
malını peşkeş çeken ve hevesli gençlere ehl-i namusun kızlarını ve ailelerini
mübah kılan ve az bir zamanda Avrupa’nın yarısını elde eden bir kuvvete karşı
ancak ve ancak mânevî atom bombalar lâzım ki, o da hakâik-ı Kur’âniye ve îmaniye
atom bombası olup, o dehşetli solculuk cereyanını durdursun. Yoksa adliye
vasıtasıyla yüzden birine verilen maddî ceza ile bu küllî kuvvet tevkif edilmez.

Onun için, dindar milletvekilleri bu ta’cili lâzım gelen
hakikatı te’hir etmelerinden, çok def’a tecrübelerle gördüğümüz gibi, bu def’a
da küre-i hava şiddetli soğuğu ile buna itiraz ediyor.

İki dehşetli Harb-i Umumînin neticesinde beşerde hâsıl olan bir
intibah-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle kat’iyyen dinsiz bir millet
yaşamaz, Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hıristiyan da olamaz. Olsa olsa
küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikata dayanan ve hüccet ve delile istinad eden
ve aklı ve kalbi ikna eden Kur’ân ile bir müsalâha veya tâbi olabilir. O vakit
dört yüz milyon ehl-i Kur’ân’a kılınç çekemez.

(Emirdağ Lahikası, c. II, s. 310-311.)

Sizce münasip ise Başvekile ve dindar meb’uslara verilmek üzere
ihtâra binaen yazdırılmış gayet ehemmiyetli bir hakikattır.

Mukaddime: Kırk seneye yakın siyaseti terk ettiğimden ve ekser
hayatım bir nevi inzivada geçtiğinden, hayat-ı içtimaiye ve siyasiye ile meşgul
olmadığımdan büyük bir tehlikeyi göremiyordum. Bugünlerde o tehlikenin hem
millet-i İslâmiyeye büyük bir zarar vermeye zemin hazırlamakta olduğunu
hissettim. Mecburiyetle, İslâmiyet milliyeti ve hâkimiyeti ve memleketin
selâmeti için çalışan ehl-i siyaset ve cem’iyet-i beşeriyeye hamiyet ile
çalışanlar için bana mânevî bir ihtar edildiğinden “Üç Nokta”yı beyan edeceğim:

Birinci Nokta: Gazeteleri dinlemediğim halde bir-iki senedir
“irtica ile ittiham” kelimesi mütemadiyen tekrar edildiğini işitiyordum. Eski
Said kafasıyla dikkat ettim, kat’iyyen gördüm ki: Siyaseti dinsizliğe âlet yapan
ve beşerdeki en dehşetli vahşet ve bedevîliğin bir kanun-u esasîsine irtica
çalışan ve hamiyet maskesini başına geçiren gizli İslâmiyet düşmanları gaddarâne
bir ittiham ile ehl-i İslâmiyet ve hamiyet-i diniye ve kuvvet-i îmaniye
cihetiyle değil, dini siyasete âlet yapmak; belki de siyaseti dine âlet ve tâbi
yapmakla; tâ İslâmiyetin kuvvet-i mânevîyesinden bu hükûmet-i İslâmiyeyi tam
kuvvetlendirmek ve dört yüz milyon hakikî kardeşi arkasında ihtiyat kuvveti
bulundurmak ve bir kısım zâlim Avrupa’nın dilenciliğinden kurtulmak için
çalışanlara pek haksız olarak “irtica” damgasını vurup onları memlekete zararlı
tevehhüm etmeleri, yerden göğe kadar hadsiz bir haksızlıktır. Nümunelerinden
birinci nümunesi: Bu asrın dehşetli zulmüne karşı bir sed olarak İkinci Noktada
beyan etmek zamanı geldi. Menşe’leri iki kanun-u esasîye istinad eden iki irtica
var:

Biri: Siyasî ve içtima-î ki, hakikî irticadır. Onun kanun-u
esasîsi çok su’-i istimâle ve zulme medar olmuştur.

İkincisi: İrtica namı verilen hakikî bir terakkî ve adaletin
esasıdır.

İkinci Nokta: Beşerin vahşet ve bedevîlik zamanlarındaki bir
kanun-u esasîsine medeniyet namına dine hücum edenler, irtica ile o vahşete ve
bedevîliğe dönüyorlar. Beşerin selâmet, adalet ve sulh-i umumîsini mahveden o
dehşetli vahşiyane kanun-u esasî, şimdi bizim bu bîçâre memleketimize girmek
istiyor. Garazkârâne ve anûdâne particilik gibi bâzı cereyanları aşılamağa
başlaması gibi bir ihtilâf görülüyor. O kanun-u esasî de budur:

Bir taifeden, bir cereyandan, bir aşiretten bir ferdin hatasıyla
o taifenin, o cereyanın, o aşiretin bütün fertleri mahkûm ve düşman ve mes’ul
tevehhüm ediliyor. Bir hata, binler hatâ hükmüne geçiriliyor. İttifak ve
ittihadın temel taşı olan kardeşlik ve vatandaşlık, muhabbet ve uhuvveti zir ü
zeber ediyor. Evet, birbirine karşı gelen muannid ve muarız kuvvetler, kuvvetsiz
oluyorlar. Bu kuvvetsizlikle zaiflendiği için millete ve memlekete ve vatana
âdilâne hizmete muvaffak olunamadığından maddî ve mânevî bir nevi rüşvet vermeye
mecbur oluyorlar ki, dinsizleri kendilerine taraftar yapmak için, o gaddar,
engizisyonâne ve bedeviyâne ve vahşiyâne bu mezkûr kanun-u esasîye karşı ayn-ı
adalet olan bu semavî ve kudsî (En’âm Sûresi, 164.) nass-ı kat’îsiyle Kur’ân’ın
bir kanun-u esasîsi muhabbet ve uhuvvet-i hakikiyeyi temin eden ve bu millet-i
İslâmiyeyi ve memleketi büyük tehlikeden kurtaran bu kanun-u esasî ki,
“Birisinin hatâsıyla başkası mes’ul olamaz.” Kardeşi de olsa, aşireti ve taifesi
de olsa, partisi de olsa, o cinayete şerik sayılmaz. Olsa olsa, o cinayete bir
nevi tarafgirlikle yalnız mânevî günahkâr olup, âhirette mes’ul olur; dünyada
değil. Eğer bu kanun-u esasî çabuk düstur-u esasî yapılmazsa, hayat-ı
içtimâiye-i beşeriye iki harb-i umumînin gösterdiği tahribatın emsaliyle esfel-i
sâfilîn olan ve vahşî irticaa düşecek.

İşte Kur’ân’ın bu gibi kudsî kanun-u esasîsine irtica namı veren
bedbahtlar, vahşet ve bedevîliğin dehşetli bir kanun-u esasîsi olarak kabûl
ettikleri şimdiki öylelerinin siyasetinin bir nokta-i istinadı şudur ki:
“Cemaatin selâmeti için fert feda edilir. Vatanın selâmet için, eşhâsın hukuku
nazara alınmaz. Devletin siyasetinin selâmeti için cüz’î zulümler nazara
alınmaz,” diye bir tek câni yüzünden bir köyü mahvetmekle bin mâsumun hakkını
nazara almaz. Bir tek câninin yüzünden bin adamın kılınçtan geçmesini caiz
görür. Bir adamın yaralanması ile binler mâsumu sıkıntıya verdirir. Ve iki yüz
adamı kurşuna dizilmesini o bahane ile nazara almaz. Birinci Harb-i Umumîde üç
bin adamın câniyâne siyaset hatalarıyla otuz milyon bîçâre nev’-i beşer, aynı
harpde mahvedildiği gibi, binler misaller var. İşte bu vahşiyâne irticâın bu
dehşetli zulümlerine karşı gelen Kur’ân şâkirtlerinin Kur’ân’ın yüzer kanun-u
esasîsinden (En’âm Sûresi, 164.) âyetinin ders verdiği kanun-u esasîsi ile
adâlet-i hakikîyeyi ve ittihadı ve uhuvveti temin etmeye çalışan îman
fedakârlarına “mürtecî” namını verip, onları müttehem etmek, mel’un Yezid’in
zulmünü, adalet-i Ömeriyeye tercih etmek misillû en vahşî ve zâlimâne bir
engizisiyon kanununu, beşerin en yüksek terakkiyatına ve adaletine medar olan
Kur’ân’ın mezkûr kanun-u esasîsine tercih etmek hükmündedir. Hükûmet-i İslâmiye
ile bu memleketin selâmetine çalışan ehl-i siyasetin mezkûr hakikatı nazara
alması lâzımdır. Yoksa, üç veya dört cereyanın muannidâne muaraza etmeleriyle, o
kuvvetler, muaraza sebebiyle zayıflar. Memleketin menfaatine ve âsâyişine sarf
edilecek o zayıf kuvvetle hâkimiyetini -hattâ istibdad ile de olsa- âsâyiş ve
emniyet-i umumîyeyi muhafazaya kâfi gelmediğinden, Fransız İhtilâl-i Kebîrinin
tohumlarının bu mübarek memleket-i İslâmiyeye ekilmesine yol vermektir, diye
telâş edilebilir.

Mâdem bu ittifaksızlıktan gelen za’fiyet ve kuvvetsizlik
sebebiyle ecnebilerin politikasına ve ehemmiyetsiz, muvakkat yardımlarına karşı
bu acib mânevî rüşvetler veriliyor, dört yüz milyon kardeşin uhuvvetine,
milyarlar ecdadın mesleğine ehemmiyet verilmiyor, gibi bir mâna hükmediyor. Ve
âsâyiş ve siyasete zarar gelmemek için bu kadar israfât ile bol maaşlar
suretinde kuvvet teminine kendilerini mecbur zannederek, rüşvetler veriliyor;
milletin fakr-u hâli nazara alınmıyor. Elbette ve elbette ve kat’î olarak şimdi
bu memleketteki ehl-i siyaset, garba ve ecnebiye verdiği siyasî ve mânevî
rüşvetin on mislini âlem-i İslâmın ileride cemâhir-i müttefikası hükmünde olacak
olan dört yüz milyon Müslüman kardeşlere memleket ve milletin ve bu devlet-i
İslâmiyenin selâmeti için gayet azîm bir bahşiş ve zararsız rüşvet vermesi lâzım
ve elzemdir.

İşte o makbûl, lâzım ve çok menfaatli, câiz ve vâcib rüşvet ise,
teavün-ü İslâm’ın esası ve hediye-i Kur’ân’ın semavî bir düsturu ve rabıtası ve
kudsî kanun-u esasîsi olan “Mü’minler kardeştirler. (Hucûrat Sûresi, 10.)
Allah’ın dinine ve Kur’ân’a, hep birlikte sım sıkı sarılır (âl-i İmran Sûresi,
103.) “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenemez (En’âm Sûresi, 164.)
“İhtilâfa düşmeyin, sonra cesaretiniz kırılır; kuvvetiniz de elden gider” (Enfal
Sûresi, 46.) kudsî, esasî kanunlarını düstur-u hareket etmektir.

Üçüncü Nokta şimdilik te’hir edildi.

(Emirdağ Lahikası, c. II, s. 318-321)

İşte o müfteriler, yaşı sekseni bulmuş, zehirlerden şiddetli
hasta, dinî hizmetinden dolayı ömrü hapishanelerde çürütülmüş bir İslâm
kahramanınız, şimdi bütün münevverlerin ve çok ediplerin ve terbiyecilerin vatan
ve milletperverlerin şikâyet ettikleri ahlâksızlığın ve fuhuş tehlikesinden
muhafaza için gençlere iyi ahlâk, yüksek namus, iman ve fazilet dersi veren,
vatana millete bir uzv-u nâfi hâline gelmelerini temin eden, adalet ve âsâyiş
lehinde en birinci kuvvet olarak memleket ve milletin saadetine hizmet eden
Gençlik Rehberi adlı eserinin müsaderesine ve müellif-i muhtereminin
mahkûmiyetine sebep olmak için diyorlar:

“Bediüzzaman tesettür taraftarıdır. Kadınların yarı çıplak, açık
dolaşmalarına, İslâmiyet’e karşı muharebede şeytan kumandasına verilen fırkalar
olarak tasvir etmekte, kadınların bugünkü içtima-î hayatta açık bacak ve yarım
çıplak giyinmelerini günah saymakta, Bediüzzaman halihazır bu açık, yarım çıplak
giyinişleri evlenmelere mâni olup fuhşa teşvik edici mahiyetinde görmektedir. Ve
yine Bediüzzaman’a göre, kadını güzelleştiren şey ve kadının hakikî ve daimî
güzelliği içtima-î hayatta yer alan süslenmek, vücutlarını teşhir etmek olmayıp,
terbiye-i İslâmiye dairesinde âdâb-ı Kur’âniye ziynetidir. Bediüzzaman dinî
tedrisat taraftarıdır. Risale-i Nur adı verdiği dinî tedrisat sayesinde
mahkûmların on beş haftada ıslah olacaklarını-ki, Denizli ve Afyon
hapishaneleri, adliyenin, gardiyan ve müdürlerin şehadetiyle
sabittir-söylemektedir. Bediüzzaman, câzibedar bir fitneye esir olan gençlerin
din hakikatleriyle ve Nurun imanî dersleriyle kurtulacaklarına kanidir.”

İşte “Bu fikirleriyle suçludur, kanunen mahkûm edilmesi
lâzımdır” diyorlar. İşte bunlar güya ehl-i vukuf namında memleket gençliğine
adalet ve hak ve hürriyet derslerini verecek profesörler veya hukuk
doçentleridir!

İşte, ey adalet-i hakikiyenin mümessilleri sıfatıyla hukuk-u
umumiyeyi ve haysiyet-i milliyeyi muhafaza eden hâkimler! Gençlik Rehberi’nin
imanî dersleri ve ahlâkî telkinleri, ehl-i vukuf raporundaki gibi bir suç mevzuu
olarak kabul ediliyorsa, bu müellifi bu büyük hizmetinden dolayı mes’ul
tutuluyorsa, eğer öyleyse, o zaman yukarıda arz ettiğimiz bu millete, bin yıllık
tarihine, an’anesine idarî ve örfî kanunlarına, bu milletin ebedî medâr-ı
iftiharı olmuş mukaddes dinine, mukaddes İslâmiyet hakikatlerine, kudsî Kur’ân
derslerine ve o kudsî hakikatlere sarılarak İslâmî medeniyeti kemâl-i şâşaa ile
dünyaya ilân eden bir aziz ecdada ve onların haysiyetine, hukukuna, mâneviyatına
savrulan tahkir ve tezyifleri, indirilen darbeleri ve söylenen iğrenç iftiraları
kabul etmeniz lâzımdır. Bu büyük, mânevî cinayetleri hoş görüp kabul etmekle,
ismî ehl-i vukufların, suç isnad ettikleri Gençlik Rehberi suç sayılabilir. Ve
ancak o cihetle müellifi mahkûm ve Rehberi neşreden talebeleri muahaze
olunabilir. Yoksa, adalet-i kanun ve hürriyet-i fikir ve vicdan düsturuyla
mahkûmiyeti ve muhakemesi mümkün değildir. Hürriyet-i fikir ve hürriyet-i vicdan
düsturunu en geniş mânâsıyla tatbik eden cumhuriyet idaresinin demokrasi
kanunlarıyla asla kabil-i telif değildir.

Eğer “Gençlik Rehberi’nin intişarıyla dinî terbiyeyi ders
veriyor; bu ise lâikliğe aykırıdır” diye itham olunuyorsa, o halde lâikliğin
mânâsı nedir? Biz de soruyoruz. Lâiklik İslâmiyet düşmanlığı mıdır? Lâiklik
dinsizlik midir? Lâiklik, dinsizliği kendilerine bir din ittihaz edenlerin dine
taarruz hürriyeti midir? Lâiklik, din hakikatlerini beyan edenlerin, imanî
dersleri neşredenlerin ağızlarına kilit, ellerine kelepçe vuran bir istibdad-ı
mutlak düsturu mudur?

Lâiklik, bir vicdan ve fikir hürriyeti olduğuna göre, dinsizler
ve din düşmanları, İslâmiyet aleyhinde her çeşit hücumları, taarruzları yapar,
anarşik fikirlerini o hürriyet-i vicdan ve fikir bahanesiyle neşreder de, fakat
bir İslâm âlimi o hürriyet-i fikir düsturuna istinaden bin yıldan beri
İslâmiyet’in serdarı olmuş bir millet içinde ve o milletin bin yıllık
an’anesine, kanunlarına ittibâ ederek ve yine o milletin saâdeti uğrunda, ahlâk
ve namusun muhafazası yolunda dinî bir ders beyan etmesi lâikliğe aykırıdır diye
suçlu gösterilir, devletin nizamlarını dinî inançlara uydurmak istiyor diye
mahkur gösterilir. Biz böyle bir gayr-ı mümkünün, mümkün olmasına ihtimal
vermiyoruz. Adaletin buna müsaade etmeyeceğini şüphesiz biliyoruz.

Hakikat-i halde, geçen mahkemelerin beraatler vererek tamamen
iade ettikleri Risale-i Nur’un 130 parçasından bir parçası olan Gençlik Rehberi,
vatan ve milletin saadetinde en birinci vesilelerden birisidir. O eserleri
okuyup, onların dersleriyle sefahet ve dalâletin girdaplarından kurtulduklarını
mahkemelerde söyleyen yüzler Nur talebeleri ve şimdi bizzat o eserlerle vatan ve
millete nâfi bir uzuv haline geldiklerini hayatlariyle ve hizmetleriyle ispat
eden binler Türk gençleri bizler, o asılsız isnadları, o müfterilerin yüzlerine
çarpıyoruz.

(Emirdağ Lahikası, 364-365)

Kalbe ihtar edilen içtima-î hayatımıza ait bir hakikat

Bu vatanda şimdilik dört parti var. Biri Halk Partisi, biri
Demokrat, biri Millet, diğeri İttihad-ı İslâmdır.

İttihad-ı İslâm Partisi, yüzde altmış, yetmişi tam mütedeyyin
olmak şartıyla, şimdiki siyaset başına geçebilir. Dini siyasete âlet etmemeye,
belki siyaseti dine âlet etmeye çalışabilir. Fakat çok zamandan beri terbiye-i
İslâmiye zedelenmesiyle ve şimdiki siyasetin cinayetine karşı dini siyasete âlet
etmeye mecbur olacağından, şimdilik o parti başa geçmemek lâzımdır.

Halk Partisi ise: Hakikaten acip ve zevkli bir rüşvet-i umumîyi
kanunlar perdesinde bazı memurlara verdikleri için, yirmi sekiz senelik bütün
cinâyatıyla başkaların cinâyâtı ve İttihatçıların ve mason kısmının seyyiatları
da o partiye yükletildiği halde, Demokratlara bir cihette galip hükmündedirler.
Çünkü ubudiyetin noksaniyetiyle enaniyet kuvvet bulur, nemrutçuluklar çoğalır.
Bu benlik zamanında, memuriyet hakikatta bir hizmetkârlık olduğu halde, bir
hâkimiyet, bir ağalık, bir nemrutçulukla nefse gayet zevkli bir hâkimiyet
mertebesini bir kısım memurlara rüşvet olarak verdiği için, bütün o acip
cinayetlerle ve kendinden olmayan ceridelerin neşriyatıyla beraber bana yapılan
muamelelerinden hissettim ki, bir cihette mânen Demokratlara galip geliyorlar.
Halbuki, İslâmiyet’in bir kanun-u esasîsi olan, hadis-i şerifte yani,
“Memuriyet, emirlik ise, reislik değil, millete bir hizmetkârlıktır.”
Demokratlık, hürriyet-i vicdan, İslâmiyet’in bu kanun-u esasîsine dayanabilir.
Çünkü kuvvet kanunda olmazsa şahsa geçer. İstibdad, mutlak keyfî olur.

Millet Partisi ise: Eğer İttihad-ı İslâm’daki esas olan
İslâmiyet milliyeti ki, Türkçülük onun içinde mezc olmuş bir millet olsa, o
Demokratın mânâsındadır, dindar Demokratlara iltihak etmeye mecbur olur. Frenk
illeti tâbir ettiğimiz ırkçılık, unsurculuk fikriyle Avrupa, âlem-i İslâmı
parçalamak için içimize bu frenk illetini aşılamış. Fakat bu hastalık ve fikir,
gayet zevkli ve câzibedar bir hâlet-i ruhiye verdiği için, pek çok zararları ve
tehlikeleriyle beraber, zevk hatırı için her millet cüz’î-küllî bu fikre iştiyak
gösteriyorlar.

Şimdiki terbiye-i İslâmiyenin za’fiyetiyle ve terbiye-i
medeniyenin galebesiyle ekseriyet kazanarak başına geçerse, ekseriyet teşkil
etmeyen ve ancak yüzde otuzu hakikî Türk olan ve yüzde yetmişi başka unsurlardan
olanlar, hem hakikî Türklerin, hem hâkimiyet-i İslâmiyenin aleyhine cephe almaya
mecbur olacaklar. Çünkü, İslâmiyetin bir kanun-u esasîsi olan bu âyet-i kerime,
‘dır. Yani, “Birisinin günahıyla başkası muahaze ve mes’ul olmaz.”

Halbuki, ırkçılık damarıyla, bir adamın cinayetiyle mâsum bir
kardeşini, belki de akrabasını, belki de aşiretinin efradını öldürmekte kendini
haklı zanneder. O vakit hakikî adalet yapılmadığı gibi, şiddetli bir zulüm de
yol bulur. Çünkü “Bir mâsumun hakkı, yüz câniye feda edilmez” diye İslâmiyet’in
bir kanun-u esasîsidir. Bu ise çok ehemmiyetli bir mesele-i vataniyedir. Ve
hâkimiyet-i İslâmiyeye büyük bir tehlikedir.

Mâdem hakikat budur, ey dindar ve dine hürmetkâr Demokratlar siz
bu iki partinin gayet kuvvetli ve zevkli ve câzibedar nokta-i istinadlarına
mukabil, daha ziyade maddî ve mânevî cazibedar nokta-i istinad olan hakaik-i
İslâmiyeyi nokta-i istinad yapmaya mecbursunuz. Yoksa, sizin yapmadığınız
eskiden beri cinayetleri nasıl eski partiye yüklüyorlarsa, size de yükleyip,
Halkçılar ırkçılığı elde edip tam sizi mağlûp etmeye bir ihtimal-i kavî ile
hissettim. Ve İslâmiyet namına telâş ediyorum.

Haşiye: Eskilerin lüzumsuz keyfî kanunları ve su-i istimalleri
neticesiyle, belki de tahrikleriyle zuhur eden Ticanî meselesini ve ağır
cezalarını dindar Demokratlara yüklememek ve âlem-i İslâm nazarında Demokratları
düşürmemenin çare-i yegânesi kendimce böyle düşünüyorum:

Nasıl ezan-ı Muhammediyenin (a.s.m.) neşriyle Demokratlar on
derece kuvvet bulduğu gibi, öyle de, Ayasofya’yı da beş yüz sene devam eden
vaziyet-i kudsiyesine çevirmektir. Ve âlem-i İslâm’da çok hüsn-ü tesir yapan ve
bu vatan ahalisine âlem-i İslâm’ın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, bu yirmi sene
mahkemeler bir muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de beraatine karar
verdikleri Risale-i Nur’un resmen serbestiyetini dindar Demokratlar ilân
etmelidirler. Tâ, bu yaraya bir merhem vurmalı. O vakit âlem-i İslâm’ın
teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının zâlimane kabahati de onlara
yüklenmez fikrindeyim.

Dindar Demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zatların
hatırları için, otuz beş seneden beri terk ettiğim siyasete bir iki gün baktım
ve bunu yazdım.

(Emirdağ Lahikası, 386-387)

Demokratlara büyük bir hakikatı ihtar

Şimdi Kur’ân, İslâmiyet ve bu vatan zararına üç cereyan var:

Birincisi: Komünist, dinsizlik cereyanı. Bu cereyan, yüzde
otuz-kırk adama zarar verebilir.

İkincisi: Eskiden beri müstemlekâtların, Türklerle alâkalarını
kesmek için, Türkiye dâiresinde dinsizliği neşretmek için; ifsad komitesi
namında bir komite. Bu da yüzde on-yirmi adamı bozabilir.

Üçüncüsü: Garplılaşmak ve Hıristiyanlara benzemek ve bir nev’i
Purutluk mezhebini İslâmlar içinde yerleştirmeye çalışan ve dinde hissesi
olmayan bir kısım siyasîler heyetidir. Bu cereyan yüzde, belki binde birisini,
Kur’ân ve İslâmiyet aleyhine çevirebilir.

Biz Kur’ân hizmetkârları ve Nurcular, evvelki iki cereyana karşı
daima Kur’ân hakikatlarını muhafazaya çalışmışız. Mümkün olduğu kadar dünyaya ve
siyasete bakmamaya mesleğimiz bizi mecbur ediyormuş. Şimdi mecburiyetle bakmaya
lüzum oldu. Gördük ki, Demokratlar, evvelki iki müthiş cereyana karşı bize
(Nurculara) yardımcı hükmünde olabilirler. Hem onların dindar kısmı daima o iki
dehşetli cereyana mesleklerince muarızdırlar. Yalnız dinde hissesi az olan bir
kısım garplılaşmak ve garplılara tam benzemek mesleğini tâkip edenler ise,
üçüncü cereyana bir yardım ediyorlar. Mâdem o cereyanın yüzde ancak birisini,
belki binden birisini Purutlar ve Hıristiyan gibi yapmaya çevirebilirler. Çünkü,
İngiliz iki yüz sene zarfında, tahakküm ettiği iki yüz milyon İslâmdan iki yüz
adamı Purutluğa çevirememiş ve çeviremez. Hem hiçbir tarihte bir İslâm,
Hıristiyan olduğunu ve kanaatle başka bir dini İslâmiyet’e tercih etmiş olduğu
işitilmediğinden, iktidar partisinde bulunan az bir kısım, dinin zararına
siyaset nâmiyle üçüncü cereyana yardım etse de; mâdem o Demokrat Partisi, meslek
itibariyle öteki iki cereyan-ı azîmenin durmasında ve def’etmesinde mecburî
vazifeleri olmasından, bu vatan ve İslâmiyet’e büyük bir fâidesi dokunabilir. Bu
cihetten biz, Demokratları iktidar yerinde muhafaza etmeye Kur’ân menfaatına
kendimizi mecbur biliyoruz. Onlardan hayır beklemek değil; belki dehşetli,
baştaki iki cereyana siyasetlerince muarız oldukları için, onların az bir kısmı
dine verdikleri zararı, vücudun parçalanmasına bedel, yalnız bir parmağı kesmek
gibi pek cüz’î bir zararla pek küllî bir zarardan kurtulmamıza sebep oluyorlar
bildiğimizden, o iktidar partisinin lehinde ehl-i dini yardıma dâvet ediyoruz.
Ve dinde lâubali kısmını dahi cidden îkaz edip “Aman, çabuk hakikat-ı İslâmiyeye
yapışınız” ihtar ediyoruz ki, vatan ve millet ve onların hayatı ve saadeti,
hakâik-ı Kur’âniyeye dayanmak ve bütün âlem-i İslâmı arkasında ihtiyat kuvveti
yapmak ve uhuvvet-i İslâmiye ile dört yüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi,
din lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakikî dost yapmak, îman
ve İslâmiyet’le olabilir. Biz bütün Nurcular ve Kur’ân hizmetkârları onlara hem
haber veriyoruz, hem İslâmiyet’e hizmette muvaffakıyetlerine dua ediyoruz. Hem
de rica ediyoruz ki; bu memleketin bir ehemmiyetli mahsûlü ve vatanda ve şimdi
âlem-i İslâm’da pek büyük fâidesi ve hizmeti bulunan Risale-i Nur’u,
müsaderelerden kurtarıp neşrine hizmet etsinler. Bu vatandaki dindarları kendine
taraftar etsinler. Ve selâmeti bulsunlar.

(Emirdağ Lahikası, c. II, s. 423-424.)

Fahr-i Alemdir (a.s.m.) ve mesleği; herkes kendi nefsiyle
mücahede, yani ahlak-ı Ahmediye (a.s.m.) ile tahallûk ve sünnet-i Nebeviyeyi
ihya ve başkalara da muhabbet ve eğer zarar etmezse nasihat etmektir. Bu
ittihadın nizamnamesi sünnet-i Nebeviye ve kanunnamesi evamir ve nevahî-i
şer’iyedir; ve kılınçları da berahin-i katıadır. Zîra, medenilere galebe çalmak
ikna iledir, icbar ile değildir. Taharrî-i hakîkat, muhabbet iledir. Husûmet
ise, vahşet ve taassuba karşı idi. Hedef ve maksatları da, Îla-i
Kelimetullahtır. Şeriat da, yüzde doksan dokuz ahlak, ibadet, ahiret ve
fazillete aittir; yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir. Onu da
ulûlemirlerimiz düşünsünler. Şimdi maksadımız, o silsile-i nûranîyi ihtizaza
getirmekle, herkesi bir şevk-i hahiş-i vicdaniye ile tarîk-ı terakkîde kabe-i
kemalata sevk etmektir. Zîra; İla-i Kelimetullahın bu zamanda bir büyük sebebi,
maddeten terakkî etmektir.

İşte, ben bu ittihadın efradındanım ve bu ittihadın tezahürüne
teşebbüs edenlerdenim. Yoksa, sebeb-i iftirak olan fırkalardan, partilerden
değilim.

Elhasıl, Sultan Selim’e bîat etmişim. Onun ittihad-ı İslamdaki
fikrini kabul ettim. Zîra, o, vilayat-ı şarkiyeyi ikaz etti; onlar da ona bîat
ettiler. Şimdiki Şarklılar, o zamanki Şarklılardır. Bu meselede seleflerim Şeyh
Cemaleddin-i Efganî, allamelerden Mısır müftüsü merhum Muhammed Abdüh, müfrit
alimlerden Ali Suavi, Hoca Tahsin ve ittihad-ı İslamı hedef tutan Namık Kemal ve
Sultan Selim’dir ki, demiş:

“İhtilaf ü tefrika endişesi,
Kûşe-i kabrimde hatta bîkarar eyler beni.
İttihadken savlet-i a’dayı def’e çaremiz;
İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni.”
Yavuz Sultan Selim

(Tarihçe-i Hayat, 59)

İştigal etiğimiz ulûm-u îmaniye, rızâ-yı İlâhiyeden başka hiçbir
şeye âlet olamaz. Evet, güneş kamere peyk ve tâbi olmadığı gibi, saadet-i
ebediyenin nuranî ve kudsî anahtarı ve hayat-ı uhreviyenin bir güneşi olan îman
dahi, hayat-ı içtimaiyyenin âleti olamaz. Evet, bu kâinatın en muazzam mes’elesi
ve şu hilkat-ı âlemin en büyük muamması olan sırr-ı imandan daha ehemmiyetli bir
mes’ele-i kâinat yoktur ki, bu mes’ele-i sırr-ı iman ona âlet olsun.

(Tarihçe-i Hayat, s. 194.)

Nasıl ki Hükûmet-i Cumhuriye, “Dini dünyadan tefrik edip
bîtarafane kalmak” prensibini kabul etmiş; dinsizlere, dinsizlikleri için
ilişmediği gibi, dindarlara da, dindarlıkları için ilişmemesi o prensibin
icabatındandır. Öyle de; ben dahi bîtaraf ve hürriyetperver olması lâzım gelen
Hükûmet-i Cumhuriyeyi, dinsizliğe taraftar ve entrikaları çeviren ve hükûmetin
memurlarını iğfal eden gizli menfî komitelerden tefrik edip, hükûmetin onlardan
uzak olmasını istiyorum; o entrikacılarla mübareze ediyorum.

(Tarihçe-i Hayat, s. 212.)

Biz Nur Talebeleri, kat’iyyen siyasetle iştigal etmeyiz. Bizim
yegâne emelimiz, memlekette din hürriyetinin hakikî surette temini, dine ve din
ehline ve Kur’ân ehli olan Nurculara karşı çeyrek asırdan beri devam eden zulüm
ve tazyikin tamamıyla bertaraf olmasıdır. Demokrat kardeşlere tavsiye ederiz:
Devr-i Sabıkın şeytankârâne oyunlarına, hilelerine aldanmasınlar; onların
düştükleri dalâlete düşmesinler. Milletin ruhunu ve iradesini onlar gibi
istihfaf etmesinler. Komünizm ve dine karşı tuttukları doğru yolda azimle devam
etsinler.

(Tarihçe-i Hayat, s. 553.)

“Rejimi reddetmek; ne vazifemizdir, ne de kuvvetimiz var, ne ne
düşünüyoruz. Red başka, kabul etmemek başkadır, amel etmemek daha başkadır.
Hazret-i Ömer’in (r.a.) taht-ı hükmünde, kanun-u adalet-i şer’iyesini
reddetmeyen ve ilişmeyen Yahudilere, Nasârâya ilişmiyordular. Demek; kabul
etmemek, tasdik etmemek, idarece bir cünha, bir suç teşkil etmiyor ki; o çeşit
muhalifler ve münkirler, en kuvvetli padişahların idâresi ve siyaseti altında
bulunmuşlar. İşte, bu nokta-i nazardan, Risale-i Nur’un şakirtlerinden en müthiş
bir muhalif, rejim müessesesini tel’in de etse, bilfiil idareye ilişmese, onun
mefkûresine kanunen ilişilmez. Hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikir, onları
tebrie eder.

(Kastamonu Lahikası, s. 206)

Otuz beş senedir ki, siyaseti bırakmıştım ve Nurculara da
“Bırakınız!” diyordum. Sebebi: Siyaset ihlası kırar. Fakat şimdi hissettim ki,
bazı münafıklar dindarları perde yapıp dini siyasete alet; sonra da siyaseti
dinsizliğe alet etmeye çalıştıklarından safdil dindarların hatırı için bir-iki
defa siyasete baktım, gördüm ki: Bizi bu üç-dört mahkemede, “Dini siyasete alet
ediyor” diye itham edenler kendileri dessasane dini tezyif etmek için kendileri,
sonra da siyaseti dinsizliğe alet etmek için dinsizlik düsturlarını kanuna
bağlamak gibi dünyada hiçbir şeddat, hiçbir zalimin yapmadığı bir dehşet gördüm.
Şiddetli bir me’yusiyetim içinde, hürriyet başında bizimle, yani İttihad-ı
Muhammedi (a.s.m.) Cemiyeti ile, İttihadçıların bir kısmındaki gizli
farmasonlara muarız ve manen bizimle, yani İttihad-ı Muhammedi ile müttefik olan
Ahrar Fırkası yine otuz beş sene sonra dirildi, yine uyandı. Birden şeair-i
İslamiyenin başında olan ezan-ı Muhammediyi farmasonların zincirlerini kırıp
ilân etmesiyle; siyasetten kat-ı alâka eden, eskide “İttihad-ı Muhammedi” şimdi
“Nurcular” namını alan ve İttihad-ı İslam içinde bulunan kardeşlerimiz yanlış
basmamak için bazı şeyleri söylemek isterdim. Fakat Risale-i Nur benim bedelime
konuşuyor dedim, yüzümü çevirdim.

(Beyanat ve Tenvirler, s. 11-12.)

Evvelâ: Başta “Dinde zorlama yoktur; doğruluk sapıklıktan, iman
küfürden iyice ayrılmıştır (Bakara Sûresi, 256.)” cümlesi, makam-ı cifrî ve
ebcedî ile bin üç yüz elli (1350) tarihine parmak basar ve mânâ-yı işârî ile
der: Gerçi o tarihte, dini dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve
mücâhede-i dîniyeye ve din için silâhla cihâda muarız olan hürriyet-i vicdan,
hükûmetlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükûmet, “lâik
cumhuriyet”e döner. Fakat ona mukabil mânevî bir cihad-ı dinî, îman-ı tahkikî
kılıncıyla olacak. Çünkü, dindeki rüşd-ü irşad ve hak ve hakikatı gözlere
gösterecek derecede kuvvetli bürhanları izhar edip tebyîn ve tebeyyün eden bir
nur Kur’ân’dan çıkacak, diye haber verip bir lem’a-i i’caz gösterir.

Hem, tâ “halidûne” kelimesine kadar Risale-i Nur’daki bütün
muvazenelerin aslı, menba-ı olarak aynen o muvazeneler gibi mükerreren nur ve
zulümât ve îman ve karanlıkları karşılaştırmasıyla gizli bir emâredir ki, o
tarihte bulunan cihad-ı mânevî mübarezesinde büyük bir kahraman; Nur namında
Risale-i Nur’dur ki, dinde bulunan yüzer tılsımları keşfeden onun mânevî elması
kılıncı, maddî kılınçlara ihtiyaç bırakmıyor.

Evet, hadsiz şükürler olsun ki, yirmi senedir Risale-i Nur, bu
ihbar-ı gaybî ve lem’a-yı i’cazı bil’fiil göstermiştir. Ve bu sırr-ı azîm
içindir ki; Risale-i Nur Şakirdleri dünya siyasetine ve cereyanlarına ve maddî
mücadelelerine karışmıyorlar ve ehemmiyet vermiyorlar ve tenezzül etmiyorlar.

(Şualar, s. 243.)

AFYON MÜDDE-İ UMUMÎSİ VE MAHKEME REİSİ VE ÂZÂLARINA

Denizli’nin adliyesine hukukumu müdafaa için arz ettiğim Dokuz
Esası aynen size de takdim ediyorum.

Yirmi senedir hayat-ı içtimaiyeyi ve bilhassa böyle resmî ve
ince ve siyasî hayatı terk etmişim. O hallere karşı alınması lâzım gelen
vaziyeti bilmiyorum ve düşünmüyorum ve düşünmesi beni cidden incitiyor. Fakat
mecburiyetle başka mahkemede insafsız bir zâtın intizamsız ve mükerrer ve
lüzumsuz pek çok suallerine verdiğim cevapların hâtimesi ve hülâsası olan bu
intizamsız müdafaatım ve istidamda belki sadet harici ve lüzumsuz tekrarat ve
intizamsızlık ve aleyhime dönecek şiddetli tabirler ve bilmediğim yeni kanunlara
muhalif ifadeler bulunabilir. Fakat madem hakikat üzere gidiyor; hakikatın
hatırı için o kusurlara bakmamak gerektir. O istida ve müdafaatım Dokuz Esas
üzerine gidiyor.

Birincisi: Madem, hükûmet-i cumhuriye, cumhuriyetteki hürriyet-i
vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmiyor. Elbette, dindarlara ve
takvâcılara da ilişmemek gerektir. Ve madem dinsiz bir millet yaşamaz ve Asya
din noktasında Avrupa’ya benzemez ve İslâmiyet, hayat-ı şahsiye ve uhreviye
cihetinde Hıristiyanlığa uymaz ve dinsiz bir Müslüman başka dinsizler gibi
olmaz. Ve bu bin seneden beri dünyayı diyanetiyle ışıklandıran ve bütün dünyanın
tehacümatına karşı salâbet-i diniyesini kahramanâne müdafaa eden bu vatandaki
milletin bir ihtiyac-ı fıtrîsi hükmüne geçen diyanet, salâhat ve bilhassa iman
hakikatlerinin öğrenmesi yerlerine hiçbir terakkiyat, hiçbir medeniyet tutamaz.
Ve o ihtiyacı onlara unutturamaz. Elbette bu vatandaki millete hükmeden bir
hükûmet, Risale-i Nur’a adalet ve kanun ve âsâyiş cihetinde ilişemez ve
iliştirmemeli.

İkinci esas: Madem bir şeyi reddetmek başkadır ve onunla amel
etmemek bütün bütün başkadır. Ve her hükûmette şiddetli muhalifler bulunur. Ve
Mecusi hâkimiyeti altında Müslümanlar ve hükûmet-i İslâmiye-i Ömeriyede
Yahudiler ve Hıristiyanlar bulunması ve âsâyişe ve idareye ilişmeyenin
hürriyet-i şahsiyesi her hükûmette vardır ve ilişilmez. Ve hükûmet ele bakar,
kalbe bakmaz. Ve madem âsâyişe ve idareye ve siyasete ilişmek isteyen herhalde
hiç şüphesiz gazetelerle ve dünya hâdisâtı ile alâkadar olacak, tâ kendine
yardım eden cereyanları ve vaziyetleri ve hâdisâtı bilsin, tâ yanlış ayağını
atmasın. Ve Risale-i Nur ise, şakirtlerini o derece men etmiş ki, benim yakın
dostlarım biliyorlar ki, yirmi beş senedir, değil gazeteleri okumak, belki
sormasını ve merak etmesini ve düşünmesini bana terk ettirmiş. Şimdi on senedir
kat’iyen dünya cereyanlarından ve vaziyetlerinden, Alman’ın mağlûbiyeti ve
bolşeviğin istilâsından başka hiçbir haber almayacak derecede beni hayat-ı
içtimaiyeden çekmiş. Elbette ve elbette, hikmet-i hükûmet ve kanun-u siyaset ve
düstur-u adâlet bana ve benim gibi kardeşlerime ilişemez. Ve ilişen, herhalde ya
evhamından, ya garazından veya inadından ilişir.

(Şualar, 311-313)

[Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış ve resmen zapta geçmemiş ve
müdafaatımda dahi yazılmamış bir eski hâtırayı ve lâtif bir kıssa-i müdafaayı
beyan ediyorum.]

Orada benden sordular ki: “Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?”
Ben de dedim: Yaşlı mahkeme reisinden başka daha siz dünyaya gelmeden ben dindar
bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım isbat eder. Hulâsası
şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana
çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum. Ekmeğimi onun suyu
ile yerdim. Benden sordular, ben dedim: Bu karınca ve arı milletleri
cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine hürmeten, taneleri karıncalara
veriyorum. Sonra dediler: “Sen selef-i sâlihîne muhalefet ediyorsun.” Cevaben
diyordum: Hulefa-i Râşidîn hem halife, hem reis-i cumhur idiler. Sıkkîk-ı ekber
(r.a.) Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde
idi. Fakat mânasız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adaleti ve hürriyet-i
şer’iyeyi taşıyan mâna-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.

İşte ey müdde-i umumî ve mahkeme âzaları! Elli seneden beri,
bende olan bir fikrin aksiyle, beni ittiham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhuriyet
soruyorsanız, ben biliyorum ki; lâik mânası, bîtaraf kalmak, yâni hürriyet-i
vicdan düsturiyle, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve
takvacılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim. Yirmi beş senedir hayat-ı
siyasiye ve içtimaiyeden çekilmişim. Hükûmet-i cumhuriye ne hal kesbettiğini
bilmiyorum. El’iyâzü billâh, eğer dinsizlik hesabına îmana ve âhiretine
çalışanları mes’ul edecek kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle
girmiş ise, bunu size bilâ-perva ilân ve ihtar ederim ki:

“Bin canım olsa, îmana ve âhiretime feda etmeye hazırım. Ne
yaparsanız yapınız, benim son sözüm: “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.
(Âl-i İmran Sûresi, 173.)” olarak sizin beni idam ve ağır ceza ile zulmen mahkûm
etmenize mukabil derim: Ben Risale-i Nur’un keşf-i kat’isiyle îdam olmuyorum,
belki terhis edilip, Nur ve saadet âlemine gidiyorum ve sizi, ey gizli
düşmanlarımız ve dalâlet hesabına bizi ezen bedbahtlar! İdam-ı ebedî ile ve
dâimî haps-i münferid ile mahkûm bildiğimden ve gördüğümden tamamiyle intikamımı
sizden alarak, kemâl-i rahat-ı kalb ile teslim-i ruh etmeye hazırım” onlara
demiştim.

(Şualar, s. 317-318.)

“Risale-i Nur’daki şefkat, hakikat, hak, bizi siyasetten men
etmiş. Çünkü mâsumlar belâya düşerler; onlara zulmetmiş oluruz.” Bazı zâtlar
bunun izahını istediler. Ben de dedim:

Şimdiki fırtınalı asırda gaddar medeniyetten neş’et eden
hodgâmlık ve asabiyet-i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdadat-ı askeriye ve
dalâletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd-i zulüm ve eşedd-i
istibdadat meydan almış ki, ehl-i hak, hakkını kuvvet-i maddiye ile müdafaa
etse, ya eşedd-i zulüm ile, tarafgirlik bahanesiyle çok bîçareleri yakacak; o
hâlette o da ezlem olacak ve mağlûp kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla hareket ve
taarruz eden insanlar, bir iki adamın hatasıyla yirmi otuz adamı, âdi
bahanelerle vurur, perişan eder. Eğer ehl-i hak, hak ve adalet yolunda yalnız
vuranı vursa, otuz zayiata mukabil yalnız biri kazanır, mağlûp vaziyetinde
kalır. Eğer mukabele-i bilmisil kaide-i zâlimânesiyle, o ehl-i hak dahi bir
ikinin hatasıyla yirmi otuz biçareleri ezseler, o vakit, hak namına dehşetli bir
haksızlık ederler.

İşte, Kur’ân’ın emriyle, gayet şiddetle ve nefretle siyasetten
ve idareye karışmaktan kaçındığımızın hakikî hikmeti ve sebebi budur. Yoksa
bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkımızı tam ve mükemmel müdafaa
edebilirdik.

(Şualar, 260)