Turkey’s Upper Identity is Islam

Güneydoğu merkezli sorunla ilgili farklı tanımlamalar var. Siz Güneydoğu'da
yaşananları nasıl tanımlıyorsunuz? Bu sorunun temel nedeni sizce nedir?

Türkiye'de hem sivil askeri bürokrasinin hem de siyasi elitokrasinin atladığı
bir şey var. Bir taraftan Güneydoğu meselesinde; Kürt meselesi, bölücülük gibi şeylerden
şikayet ediyorlar- bu hakikaten bizim modern tarihte Türkiye'nin yaşadığı en ciddi
problemlerden birisidir- diğer taraftan irtica diye bir tehlikeden söz ediyorlar.
Bir irtica, bir bölücülük, zaman zaman bunları, Lorel Hardi gibi yer değiştirtiyorlar.
Aslında irtica denilen şeyin icat edilmiş, uydurma bir tehlike olduğunu kendileri
de biliyorlar. Buna bir şekilde benimsenen ideolojik yaklaşım dolayısıyla, Türkiye'nin
Batılılaşma sürecinden dolayı, sekülerleşme projesidir aslında, böyle bir sorunun
icat edilmiş olması lazım. Yoksa bu proje yarım kalır. Bizim Batılılaşma projesiyle
sekülerleşme projesinin aynı şey olduğunu bilmemiz lazım. Biz sekülerleştikçe bize
ait olan her şeyi yitireceğiz, bir iddiamız, rüyamız filan kalmayacak. Bu toplumun
Müslümanlıkla ilişkisi sakatlanmış oldu ve belki de Allah korusun tümüyle ilişki
sıfırlanacak. Hedef budur aslında. Sekülerleşme projesinin hedefi budur. "Bu toplumun
Müslümanlıkla ilişkisini koparalım" diye bir şey demiyorlar. Sivil askeri elitokrasi
de, "Müslümanlıkla ilişkileri olabilir ölçüde sekülerleştirilmiş bir İslam'a indirgeyelim,
İslam bir tarafta dursun, insanların bireysel hayatlarında bir rol görsün, böyle
bir işlevi olsun, onun ötesine taşmasın. Toplumsal alana, kamusal alana yahut da
bir siyasi, kültürel, entelektüel alana taşmasın. Aksi halde bizim uygulamaya çalıştığımız
projeyi biz uygulayamayız" diye düşünüyorlar. Şimdi burada büyük bir yanılgı var
ve bunun Kürt meselesiyle de ilgisi var. Sekülerleşmeyle Kürt meselesi arasında,
Türkiye'nin benimsediği sekülerleşme projesiyle Kürt meselesinin ortaya çıkmasında,
kontrolden çıkmasında, uluslar arası aktörlerin işin işine girmesinde birebir bir
ilişkisi var. Bir taraftan irtica diyerek İslam'ın toplumdaki etkinliğini ve rolünü
olabilir ölçüde mahvetmeye çalışıyoruz, sivil askeri bürokrasinin tasarrufundan
bahsediyorum, öbür taraftan da etnik dalgalar üzerinden, mikro milliyetçilikler
üzerinden Türkiye üzerinde makro parçalanmalara yol açabilecek tehlikelerden söz
ediyoruz. Burada büyük bir çelişki var. Her türlü etnik, ulusal vs. milliyetçilik
biçimleri sekülerliğin ürettiği milliyetçilik biçimleridir. Yani ulus devlet algısı,
kavramları ve dolayısıyla kurumları doğrudan modernlikle, dolayısıyla sekülerlikle
birlikte üretilmiş kavramlar ve kurumlardır. Biz istediğimiz kadar bölücülükle mücadele
ettiğimizi söylemeye çalışalım. İslam'ın etkisini azaltmaya çalıştığımız sürece,
daha esaslı söylersek, İslam'ın Türkiye'deki siyasi, ekonomik , kültürel, entelektüel
kurumları tanımlayabilecek bir konuma yerleşmesine izin vermediğimiz sürece biz
bu Kürt meselesiyle kesinlikle başa çıkamayız. Üst kimlik, Türkiyelilik kimliği
gibi şeylerden bahsediyorlar. "Üst kimlik eşittir Türklük, Türk kimliği;Türkiye'de
yaşayan herkes Türk'tür" gibi çok komik bir şey ortaya çıkarıyorlar. İngilizlerin
yaptığı gibi; British ama, bunun içine İngilizler de giriyor, İrlandalılar da giriyor,
İskoçlar da giriyor. Biz bunun örneğini zaten ürettik. Bu Osmanlı modelidir. Osmanlı
modelinde toplum kendisini Osmanlı olarak tanımlıyor. Ama bu Osmanlı kimliğine "üst
kimlik" meşruiyeti kazandıran şey, Osmanlının Müslüman olmasıdır. İslami kaynaklardır.
Osmanlı modelini üreten ve hâlâ aşılmamış bir model olarak bizim önümüze getiren
şey budur. Bu çok önemlidir. Amerikalılar, Avrupalılar bu modeli aşamadılar. Avrupa'da
etnik ırklar üzerinden işleyen bir örgütlenme biçimi var. Avrupa ulus devletleriyle
karşılaştırdığımızda Amerikan tecrübesi biraz daha farklıdır. Amerikan tecrübesinde
görünüşte ulus devlet yoktur; ama beyaz ırk hikayesi orada da vardır. Irkın ötesinde
bir makro örgütlenme biçimi, dünyayı algılama biçimi geliştirilmiş değildir. Tarihte
Avrupalılar Roma tecrübesinden sonra -Roma tecrübesi de dahil, orada da göremiyoruz-
hiçbir zaman Antik Yunan, Roma, Helen tecrübesi, Avrupa, Amerikan tecrübesi farklı
dinlere, farklı kültürlere mensup toplulukları bir arada yaşatacak bir tecrübe üretemediler;
ama bunu biz ürettik. Bunun minyatür örneği Hz. Peygamber döneminde üretildi. Ondan
sonra medeniyet tecrübesi olarak da bütün medeniyet tecrübelerini Abbasi, Endülüs
ve Osmanlı tecrübesi… bu insanlık tarihinde, abartmadan söylüyorum, üretilmiş en
mükemmel modellerdir. Medeniyet krizi yaşadığımız zaman diliminde bile, Batı uygarlığının
meydan okumaya giriştiği, seküler zaman diliminde bile, en döküntü haliyle bile
bir Saraybosna modeli, bir Beyrut modeli hâlâ Batı'da üretilmiş değildir. Yani kilisesi,
havrası, camisi olmayan bir medeniyet bizim nezdimizde tarihsel olarak da baktığımızda
medeniyet değildir. Bizim hiçbir zaman farklı kültürlerle bir arada yaşamak gibi
bir sorunumuz olmadı. Bunu Batılılar, özellikle Amerikalılar kavradıkları için son
yarım asırdır Amerika'daki en ciddi üniversitelerde mantar gibi Osmanlı kürsüleri
kurmaya başladılar. Osmanlı modelini Amerikalılar çok iyi kavramış durumdalar. "Bu
modeli nasıl geliştirebiliriz" diye kafa yoruyorlar. Büyük Ortadoğu projesi Osmanlı
modelinin içi boşaltılarak geliştirilmeye çalışıldı. Müslüman olmadığınız sürece
Osmanlıya benzer bir proje, model üretemezsiniz.

Üst kimlik ne olmalıdır size göre?

Eğer Türkiye'de üst kimliği İslami kimlik olarak tanımlayamazsak, bunu Türklük,
Türkiyelilik kimliği üzerinden tanımlamaya kalkışırsak bunun bedelini çok ağır öderiz.
Bu toplumun yüzde 99'u vs. Müslüman diyoruz; yani en büyük ortak payda o. Müslümanlığın
dışında büyük bir ortak payda yok. Kendimizi kandırmaya gerek yok. Müslümanlık en
küçük ortak payda da olsa -tarihten de biliyoruz- farklı kültürleri, medeniyetleri
bir arada yaşatabilecek ruhu ve kurucu iradesi var Müslümanlığın. Batılar bunu kavradıktan
sonra- 89'dan sonra, soğuk savaşın sona ermesi, 11 Eylül sonrası-İslam'ın bir tehlike
olarak konumlandırılması hikayesine başladılar. Türkiye'deki elitlerin ve entelektüellerin
göremedikleri şey şudur. İrtica hikayesi küresel bir projedir. Bizzat spesifik olarak
Amerikalılar tarafından başlatılmış, İslam'ı 'fundamantalizm' gibi uyduruk, ötekileştirici
bir kavramla özdeşleştirmeyi hedefleyen, İslam'ı terörle özdeşleştirmeye çalışan
bir projeye ait bir tehdit algısı bu. Batılılar İslam'ın; Batı'nın dışında, Batı
uygarlığının dışında, Batı uygarlığının önerdiği şeylerin dışında insanların barış,
huzur içersinde, hakkaniyete, hukuka dayalı bir sistemin kurulmasını sağlayabilecek
yegane kaynak olduğunu bizden iyi kavramış durumdalar. Çin’in Japonya'nın, Hindistan'ın,
Rusya'nın, Afrikalıların, Latin Amerikalıların dünyanın geleceğini evrensel kavramlar,
kurumlar ekseninde şekillendirilmesinde rol oynayabilecek bir kültürleri, paradigmaları
yok. Batı'nın da yok Toynbee'nin dediğini hatırlarsak. Modernlikle birlikte geliştirilen
seküler Batı uygarlığının meydan okumasıyla birlikte iki üç yüz sene içersinde mevcut
26 medeniyetten 16'sını fiilen yok ettiler. "Başka dinlerle, kültürlerle nasıl birlikte
insanca yaşanabilir?" bunun cevabını verebilmiş değildir Batılılar. Batılılar bunu
biliyorlar ve o yüzden İslam'ın bir tehdit olarak adlandırılması, devre dışı bırakılması
gerektiğine karar vermişlerdir. Batı'nın fundamantalizmle, terörle özdeşleştirmeye
çalıştıkları şeyi, Türkiye'deki elitler uygulamaya çalışıyorlar; bilerek veya bilmeyerek.
Türkiye'nin önündeki en büyük tehlikenin irtica olduğunu söyleyen bir adam, bir
aktör, ya olup biten şeyleri olup kavrayamıyor ya da bağımlı bir adam; bir şekilde
çalışıyor bir yerlere. Özetle Türkiye'de son çeyrek asırda yapılan en büyük yanlışlardan
birisi Türk milliyetçiliğinin, Kürt milliyetçiliğinin; dolayısıyla etnik milliyetçiliğin
kışkırtılması olmuştur. İslam'ı irtica olarak konumlandırmakla, Doğu'da, Güneydoğu'da
bir çeyrek asır öncesine gidin İslamî hassasiyetlerin en güçlü yerler olduğunu görüyoruz.
İslami hassasiyetlerin en fazla aşındırılmaya başlandığı etnik kimlik üzerinden
gerçekten gelecekte Türkiye'nin bölünmesini çok kolaylaştırabilecek bir milliyetçilik
akımı oluşturuldu. Bu çok ciddi bir tehlikedir. Bir taraftan irtica tehlikesinden
söz etmek öbür taraftan Türkiye'nin bölünmesine yol açabilecek bir tehlikenin önünü
açmak demektir aslında. Bunu elitlerin, entelektüellerin, aydınların görmesi lazım.
Sekülerleşme projesinin Türkiye'nin kuyusunu kazan bir proje olduğunu aslında MİT
Müsteşarı yaptığı açıklamayla söyledi. Sekülerleşme projesinden bahsetmedi; ama
aslında bahsettiği şey bu. Bunu asıl omurga anlayamadı. Asıl mesele bu. MİT Müsteşarının
söylediklerin hatırlarsak; Türkiye eğer hızla değişen dünyada yaptığı şeyleri gözden
geçiremezse, yeni bir restorasyona gidemezse çok ciddi tehlikelerin kendisini beklediğini
görmesi lazım. Yani Doğu, Güneydoğu Anadolu'daki hikaye aslında böyle bir hikaye.
Yarın sekülerleşme projesi bu hızla uygulanırsa ne olacak? Birincisi, siyasi olarak
Türkiye'de etnik kimliklerin sayısı artacak. Etnik, işte federasyona doğru gidilecek,
bağımsız devlete doğru gidilecek, Amerika, Avrupa, İsrail de bunu destekleyecek.

Kenan Evren'in federasyonla ilgili açıklamaları bu projeye mi hizmet ediyor?

Kenan Evren'in açıklamalarında, Evren'in bir şeyi gördüğünü dolayısıyla gördüm.
Eğer Türkiye etnik kimlik meselesinde bir adım atamazsa bir tehlike vardır. Kavramları
şöyle kullanalım. Ne diyorlar: "Orada bir Kürt realitesi var." Bu Kürt realitesinden
kastedilen ne? Oradaki sosyo-ekonomik yapının zaafı, rezaleti daha doğrusu, ihmal
edilmiş bir bölge olduğu… gerçekte kastedilen şey etnik kimlik üzerinden , "işte
kendi dillerin konuşamıyorlar, kendi kültürleri yok, temel haklardan, insan hak
ve özgürlüklerinden mahrum bırakılmışlar filan…" deyip orada bağımsız bir etnisitenin
oluşması. Asıl kastedilen şey odur. Diyarbakır hikayesinin üzerinde yoğun bir şekilde
durulmasının nedeni de bu. Aslında bakarsak şu anda Diyarbakır bölgedeki en sekülerleştirilmiş
illerden birisidir. Dans okullarından kurslara kadar proje hazır. Siyasi olarak
sekülerleşme projesi tam gaz giderse, Türkiye'de kesinlikle etnik Kürt kimliği üzerinden
başlatılan etnik kalkışma kaçınılmaz olacak. Yani arkasından imparatorluk varisi
olduğumuz için diğer etnik kimlikleri kışkırtacak. Ben kendi kültürümü yaşamak,
kendi dilimi konuşmak istiyorum. Bunlar normal şeyler aslında. Müslüman bir toplumda
farklı bir kavmin kendi dilini konuşması kadar kendi etnik, lokal özelliklerini,
kültürünü yaşatması, onun üzerinden eğitim alması kadar doğal bir şey yoktur. Böyle
bir sıkıntı yaşamadık biz. Gelinen noktada Türkiye'nin enterasan bir şeyi çıktı.
Tanımlanmamış bir Türklük kimliği var. İyi tanımlanmamış, içi doldurulmamış… Vatandaşlık
kimliği diyorlar; vatandaşlık kimliği üzerinden bir toplumu ayakta tutamazsınız.
Batı'da da böyle bir şey yok. Fransa'da, Almanya'da, İngiltere'de böyle bir şey
yok . Kültürel kimlik bu. Avrupa Birliği için medeniyet kimliğidir bu. Avrupa'da
Hıristiyanlık mahvedilmiş durumda, ama kültür olarak var. Ama insana, kainata dair
bir proje de üretecek durumda değil. Hıristiyanlığın Avrupa'ya vereceği bir şey
yok. Sekülerizm üzerinden bir şey söylemeye çalıştılar; ama her şeyi mahvettiler.

Sekülerliği din haline getirmek bu toplumun temel dinamiklerine dinamit koymak
demektir. Bu toplumun sekülerleştirilmesi demek, bu toplumun Batılıların karikatürü
haline getirilmesi demektir. Bu toplumun iddialarını yitirmesi demektir, tarihte
tatile çıkması demektir. Batılıların kendi içlerinde çok ciddi bir şekilde tartışmaya
açtıkları bir projeyi bizim burada çok kaba bir şekilde uygulamamız çok saçma bir
şeydir. Fransız örneğinden söz ediyoruz. Fransa'daki ortaöğretim okullarının üçte
biri Katolik'tir. Sen burada İmam Hatiplerden söz ediyorsun. İmam Hatipler üçte
biri bile değil ki… Sonra onlar herhangi bir cemaatin, meşrebin de okulu değil.
Türkiye'de çok ciddi bir akıl tutulması var. Seküler akıl tutulması bu. Bu seküler
akıl tutulmasının bizim millet olarak iddialarımızı terk etmemizi, rüyalarımızı
terk etmemizi; dolayısıyla toplumun zihnî olarak iddialarını terk etmesiyle, tarihsel
olarak iddialarını terk etmesiyle, siyasi olarak parçalanmışlığın eşiğine gelmesiyle
ve toplumsal kültürel olarak da ciddi bir ahlaki çözülmenin, toplumun kültürünün
çözülmesi gibi bir sonuç doğuracağını artık hepimiz görüyoruz. Ortaöğretim düzeyinde
yaşadığımız şiddet ve uyuşturucu sorunu bunu gösteriyor. Bunun doğrudan sekülerlikle
ilişkisi var. Bunlar bir bütün olarak görülmediği sürece problemleri aşamayız.

Siz sadece Kürt meselesini değil, temel meselelerdeki problemlerimizi de sekülerleşme
projesine dayandırıyorsunuz? Cumhuriyet'le birlikte mi başlatıyorsunuz bu süreci?

Tabi ki, fiilen bunu Tanzimatla başlatmak gerekir.

Söyledikleriniz Bediüzzaman'ın ölçüsüz bir Batılılaşma hareketi karşısında söylediği
"…dini rüşvet verdiler, dünyayı da kazanamadılar" sözünü hatırlattı bana. Bediüzzaman
yine temel problemlerimizin "zaaf-ı diyanet"ten kaynaklandığı tespitinde bulunmuş
ve dine yönelmeyi önermişti.

Şöyle bir şey var. Ahmet Cevdet Paşa'da da görüyoruz bunu. Diyor ki "gayret-i
vataniye mi, gayret-i diniye mi?" Vataniyeyi milliyetçilik şeklinde algılayabiliriz.
Diyor ki, "Avrupa'da dinin yerine vatan ikame etme suretiyle inanç birliği maddileştirilmiş,
cismanileştirilmiştir. Milletleri birbirinden ayıran, onlara bir nevi hodgamlık
telkin eden dar ve müşahhas anlayış Avrupa kıtasına mahsustur." Bediüzzaman'da da
benzer kavramlarla benzer şeyler söylendiğini hatırlıyorum. Avrupa'da gayret-i diniye
yerine gayret-i vataniye kaim olmuştur. Zaten buna da mecburdur. Kilisenin insan
özgürlüğünü bastırması, ilk günah, asli günah gibi insanı işlemediği suçlardan sorumlu
tutması… Akabinde insanın tabiatını keşfetmesi, kendini keşfetmesi, bireyi keşfetmesi
kilisenin inkârını doğurdu. Avrupa'nın böyle bir ihtiyacı var; ama bizim böyle bir
sorunumuz yok.

Burada dikkat çekilmesi gereken önemli bir şey var. Maruzat-ı Cevdet'te diyor
ki, "Avrupa'nın çocukları vatan sözünü işiterek büyümüşlerdir. Osmanlı'da durum
farklı. Bizde vatan denilince askeri köylerindeki meydan hatıra gelirdi. Biz şimdi
vatan sözcüğünü ortaya koyacak olursak, mürur-u zamanla efkar-ı nasta yer ederek
Avrupa'daki şekline dönecek olsa bile gayret-i diniye kadar kuvvetli olamaz, onun
yerini tutamaz. Gayret-i vataniyenin gayret-i diniyenin yerine geçmesinin ortaya
çıkaracağı şey de çok vakitlere muhtaç olarak gerçekleşmesi, o vakte kadar da millet
ruhsuz kalır." Aynen o noktaya geldik yüz senede.

Türkiye'nin çok ciddi şekilde sekülerleşme meselesini gözden geçirmesi lazım.
Şu anki konjonktürde hemen bir şey yapılması zor. Batılılar Türkiye'nin sekülerleşmenin
dışında, Batı'nın dışında başka bir yörüngeye kaymasına izin vermezler. İki üstlü
bıçak gibi bir şey bu.

AB sürecini bu noktada nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye'de enterasan bir iktidar var. Türkiye'nin siyasi aktörü iktidar değil.
Sivil ve askeri bürokrasi iktidar. Tüm kurumları ve atmosferi oluşturanlar onlar.
Sekülerizm iktidar. Bizim Batı'dan daha çok sekülerleşme çabamız, Türkiye'yi berbat
bir şekilde sekülerleştirme çabasının bizim niçin Kurtuluş Savaşı'nı verdiğimiz
sorusunu anlamsızlaştırıyor. İslam'ın ve sekülerliğin dünyanın geleceğinde iki kilit
aktör olarak rol oynayacağını bizim görmemiz lazım. Batılılar bunu gördüler. Bu
yüzden İslam'ı tehdit olarak adlandırdılar. Türkiye İslam'ı ne yapacak? İslam'ı
sekülerleştirilmiş, protestanlaştırılmış bir din haline mi getirecek? Böyle olursa
bu toplum ayakta kalabilir mi? Bu toplumun varlık nedeni Müslümanlıktır. Bizim tarihte
medeniyet adına ortaya koyduklarımız Müslüman olduktan sonradır. Müslümanlar insani
özelliklerini, lokal özelliklerini İslam'la korumuşlardır. Ayet'te insanların farklı
kavimler halinde yaratıldığı belirtiliyor. Biz buna engel olamayız. İnsanların kabiliyetlerini,
yeteneklerini bulundukları coğrafyanın imkanlarını kullanabilecek bir zemin hazırlıyor.

Bir Kürt-Türk kutuplaşması görüyor musunuz?

Görüyorum. Şu an yok gibi gözüküyor. Türkiye'nin önünde ciddi iki sorun çıktı.
Bunları daha önceden yaşamadık. Doğu, Güneydoğu kökenli İslamî hassasiyete sahip
insanlarla bile konuştuğumuzda Kürt meselesinden bahsedildiğinde, onun ırkçılık
olduğunu filan söylediğinizde insanlar net bir şekilde tepki gösteriyor. Sekülerleşmiş
çevrelerle zaten bunu konuşamıyorsunuz. İkincisi büyük şehirlerde organize bir şekilde,
örgütlerin suistimal edilebileceği bir yapı oluştu. Şu an toplum arasında bir çatışma
gözükmüyor. Uzun vadede toplumlar arasında olmasa bile Türkiye'deki aktörler arasında
bu çatışma olabilir. Yani Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki insanların devlete bakışı,
devletin onlara bakışı problemli. Bunun da sorumlusu devlettir, uygulanan sekülerleşme
projesidir.

Burada devlet millet kucaklaşmasını sağlayacak neler olabilir?

Burada İslamî kimliği pekiştirecek bir proje uygulamak lazım. Onun dışında eğitim
imkânlarını arttıracaksın, ekonomik düzeylerini geliştireceksin… Ne olacak? Batılıların
da bize önerdiği proje bu. Dini merkezli projeler uygulamadığınızda Balkanlaşma
artacak. Burada hedef Türkiye'dir. Eğer dünyada seküler Batı uygarlığının dışında
güçlü bir sıçrama gerçekleşecekse, yeni bir yörünge oluşacaksa bu İslam üzerinden
oluşacak. Bizim dışımızda bunu gerçekleştirebilecek bir aktör yok. Amerika'nın,
Avrupalıların, İsrail'in bunu engellemek, İslam dünyasını ortadan bölmek gibi projeleri
var.

Türkiye'nin Irak politikası Türkmenler üzerine kurulu, saçma bir politika. Buradaki
Türklerin çoğunluğunun Şii olduğunu biliyor muyuz? Biz bilmiyoruz, Amerika biliyor.
"Biz orada Balkanlaşma istemiyoruz" diyecek. Türkiye'nin geliştirdiği politikaların
ne kadar kolaylıkla devre dışı bırakıldığını görüyoruz. Bu meseleler, Irak'ta yaşananlar,
İran meselesi doğrudan doğruya Türkiye'deki milliyetçilik, Kürt meselesiyle paralellik
kurulabilecek bir mesele. Burada eğer biz Türkiye'de İslam'ın o toplumun eğitim
sistemini, rejimini, bütün kurumlarını tarif edebilecek, tanımlayabilecek konuma
gelmesine izin vermezsek, onun imkanlarını açmazsak, bu toplumda yeni Mevlanaları,
yeni Sinanları, yeni Itrileri yetiştirecek bir eğitim sistemi kuramazsak bu toplum
yok olur. 28 Şubat'ta Beethoven'in 9. senfonisini evrensel müzik diye resmi müzik
haline getirdiler. Çok saçma sapan bir şey. Beethoven müziği Almanya'da ulusal devletin,
oradaki kimliklerin, kültürlerin ulusal müziği. Sekülerleşme adına, laiklik adına,
irticayı yok etmek adına bu toplumun temel direniş noktalarını yok ediyorlar.

Yakın tarihte bu tür uygulamalardan vazgeçilecek gibi görünmüyor. Bu gidişat
bir bölünme getirir mi Güneydoğu'da?

Türkiye bir defa zihinsel olarak bölünmüş durumda. Türkiye'nin kim olduğuna,
ne olduğuna doğru cevaplar vermemiz lazım. "Türkiye seküler bir ülkedir, seküler
bir aktördür" dediğiniz zaman, "seküler bir ülke oluşturmaya çalışıyoruz, seküler
bir dünyaya doğru gidiyoruz" dediğiniz zaman ne yapmış oluyoruz? Çok net bir şekilde
şunu söylüyoruz: "Biz Batılıların karikatürüyüz" diyoruz. Batıda icat edilen projeleri
biz burada uyguluyoruz diyoruz. Yani "tarihi yapan değil, tarihi yapanların ürettikleri
projeleri burada berbat şekilde tekrar eden bir figüranız" diyoruz. Bu, bu toplumun
resmen tarih yapamayacağına, mücadele edecek bir performans ortaya koyamayacağını
net bir şekilde söylemiş oluyoruz. Zihinsel olarak bir bölünme yaşandı. Türkiye'de
entelijansiya yok. Türkiye'deki elitler, entelektüeller, akademya tümüyle sekülerleşmiş
durumda. Akademi "yeni Sinanlar nasıl yetiştiririm?" sorusunu sormuyor, bunu cevabını
aramıyor ki. Ben yeni Sinanlar yetiştiremezsem yok olurum, bunu görmek lazım. Mesela,
İstanbul mahvoldu, bitti. İstanbul'un bitmesi demek bir medeniyetin bitmesi demek.
Osmanlı döneminde gayri Müslim nüfus İstanbul'da yarı yarıyaydı ve zaman zaman çoğunluktaydı.
Ama o zamanlar İstanbul İslam medeniyeti için daha önemli bir yerdeydi. Ama nüfusun
yüzde doksan beşler oranında Müslümanlaştığı bir İstanbul, İslam'la ilişkisini sıfırlamış
bir İstanbul haline geldi. Fiilen, zihinsel ve kültürel olarak yok olmanın eşiğine
gelmiş durumdayız. Biz bu topluma, eğitim sistemimize kendi medeniyet ve tarih tecrübemizi
aktaramadığımız sürece; tam tersine Osmanlı'dan bahsetmeyi filan gericilik, irtica
olarak algıladığımız sürece hiçbir şey yapamayız. Batıların ürettiği projelerin
hepsinin de tuzağına düşeriz. Gladstone'un yüz sene önce söylediklerini hatırlayalım.
"Biz bu milleti savaş meydanlarında yenemiyoruz. Bu milleti dize getirmenin yolu
bu kitabı, Kur’an'ı ellerinden almaktır" dedi. Bu masal değil ki. Bize masal gibi
geliyor.

Bediüzzaman'ın bu sözler üzerine başlattığı müthiş bir mücadele var.

Tabi. Biz bu yaptığımız yanlışların gerçekten bizi yok olmanın, parçalanmanın
eşiğine doğru götürdüğünü, entelijansiyası olmayan bir toplumun başka toplumların
karikatürü olduğunu göremediğimiz sürece, tarih yapamadığımızı, başkalarının yaptığı
tarihte tatile çıktığımızı kabul etmemiz lazım. Dolayısıyla da dışarıdan gelecek
bütün müdahalelere açık olmamız lazım.

Siz temel görevi aydınlara mı yüklüyorsunuz?

İnsanın kendi dilini -Doğu'da, Güneydoğu'da- konuşması tehlike olamaz. Böyle
bir şey yok . Asıl tehlike o toplumun televizyonlar, medya ve eğitim sistemi üzerinden
sekülerleştirilmesidir. Doğu'nun, Güneydoğu Anadolu'nun bu kadar etnik kimliği ön
plana çıkarmasının nedeninin birinci derecede sorumlusu medyadır.

Şu anda Türkiye'de büyük rüya diyebileceğimiz şey nedir? Kimin büyük rüyası vardır?
Elitokrasinin mi, aydınların mı, sivil askeri bürokrasinin mi? Rüyası olmayan bir
toplum var olamaz. Biz o büyük rüyayı yeniden göremezsek, İslam medeniyetini biz
yeniden tarihte kilit rol oynayacak şekilde hayata geçirecek hazırlığa soyunamazsak
yok oluruz. Çünkü o medeniyetin mirasçısıyız, varisiyiz.

Ulus devlet projesi bu toplumu ayakta tutamaz, bu toplumu çökertir, parçalar.
Ulus devlet projesini üreten şey sekülerleşme projesidir. Bizdeki ulus devlet projesi
Batı'daki ulus devlet projeleri gibi de değildir. İngiliz, Fransız, Alman ulus devletleri
o ülkelerin kültürleri üzerine kurulmuştur. Bizde İslam'la ilişkisi sıfırlanmaya
çalışılan bir ulus icat edilmeye çalışıldı.

Aslında biz toplum olarak hazırız. Sömürgecilik deneyimi yaşamayan üç ülkeden
biriyiz. O yüzden kendi kendimizi sömürgeleştiriyoruz. Sömürgecilerin başka yerlerde
yaptıkları şeyleri biz burada kendi kendimize yapıyoruz. Böyle bir şey olamaz. Bu
toplumun kendi kendine intihar etmesi demektir veya bu ülkenin önünün tıkanması
demektir. İran'a, Fas'a, Pakistan'a, Afrika kıtasına gidin, oradaki insanlarla görüşün.
Sömürgecilik deneyimi yaşayan o insanların bilinçaltının ne kadar sakatlandığını,
özgüvenlerinin ne kadar sarsıldığını göreceksiniz. Onlar hâlâ Türkiye'den bir şeyler
bekliyorlar. Fiili olarak bekliyorlar. Çünkü o coğrafyaları biz yönettik. "İnsanları
ayakta tutan en uzun ömürlü şey kolektif bilinçaltıdır." Kolektif bilinçaltı da
hemen oluşmaz, üç yüz, beş yüz, bin senede filan oluşur. Sonuç olarak, sekülerliğin
bu topluma verebileceği bir şey yoktur. Daha mükemmel bir insan tipi mi, daha mükemmel
bir toplum tipi mi verecek? Kendi içine kapanmış, kendi çıkarlarını düşünen egosantrik,
hazcı bir kuşak yetiştirecek. Batı'da da böyle bir kuşak yetiştirildi.