The Saintly Links which Connect Believers

“Bu zamanın en büyük farz vazifesi İttihad-ı İslam’dır.”

Bediüzzaman Said Nursi

Müslümanların birliği anlamında kullanılan İttihad-ı İslam, dini,
siyasi ve ekonomik temelleri olan çok yönlü bir kavramdır. Aslında birlik her mü’mini
tek tek ilgilendiren kapsamlı bir meseledir. Hutbe-i Şamiye isimli eserinde Bediüzzaman
Said Nursi, asrın başlarında Müslümanların ihtilafa düşme sebeplerinden birisinin
“ehl-i imanı birbirine bağlayan nurani rabıtaları bilmemek”1 olduğunu ifade etmiştir.
Biz burada söz konusu rabıtalardan bir kısmının resmini çizmeye gayret ettik.

Ömrünü Müslümanlar arasındaki “rabıtaların/bağların” takviyesine
sarfeden Bediüzzaman, Eski Said dönemi eserlerinden birisinde bu kavramı şöyle tanımlamıştır.

“Şarktan garba, cenuptan şimale uzanan bir silsile-i nuranî ile
merbut bir dairedir. Dahil olanlar da bu zamanda üç yüz milyondan ziyadedir. Bu
ittihadın cihetülvahdeti ve irtibatı, tevhid-i İlâhîdir. Peyman ve yemini, imandır.
Müntesipleri, kàlû belâdan dahil olan umum mü’minlerdir. Defter-i esmâları da Levh-i
Mahfuzdur. Bu ittihadın nâşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslâmiyedir. Günlük gazeteleri
de, i’lâ-i kelimetullahı hedef-i maksat eden umum dinî gazetelerdir. Kulüp ve encümenleri,
câmi ve mescidler ve dinî medreseler ve zikirhanelerdir. Merkezi de Haremeyn-i Şerifeyn’dir.
Böyle cemiyetin reisi, Fahr-i Âlemdir. Ve mesleği, herkes kendi nefsiyle mücahede,
yani ahlâk-ı Ahmediye (a.s.m.) ile tahallûk ve sünnet-i Nebeviyeyi ihyâ ve başkalara
da muhabbet ve eğer zarar etmezse nasihat etmektir. Bu ittihadın nizamnâmesi sünnet-i
Nebeviye ve kanunnamesi evamir ve nevâhî-i şer’iyedir. Ve kılıçları da berâhin-i
katıadır. Zira, medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharrî-i
hakikat, muhabbet iledir. Husumet ise, vahşet ve taassuba karşı idi. Hedef ve maksatları
da, ilâ-yı kelimetullahtır. Şeriat da, yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret
ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü’l-emirlerimiz
düşünsünler.”2

Bu iktibastan İslam Birliği’nin içeriği hakkında şu sonuca varılabilir:

A- İslam Birliğinin Temel Unsurları

1- İslam birliği, küremizi kuşatan nurlu bir dairedir. Birliğin
üyeleri bütün mü’minlerdir. Kayıt defterleri Levh-i Mahfuzdur.

2- Üyeleri arasındaki temel müşterek Allah’ın Birliği’dir. Yeminleri
Allah’a iman etmektir. Diğer hususlar birlik gücünün fiili sonuçları; meyveleridir.

3- Neşir organları, İslami kitaplar ve Allah’ın adını yüceltmek
için istikamet üzere hareket eden gazetelerdir.

4- Kulüpleri, câmi, mescid, medreseler ve zikirhanelerdir. Merkezi
de Haremeyn-i Şerifeyn; Mekke’de Mescid-i Haram, Medine-i Münevvere’de Mescid-i
Nebevi’dir.

5- Meslekleri, herkesin kendi nefsi ile mücadele etmesi; İslam’ın
güzel ahlakını yaşamak; sünnet-i seniyyeyi hayata geçirmektir. Zaten Şeriat da yüzde
doksan dokuz ahlak, ibadet ve faziletle ilgilidir. Şeriatın yüzde biri siyasete
dairdir, onu da devlet idaresini elinde tutunlar düşünmelidir.

6- Başkalara zarar vermezse nasihatta bulunmaktır.

7- Birliğin nizamnamesi, Şeriat sahibinin emir ve yasakları; birlik
üyelerinin silahları, meselelerini ispat etmek için kullandıkları kesin delillerdir.
Çünkü medenilere galip gelmek ancak ikna ile mümkündür. Nitekim hakikat arayışı
da sevgi ile gerçekleşir.

8- Birliğin hedefi, mü’minleri terakki etmek için uyarmaktır. Bu,
hasta bir adamı ikaz ederek, iyileşmesi için faydalı bir ilacı kullanmaya teşvik
gibidir. Çünkü hastalık bilinirse devası asan/kolay olur. Birlik, mü’minler arasında
var olan nurani zinciri harekete geçirmek içindir. O’na göre bu zamanda, “İ’lâ-yı
Kelimetullah’ın en büyük vasıtası maddeten ve mânen terakki” etmektir. Terakkinin
moturu olan şevk ve gayret ise, herkesin bu ihtiyacı vicdanında hissederek harekete
geçmesiyle mümkündür.3

Bediüzzaman, İslam birliğinin “nurani rabıtalarını” eski ve yeni
dönem eserlerinin değişik bölümlerine serpiştirmiştir. Bu bağlar Kur’an ve Sünnet’te,
mü’minler arasındaki ilişkilerin temel prensipleri olarak yer almaktadır. Bir kısmı
şöyle sıralanabilir:

B- Birliğe Olan İhtiyaç

İnsanları birbirine bağlayan değişik rabıtalar vardır. Din, ırk,
akrabalık, vatandaşlık, bölge, yerleşim alanı bunlardan bir kaçıdır. Şüphesiz en
önemli bağ da dindir.

“Dini inkâr edenler de birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu
yapmazsanız, birbirinize yardımcı olmazsanız, dünyada bir fitne kopar, müthiş bir
bozukluk, bir fesat ortaya çıkar.”4

Ayette geçen “evliya” kelimesi aynı dine mensup insanlar arasındaki
yardımlaşma ve dayanışmanın gereğini ifade eder. “Evliya” kelimesinin gönüllü bir
yardımlaşmanın ötesinde teknik bir anlamı da vardır. İhtiyaç anında bu yardımlaşma
mirastan pay ayırmayı da içerebilir. Bu çerçevede, ayet, inkâr edenlerin de “birbirinin
yardımcıları” oldukları gerçeğine dikkat çekiyor. İslam birliğinin tesis ve takviyesi
için bu ayet, kritik bir devirdeki uygulamayı yansıtmaktadır. Hz. Peygamber (a.s.m.)
ve Mekke Müslümanları, dinlerini yaşama tehlikesi ile karşı karşıya kalınca Medine’ye
hicret ettiler. Medine (Yesrib) Müslümanları muhacirleri kendi evlerine yerleştirdi,
mallarına ortak etti. Bu sebeple Ensar ismini aldılar. Hz. Peygamber (a.s.m.) din
kardeşliğini pekiştirmek için muhacir ve ensarı birbirine kardeşler ilan etti. Bu
kardeşlik akdi ile onları, birbirine varis olmaya kadar uzanan bir dayanışmaya sevk
etti. Bu durum (din kardeşlerinin mirasta birbirine ortak olması), dini yaşama hürriyetinin
bulunmadığı, Müslümanların varlığına hayat hakkı tanımayan bir ortama münhasır kılınmıştı.

Söz konusu yardımlaşmanın yapılmaması halinde Kur’an, ortaya çıkacak
durumu, “Fitne ve büyük bir başıbozukluk” olarak nitelemektedir. Dindeki fitne,
dini hayatın kirlenmesi, inançların bozulması, ahlaki niteliklerin yok olmasıdır.5
Bu sonuç ise büyük bir sorumluluktur.

Müslümanların birlik olması Allah’ın emridir.

“Allah’ın dinine ve Kur’an’a sımsıkı sarılın. Ayrılığa düşmeyin!”6
ayeti İslam birliğini emreden en açık ayetlerden biridir. Müslümanlar birlik olmalıdır,
ama bu birlik ne ile ve nasıl gerçekleşir? Bu husus, Kur’an’ın çok sayıdaki ayetinde
dile getirilmiştir. Bediüzzaman bu ayetlerden çıkan önemli birlik unsurlarını “nurani
rabıtalar” diye ifade etmiş, bu rabıtaların ihya edilmesi gereğini dile getirmiştir.

C- Mü’minler Arasındaki Nurani Rabıtalar

1- Rekabet yerine yardımlaşma

Bediüzzaman İslam birliğini, dini bir iş, dini bir vazife ve ibadet
olarak görmektedir. İbadette aranan temel özellik, bu uygulamalara da rengini vermelidir.
İbadetler Allah için yapılır. O, birliğin tesis edilmesi için mü’minlerin arasında
“rekabeti, haset ve kıskançlığı, riyayı netice verecek hareketten kaçınma gereğini”
kulluğun bir parçası olarak görmektedir. İlgili ifadesi şöyledir:

“Umur-u uhreviyede haset ve müzahemet ve münakaşa olmadığından,
bu cemiyetlerden hangisi münakaşaya, rekabete kalkışsa, ibadette riya ve nifak etmiş
gibidir.”7

Müslümanların birlikte hareket etmesinin önündeki en büyük engel,
duyguların kontrol edilememesi ile ortaya çıkmaktadır. Müslüman aslında yüksek bir
himmet ve gayret sahibidir. Ancak himmet ve gayretler bazen ehliyetsiz kişilerin
elinde yanlışa alet olabilmektedir. Her insan tabiatında var olan rekabet etme duygusu,
İslam cemaatleri arasına girince, “dini bir vecibe” olan işlere, “ihlassızlık” şeklinde
yansımaktadır. İhlas ise, yapılan bir amelde sadece Allah’ın rızasını gözetme niyetidir.
Bu temel niteliğin bozulmasını Bediüzzaman, Müslümanların “zillet ve mağlubiyete
düşme” sebebi olarak görmektedir.8 Bu duygunun özellikle dini hizmet ve çalışmalarda
nefislerimize tahakküm etmesini ortadan kaldırmak için müellifin şu tespitleri dikkate
değerdir:

“Umûr-u diniye ve uhreviyede rekabet, gıpta, haset ve kıskançlık
olmamalı. Ve hakikat nokta-i nazarında olamaz… Kıskançlık eden ya riyâkârdır; a’mâl-i
saliha suretiyle dünyevî neticeleri arıyor. Veyahut sadık cahildir ki, a’mâl-i saliha
nereye baktığını bilmiyor ve a’mâl-i salihanın ruhu, esası, ihlâs olduğunu derk
etmiyor…”9

Hakka hizmet edenlerin taşıması gereken ahlaki özelliklerin anlatıldığı
bu risaledeki tespitler oldukça önemlidir. Buna göre, “Hakka hizmet, büyük ve ağır
bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir. O defineyi omzunda taşıyanlara ne
kadar kuvvetli eller yardıma koşsalar daha ziyade sevinir ve memnun olurlar.”

2- Allah’ın vazifesi ile kulun mükellefiyetini karıştırmamak

“İnsanın elindeki cüz’i ihtiyari ile işledikleri ifallerinde, Cenab-ı
Hakk’a ait netaici düşünmemek gerektir.”10 Bu durum acelecilik hastalığının sonucudur.

İnsanın kullukla ilgili ahlaki zaaflardan birisi kendi vazifesi
ile Allah’ınkini birbirine karıştırmaktır. Müslümanlar arasında birlik tesisi de
buna dahildir. Birlik, sosyal bir ibadet olarak, birçok vazifenin yerine getirilmesine
terettüp eden bir sonuçtur. İnsan tedrici bir şekilde üzerine düşen vazifeleri yerine
getirmekle sorumludur. Sonucu halk etmek, ihsan etmek ve lutfetmek Allah’ın işidir;
bu O’nun tevfik ve inayetidir. Hikmeti iktiza ederse yaratır. Kullukla ilgili her
hususta olduğu gibi bu noktada da insan, Allah’ı deneme selahiyetine sahip değildir.
Allah’ı denemeye yeltenmek, şeytani bir tuzaktır. Celaleddin-i Harzemşah gibi, ”Ben
Allah’ın emri ile cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenab-ı Hakk’ın vazifesine
karışmam. Muzaffer etmek veya mağlup etmek O’nun vazifesidir” teslimiyetine ulaşmalıyız.
Bediüzzaman bu türden teslimiyetin temeli olarak Kur’an’dan iki ayeti de zikreder.

“Peygambere düşen ancak tebliğ etmekten ibarettir.”11

“Sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin, ancak Allah dilediğine
hidayet verir.”12

Bu iki ayetin anlamına göre hareket etmek, tebliğde ihlası ortaya
çıkarır. Çünkü “sözün tesirini göstermek, kabul edilmesini sağlamak, insanların
yönelişini gerçekleştirmek” Allah’ın ihsanı ile görülecek birer neticedir.

Bu temel prensibe riayet etmek, insanı da rahatlatır. Birlik-beraberlik
yolundaki gayretler de bu sırra göre yerine getirilirse, Allah’ın lutfundan bazı
neticeler umulabilir.

3- Tevfik-i İlahinin sebebine sarılmak

Dünya bir imtihan yeridir. Belirli inançlarımız vardır. Kur’an ve
sahih sünnet bunları ayrıntıları ile açıklamaktadır. İnançların dairesi ile içinde
yaşadığımız maddi dünya olan sebepler ve imkân dairesinin hükümleri ayrı ayrıdırlar.
İnsan Allah’ın her şeye kadir olduğuna inanır. Fakat cüz’i irade sahibi olarak,
her an gayret ve çalışmak zorunda olduğunu da bilir ve bilmelidir. Allah’a tevekkül
imani bir vazifedir. Bu tevekkül, inancımızın konusu olan Allah’a güven, itimat,
ünsiyet ve O’nun yardımını hissetmemizi sağlar. Allah dilerse samimi bir tevekkül
sahibinin ardından yardımını gönderebilir. Fakat her tevekkül eden mutlaka olumlu
sonuç alacak diye düşünmek doğru değildir. Allah bizim düşünce ve menfaatlerimize
göre yaratmaya mecbur değildir. İnsan olmanın gereği, her şeyi sebep ve sonuçlarını
dikkate alarak yapmaktır. İnanç-amel arasındaki bu denge hayatın akışı içinde sürekli
gözden geçirilmek durumundadır. Dünya, hikmet ve imtihan, Ahiret ise, kudret ve
sonuç yeridir. Bu husus Risale-i Nur’un çeşitli yerlerinde ifade edilmiştir.

Buna göre, Cenab-ı Hak, müsebbebatı (sonuçları) esbaba (sebeplere)
bağlamıştır. Bu kâinattaki intizamı temin eden bir düzendir. Ve her şeyi bu düzene
göre hareket etmeye sevk etmiştir.13 Çünkü dünyada “sebepler dairesi itikad dairesine
galip” kılınmıştır. Her iki âlemin hükümleri birbirinden farklıdır. Her iki makamın
gereğine göre hareket gereklidir. Aksi takdirde itikad dünyasının hükümleri ile
sebepler dünyasının gerekleri birbirine karıştırılırsa, Cebriye mezhebinde olduğu
gibi, tembelcesine bir tevekkül ile âlemin düzenine karşı ters düşülebilir. Âlemdeki
düzene ters hareket eden de çoğunlukla maksadının aksi ile tokat yer.

Alemdeki bu düzenin İslam birliğine uygulanışı İhlas Risalesi’nde
şöyle ifade edilmiştir:

“Ehl-i hakla ittifak, tevfik-i ilahinin bir sebebi ve diyanetteki
izzetin bir medarı olduğunu düşünmekle…,” (21. Lem’a, 2. Sebep)

Yüzlerce Kur’an ayetinde birlik emredilir. Aksi halde mü’minlerin
izzeti, İslam’ın haşmeti yara almaya devam eder. Mü’minler izzet ve şerefe kavuşmak
için ehl-i hakla omuz omuza vermeye mecburdurlar. Çünkü Allah’ın tevfiki, inayeti,
bu sebebe sarılmaya bağlanmıştır.

Burada kuvvet ve izzetin vesilesi olan birlik ruhunu teşekkül ettirmede
yanlış bir tevekkül anlayışına da dikkat ekmek gerekir. Müslümanların ihtilafa düşme
sebeplerinin anlatıldığı 20. Lem’a’nın 5. Sebeb’inde bu husus ele alınmıştır. Buradaki
açıklamalara göre, mü’minler Allah’a karşı hatalı bir tevekkül ve itimad telakkisi
içindedirler. Şöyle ki: Her mü’min ve mü’minlerin oluşturduğu gruplar, Kur’an ve
Sünnet’ten aldıkları sayısız dersler ile Allah’a karşı samimi bir güven ve itimat
taşırlar. Müslümanların gücünü kıran illet de tam bu itimat anlayışından doğmaktadır.
Herkes, Allah’a dayanıyor, ancak kendisi gibi diğer mü’minlerle birliği ihmal ediyor.
Bir başka kardeşi ile müşterekliği kendi izzetini ve Allah’a olan tevekkülünü zedeleyen
bir durum gibi zannediyor. Bediüzzaman bu risalede, şu hastalığın def u ref edilmesi
için arslanlar ve tilkileri örnek verir. Arslanlar tilkiler gibi birliğe ihtiyaç
duymaz ve bireysel yaşarlar. Yaban keçileri de kurtlardan korunmak için sürü halinde
dolaşır. Neticede zayıflar cemiyet haline gelir ve kuvvet kazanır. Kuvvetli (arslan
vb) tek gezer ve zayıf düşer. Günümüzdeki azınlık psikolojisi de bu durumu te’yit
etmektedir. Sokak gösterilerinde, ekall-i kalil olan bir takım grupların oluşturduğu
birlikler ses getirir. Koro halinde çıkan bu sese devletler-milletler kulak verir
ve arzularını yaptırmaya muvaffak olurlar.

Bu tür bir yanlış tevekkül ve teslimiyet anlayışı Müslümanların
birbiri ile samimi ve fedakârlığa dayalı ilişkiler geliştirmesini engellemektedir.
Aynı durum, inanmayanlar hakkında geçerli değildir. İnançsızlar Allah’a tevekkül
ve teslim gibi bir dayanaktan mahrumdurlar. İnsan olarak hissettikleri yalnızlık,
eksiklik ve zaaflarını, bir araya gelerek oluşturdukları “samimi ittifak”lar ile
kapatırlar. Yola çıktıkları kimselerle daha samimi bir fedakarlığı benimseyebilirler.
Bu ise, onları dünya işlerinde Müslümanlara nispeten başarılı kılan önemli bir sebeptir.

Müslümanlar ise, “derya içinde” deryanın kıymetinden habersizdirler.
“Tevekkül ettikleri ve nihayetsiz gücüne itimat ettikleri Allah”ın kudretini yanlış
düşünmektedirler.

“Allah’a ve O’nun elçisine itaat edin. İhtilafa düşmeyin; sonra
kuvvetiniz kırılır, kuvvetiniz de gider. Sabırlı olun, Allah sabredenlerle beraberdir,”
(Enfal, 8/46) ayeti, bize, “birlik için gerekli sebeplere sarılın, dünya hayatının
kanunlarını ihmal etmeyin, başarmanın şartlarını yerine getirin” diye emretmektedir.

4- Tarafgirlik ve inatlaşmayı terk etmek

İslam birliğinin önündeki önemli psikolojik ve sosyolojik faktörlerin
incelendiği Uhuvvet Risalesi’nin ilk cümlesi olan “Mü’minlerde nifak ve şikak, kin
ve adavete sebebiyet veren tarafgirlik” tespiti iyi tahlil edilmeli. “Tarafgirlik”
buna göre, “iyi yüzlülük anlamındaki, nifakın; yarılma ve parçalanmayı ifade eden
şikakın; kin ve adavetin sebebi olarak ifade edilmektedir. Çünkü tarafgirlik, gerçeği
görmeyi engeller. Tarafgir, kendi tarafındaki yanlışı doğru; muhalifindeki doğruyu
yanlış telakki eder. Böyle bir çarpıklık insan ilişkilerini altüst etmektedir. Bu
ise, kâinattaki hikmet prensiplerine zıt düşer. Burada, “Tarafgirlik, kin ve hased”in,
zararları sıralanır. Bu kötü sıfatlar insanlık, İslamiyet, ferdi ve sosyal hayat
yanında insanların Allah’la ilişkisini, “manevi hayat”ını da zedeler. Bu duygular,
çoğunlukla “muzır, zulüm ve insanlık hayatı için bir zehir”dirler. Bu hastalığın
çaresi Kur’an’ın şu açık ayetlerine kulak vermektir.

“Mü’minler ancak kardeştirler; siz de kardeşlerinizin arasını düzeltin
ve Allah’tan korkun ki, rahmete erişesiniz” (Hucurat, 49/10) Mü’minler dinde kardeştirler.
Kardeşler birbirine merhamet ve şefkatle yaklaşırlar. Yanlışa düşenlerin arasını
ıslah etmeye uğraşırlar. Düşmanlıkları körüklemekten kaçınırlar. Tarafgirlik ise
inatlaşmayı, düşmanlığı besler. Bu ayetin anlamını tamamlayan şu hadis çok ibretlidir:

“Birbirlerini sevmede, merhamet etmede ve ilişkilerini geliştirmede
mü’minlerin durumu tek bir bünyenin (azaları) gibidir.”14

Aynı ayeti tefsir eden ikinci bir hadis de şöyledir:


15

“Bir mü’min, diğer mü’min için taşları birbirini destekleyen bina
gibidir.”

Her iki hadisin anlamını Said Nursi, ihlasla ilgili 21. Lem’a’da
şöyle değerlendirmiştir:

“Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü
bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez.
Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine
muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.

Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz,
birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit
edip, sa’ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin
hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir
ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler…” (21. Lem’a, İkinci Düstur)

İslam birliğinin zaruretini, vücut ve fabrika temsilinden daha çarpıcı
şekilde ne ile izah edebiliriz? Bu temsiller, mü’minler arası ilişkiyi, merhamet,
şefkat, birbirine muhabbet, hatalarını ıslah etme ve yardımlaşmayı teşvik eksenine
oturtmaktadır. Ki bunlar da Allah’ın emri değil midir?

İnsan fıtratında tarafgirlik vardır ve bu, bir ihtiyaçtır. Her insan
bir dine, bir millete, bir meslek ve meşrebe ait olma ihtiyacını hissedebilir. Ancak
bu tür tarafgirlikler, “hak namına” olmalıdır. “Garazkarlıkla, nefis hesabına” işleyen
taraftarlık, haksızlığa yol açar. İnsanı gerçeklerden uzaklaştırabilir. Hak namına
olan taraftarlık haklılara bir sığınak teşkil edebilir.16

Taraftarlık hissinin fikri tartışmalarla ilgili boyutuna dikkat
çeken Bediüzzaman bunun ölçüsünü şöyle koymaktadır:

“Hak namına, hakikat hesabına olan tesadüm-ü efkar ise, maksatta
ve esasta ittifak ile beraber, vesailde ihtilaf eder. Hakikatın her köşesini izhar
edip, hakka ve hakikata hizmet eder.”

Müslümanlar arasındaki fikri ihtilafların temelinde hakim duygunun
hakka taraftarlık olması asıldır. Tartışmaların ruhunda gerçeği öğrenme aşkı olmalıdır.
Böyle bir ulvi duygu “hakikatın her köşesini” ortaya çıkarır. Kapalılıkları giderir,
fertleri rahatlatır.

Bunun tam aksi ise, fikri tartışmalarda “taraftarlık duygusunun”
kötüye kullanımıdır. Böyle bir tarafgirlikte, kişinin benliğini saran, şöhret hissidir.
Nefisler firavun gibi ön plandadır. Hareket ve duygulara garaz hakimdir. Hodfuruşluk
kokar… Bu olumsuzlukların kuşattığı tartışmalardan “hakikat kıvılcımları” yerine,
“fitne ateşleri” çıkar; maksatta ittifak etmek gerekirken, yeryüzünde bile buluşma
noktasına sahip olmayan fikirler ileri sürülür. Böylesi tartışmalar Hak namına olmadığı
için muhataplarda kapanmayacak yaralar açılır. Bediüzzaman bu kimselerin Hak namına
hareket etmedikleri için, “ifrata düştüklerini” söyler. Mü’minler arası ilişkide,
Kur’an ve Sünnet’ten alınan temel davranış ve değerlendirme şekli, kişileri, “Allah
namına sevmek, Allah için nefret etmek (nefret edilecek sıfatlara) Allah rızasını
için hükmetmek”tir. Bu prensipler dikkate alınmazsa, adalet etmek isterken, zulme
düşülür. Bu zulmün temelinde taraftarlık hissinin yanlış şekilde nefsani duygular
için kullanımı vardır.

Taraftarlık sadece Müslümanlar arasında değil, cihat esnasında bile
insanı sorumlu hale getirebilir. Şu iki hadise bu hissin ne kadar hassas bir dengede
tutulması gerektiğini bize gösteriyor:

Bir vakit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh bir kâfiri yere atmış. Kılıcını
çekip keseceği zaman o kâfir ona tükürmüş. O, kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir
ona demiş ki: “Neden beni kesmedin?”

Dedi: “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün; hiddete
geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi. Onun için seni kesmedim.”

O kâfir ona dedi: “Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti.
Madem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir; o din haktır” dedi.

“Bir zaman bir hâkim bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet
gösterdiği için, ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş. Çünkü şeriat
namına, kanun-u İlâhî hesabına kesseydi, nefsi ona acıyacaktı. Ve kalbi hiddet etmeyip,
fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek, nefsine o hükümden bir
hisse çıkardığı için, adaletle iş görmemiştir.”17

Tarafgirlik ve inat kulluğun özü olan ihlası da zedeler. Çünkü tarafgir
bir kimse, hayırlı işlerde de düşmanlarına üstün gelmeye uğraşır. Amelde ihlasa
da muvaffak olamaz. Hüküm ve muamelatında tarafgirini tercih eder, adaletle hareket
edemez. Halbuki ihlas ve adalet hayırlı amellerin ruhudur.18

5- Hataları değil, iyilikleri değerlendirmek

İnsan hatadan hali değildir. Günah ve hata insan olmanın sonucudur.
Herkesin hem insanlara, hem de Allah’a karşı eksikleri vardır, olabilir. İslam birliğini
temin edecek nurani rabıtalardan birisi de “hatalar”dan–imkan nispetinde- sarfınazar
ederek, iyilik ve faziletleri dikkate almaktır. Hiç kimse, günah ve kusurunun yüzüne
çalınmasından hoşnut olmaz. Bu noktada, Uhuvvet Risalesi’ndeki şu ifade dikkate
değerdir:

“Mü’min kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır.
Tahakkümle değil, belki lûtufla ıslahına çalışır.” 19

Lutufla ıslah; güzel söz, tatlı dil, eksik ve kusurları dolaylı
ifade gibi değişik yolları içerebilir. Hz. Peygamberin (a.s.m.) hayatında bunun
mükemmel örnekleri vardır. Peygamberimiz (a.s.m) kusurun adresini vermez, “insanlardan
bazıları şöyle şöyle yapıyorlar…” diyerek insanları rencide etmemeyi tercih ederlerdi.
Tahakküm ve baskı ile yanlış düzeltmek, kaş yapayım derken göz çıkarmak gibidir.
İnsanların çoğu, tahakküme karşı direnç gösterir. Pek az insan, kendi günahını söyleyen
kişinin tahakkümüne katlanabilir. O halde isabetli adım, eksiklerin “lutufla ıslahına”
çalışılmasıdır. Bu metod birleştiricidir. Diğeri ise, iyi niyete rağmen ekseriyetle
ayrışmayı hızlandırır.

Said Nursi, hatalar yerine iyiliklerin ve faziletlerin dikkate alınma
gereğini bir Kur’an ayeti ile temellendirmiştir.

“Hiç bir günahkar, başkasının günahını yüklenmez” (Fatır, 35/18)
mealindeki bu ayet ona göre insan ilişkilerinde adaleti tesis eder. Çünkü, iman
ve İslam gibi çok sayıda masum sıfatı varken bir iki hata ve günahı sebebi ile insanları
kötülük ve günahkarlıkla mahkum etmek; onlara düşman olmak zulümdür. Çünkü, mü’mindeki
iman, Kabe gibi hürmete layıktır. İslami sıfatlar Cebel-i Uhud kıymetindedir. Hata
ve kusurlar ise Kabe’ye nispetle yerdeki çakıl taşları mesabesindedir. Şu halde
bir çok İslami sıfatları yanında çakıl taşları gibi hata ve kusurları da taşıyan
Müslümanlara, hataları sebebiyle düşman olmak zulümdür.20 İşte bu zulmün ortadan
kaldırılması yukardaki ayete göre birbirimize yaklaşmaktır.

Çünkü günah ve kusurlar şerli şeylerdir ve bunlar toprak gibi kesiftirler.
Bir insanın iyiliklerini görmemize engel olamazlar.

6- İnhisarcılıktan kaçınmak

Meslekler ve meşreplerin varlığı, değişik fıtrattaki insanlara,
fıtri birer cevaptır. Hedefte ve temelde aynı İslam’a hizmet etmeyi dava eden grupların
metotlardaki farklılıkları, çoğu zaman sayısız rahmet ve güzelliklere de vesile
olmaktadır. Bu durum, aynı millet ve devlet için mücadele eden ordunun kara, hava
ve deniz kuvvetlerinin olması gibidir. Burada problem her grubun kendi meslek ve
meşrebini “herkesten” üstün görmesidir. Bediüzzaman bu tür bir inhisarcılık zihniyetini
tenkit eder ve doğrusunun nasıl olması gerektiğini de gösterir: “Sen kendi mesleğini
ve efkarını hak bildiğin vakit, ‘mesleğim haktır veya daha güzeldir’ demeye hakkın
var; fakat, ‘yalnız hak, benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur.”21

Bu cümlelerden ikincisinde, başka mesleklerin “batıllıkla, yanlış
olmakla” suçlanması sözkonusudur.

7- Mü’minlere adavet etmemek

Gerek inhisar gerekse sürekli hata ve eksiklere dikkat etme hali
mü’minler arasında düşmanlığı körüklemektedir. Düşmanlık mü’minin asli bir sıfatı
değildir. Bu tür düşmanlıklara çoğu zaman nefsin süfli arzuları ve hissiyatı karışır.
Nefsin karıştığı düşmanlıklar ise bizi manevi sorumluluğa sevkeder. Hak ve hakikatın
anlaşılması uğruna olan düşmanlıklar belki istisna olarak görülebilir. Ancak bunda
da sırf hakkın hatırını gözetmek, böyle bir atmosferde çoğunlukla mümkün olmayacak
kadar zordur. Çare, düşmanlık sıfatı ve kabiliyetini nefsin kötülüklerine, terbiye
edilmesi gereken yönlerimize çevirmektir. Düşmanlık sıfatı önce kendisi düşman olunmaya
layıktır.

Düşmanlığın asıl hedefi, İslam’a ve Kur’an’a yönelik düşmanlıklar
olmalıdır. Burada bile, İslam ve Kur’an’ı bilmeyenlerin zatları değil, onların sıfatlarıdır,
asıl düşmanlığın hedefi. Onların ıslahı için uğraşmalıdır. Hatta onlara karşı bile,
düşmanlıkta itidal elden bırakılmamalıdır. “Mü’minin şe’ni kerim olmaktır. Senin
ikramınla sana musahhar olur.” Yerine göre, düşmana iyilik onun ıslahı için kolay
bir vesile olabilir. Kötülük düşmanlığı artırır.

8- Dini hamiyete kuvvet vermek

Herkes bir şey için çalışır. Ancak çalışmaların en güzeli, Allah’ın
dini için olanıdır. Allah adını yüceltmek dünya ve ahirette izzet ve saadet vesilesidir.
Dünyada acilen görülmese de –binler vaadlere itimat ve iman ediyoruz ki- Ahiret’te
mutlaka görülecektir; çünkü “akıbet muttakilerindir.”

Dünyada, uğruna canların verilebileceği en yüce gerçek dindir, dini
değerlerdir. Bediüzzaman’ın Müslümanların izzet ve ihtişama neden ulaşamadıklarını
tahlil ettiği şu sual-cevaplar konuya çok güzel derinlik getirmektedir:

S- “Neden onların (Ermenilerin) bir fedaisini yandırıp parça parça
ederlerdi, esrarını ve arkadaşını izhar etmezdi. Halbuki sizin bir yiğidinize bir
bıçak vurulsa, bütün esrarını kanıyla beraber fışkırtarak döker. Bu, şecaatçe büyük
bir tefavüttür. (Ermeni cesareti ile Müslümanlarınki arasında fark vardır.) Sebebi
nedir?

C- “Biz asıl sebebini teşhis edemiyoruz. Fakat biliriz ki, zerreyi
dağ gibi eder ve arslanı tilkiye mağlûp ettirir bir nokta vardır.

S- “Senin vazifeni kaldıramıyoruz. Vücudunu bildik, mahiyetini sen
şerh et.”

C- “Öyleyse dinleyiniz ve kulaklarınızı beş açınız. İşte fikr-i
milliyetle uyanmış bir Ermeni’nin himmeti, mecmu-u millettir. Güya onun milleti
küçülmüş, o olmuş. Veya onun kalbinde yerleşmiş. Onun ruhu ne kadar tatlı ve kıymettar
olsa da, milletini daha ziyade tatlı ve büyük bilir. Bin ruhu da olsa feda etmeye
iftihar eder… Faraza, İslâmî fikr-i milliyetle onlar gibi temâşâ etseydiniz, kahramanlığınızı
âleme tasdik ettirip yüksek tabakalara çıkacaktınız. Eğer Ermeniler sizin gibi sathî
ve kısa düşünseydiler nihayette korkak ve sefil olacaklardı. Hakikaten sizin harikulâde
şecaate istidadınız vardır… “Filân yiğittir” sözlerini işitmek gibi küçük emirlere
hayatını istihfaf eden veya ağasının namusunu isti’zam için kendini feda eden kimseler,
eğer uyansalar, hazinelere değer olan İslâmiyet milliyetine, yani üç yüz milyon
İslâm’ın uhuvvetlerini ve mânevî yardımlarını kazandıran İslâmiyet milliyetine,
binler ruhu da olsa, acaba istihfaf-ı hayat etmezler mi? Elbette hayatını on paraya
satan, on liraya binler şevkle satar… Maatteessüf, güzel şeylerimiz gayr-ı Müslimler
eline geçtiği gibi, güzel olan ahlâklarımızı da yine gayr-ı Müslimler çalmışlar.
Güya bir kısım içtimaî ahlâk-ı âliyemiz yanımızda revaç bulmadığından, bize darılıp
onlara gitmiş. Ve onların bir kısım rezâili, kendileri içinde çok revaç bulmadığından
cehaletimizin pazarına getirilmiş.”22

Sonuç Yerine: Meşrepler Arası Temel Prensipler

Bediüzzaman’ın Lem’alar isimli eserinde (21. Lem’a, 2. Sebep) meslek,
meşrep hatta mezhepler arası haksız cidalleri mu’tedil hale getirecek formülü şöyledir:

Farklı meşrepler arasındaki husumetler nasıl ortadan kaldırılabilir?

1. Müsbet hareket; herkes kendi mesleğinin sevgisi ile hareket etmeli.
Başkasının eksik ve kusurlarını araştırmakla meşgul olmamalıdır. Kemalini, başkasının
eksikliğini ortaya dökerek sağlama kolaylığı psikolojik bir rahatsızlıktır.

2. İslam dairesi içinde olan herkesin sevilecek bir tarafı vardır.
Müslüman, muhabbet ve şefkat ehlidir. “Her şeyin iyi tarafını al, kötüsünü terk
et” prensibi burada da neden geçerli olmasın? Hem, bu öyle bir iyimserlik bize,
yeni dostlar da kazandırabilir. Kardeşliğe kuvvet vermeli, birlikte hareketi gerektiren
birçok “imani, nurani ve İslami bağların” bulunduğunu fark etmelidir. Allah’ın isimleri
adedince birlik noktaları, asgari değil, “azami müşterek”lerdir.

3. Değişik meşrepler halinde hizmet edenler, kendi meslekleri ve
diğerleriyle ilgili, olarak konuşurken, “Mesleğim haktır, daha güzeldir” diyebilir.
Ancak “Hak yalnız benim mesleğimdir”, “Güzel yalnız benim mesleğimdir” diyemez.
Çünkü bu ikinci sözde, başkasının mesleğinin haksızlığına ve çirkinliğine bir işaret
vardır. Müslümanlar birbiri hakkında bu insaf prensibiyle hareket etmelidirler.

4. Müslümanlarla birlikte olmak, tevfik-i İlâhînin bir sebebidir.
Tevekkül ve teslimi yanlış uygulamaktan kaçınmalıyız. Allah’ın tekvini kanunu olan
fıtri şeriatın prensiplerine uymak gerekir.

5. Zaman cemaat zamanıdır. Fertler deha seviyesinde güçlü de olsa
cemaatin manevi şahsı karşısında mağlup düşebilmektedir. Bu sebeple, Müslümanları
ve hakkı korumak için mü’minlerle birlik olmalı, kuvvetli bir hükmi ve manevi şahsiyet
oluşturmalıdır.

6. “Ve hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak için” birliğe yanaşmalıdır.
Haksızlar, kalpsizler, batılın peşinden gidenler, mü’minler arasındaki ihtilaftan
faydalanmaktadır. Birinin hatası ile diğerini çürütmek, kırmak, sıklıkla kullanılan
alçakça bir silahtır. Hak ehli, bu oyunu düşünerek, birbirinin hatasını diline dolamaktan
vazgeçmelidir. Aksi durumda, farkına varmadan şer güçlerin eline kuvvet vermiş olacaktır.

7. “Nefsini ve enâniyetini” düşünerek birliğin yüce menfaatlerini
görmemezlik etmemelidir. Basiretle davranmalı, nefsin ve enaniyetin değil, hakkın
yanında yer almalıdır.

8. “Ve yanlış düşündüğü izzetini” öne sürmemelidir. İzzet, hakkın,
hakikatin hatırına itibar etmektedir. “Hak her zaman üstündür. Onun üstüne bir başka
şey çıkarılamaz, çıkarılmamalıdır.” “Şahsi gurur ve onur”lar umumun fayda ve hayrına
olan işlerde hayırlı teşebbüslerin önüne geçmemelidir.

9. “Ve ehemmiyetsiz, rekabetkârâne hissiyatını terk etmekle ihlâsı
kazanır, vazifesini hakkıyla ifa eder.” (20. Lem’a, İkinci Sebep’ten) Dini işler
rekabeti kaldırmaz. Rekabet, sporda, ekonomide, siyasette makbuldür. Dinde, dini
işlerde rekabet olamaz, olmamalıdır. Bu hissi kontrol etmek, “Allah’ın hoşnutluğu”
olan ihlası kazanmaktır. İhlas da, Müslümanları birleştirir; birlik önündeki engelleri
bertaraf eder.

Zikredilen her madde Kur’an ve sünnetin bize önerdiği güzel ahlak
ilkeleridir. Güzel ahlakımıza sahip çıkmalı, onu küstürüp, “ecnebi pazarlarında”
peşinden koşmamalıyız.

Öz

İttihad-ı İslam; tarihi, sosyal ve kültürel yönlere sahip bir nitelemedir.
Bu çalışmada, olayın dini ve ahlaki niteliklerine dikkat çekilmeye çalışıldı. Söz
konusu niteliklerden bir kısmı, mü’minlerin birbirini sevmesi, yardımlaşmaya özen
göstermesi, birbirinin iyiliklerine takdirle yaklaşmak; mü’minler arası ilişkileri
zedeleyen, tenkitten, rekabetten, hasetten kaçınmak olarak tespit edilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Ehl-i iman, İttihad-ı İslam, tenkit, rekabet,
haset, hak, uhuvvet, ihlas, yardımlaşma

Abstract

The Unity of Islam is a qualification which has historical, cultural
and social aspects. Some of these qualities mentioned have been determined as; loving
among believers, considering helping one another, appreciating their goodnesses
for each others, avoiding the criticizing, competing, envious actions that damage
the relationship between believers.

Key Words: The believers, The Unity of Islam, criticizing, envy,
justice, brotherhood, sincerity, solidarity.

Dipnotlar

1- Bediüzzaman Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 21, Yeni Asya Neşriyat,
İstanbul, 2000.

2- Bediüzzaman Said Nursi, Divan-ı Harb-i Örfi, s. 27, Yeni Asya
Neşriyat, İstanbul, 1994.

3- Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 98-99.

4- Enfal, 8/73.

5- Heyet, Kur’an Yolu, Türkiye Diyanet Vakfı (TDV), Ankara, 2006,
c. 2. s. 713.

6- Al-i İmran, 3/103.

7- Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 104.

8- Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Yirminci Lem’a, Yeni Asya Neşriyat,
İstanbul 2007, s. 374.

9- A.g.e., s. 384.

10- Nursi, 17. Lem’a, 3. Nota.

11- Nur, 24/54.

12- Kasas, 28/56.

13- Bediüzzaman Said Nursi, İşaratu’l-İ’caz, Yeni Asya Neşriyat,
İstanbul 2001, s. 27.

14- Müslim, Sahih, 2732.

15- Buhari, Sahih, 6011; Müslim, Sahih, 2586.

16- Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, 22. Mektup, Yeni Asya Neşriyat,
s. 259.

17- Nursi, Mektubat, agy.

18- Nursi, Mektubat, 22. Mkt. 6. Vecih, s. 261.

19- Nursi, Mektubat, 22. Mektup, s. 254.

20- Nursi, Mektubat, 22. Mektup 2. ve 3. Vecih, s. 245-255.

21- Nursi, Mektubat, 22. Mektup s. 256.

22- Bediüzzaman Said Nursi, Eski Said Dönemi Eserleri, Münazarat,
Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s. 269.