Özellikle 20. yüzyılın sonlarına doğru daha belirgin hale gelen Doğu-Batı
yakınlaşması 11 Eylül 2001’de sanki yeni bir aşamaya girdi. Çatışmadan
savaştan bahsedilmeye başlandı. Bu eskiden beri süregelen din eksenli çatışmaların,
Haçlı Seferlerinin yerini barışa bırakma sürecinin sonu mu? 11 Eylül
dinler arası çatışmanın yeniden başladığı dönüm noktası olabilir mi?

Olmadığını ümit ediyorum. Çünkü 11 Eylül olaylarına sebep olan
insanlar çok az sayıda, çok önemsiz bir kesimi ifade eden birkaç kişi. Çok
az sayıdaki grubun, insanlığa huzursuzluk, kızgınlık ve düşmanlık
getirecek birbirlerine olan yakınlığı azaltacak girişimlerinin sonuca ulaşmasına
izin verirsek, insanlık alemi olarak buna razı olursak bu büyük bir hata
olur. İnsanları bölmeye çalışan bu girişimlere izin vermek büyük yanlış
olur. Aslında benim Müslümanlarla olan ilişkilerimde hiçbir değişiklik
olmadı. Tanıdığım bütün Müslümanlar şiddetin, terörizmin ve masum
insanların öldürülmesinin karşısındalar. Bu 11 Eylül öncesinde de böyleydi,
11 Eylül sonrasında da. Demek ki 11 Eylül hiçbir şeyi değiştirmedi. Benim
tanıdığım insanlarda hiçbir değişiklik olmadı. Eğer bizleri karşı karşıya
getirme ümidiyle ortaya atılan bu türden girişimler olursa, ortak sorumluluğumuzun
gereği daha çok barışa sarılmaktır.


Dünya barışı için Papa ile Bediüzzaman’ın fikirlerine dikkatleri çekiyorsunuz.
Papa II. John Paul’ün adalet ve fedakarlık olmaksızın dünyada barışın sağlanabilmesinin
mümkün olmadığı ve dünyada genel barışın sağlanmasının bu iki önemli
unsurla mümkün olacağı yönündeki düşüncesiyle Bediüzzaman’ın
"sulh-u umumi" konusundaki fikirlerinin örtüştüğünü iddia
ediyorsunuz. Bu düşüncelerinizi 11 Eylül sonrası şartlarında nasıl
yorumlamak gerekir?

Papa ve Bediüzzaman problemlerin çözümünde baskı ve dayatmaların ve kim güçlü
ise onun söylediklerinin hakim olmasının karşısındalar. Bu 11 Eylül
sonrası problemleri çözmek isteyen toplum liderleri ve milletleri yönlendiren
güçlere ışık tutmalı ve yalnızca askeri çözümlerin kalıcı ve gerçek
çözümler olmadığını anlamalıdırlar. Hem Bediüzzaman hem de Papa
kuvvete değil, hakka dayanmak gerektiği düşüncesindeler. Bu durumda
adaletsizlikler yerine adalet arayışı içinde olmalı ve adaletsizliklerin
çözümü için fedakarlık ve feragat gösterebilmeliyiz. Adalet, fedakarlık
olmaksızın hak kuvvette olacak, kim güçlü ise hak onun yanında, adalet
onun yönünde işleyecektir. Bu şekilde barış olması mümkün değildir.
Aynı problemler gelecek nesillere geçecek ve çözümsüzlük sürüp
gidecektir; kızgınlıklar ve çözümsüzlükler asırlar boyu sürecektir.


Bu süreçte çatışmayı besleyen bazı tezler gündeme geldi. Mesela
Huntington’un "Medeniyetler Çatışması" tezi. 11 Eylül sonrasını
yeterince açıklayan bilimsel bir metinmiş gibi yaklaşıldı. Çatışmaları
besleyen bu türden yaklaşımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Huntington’un tezinin derinlemesine bir inceleme olduğunu düşünmüyorum; yüzeysel
bir yaklaşım olduğuna inanıyorum; doğruluğuna inanmıyorum. Amerikan hükümetinin
özel bir dış politikasının ürünü olduğunu zannediyorum. Tanıdığım Hıristiyan
din adamları içinde bu tezi destekleyenler çok az sayıdadır. Güncelliği
kalmamış bir tarih anlayışı üzerine oturtulmuş sathi bir tez. Bu tezi
ciddiye alıp üzerinde vakit harcamanın gereksiz olduğunu düşünüyorum.


Bu tezler insanları zihinlerini de karıştırıyor…

İnsanların hayatında bu tezin bir karşılığı olduğunu zannetmiyorum. Türkiye’de
yaşayan Müslümanların normal vatandaşın taşıdığı endişeler ve ilgi
alanlarının bir Amerikalı veya bir Koreliden çok farklı olduğuna da inanmıyorum.
Hepimizin istekleri, endişeleri, ortalama beklentileri aynı. Belirli bir ölçüde
refah istiyoruz, karnımızı doyurmak için yeterince yiyeceğimiz olmasını
arzu ediyoruz. Çocuklarımıza iyi bir eğitim verebilmek istiyoruz. Belirli
bir ölçüde bağımsızlığımızın olmasını ve birilerinin bizi bir şeyler
yapmaya zorlamamasını arzu ediyoruz. Düşüncelerimizin dikkate alınmasını
ve belirli bir ölçüde temsil edilebilmeyi istiyoruz. Farklı düşüncelerimizi
ifade etmek istiyoruz. Kısacası insanca yaşamak istiyoruz. Bunlar dünyanın
her tarafındaki insanların ortak arzu ve endişeleri; değer yargılarımız
birbirine çok yakın. O halde medeniyetlerin çatışması değil,
medeniyetlerin ortak bir noktada buluşması ve değer yargılarının ortaklaşması
söz konusu.


Fukuyama’nın "Tarihin Sonu"nu ilan ettiği tezi kendi içinde tezat içeriyor.
Batıda adaletsizlerin zulümlerin görüldüğü bir dönemde, insanlığın en
ileri yaşama düzeyine Batı medeniyeti sayesinde ulaştığını iddia ediyor?
Siz ya da Vatikan böyle bir medeniyeti olumlu görür müsünüz? Yoksa bu gün
gördüğümüz yaşadığımız medeniyeti kutsal kaynaklara dayalı medeniyet
anlayışından ayırmak mı gerekir? Fukuyama’nın tezi bağlamında bu konuyu
nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her şeyden önce Batı medeniyetinin bugün ulaşılabilecek son nokta olduğu
tezine katılmıyorum. Zannediyorum dünya tarihinin her döneminde baskın olan
medeniyetler kendilerini ulaşılabilecek son nokta olarak lanse etmişlerdir:
Babiller, Romalı’lar Rönesans dönemi ve Çin İmparatorluğu gibi… Farklı
medeniyetler kendi bulundukları durumun mükemmel ve insanlığın ulaşabileceği
son nokta olduğunu iddia etmişlerdir. Ve insanlığın geleceği noktanın o
olduğunu söylemişlerdir. Doğal olarak, bugün Batı medeniyeti baskın ve
hakim durumda olduğu için, kendi mükemmelliğini ve son nokta olduğunu iddia
edebilmektedir. Zannediyorum küresel baskınlığı ve hakimiyeti ile Batı
medeniyeti bugün insanlığın geldiği son nokta olsaydı, üzücü durumlar
ve adaletsizlikler son bulurdu. Çünkü şu an çok küçük bir azınlık, diğer
insanlar açlık sıkıntısı yaşarken dünya kaynaklarının çok büyük bir
miktarını harcıyorlar. Dolayısı ile Fukuyama’nın tezinin bir parçası
olmayan ve öne sürdüğü değerler arasında yer almayan adalet, bu düzen içinde
yok. Tersine adaletsizlikler hakim. Adalet açısından bakıldığında bugün
Batı medeniyeti bildiğimiz kadarıyla çok kötü bir durumda. Ümit ediyorum
şu an var olan medeniyetten çok daha iyi şekilde insanlığın adaletsizlik
problemlerini çözecek bir medeniyet noktasına gelebiliriz.


İnsanlığın ekseriyetini mutlu edecek medeniyet vahiyden beslenen anlayışlarla
gerçekleşebilir…

Biz inançlı insanlar, Allah’ın inananları, adalet, fedakarlık ve feragat ve
uyuma yönlendirdiğine inanıyoruz. Eğer insanlar Allah’ın yardımı olmaksızın
bunları elde etmeye çalışırlarsa doğru bir tavır sergilememiş olacaklarına
inanıyoruz. İster Müslüman, ister Hıristiyan olalım, biz inananların bu
arayış doğrultusunda büyük gayret göstermesi lazım. Daha iyi bir konumda
yaşayabilmemiz için hepimizin ortak geleceğini düşünmemiz lazım.


Son zamanlarda sanki bir ayrışma var gibi; ABD hükümetinin ve Batılı
destekçilerinin dünyadaki istilacı uygulamaları, Papa ve Kilise tarafından
desteklenmiyor. Batılı ülkelerin dış politikalarının aksine Papa
Filistinlilerin, Bosna-Herseklilerin ve Afganistanlıların yanında yer
alabiliyor. Bu manzara karşısında vahiy kaynaklı gerçek Hıristiyanlık
medeniyetiyle, bugün zihinlerde yerleşmiş anlamı ile Batı medeniyeti arasında
bir ayrışma olduğu söylenebilir mi? Ya da kilisenin Batı medeniyetinin
ortaya koymaya çalıştığı değer yargılarından uzaklaştığı bir yol
ayrımına gelindiğinden söz edebilir miyiz?

Papanın uluslararası politika anlayışının Amerikan idaresi ve pek çok batılı
ülke idarelerininkinden farklı olduğu açık. Bu ilk kez Körfez Savaşı sırasında
çok netleşti. Bu savaş sırasında Papa Amerikan hükümetinin izlediği
politikaların karşısındaydı. İkinci kez Bosna’da yaşanan olaylarda bu
durum ortaya çıktı. Vatikan Bosna’da kurulan devleti tanıyan ilk Avrupa’lı
kurumdu. Burada da bir ayrışma olduğunu görebiliriz. Üçüncü örnek ise,
Papa’nın tasvip etmediği Afganistan’ın bombalanması olayıdır. Dördüncüsü
Papa’nın yine karşısında yer aldığı Irak’ı işgal girişimleridir. Bu da
gösteriyor ki Papa Hıristiyanlıktan kaynaklanan prensipler ve değer yargıları
ile, olaylara her ne kadar Hıristiyan olduklarını iddia etseler de pek çok
batılı ülke hükümetlerinin liderlerinden çok farklı bakmaktadır.


Vatikan’ın bu politikaları devam edecek mi? Bu konuda geliştirilen bir proje
var mı?

Papa’nın bir yaptırım gücü, fiziksel bir otoritesi yok. Papa’nın sahip
olduğu şey moral değerlere dayalı manevi bir otoritedir. Papa öğretir, yönlendirmeye
çalışır ve iyi bir örnek olmaya çalışır. Fakat politikacılar Papa’nın
öğrettiklerini uygulamazlarsa, tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmezlerse
bu noktada yapılabilecek fazla bir şey yok. Papa bu kişileri anlamaya
zorlayacak kabul ettirmek için baskı yapabilecek bir konumda değil. Papa
fiziksel gücü olmayan manevi bir lider.


Gerçek Hıristiyanlar dünyadaki adaletsizliklerle mücadele etme azmi taşıyorlar
mı, bu amaçla herhangi bir girişimden sözedebilir miyiz?

Çoğumuzun bu durumla mücadele için büyük bir isteği var. Ancak bütün Hıristiyanların
bu noktada birlik içinde olduklarını söyleyemem. Bazı Hıristiyanlar batılı
politikaların sergilediği siyaseti gönülden destekliyorlar. Papa gibi bir kısım
Hıristiyanlar ise bu politikaları sürekli eleştiriyor. Papa aynı zamanda dünyadaki
büyük adaletsizlikler ve fakirliğin üstesinden gelme yolunda gayret göstermeleri
için batılı politikacıları sürekli uyarıyor. Bu açıdan da politikacıların
Papa’nın öğretilerini dikkatle dinleyip takip ettiklerini söyleyemeyiz.


Bediüzzaman dinsizlikle mücadelede gerçek hakiki dindar İsevilerle el ele
verip birlikte hareket edilmesi gerektiğini söylüyor. Soğuk savaş döneminde
demirperde ülkeleri aracılığıyla yayılmak istenen dinsizlik nedeniyle, mücadele
komünizme karşıydı. Bugün ise özellikle belirli bazı bilim çevrelerinin
vahiyden bağımsız bir bilim anlayışı çerçevesinde yürütmeye çalıştıkları
bir dinsizlik politikası var. Bu hayatın her alanını etkiliyor. Siz de bu düşünceye
katılıyor musunuz? Batıda bunu bir tehlike olarak görüp mücadele etmek
gerektiğini düşünen Hıristiyanlar var mı?

Bugün gördüklerimizin ve yaşadıklarımızın "pratikte ateizm"
olduğunu düşünüyorum. "Pratikte ateizm" den kastım şu: İnsanlar
açıkça Allah’ı inkar etmiyorlar, bunu cümlelerle dile getirmiyorlar ancak
lakayt bir tavır içindeler. Günlük yaşantıda "Allah’ın varlığı"
bir düşünce ya da bir problem olarak hissedilmiyor. Bugün izleyeceğiniz
herhangi bir televizyon kanalında, ister müzik programları yapıyor olsun,
isterse gerçek hayatın değişik boyutlarının anlatıldığı bir kanal
olsun ortaya konulanların Allah’la hiçbir bağlantısı yok. Gün boyu süren
programların hiçbir yerinde Allah’ı bulamıyorsunuz. Bu negatif yönlü
"pratikte ateizm" bana göre günümüzün en büyük tehlikelerinden.
Geçmişte insanlar bilimsel bazı verilere dayandırarak Allah’a inanmadıklarını
söylüyorlardı. Bugün durumun böyle olduğunu zannetmiyorum. Yalnızca
ilgilenmiyorlar, oralı olmuyorlar. Eğlenceler, şarkılar, danslar ve seksle
kendilerini avutup bu problemleri hayatlarından çıkarmaya, düşünmemeye çalışıyorlar.


Bizler Nur talebeleri olarak "dindar İsevilerle" birlikte ateizme karşı
ortak mücadele vermek istiyoruz. Bu Bediüzzaman’la başlamış ve bugüne
kadar devam etmiş bir yaklaşım. Hıristiyan dünyasında da benzer eğilimler
ve bu doğrultuda geliştirilmiş projeler var mı?

Uluslararası pek çok forumlar var. Buralarda insan hakları, dürüst iş
ortamı, önüne geçilemeyen bazı gelişmelere zemin olacak faaliyetler sürüyor.
Bu ortamlarda insanların sesleri duyurulmalı ve istekleri gündeme
getirilmeli, zannediyorum Allah’a inanan ve O’nun arzuları doğrultusunda
hareket etmek isteyen Müslümanlar, isteklerini uluslararası karar organı
olabilecek zeminlerde gündeme getirmeliler, seslerini duyurmalılar. Aynı şey
Hıristiyanlar için de geçerli. İlk adımı da yaşadığımız anda
kendimizi bu düşüncelerle hazırlayarak atabiliriz.


Biz Risale-i Nur Enstitüsü olarak bu konuda yaptığımız çalışmaları
sizinle paylaşmak istiyoruz. Bizim çalışmalarımızı size ulaştırmak ve
sizin konuyla ilgili çalışmalarınızı almak şeklinde bir diyalog oluşturmamız
ve yayınlarımıza katkıda bulunmanız mümkün olabilir mi?

Elbette… Müslüman gruplarla belirli konularda ortak çalışmalar yaparak
ortak fikirler üretebiliriz. Önce kendimiz bilgilenirsek farklı zeminlerde
ortaya koyduğumuz fikirler daha etkili olabilir. Liderlik düzeyinde ortak çalışmamız
gerektiğini düşünüyorum. Normal vatandaşlar düzeyinde de yapılması
gerekenler olduğunu düşünüyorum. Bazı lokal alanlarda yaşayan Hıristiyan
ve Müslümanlar birbirlerini kardeş olarak görmüyorlar. Hatta düşman
olarak algılayabiliyorlar. Ben pek çok bölgede konferanslarla Hıristiyan
halkına Müslümanlarla kardeş olduğumuzu anlatıyorum. Bunlar artık İslam’ı
bir düşman olarak algılamıyorlar. Aynı şeyin Müslüman dünyasında da
yapılması gerektiğini düşünüyorum. Dolayısı ile yalnızca liderlerle değil
aynı zamanda halklarla, sade vatandaşlarla da yapacağımız çok şeyler var.