Religion and Nationality According to B
ediuzzaman

Din ve Milliyet kavramı

İnsanlar yaratılışta farklı özelliklerle yaratılmıştır. İlk bakışta bir ka¬rışıklık gibi görünen bu farkların, Kur’ân’daki ilgili âyetlerin anlamından gerçekte birlikte yaşamanın harcı olduğu anlaşılıyor. “Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbiriniz-deki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muave¬net edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkârla yabanî bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir.” (Hucurat Sûresi, 49:13) âyetinden, sosyal hayatın önemli prensiplerinin ucu görülebilir. Sosyal bir varlık olan insan, farklı ırk ve özelliklerde belirli amaçlar için farklı yaratılmıştır. Bu amaçlardan biri, biribirini tanımaktır. Âyette, millet¬ler biribirlerini tanımalı diye tavsiye ediliyor. Sonrasında tanıdığı milletin özelliklerinin kendi özellikleriyle toplum hayatı bakımından ilgisi ön plana çıkmalıdır. Toplum hayatının düzgün, başarılı ve dengeli olabilmesi bu bil¬gi ve ilgi özellikleriyle gelişebileceği âyette vurgulanmaktadır. Sonrasında, biribirini tanıyan, toplumsal ilgi noktalarını bilen milletlerin yardımlaşması gelmektedir.

Bediüzzaman’a göre İslâm dininin kaynağı olan Kur’ân’daki âyette ge¬çen tanıma-bilme, sosyal yaşamları ile ilgi kurma ve yardımlaşma aşamaları teârüf ve teâvün düsturu ile tanımlanmaktadır. Bediüzzaman, bu prensiple¬rin konunun uzmanları dışındakilerce de kolayca anlaşılabilmesi için analo¬ji yapmaktadır. Eserlerinin birçok yerinde Kur’ân’dan modellediğini gördü¬ğümüz analojik yaklaşımı ile konuyu netleştirmiştir. Bunun için bir askerî ordu örneğini kullanmaktadır. Ona göre milletler bir ordunun kısımları gibidir. Ordudaki alay, tabur, bölük, takım ayrışması gibi ferdin görev ve ilgi alanları ile bilgisi de anlaşılabilir ve genel amaca yönelik hizmetleri başarılı olabilir. Bireylerin oluşturan birimlerin de aralarında işbirliği ve yardımlaş¬ması buna bağlıdır. Birimler arasında yardımlaşma ve işbirliklerinin, genel amaca yönelik sonuç alıcı sinerjik bir etkinliğe dönüşmesi de bu tanıma ve yardımlaşma prensibine bağlıdır. Aralarındaki iyi tanışma, yardımlaşma ve dayanışma sonucu düşman saldırılarının önlenebilmesiyle bireysel ve kamu güvenliği sağlanabilir. Benzer şekilde insanların toplumsal yaşamı bir ordu gibi tanımlanarak, ordudaki birimler kabile, tayfa ve milletler gibidir. Ordu analojisindeki bu ayrışma; tanıma, yardımlaşma ve dayanışma sonucunda bireysel ve birimsel başarı sağlanabilir. Her ne kadar ayrışma gibi görünse de aslında ortak noktaları ve özellikleri çok olan birey ve birimler, bu bir¬liklerin gereği ve farkındalıkları sonucunda biribirlerini yok sayma, inkâr ve düşmanlık gibi yönelimlerini sınırlandırırlar. Milletler, ırklar ve kabileler arasında farkındalık, yardımlaşma ve dayanışmayı sağlayan ortak noktalar; insanlık ve sosyal parametrelerdir. Bediüzzaman’a göre, bu parametreleri en geniş anlamıyla tanımlayan ve sağlayan genelde dinler ve özelde ise islam dinidir. Dolayısıyla, din ve milliyet biribirinin alternatifi ve/veya düşmanı değildir, olmamalıdır. [1]

Din alanındaki kavram ve pratiklerin dejenere edilerek yeniden kur¬gulanması fertlerin dünya ile aralarına kurdukları bağın da tamamen fark¬lılaşması anlamına gelmektedir. Dinî kavramların içerik kaymasına ya da boşalmasına da sebep olan bu durum, aynı zamanda fertlerin dış dünya ile kurdukları ilişkinin “nasıl” olması gerektiğine ilişkin de referanslar içerir.

“Milliyetçilik” günümüzde uluslaşma sürecinde meydana gelen pek çok değişimi ifade eder. Dilin bir enerji ve canlı olduğu sıklıkla dile getirilir. Onun enerji olması iki şekilde anlaşılabilir: birincisi o değer ve anlam ta¬şıyor olmak bakımından topluma etki eder, ikincisi de toplum zaman için¬de ona katkı yaparak onu değiştirir. George Orwell’ın 1984 adlı eseri bu bağlamda meşhurdur. Milliyet veya ulusçuluk fikrini (fikr-i milliyet), kötü niyetli amaçlarla geliştirilmiş ve güç odakları, bu fikri kendi yararına kul¬lanma aracı halinde planlamışlardır. Bununla hem sömürü, hem de parça¬layarak yok etmek gizli ve gizemli amacı hedeflenmiştir. Sömürü niyetli acımasız emperyalistler bozucu ve ayrıştırıcı bir etki oluşturmak amacıyla, milliyet olgusunu özellikle Müslüman toplumlarda geliştirmektedirler. Üs¬telik dinin temel kaynağı olan âyet emrine rağmen İslâm toplum ve mil¬letlerinde bu düşüncenin yoğun ve etkin bir şekilde karşılık bulması ironi oluşturmaktadır.

Milliyetçilik dine karşı geliştirilen bir ideoloji olarak dinin alanında kendisine yer edinme çabası olduğunda topluma zarar verir. Çünkü bu an¬lamda milliyetçiliğin üç boyutu vardır. Birincisi, kendi kabile ve kavmini diğer kabile ve kavimlerden üstün görmek. İkincisi, adaleti ayaklar altına almak. Üçüncüsü, dini kendi ideolojisine ve değerlerine göre yeniden ta¬sarlamaktır. Bizim toplumumuzda, millet kavramı geleneksel olarak din ile eş anlamlıdır. Ancak günümüzde bu kavram, modern bilginin oluşturduğu bilinç ile ters yüz edilerek bir etnik topluluk için kullanılmaktadır. Medre-selerde talebelere ilk okutulan kitaplardan birisi olan Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın “Akidetül İman” isimli eseri, kısaca imanın esasları, İslâm’ın te¬mel prensipleri ve ibadeti konu edinir. Ancak giriş kısmında daha çok “Ben kimim?” sorusuna cevaplar aranır. Son derece didaktik gibi görünen bu baş¬langıcın aslında dünyayı ve dini tanımaya yönelik kurgunun kişisel tesisi için bir temel olduğu söylenebilir. Bu metinde en dikkat çekici vurgu, ‘Hz. İbrahim’in milleti’dir. Bu bağlamda millet kavramı “din” olarak da tercüme edilebilir. Hz. İbrahim, semavî dinler için, hayatın nihaî gayesini arama ey¬leminin hem yolunu, hem de metodolojisini göstererek aynı ortak paydada buluşturulabilen bir milletin de kurucu babası sayılabilir. Buradaki ifadesi ile “millet” kavramı bir etnisiteyi değil, bir inancı işaret eder. Ancak günü¬müzde bu deyim farklılaşarak etnik aidiyeti de işaret eder bir hale gelmiştir.

Aslında İbrahimî gelenekteki millet kavramının yerine geçen etnik ai¬diyetli millet, doğrudan dinlere yönelik bir saldırı olarak kullanıldığında tehlike oluşturur. Modernleşme ile birlikte ortaya çıkan etnik milliyetçilik, kültürel kodlardan ziyade siyasal referanslara sahiptir. Carlton J. H. Hayes, ‘Milliyetçilik: Bir Din’ adlı eserinde, insanın sadece doğduğu yeri sevebildi¬ğini, diğer sınırların ise öğretilmiş olduğunu söyler. Bir milletin belirli bir sınır içinde kalanları sevmesi operasyonel bir girişimle gerçekleşir.

Nitekim İslâm dünyasında pek çok insanın kafasında eskiden beri var olan “İttihad-ı İslâm” idealinin de arkasında bu gerçek vardır. İslâm milleti¬nin bir üyesi olarak bizim için bu coğrafyadaki sınırların varlığı anlaşılabilir, ama hakiki sınırlar olmamalıdır. Arızî bir duruma işaret etmesi gerekirken hakiki bir ayrıma işaret ediyor olmasının altında Batı bilgisinin oluşturduğu zihinsel kodların okuması yatmaktadır.

Batılı bilginin yeni dünya için oluşturduğu paradigma, aynı dili ko¬nuşanların bir devlet olmalarıdır. Bu durum, son derece sağlıksız ve gayri insanî bir siyasî projenin de oluşumuna işaret eder.

Milliyet düşüncesinin risklerinin olması, olgunun ortadan kaldırılma¬sını gerektirmez. Sosyal hayatla ilgilenenlerden bu fikir ve duyguları bı¬rakmaları istenemez ve istenmemeli. Yani “milliyetçilik yapmayın” denmez. Çünkü insanın psikolojisi analiz edildiğinde, bireyin ve toplumun egosunu yücelten ve haz veren olguların başında milliyetçilik gelir. Gizemli ve uğur¬suz bir güç içeren milliyetçilik, toplumsal alanda etkindir.

Olumlu ve Olumsuz Milliyetçilik

Bediüzzaman’a göre milliyetçiliğin olumlu ve olumsuz şekli bulunmak¬tadır. Milliyetçiliğin olumsuz olanı, kendi üstünlük ve en iyiliğini önceleye¬rek diğer ırklara düşmanlık besler. Hatta ötekileştirme ile diğerine düşman¬lıktan beslenir ve hayatını bu düşünceyle devam ettireceğine inanır. Sürekli bir düşman bulma eğilimindedir. Sürekli bir uyanıklık ve hassasiyetle düş¬manlığı ve ötekileştirmeyi sürdürür. Dolayısıyla toplumsal hayatta karga¬şa ve mutsuzluklara sebep olur. Bediüzzaman’a göre, toplumların ve milli¬yetlerin tümünün veya çoğunluğunun mutluluğunu hedefleyen İslâm dini, bundan dolayı olumsuz milliyeti (menfi milliyet) kesin ve açık şekilde red¬detmektedir. İslâm peygamberinin (asm) söylemi ile “İslâm dini kendinden önceki bâtıl olan fiil, hareket, âdet ve inanışları keser, kaldırır;” bu olumsuz milliyet reddedilmektedir. Benzer şekilde, İslâm’ın temel kaynağı Kur’ân’da Rabbimizin emri olan, “Kâfirler, kalblerine cahiliyet taassubundan ibaret olan o gayreti yerleştirdiklerinde, Allah, Resulünün ve mü’minlerin üzerine sükûnet ve emniyetini indirdi ve onlara takvâda ve sözlerine bağlılıkta sebat verdi. Zaten onlar buna lâyık ve ehil kimselerdi. Allah ise herşeyi hakkıyla bilir.” (Fetih Sûresi, 48:26). denerek olumsuz ve ötekileştiren milliyeti ve ırkçılığı reddeder.

Gizemli, uğursuz bir güç içeren milliyetçilik, Bediüzzaman’a göre ka¬bullerle olumlu hale getirilip bu güçten yararlanılabilir. Aslında onun ta¬nımına göre olumlu milliyet (müsbet milliyet) olarak tanımladığı “kutsal İslâmiyet milliyeti” bunun alternatifi olarak tanımlanır. Bediüzzaman’ın ha¬yat ve hizmet felsefesinde, sevgi, ölüm korkusu, gelecek endişesi, inat, hırs, v.b. gibi birçok olguda olduğu gibi her olumsuz olgunun ya olumlu bir al¬ternatifi veya bunun olumlulaştırılması imkânı vardır. Bu “olumlu ve kutsal İslâmiyet milliyeti”nin alternatifi, olumsuz milliyet olan diğerlerine düşman ırkçılığa ihtiyaç bırakmaz. Çünkü millet ve ırklardaki aynı dine inanan fert¬ler sayısı kadar dost ve kardeş kazandırır. Üstelik islâmiyet milliyeti ile bu dostluk ve kardeşlik, sadece dünyadaki hayatla sınırlı kalmaz, sonsuz bir ha¬yatta anlamını yitirecek ırk kavramı olmaksızın sonsuz bir kardeşlik sağlar.

Olumsuz milliyetin tarihte de örneklerine rastlanır. En belirgin olanı da dünya savaşlarını başlatan sebeplerdir. Ayrıca azınlık ırklarının faydasına inanılarak oluşturulan ayrılıkçı oluşumların, emperyalist güçler tarafından yok edildikleri tarihî bir gerçektir. Bu çerçevede Bediüzzaman, İslâm dün¬yasını analizinde; toplumu oluşturan ırklar arasında farklı bakış açıları ve ötekileştirmelerin, emperyalist güçlerin işine yarayacağını tespit eder. Sö¬mürülen ve ezilen İslâm ırkları, olumsuz milliyet yerine olumlu İslâmiyet milliyeti ile hayat ve huzur bulur. Bunun dışındaki bir anlayış, özellikle Müslüman ırklara düşmanlık, sonsuz hayat ve oradaki kardeşliği bozmak ve zarar vermek anlamı taşır. Bediüzzaman sonsuz hayata zarar vermeyi, akıllıca bir davranış olarak görmez.

Bediüzzaman’a göre olumlu milliyet, toplumsal ve sosyal hayatın gerek¬tirdiği yardımlaşma ve dayanışmayı sağlar. Yararlanılabilecek bir potansiyel güç oluşturur. Dine inananlar, özelde Müslümanlar arasında kardeşlik ve dostluk duyguları ve sevgisini arttırarak toplumsal sinerjiyi olumlu etkiler. Muhtemel önlenemeyen milliyet düşüncesi ile din olgusu biribirinin alter¬natifi ve yerine konulan kavramlar değildir. Sosyal hayatta, din için milli¬yetçilik yararlı bir şekilde kullanılabilir. Ona göre milliyetçilik İslâmiyet’e hizmet etmeli, kalesi veya zırhı gibi onu koruyup hayatını ve güvenliğini sağlamalı; kesinlikle dinin ve inanç yerine geçmemelidir. Koruma görevlile¬ri, zırh ve kale, içinde-ardında yaşayanların güvenliğini sağlayan olgulardır. Milliyeti de din için aynı değerde bulur Bediüzzaman. O halde milliyet önemli ve gerekli bir olgudur. Vurguladığı önemli bir gerçek de, milliyet bir din değildir, olmamalıdır. Çünkü İslâm dini sadece fizikî evrendeki bu seküler hayatta değil, aynı zaman da ölüm sonrası hayatta (ahiret) da gerekli donanım sağlamaktadır. Oysa İslâm’a göre, ölüm sonrasında ırkların öne¬mi şimdiki hayat gibi olmayacaktır. Belki de milliyet gereksiz bir kavram haline gelecektir. Koruma görevlileri, zırh ve kale güvenlik için gerekli ve önemlidir. Ancak önemi, koruduğu olgudan kaynaklanmaktadır. O halde onun yerine geçmesi anlamsızdır, büyük hata olur.

Türk Yurdunda Din ve Milliyet

Tarihin büyük bir kesitinde bu coğrafyada yaşayanlar İslâm’a koruma görevlisi, zırh ve kale gibi önemli görevler üstlenmişlerdir. Bediüzzaman’a göre, Türk ırkı da dahil bu coğrafya insanları Kur’ân ve İslâmiyet’e adeta fedai konumunda görev üstlenmiştir. Yani savunduğu gibi milliyetlerini, İslâm’a koruyuculuk aracı yapmışlardır. Sanki “Allah öyle bir topluluk ge¬tirecektir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler ve Allah yolunda cihad ederler” (Mâide Sûresi, 5:54). âyetinin tanımladığı topluluk gibi davranmış¬lardır. Böyle ciddi bir övgü alan insanlar olarak kutlanması gereken konumu kaybetmemeli ve din için koruma görevini devam ettirmelidirler. Çünkü Müslüman ırkların içinde Türkler en fazla sayıyı oluşturmaktadır. Ancak İslâmiyet ile milliyetleri adeta bütünleşerek homojen bir yapıya dönüşmüş¬tür. Diğer ırklarda heterojen bir yapı olmasına karşı, İslamiyet’ten ayrılan Türkler, bu homojeniteden dolayı başkalaşarak Türk olma özelliklerini de kaybetmişlerdir. Hun imparatorluğundan kalan Macar ve Bulgar ırkları gibi İslâmiyet’i kabul etmeyen Türkler Türklüklerini de koruyamamışlardır. Dolayısıyla Türk ırkı yerine Müslüman anlaşılmaktadır. O halde milliyet¬çilik anlamında İslâmcılık, bu anlamda Türkçülük yerine de geçmektedir.

Emek-Sermaye Bağlamında Din ve Milliyet

Din ve milliyet değerlendirmesi yanında İslâmiyet ile diğer dinlerin milliyet olgusuna bakışı farklıdır. İslâm düşüncesine ve bozulmayan İlâhî dinlere göre insan ve değerlerine bakış farklılıklar içerir. Ortaçağdaki gibi İslâm dışındaki dinler, elit üstünlüğünü öncelemesi, halkı-fakirleri-düşü¬nürleri ezmesine karşı, İslâmiyet başlangıcından beri fakirleri, halkı, bilim insanını ve düşünürleri korumuştur. Dolayısıyla milliyet yerine dinin kon¬ması diğer dinlerde zordur. Bu sebeple İslâmiyet’in emek ve sermayeye ba¬kışı farklıdır. Zekât olgusu ve faizin yasaklanmasıyla emek-sermaye dengesi korunacağı gibi zengin-fakir dengesizliğine de çözüm sunacaktır.

Irkı Sağlıklı Olarak Belirlemek Zor

Hem ırkların belirlenmesinin zorluğu ve hem de farklı sorunlardan do¬layı ırkların karışması soy belirlemeyi zamanla zor hale getirir. Özellikle gelişmiş yönetimleri olan etkin ülkelere ve düzgün-kararlı yapısından dola¬yı İslâm dinine çok sayıda ırkın katılmasıyla, ırklar ekseninde değerlendir-me ve davranma çok anlamlı olmaz. Bediüzzaman’a göre, din, dil ve vatan birliği ve hatta din ve vatan birliği millet olgusu oluşturabilir. Dolayısıyla İslâmiyet milliyeti tanımının kapsamı tüm ırkları kapsayabilir. Fertlerin ırk kavramından bağımsız olarak seküler dünya sonrası sonsuz hayat inancına sahip olması, savunma, savaş ve erdem performansını arttırır. Fertlerdeki bu güç ve enerji yansıması toplumsal yaşamda olumlu katkılar sağlar. Toplum¬ların tüm fertlerini veya çoğunluğunu mutlu etmek olumlu milliyet olan İslâmiyet milliyeti ile sağlanabilir. Irka dayalı milliyet bu açıdan da kitlelere mutluluk getirmede İslâm kadar başarılı olamaz. Ekonomik yaklaşımlarda İslâmiyet milliyeti daha başarılı olur. Fertlerin ırkını tam belirlemenin zor¬luğuna karşılık İslâm inancının tesbiti daha kolaydır. İnanç bağı ile diğer inananlarla iletişim kolaydır.

Toplumsal Analiz

Bediüzzaman, toplumları yaşayış, yaş ve konsept olarak beş kısımda ir¬delemektedir. Bunları sırasıyla; dine yönelmişler, sağlık sorunları olanlar, yaşlılar, çocuklar, fakir ve güçsüzler ile gençler olarak sayar. Irkı önceleyen milliyet fikri daha çok toplumun gençlerini heyecanlandırır. Oysa diğer¬lerinin de bu anlamda ilgi ve tatmine ihtiyaçları vardır. Oysa İslâmiyet milliyeti bu altı gruba da mutluluk prensipleri sunar. Dine yönelenlere ve sorunlarla karşılaşanlara bunlar için bir ödül olduğunu, yaşlıların sonlana¬cak seküler hayatına karşı sonsuz bir hayat olduğunu belirtir. Ölüm ve son¬rası için umut aşılar. Çocuklar için de benzer teselliler sunar. Fakir ve zayıf olanlara da sanal zenginlikler içinde gösterişli, şöhretli ve lüks bir hayat hayali yerine, kuvvetlilerin sevgisini ve desteğini sağlar. Toplumun altıncı kısmı olan gençler için geçici gençlik duygularının muhtemel zararlarına karşı gençlik enerjisini ferdin kendisine ve toplum yararına yönlendirmeyi amaçlar. Bediüzzaman’a göre gençlik bir uyku sürecidir. Yaşlılık sabahında uyanılır. Bediüzzaman, gençlik potansiyel gücünün hak arayışında olumlu kullanılması gerektiğini düşünür. Çünkü ona göre “kuvvet hakta, hak; güç ve kuvvette değildir” prensibi geçerlidir. [2]

Bediüzzaman’a göre ırkçılık; gerçekleri görememek, inkârcılık, gösteriş ve bilgisizlik karanlığının biribirleriyle dayanışma içinde olarak oluşturduk¬ları kutsanmış bir güç olarak görülür. İslâmiyet milliyeti ise, inanç ışığının yansımasıdır. [3]

Bediüzzaman’a göre din, milliyetçilikten önce ve baskındır. Bu tezini de yine bir analojik yaklaşımla açıklar. 2. Meşrutiyet’in ilânı sonrasında, Os¬manlı Padişahı Sultan Reşad ile Rumeli seyahatine katılır. Bu sırada milli¬yetçi ve fen bilimleri alanında öğrenim görmüş yol arkadaşına bir örnekle fikrini açıklar. Seyahat ettikleri trenin, tünelden gürültülü ve hızla çıktığın¬da yolun kenarında korkmadan bekleyen bir çocuğu gösterir. Milliyetçilik ve dinin etkili ve gereği bakımından çocuğun davranışı ilginç bir örnektir ona göre. Çünkü ona göre din milliyetin hayat kaynağı ve ruhu gibidir. Hayatı dine doğrudan bağlı bir milliyet tanımı yapmaktadır Müslümanlar için. Milliyet dine koruyuculuk yapmalı, ona zırh ve kale olmalı ve dini korumalıdır. Yol arkadaşları ile birlikte gelecekte eserlerini okuyacaklara da seslenerek; çocuğun tünelden çıkan trene tepkisi ve davranışını örnek olarak gösterir. Ona göre çocuk, trenin bir ray-tekerlek sistemi ile sürücü¬sünün kontrolünde olduğunu bilmesi sonucu hiç çekinmeden ve tereddüt etmeden virajda kendine doğru gelmesine karşılık aldırışsız beklemekte ve kendinden emin durmaktadır. Bu duruş mekanizmayı ve kontrol edeni bilmekten ve ona inanmaktan kaynaklanan rahat bir duruştur. Bu duruş ruh ve hayat gibidir. Oysa tren ve mekanizması ile onu tasarlayan-kontrol edeni bilmeyen ve inanmayan tarihteki güçlü ve cesur kahramanları bile korkutup kaçıracak ve dehşete düşürecek güç ve büyüklükte ürkütücü bir hareketli kütledir. Çocuğun önem vermediği bu tren hareketi, tarihteki tren mekanizmasını bilmeyen kahramanları korkutup kaçırmasının asıl nedeni din yerine kabul edilen milliyetçilik anlayışıdır. Özgürlükleri ve cesaretleri tren hareketi ile kaybolmuştur. Çünkü onlar treni bilmiyor ve güvenli ta¬sarlanmış bir mekanizma olduğunun farkında değiller. Dolayısıyla Türk ve onlarla barışık veya Türkleşmiş ırkların tarihteki başarıları din olgusunun olumlu etkisinden kaynaklanmaktadır. Türklerde din ve milliyet bütünleş¬miş ve ayrılmaz tekliğe dönüşmüştür. Ona göre İslâmiyet milleti, ahirette de olacağı gibi, dünyada da gelecekte etkili olacaktır. [4]

Bediüzzaman’a göre İslâm milleti anlayışı fertleri özgürleştirir. Aksi du¬rumda fertler kendi egoları ve kötü duygularının esiri olurlar. “Asıl mü’min hakkıyla hürdür. Sâni-i âleme abd ve hizmetkâr olan, halka tezellüle tenez¬zül etmemek gerektir. Demek, ne kadar imana kuvvet verilse, hürriyet de o kadar kuvvet bulur. Amma hürriyet-i mutlak ise, vahşet-i mutlakadır, belki hayvanlıktır. Tahdid-i hürriyet dahi insaniyet nokta-i nazarından zarurîdir. Çocukluk tabiatı ile hevâ ve heves ile aldatıcı zünub ve mesâvi-i medeni¬yet mehasin zannolunuyor. Halbuki medeniyetin hiçbir hakikatlı mehasini yoktur ki İslâmiyet’te sarahaten veya zımnen veya iznen o veya daha ah¬seni bulunmasın! Bazı sefih ve lâübaliler hür yaşamak istemediklerinden, nefs-i emmarenin esaret-i rezilesi altına girmek istiyorlar.” [5]
diyerek kişisel özgürlük kavramına farklı bir boyut kazandırır. Dolayısıyla din ve milli¬yetin yararlı dengesini ve ölçülü yerleşimini tanımlar. Ayrıca her milletin diğerlerinden farklı karakteristik yapısı yani özdeğerlerinin olacağını sa¬vunur. Yani din İlâhî emirlerden kaynaklandığı için farklılık ve değişim ol-mamasına karşılık, zırh ve kale olan milliyet fikri milletlere göre farklılıklar oluşur. “İslâmiyet’ten hariç olan hürriyet, ya istibdat veya esaret-i nefis veya canavarcasına hayvanlık veya vahşettir. … bir kadına yakışır, istihsan ettiği libası, erkek giyse maskara olur” [6]
diyerek milletlerin özdeğer farklılıklarının önemini vurgular.

Toplumsal hayatı düzenleyen kurallar ve kişisel tavırlar, fertlerin tutarlı davranış ve düşüncelerine bağlıdır. Bediüzzaman’a göre insana yaratılışta verilen ve sınırlandırılmayan üç potansiyel güç verilmiştir. Bunların kullanı¬mında dinin getirmiş olduğu sınırlamalar ve kullanım tanımlamaları vardır. Ölçüler din kaynaklarındaki gibi olmadığında kişisel ve toplumsal yaşam bozulmaya başlar. İnsanların mutlu yaşaması bunlara bağlıdır. İnsanın fay¬dasına olan “şehvet” , zararlı olan “gazap” ve fayda-zarar ayrımı yapması için “akıl” potansiyel güçleri sınırlandırılmaksızın yaratılışta verilmiştir. Yeme, içme, üreme, uyuma, konuşma, kazanma, vb. gibi yararlar içeren “şehvet” potansiyeli aşırı-normal-az dozlarda kullanılabilir. Bu ölçü diğer iki potan¬siyel için de geçerlidir. “Gazap” potansiyelinin içerdiği, korunma, yargılama, saldırma, vb. gibi durumlarda da geçerli olan konumlardan normal kullanım dışındaki az ve aşırı kullanımlar büyük bozucu ve sarsıcı durumlar oluş¬turur. Benzer şekilde “akıl” potansiyelinin zekâ, mantık, düşünce, anlayış, kavrayış, vb. kullanımlarda da normal konum seçilmelidir. Bunun dışındaki kullanımlarda, haksızlıklar, kandırma, dikta, baskı, sömürü, vb. gibi sonuç¬lar oluşarak toplumsal bozunumlar oluşur. [7]
Tüm bu parametreleri ölçülü kullanım için dinin getirdiği ölçüleri milliyet anlayışı tek başına tanımlayıp ölçülendiremez. Dolayısıyla kişisel ve toplumsal hayat zarar görür. Bunun için İslâmiyet milliyeti tek çıkış yoludur. Genelde dünyada ve özelde bizim coğrafyamızdaki birçok toplumsal sorun bu ölçülerle çözümlenecektir. Ona göre, farklı çözümler deneyenler, sonuçta bu anlayışta çözümü bulacaktır.

Özet

İnsanlar yaratılışta farklı özelliklerle yaratılmıştır. Kur’ân’a göre bu farklar, birlikte yaşamanın harcıdır. Milliyetçilik ise günümüzde uluslaş¬ma sürecinde meydana gelen ve pek çok değişimi ifade eden, yaratılıştaki farklı özellikleri sömürü niyetli kullanan, bozucu, ayrıştırıcı ve parçalayıcı bir ideolojidir. Bu yazıda Bediüzzaman’ın görüşleri ışığında din ve milliyet kavramları ele alınmakta, Bediüzzaman’ın fikirlerinden yola çıkılarak milli¬yetçilik olgusu analiz edilmektedir.

Anahtar Kelimeler

Din, milliyet, milliyetçilik, emek, sermaye

Abstract

Human beings have been created with different characteristics. According to Quran these differences are the ingredients of life. Nationalism is a corrup¬tive, discriminative, and disintegrative ideology that uses these innate differen¬ces, formed in our time during nationalization process and which express many changes with an exploitative intention. In this paper the concepts of religion and nationality and the phenomenon of nationalism are studied under the light of Bediuzzaman’s views.

Key Words

Religion, nationality, nationalism, labor, capital

Dipnotlar:

[1] Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İst. 2012, s. 539

[2] Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İst. 2012, s. 442.

[3] Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İst. 2012, s. 496.

[4] Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, Yeni Asya Neşriyat, İst. 2012, s. 69-74.

[5] A.g.e., s. 103.

[6] Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, Yeni Asya Neşriyat, İst. 2012, s. 106

[7] Said Nursi, İşaratül- İcaz, Yeni Asya Neşriyat, İst. 2012, s. 45