Özet

Bediüzzaman, ülkemizdeki demokratikleşme süreçlerinin neredeyse hepsinin içinde bizzat bulunmuş ve baş aktörler ile çeşitli şekillerde irtibatı olmuş birisidir. O, kendisini “dindar bir cumhuriyetçi” olarak tanımlamaktadır. İsimlerin etkileyici gücünü kullanarak, o isimleri kendi menfi icraatlarına perde edenlerin olduğunu gören Bediüzzaman, dindar cumhuriyetten kastının ne olduğunu çeşitli dönemlerdeki eserlerinde açıklamıştır. O, öncelikli olarak toplumun dini hassasiyeti nedeniyle dindar olmayan bir cumhuriyetin başarı şansının düşük olduğunu ifade etmiştir. Toplumu, ilerleme için motive etmede dinin daha etkili ve kapsayıcı olduğunu belirtmiştir. Toplumdaki geri kalmışlığın temel nedeninin kalp hastalığı olan zaaf-ı diyanet olduğunu ve bunun takviyesi ile terakkinin mümkün olduğunu belirtmektedir. Batı’dan, dünyevi gelişmeler için kanunların ve fennî icatların transferine kesinlikle karşı olmamakla beraber, medeniyetin sefahat ve toplumsal tabakalar arasında uçurumlara neden olacak etkilerine karşıdır ve onları şeriatın kuralları ile engellemek gerektiğini düşünmektedir. Said Nursi, istibdatın dinle hiçbir alakası olmadığını hatta dine çok zarara veren bir uygulama olduğunu ifade eder. Ona göre bu yanlış anlaşılmayı ortadan kaldırmak için din adına icra edilecek doğru cumhuriyet, iyi bir fırsattır.

Anahtar Kelimeler: Cumhuriyet, Dindar cumhuriyet, Adalet, Kanun, Said Nursi, Bediüzzzaman, Şeriat

 

 

Bediuzzaman’s Religious Republic Proposa

 

Abstract

Bediuzzaman is someone who has personally participated in almost all of the democratization processes in our country and has had contact with the main actors in various ways. He describes himself as a “Religious Republican.” Seeing that there are those who use the impressive power of names and use those names as a screen for their own negative actions, Bediuzzaman explained what he meant by the Religious Republic in his works of various periods. He primarily stated that a non-religious republic had a low chance of success due to the religious sensitivity of the society. He stated that religion is more effective and inclusive in motivating society for progress. He states that the main reason for the backwardness in society is religious weakness, which is heart disease, and that progress is possible with the reinforcement of this. Although he is not at all against the transfer of laws and scientific inventions from the West for worldly developments, he is against the effects of civilization that will cause debauchery and gaps between social layers, and he thinks that it is necessary to prevent them with the rules of sharia. Said Nursi states that tyranny has nothing to do with religion and that it is a practice that harms religion greatly. According to him, the correct republic to be implemented in the name of religion is a good opportunity to eliminate this misunderstanding.

Keywords: Republic, Religious Republic, Justice, Law, Said Nursi, Bediuzzaman, Sharia

 

  1. Giriş

Osmanlının son dönemlerinden başlayarak, bugüne kadar gelen bir demokrasi sürecimiz var. Bediüzzaman, II. Meşrutiyet’le gün yüzüne çıkan bu sürecin doğum sancılarını, doğumunu ve sonraki süreçlerini birinci derece muhatapları ile bizzat yaşamış bir İslam düşünürüdür. Diğer yandan, bugün dünyanın farklı ülkelerinde milyonlarca takipçisi olan ve kitapları yetmişten fazla dünya diline çevrilmiş bir İslam âlimidir. Bu noktalardan değerlendirildiğinde, cumhuriyet hakkında onun kaleminden yazılanlar çok önemlidir.

Osmanlı’nın, Avrupa devletleri karşısındaki geri kalmışlığına çözüm arayışları içinde yönetimsel değişim talepleri önemli bir yer tutmaktaydı. Meşrutiyet, değişim talep edenlerin birleştiği önemli ortak noktalardan birisiydi. Seküler bir meşrutiyeti savunan gruplar olduğu gibi meşrutiyetin din namına olması gerektiğini savunan önemli bir aydınlar grubu vardı. Meşrutiyetin ilanı, Said Nursi’yi müthiş heyecanlandırmış, onu anlatmak için meydanlarda nutuklar vermiş, gazetelerde yazılar yazmış, doğudaki aşiretlere telgraflarla nasıl anlaşılması gerektiğini anlatmaya çalışmış, İstanbul’da kahvehaneleri, doğuda aşiretleri ziyaret ederek ona sahip çıkılması gerektiğini ifade etmiştir. Bediüzzaman’nın, meşrutiyete muhabbetinin ve aşırı düşkün olmasının nedeni, onu Asya’nın ve âlem-i İslam’ın saadetelerinin başlangıcı olarak görmesidir[1].

Said Nursi, isme takılan ve isimle yetinen sıradan bir cumhuriyetçi değildir. O, öncelikle “Meşrutiyet, adalet ve şeriat” gibi kriterleri yerine getirmiş bir meşrutiyet istemektedir. İsmi meşrutiyet, uygulamaları “zulüm ve tahakküm”[2] olan yönetimler Bedizzaman açısından ancak “istibdatın yadigari”[3] olabilir. O, bu konuda “Hakiki meşrutiyetin müsemmâsına ahd ü peyman ettiğimden, istibdat ne şekilde olursa olsun, meşrutiyet libası giysin ve ismini taksın, rastgelsem sille vuracağım”[4] diyerek, hakiki cumhuriyeti isimlerde değil uygulamalarda aradığını açıkça ifade etmiştir. O, ayrıca dindar bir cumhuriyet istemektedir. O, “zaaf-ı diyanetle” oluşturulacak “uhuvvet ve hürriyet ve medeniyet(i), bataklık ve müteaffin sulardan zehirlenmiş çiçek ve meyvelere”[5] benzetir. Bu toplum için dinden soyutlanmış cumhuriyetin beklenen neticeleri gerçek manada vermediği gibi yeni problemleri de beraberinde getireceğini söylemektedir.

Said Nursi, İslam’ın vicdani, uhrevi ve manevi olmakla beraber toplum hayatını düzenleyen siyasi, maddi, akli ve ticari kurallar içerdiğini söyler. Yani İslam, toplum hayatının dem ve damarlarına karışmıştır.[6] Bundan dolayı diğer dinlerin hâkim olduğu toplumlardaki dinden bağımsız meydana getirilen dönüşümlerin, içinde bulunduğumuz toplum için bir ölçü olamayacağını ifade etmektedir. Ona göre “Âlem-i İslam içinde mühim ve inkılâbvârî bir iş görmek, İslâmiyetin desatirine inkıyad ile olabilir, başka olamaz, hem olmamış; olmuş ise de çabuk ölüp sönmüş.”[7] tür. Bundan dolayı ısrarla meşrutiyetin ve milli mücadele sonrası yapılanmanın din namına olması gerektiğini belirtmiştir.

Bediüzzaman’ın, cumhuriyeti benimsemesi ve ona taraftar olması günü birlik ve olayların seyrine göre değiştirdiği bir fikir değildir. II. Meşrutiyet’in ilanı ile kaleme aldığı bir makaleden ve tek parti devrinde çıkarıldığı mahkeme savunmasından kendisinin daha meşrutiyet ilan edilmeden cumhuriyetçi olduğunu anlıyoruz[8]. O, kendisini tanımlarken “Dindar bir cumhuriyetçi”[9] ifadelerini kullanmaktadır.

Sunulan bu çalışma da Bediüzzaman’ın Meşrutiyet ilanı sonrası yazdığı makale ve kitaplar ağırlıklı olmak üzere, daha sonraki yazılanlar da göz önüne alınarak bu konudaki görüşleri toplu olarak sunulmaya çalışılacaktır. Çalışmanın amacı, Said Nursi’nin dindar cumhuriyet hakkındaki görüşlerinin bir kısmını yansıtmaya çalışmaktır.

 

  1. Cumhuriyet ve Adalet

Bediüzzaman meşrutiyeti tanımlarken, adaleti onun temel tanımlayıcısı olarak kullandığını görüyoruz. “İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır”.[10] “Cumhuriyet ki, {(Hâşiye): O zaman meşrutiyet, şimdi o kelime yerine cumhuriyet konulmuş.} adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir.”[11] “Cumhuriyet ve demokrat mânâsındaki meşrutiyet ve kanun-u esasî denilen adalet ve meşveret”[12] ve “Madem cumhuriyet idaresinde kanun her şeyin fevkindedir ve onun hükmü câri olur”.[13] Bu metinler, Bediüzzaman’ın cumhuriyet tanımında adaletin temel bir faktör olduğunu gösterir. Adalet, hem sözlük hem de terim olarak birden çok anlamda kullanılsa da yukarıda sunulan son cümleden yola çıkarak adalet kavramının meşrutiyetin tanımlandığı metinlerde genel olarak karşılığının “kanun” olduğunu söyleyebiliriz. Cumhuriyetle yönetilen ülkedeki işleyiş, haklar ve cezalar yasalar tarafından tanımlanmalıdır. Bunun dışında, yönetici ya da belirli kesimlerin yönlendirmesi ile keyfi olarak suçlar ve suç unsurları üretilmemelidir. Bediüzzaman, cumhuriyet döneminde çıkarıldığı bir mahkemede “Dünyada hükûmet süren, hükmeden her kavmin, hattâ insan eti yiyen yamyamların, hattâ vahşi, canavar bir çete reisinin bir usûlü var, bir düstur ile hükmeder. Siz hangi usûlle bu acib tecavüzü yapıyorsunuz? Kanununuzu ibraz ediniz! Yoksa bazı alçak memurların keyiflerini, kanun mu kabul ediyorsunuz?” [14] savunması ile en adi yönetim biçimlerinde bile işlerin kanuni çerçevelerde yürütüldüğünü söylemektedir. Tarihe not düşülecek bu mahkeme savunması ile cumhuriyet adı altında ortaya çıkarılan yönetim anlayışının cumhuriyet kriterlerine uymadığını anlıyoruz.

Said Nursi, cumhuriyete istibdatın getirdiği olumsuzlukları ortadan kaldıracak bir yönetim olarak bakmaktadır. Bu nedenle “muamele-i keyfiye” ve “rey-i vahit”[15] gibi istibdat göstergelerinin meşrutiyette olmaması gerektiğini ifade etmektedir.  O, “Zaman-ı meşrutiyetin zembereği, ruhu, kuvveti, hâkimi, ağası haktır, akıldır, marifettir, kanundur, efkâr-ı ammedir.”[16] sözleriyle kanunu, cumhuriyetin aklı olarak ifade ederken onun zıttı olan istibdatı da kişi olarak tanımlamıştır. Ayrıca, “Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa, istibdat tevzi olunmuş olur.”[17] ve “Meşrutiyetin sırrı, kuvvet kanundadır, şahıs hiçtir. İstibdadın esası, kuvvet şahısta olur, kanunu kendi keyfine tâbi edebilir, hak kuvvetin mağlûbu.”[18] sözleri ile istibdat ile cumhuriyet arasındaki farkı açıkça ortaya koymuştur.  Eğer, kurumlar, kişiler güçlerini kanundan alıyor ise ismiyle müsemma bir meşrutiyet var demektir. Eğer güç kişilerden alınıyor, kanunlar kişilerin keyfine göre yorumlanabiliyorsa istibdat devam ediyor demektir.

 

  1. Dindar Cumhuriyet

Bediüzzaman, toplumsal meselelerde fıtrata uygun dönüşümlerin başarılı olacağını, buna uygun olmayan hayırlı iş ve terakki faaliyetlerinin başarısız olacağını belirtmektedir. O, “Ey evliya-i umur! Tevfik isterseniz kavânîn-i âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlikle cevab-ı red alacaksınız.”[19] ikazını yaptıktan sonra “Bu memleket insanlarının makine-i tekemmülâtının buharı diyanettir.”[20] diyerek terakki için enerji kaynağı olarak dini işaret etmektedir. İlaveten, kamu yararını hukukullah olarak tanımlayan Said Nursi, ibadullah olan insanların üzerinde ancak onların sahibinin izni ile iş yapılmasının caiz olacağını ifade ederek meşrutiyetin din namına icra edilmesini talep etmektedir.[21]

Meşrutiyetin vazgeçilmezi olan kanun olmakla beraber, Bediüzzaman bu kanunun kaynağının da ne olması gerektiğini ifade etmiştir. Ona göre Avrupa’dan kanun getirmek, onların kanunlarına talepte bulunmak bir nevi dilenciliktir. Çünkü elimizde on üç asır evvel gelmiş “Yaş ve kuru ne varsa apaçık bir kitapta yazılmıştır.”[22] ifadesi ile tanımlanmış şeriat kitabı mevcuttur. On üç asırdır milyonlarca dâhiler, kesin hükümlerden yola çıkarak “ecr-i ahiret için istinbat ettikleri bahr-i umman gibi mesâil-i şer’iye”[23] İslam âleminin kitaplarında bulunmaktadır. Bu büyük hazineye kanaat etmeyip, “Avrupa’ya ahkâm ve ahlâkta dilencilik ve izhar-ı fakr etmek” üstat nazarında “din-i İslâm’a büyük bir cinayettir”[24]. Bediüzzaman, Kürdistan Ulema ve Meşayih ve Rüesa ve Efradına Meşrutiyete Dair Telkinattır adlı makalesinde ulemaya “Nasıl enbiyalar vahiyle kavaidi tesis ve müçtehidîn içtihadla ahkâmı istinbat; siz de ilcaat-ı zamana O ahkâm-ı âdileyi tevfik ve tatbik ediniz.”[25] diyerek o ahkâmları zamanın ihtiyacına göre uyarlamalarını ulemadan istemektedir.  Başka bir makalede bu konuda, az bir himmet ile ortaya çıkarılmış Mecelletü’l-Ahkam’ı, numune olarak göstermektedir[26].

Burada özellikle belirtmek gerekir ki, Bediüzzaman’ın batının fen, idare-i mülk, sanayi ve askeri düzenlemeye dair olan ve onları maddi olarak bizden ileri götüren hususlardaki teknik transferlere kesinlikle muhalefeti yoktur. Onlara, “Hikmet, mü’minin yitik malıdır, nerede bulsa alır.”[27] hadisindeki hikmet olarak değerlendirmektedir. O, fenlerdeki temel meselelerle dinin hiçbir problemi olmadığını, problemin sadece bilimsel olarak kesin olarak ispat edilmemiş ve dine karşı olarak sunulan teorilerle sınırlı olduğunu ifade etmektedir[28].

Bediüzzaman cumhuriyet için adaleti, İslam’ın namaz ibadetine benzetmektedir. Öncelikli olarak o, farz bir ibadettir. Sonra, Müslümanlığın bir şiarıdır. Ayrıca, Müslümanın sorumlu olduğu ibadetler içinde aklınızın başınızda olduğu sürece üzerinizden kalkmayacak bir sorumluluktur. Yani, yönetimin cumhurî olduğunun temel göstergesi ve belirteci adalet olduğu gibi aynı zamanda hayatta ve aklı başında olduğu sürece vazgeçemeyeceği bir unsurdur.

Namazın kabul ve sahih olması için belirli kurallar olduğu gibi, adaletin de makbul olması için bazı olmazsa olmazları vardır. O,  “Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun. Tâ ki namaz sahih ola.”[29] diyerek, gerçek manada bir cumhuriyetin namazı hükmündeki önemli bir unsurunun ancak dini kaynaklı kanunlar ile mümkün olacağını belirtmektedir.

Bediüzzaman, çeşitli gerekçeler ile hukuki metinlerin kaynağının şeriata dayandırılması gerektiğini ifade etmiştir.  Öncelikle “Fenn-i hikmette takarrür etmiştir ki hiss-i dinî, bahusus din-i hakk-ı fıtrînin sözü daha nafiz, hükmü daha âlî, tesiri daha şediddir.”[30] Bundan yola çıkarak din adına sahiplenilen meşrutiyet, toplum üzerinde daha etkili olacaktır. “Şeriat ile hiç münasebeti olmayan o müthiş istibdad-ı zalimâne, sırf milleti aldatmakla bir münasebet-i mevhumeye istinadla ol kadar dâhil ve hariç muhacemata karşı bu kadar zaman kendini muhafaza ettiğinden şimdi asıl şeriatla münasebet-i hakikîsi olan meşrutiyetin bekası bu kuvvet-i âliyeye istinad etmek zarurîdir.”[31]. Meşrutiyetin ilanından önceki yönetimin, birçok badireyi atlatıp hayatta kalmasının temel nedeninin hiç münasebeti olmadığı halde sûreten kendini şeriat ile irtibatlandırması olduğunu belirtikten sonra, şeriat ile hakiki manada irtibatlı bir cumhuriyet çok daha büyük bir etkiye sahip olacağını ifade etmiştir.

Bediüzzaman “Erkeğe tiyatrocu karı libası yakışmaz. Ve Avrupa’nın hissiyatı İstanbul’da tatbik olunmaz. Akvamın ihtilâfı, mekânların ve aktârın tehalüfü, zamanların ve asırların ihtilâfı gibidir. Birisinin libası, ötekinin endamına gelmez.”[32] ifadeleri ile toplumların kendine ait hususiyetleri bulunabileceğini ve bir toplumda etkili ve verimli bir şekilde uygulanan yöntemlerin başka toplumlara uymayabileceğini belirtmektedir. Aynen bunun gibi kanunlar ile toplumun değerleri arasında bir uyum olması gerekir. Bediüzzaman, “Meşrutiyette hâkim kanun olduğundan, bu kanun libas-ı milliye-i İslâmiyeyi giymeli; tâ ki asabiyet-i maneviye onun riyasetine karşı cevab-ı red vermesin.”[33] diyerek kaynağı İslamiyet olmayan kanunların fıtrata uygun olmadığını, bu sebeple de toplum nezdinde kabul görmeyeceğini ifade etmektedir.

Nursi, şark ve garbın toplumsal dinamiklerinin farklılığını “Hususan biz şarklılar, garblılar gibi değiliz. İçimizde kalblere hâkim, hiss-i dinîdir. Kader-i Ezelî ekser enbiyayı şarkta göndermesi işaret ediyor ki; yalnız hiss-i dinî şarkı uyandırır, terakkiye sevk eder.”[34] sözleri ile beyan etmiştir. Avrupa için ise “Onların dinleri sırf vicdanî olduğundan, siyaset ve maddiyata münasebeti az ve hem de çoktan kesilmiş ve hem de muhtaç değillerdir. Zira milliyet ve menfaat onların terakkiyatına muharrik-i kâfidir.”[35] diyerek batıdaki insanlar için sadece milliyet ve menfaatin onları çalışmaya teşvikte yeterli olabileceğini belirtmektedir. Bizde gelişmeye teşvik için toplumun dem ve damarlarına karışmış olan dinimiz insanların fikirlerini ve vicdanlarını harekete geçirmeye yeterli olacaktır. Çünkü üstada göre “en ami ve cebin (korkak), en has ve cesur gibi hissiyat-ı diyanetle mütehassıs” olabilir. “Hubb-i vatan ve sırf hubb-i millet ve saadeti-i dünyeviye olan hissiyatlar”[36] bin de bir taneyi tam olarak etkileyebilir. Nursi’ye göre, toplumsal terakki için tüm toplumun ortak hareket etmesi gereklidir. Bediüzzaman, birinci meclisin mebuslarına hitaben yazdığı bir metinde, “Şarkı intibaha getirdiniz, fıtratına muvafık bir cereyan veriniz; yoksa, sa’yiniz ya hebaen gider veya muvakkat, sathî kalır.”[37] diyerek, toplumun fıtratına uygun olmayacak değişimlerin akıbetine işaret etmektedir. Yüz yıl önce yapılan bu ikazın, dikkate alınmaması ile ortaya çıkan neticeler hepimizin malumudur.

Toplumun bir kısmının kabul ettiği ve yönlendirdiği medenileşme ve ilerleme hareketi toplumdaki ahengi ve uyumu bozacaktır. O zamanki toplumda ancak bin de on civarında medeniyet ve ilerleme fikrine sahip bireyler bulunduğunu ifade eden Bediüzzaman, İslam’ın herkesi bu fikre kanalize edecek özelliğe sahip olduğunu, bu nedenle onun bu terakki yolunda rehber ve yol gösterici olarak seçilmesinin doğru olacağını ifade etmektedir[38].

Bediüzzaman, II. Meşrutiyet’in ilanı ile şark aşiretlerine “doğru meşrutiyeti” anlatmak için yollara düşmüştür. Müslüman olmayanlar ile nasıl eşit vatandaş olunacağı konusunda şüpheleri bulunanlara hitaben “Hukukta, şah ve geda birdir.”[39] ve “Müsavatsız adalet, adalet değildir.”[40] sözleriyle cumhuriyet yönetimlerinin en temel özelliklerini vurgulamaktadır. “Sadr-ı evvelin, bahusus o zamanda hürriyet ve müsâvât ve adaletleri bürhan-ı bâhirdir ki şeriat-ı garra –ibadattaki müsâvât bunu teyid ediyor– hürriyet-i hakkı ve adalet ve müsâvât-ı hukukun cemî revâbıt ve levazımatıyla câmi’dir.”[41] ifadesi ile İslam’ın hürriyeti, adaleti ve hukukun karşısında herkesin eşit olması gibi kriterleri hakkıyla karşılayacak potansiyele sahip olduğunu belirtmektedir. Buna örnek olarak da İmam-ı Ali’nin (ra) adi bir Yahudî ile muhakemesi ve medar-ı fahriniz olan Salâhaddin-i Eyyubî’nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaasını[42] delil olarak sunmaktadır. Hürriyet ve iman ikilisi için yaptığı yorumda, hürriyetin imanın bir özelliği olduğunu, hakiki imana sahip bir şahsın, başkasına tezellül ile tenezzül etmeyeceği ve başkasının istibdatı ve tahakkümüne girmesine izzeti imaniyesinin müsaade etmeyeceği belirtmiştir. Diğer taraftan, kendisinin de başkasının hukukuna ve hürriyetine tecavüz etmesine ve başka birine tahakküm etmesine mükemmel imanın müsaade etmeyeceğini söylemektedir[43]. Buradan yola çıkarak, Şeriatın zaten temel hak, hürriyetler ve özgürlükler gibi konularda cumhuriyetin istediği temel parametrelere uygun olduğunu söyleyebiliriz.  Uygulamanın nasıl olması gerektiğini, “Kanun-u adalet ve te’dibden başka hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şahane serbest olsun.” sözleriyle ifade etmiştir. “لَا يَجْعَلْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ  (Bir kısmınız, Allah’ı bırakıp da bir kısmınızı ilahlaştırmasın)  nehyinin sırrına mazhar olsun.[44] sözleriyle de izzetli duruşla Halık’ın nimetlerini kullara bağlamamanın gereğini açıklamıştır.

Bediüzzaman, medeniyetleri yıkılmaya götüren ve ihtiyarlatan nedenleri “sefahet ve israfat ve maişetteki müthiş müsâvâtsızlık”[45] olarak belirtmektedir. Ona göre İslam medeniyetini Avrupa’da var olan medeniyetten ayıran önemli bir fark, İslam’ın “menâhî ve rezâil ve esaret-i nefisten”[46] insanları men etmesidir. Ayrıca, kötü ahlakın kaynağı ve medeniyetin en büyük seyyiesi olarak da dinsizliği görmektedir. Meşrutiyetin ilk ilan edildiği günlerde hürriyeti “Sefahetlerle ve dinde lâubalîliklerle tekrar öldürmeyiniz!”[47] uyarısı ile bu konuya dikkat çekmektedir. Üstada göre “sefahet ve lezaiz-i nameşrua ve israfat ve tecavüzat ve heva-i nefse ittibada serbestiyet”[48] olarak kabul edilecek hürriyet anlayışı hem istibdadı tekrar ihya ettirecek, hem de hürriyetin elimizden kaçmasına ve kokuşmuş istibdatı tekrar bu millete içirmek için bir aracı olacaktır. Buna karşı “Zünub ve mesâvî-i medeniyeti, hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf-i Şeriatla yasak edeceğiz”.[49] diyerek çözüm yolu sunaktadır.

İslam toplumlarının terakki ve gerilemeleri ile ilgili olarak geçmiş zamandaki parlak dönemleri delil göstererek Müslümanların dinlerine olan bağlılıkları ile orantılı olarak terakki ettiğini belirten Bediüzzaman,  gerileme devrinden bu yana, şeriata aykırı nizamnamelerin gerilememizdeki en büyük etkenler olduğunu belirtir[50].  O, milletin neden geri kaldığı konusundaki teşhisin yanlış konulduğunu ve tedavisi için de yanlış bir protokol takip edildiğini iddia etmektedir. Ona göre, millletin hastalığı “Atalet, cehalet ve muhalefet-i şeriatla hasıl olan sû-i ahlâk ve onların neticeleri olan fakr u zaruret ve irtikâb-ı hile ve başka nam ile sirkat-ı âlenidir.” Bu marazlar ile tedavide, dini zayıflaştırmayı tercih etmeyi “parmaktaki cerihanın tedavisi için göz çıkarmağa”[51]  benzetmektedir. Çünkü hastalık belirtilerinde, manevi kalpte zaaf- diyanete işaret eden su-i ahlak ve onun neticeleri olan hile ve hırsızlık görülmektedir.

Bediüzzaman, Müslüman ahalinin idarecilerini dindar görmek istediğini vurguladıktan sonra dindar ise halkın itimadının tam, değil ise onlara olan itimatın çok zayıf olacağını belirtmiştir. Millet meclisine hitaben yazdığı metinde, denk geldiği bir isyanın nedeninin kaymakamın içki içmesi olduğunu, daha ilginç olanın ise bu isyanı yapanların eşkıyalık yapanlar olduğunu ifade etmiştir[52]. Din vasıtasıyla iş yapmayan bir hükümetin “avam-ı nâs nazarında münafık veya mürted gibi” algılanacağını, bunun da toplumun hayatı hükmünde olan ittihada zarar vereceğini ve halkın hükümete itaatinin örümcek ağı gibi zayıf olacağını söylemektedir. Bu konuya “İttihadçılar o kadar harika azm ü sebat ve fedakârlıklarıyla, hatta İslâm’ın şu intibahına da bir sebep oldukları halde, bir derece dinde lâubalîlik tavrını gösterdikleri için, dâhildeki milletten nefret ve tezyif gördüler.”[53] diyerek millet meclisine güzel bir örnek sunmuştur.

Said Nursi’nin, meşrutiyete din namına sahip çıkmasının ve milletvekillerine ısrarla şeriatı esas almalarını istemesinin en önemli nedenlerinden birisi de doğru İslam’ı göstermek ve dinimiz hakkında oluşmuş yanlış düşünceleri ortadan kaldırmaya çalışmaktır[54]. “İstibdadın ve zaman-ı mazinin seyyiatı din ve Şeriatı lekedar etmemek için, Meşrutiyeti Şeriat libasıyla göstermek ve tatbik etmek zarurîdir.”[55] sözleri ile konudaki görüşlerini ifade etmiştir.  Önceki istibdat devrini, kendini muhafaza etmek için dini rüşvet olarak vermek ve yaptığı icraatlara din kisvesi giydirmekle dine hücuma neden olmakla itham eden üstat, o devrin şeriat nazarındaki yerini “Şeriat tecessüm ve temessül etse idi, istibdadı şeytan gibi tel’in edecekti.”[56] sözleriyle belirtmektedir. Meşverete dayalı meşrutiyetle bir önceki dönemin şeriat ile bağını ifade ederken “Meşveret Şeriattan bir parmak müfarakat ederse eski hâl yüz arşın ayrılmıştır.”[57] ifadelerini kullanmıştır. Üstada göre, istibdat ismi ile beraber zikredilmesi nedeniyle şeriatı lekedar ve garazlarına alet etmiştir. Doğru uygulamalar ile daha fazla bu duruma müsaade edilmemelidir.

  1. Tartışma

Osmanlıda meşrutiyetin gelmesi ve yerleşmesi uzun bir zaman almıştır. Bu sürece katkıları olan birçok aydın bulunmaktadır. Namık Kemal, şüphesiz bu dönemin en büyük aktörlerindendir ve kendisinden sonra birçok kişinin fikrî oluşumuna katkı sağlamıştır. Bediüzzaman, “meşhur Kemal” in kendi üzerindeki etkisini, “Rüya”sıyla uyandım.” ifadeleri ile dile getirmekte ve onu İttihad-ı İslam’da selefleri arasına dahil etmektedir[58],[59]. Bediüzzaman da Namık Kemal gibi batının tekniğinden istifade edilmesi gerektiğini, İslam’ın toplumun ilerlemesi ve terakkisi için yeterli olacağını, şeriatın kanun için bizlere yeterli bir kaynak olduğunu savunmaktadır[60]. Meşrutiyetin, şeriata uygun bir yönetim tarzı olduğu konusunda hemfikir olan Namık Kemal ve Said Nursi, adaletin bu konuda temel bir argüman olması konusunda aynı düşünceleri paylaşmaktadırlar[61]. Her ikisi de yönetimin meşruiyetini şeriata bağlaması gerektiğini ifade etmişlerdir[62]. Said Nursi de Namık Kemal gibi İslam’ın, fen bilimlerini teşvik ettiğini ve onunla çelişmediğini ifade etmektedir. Said Nursi’de, Namık Kemal, Ziya Paşa ve Ali Suavi gibi ilk dört halifenin dindar reis-i cumhur oldukları belirtmektedir[63].

Bediüzzaman’ın çağdaşı olan Mehmet Akif ile ilerlemek için Batı’dan teknik ve sanata dair bilgilerin alınması ve bizim kültürümüze uymayan seyyiatlarından ise uzak durulması hususlarında benzer düşüncelere sahip oldukları görülmektedir[64].

İttihat ve Terakki Cemiyetinin ilk hükümetini kuran, sadrazamlık yapan, Osmanlı fikir adamlarından Said Halim Paşa ile Bediüzzaman’ın devletin içinde bulunduğu durum ve  çıkış yolları hakkında benzer fikirlere sahip oldukları görülmektedir. Öncelikli olarak, her ikisi de geçmiş zamandaki şaşalı günleri Müslümanların dinlerine olan bağlılıklarına dayandırmaktadır. Buna karşılık,  gerilemenin temel nedenini Müslümanların İslam’ı anlamada ve yaşamada eksikliklerine bağlamaktadırlar[65]. Paşa’da Tanzimat’tan beri yapılan nizamnamelerin toplum için uygun olmadığını ileri sürmektedir[66].  Onlar, doğu ve batı toplumlarının kendilerine özgü karakteristik yapılarının olduğunu, batının sosyal ve siyasi kurumlarının aynen bu topluma transfer edilerek başarılı olunamayacağını iddia etmektedirler[67]. İman ve hürriyet ile terakki arasında doğru bir orantıyı Paşa’da belirtmektedir[68]. İlim ve fenlere ait teknik bilgilerin muhakkak alınması gerektiğini ifade eden Said Halim Paşa, “iktisadi ilkelerini, çalışma ve sermaye teşkilatına ait usullerini ve bunlar arasındaki münasebetleri”n, Bediüzzamanın teklif ettiği gibi, İslam fıkhın göre olmasını istemektedir[69].  Paşa ve Bediüzzaman, birçok İslam alimi gibi zararlı adetlerin toplum üzerinde yıkıcı etkilerine vurgu yapmışlardır. Onlar batının sefahati teşvik eden hallerinin  medeniyet olarak sunulmasına eleştirmektedirler [70].

  1. Sonuç

Osmanlının Batı karşısında teknolojik ve dünyevi olarak terakkide geride olmasına çözümler arayan toplumun aydınları, meşrutiyetin ilanı ile tarihi bir dönüm noktası oluşturmuşlardır. Bediüzzaman, bu süreçlerin içinde bulunmuş ve meşrutiyete farklı gerekçelerle sahip çıkan gruplar olduğunu görmüştür. O, meşrutiyete din namına sahip çıkmış ve maksadını “meşrutiyeti şeriat kuvvetiyle muhafaza etmek ve kökleştirmek”[71] olarak ifade etmiştir.  O, “İslâmiyetin meşrutiyetperver ve hamiyetli” bir fedaisi olarak  “cevher-i hayat makamında” bildiği “nimet-i meşrutiyeti şeriata tatbik edip ehl-i hükûmeti adalet namazında kıbleye irşad”[72] etmeyi hedeflemiştir. O, cumhuriyetin din namına olması durumunda bu toplumda başarıya ulaşacağını, din namına olmayan girişimlerin toplumun büyük kesimleri tarafından kabul görmeyeceğini söylemektedir. Şeriat eliyle olmayan bir cumhuriyette millet- devlet kaynaşmasının çok yetersiz, halkın devlete itimadının zayıf olacağını ifade etmektedir. Batı’daki gibi dinden bağımsız bir cumhuriyetin, doku uyuşmazlığı gibi toplum tarafından reddedileceğini savunmaktadır.  O, İslamiyet’in hak ve özgürlükler konusunda cumhuriyetten beklenenleri hakkıyla karşılayacağını ifade etmiş, İslam’ın sınırlandırdığı hususların toplumlar için bir hastalık konumunda bulunan medeniyetin sefahatleri olduğunu belirtmiştir.

 

Kaynakça

Ahmet Tak (2020). Said Halim Paşa’nın Muhafazakârlık ve İslamcılık Arasında Sosyolojik Vizyonu. Medeniyet Araştırmaları Dergisi, 5(2), 125-149.

Bediüzzaman Said Nursi, “Emirdağ Lahikası”, Yeni Asya Yayınevi, İstanbul, 2009

Bediüzzaman Said Nursi, “Eski Said Dönemi Eserleri”, Yeni Asya Yayınevi, İstanbul, 2009

Bediüzzaman Said Nursi, “Mesnevi-i Nuriye”, Yeni Asya Yayınevi, İstanbul, 2006

Bediüzzaman Said Nursi, “Şualar”, Yeni Asya Yayınevi, İstanbul, 2006

Birol Emil, “Ziya Paşa’da İslâmiyet ve Meşveret (Parlamento) Fikri”, Türk Kültür ve

Edebiyatından 2-Şahsiyetler, Ankara 1997

Bostan, M. H. (2019). Said Halim Paşa ve Fikirleri. 21. Yüzyılda Eğitim Ve Toplum Eğitim Bilimleri Ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, 8(22), 53-90.

Namık Kemal, “ Hubbü’l Vatan Mine’l- İmân”, Hürriyet, 29 Haziran 1868

Kur’an-ı Kerim, Enam Suresi

Hilmi Ziya Ülken, “Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi”, 3. Baskı, Ülken Yayınları, İstanbul, 1992,

Ömer Faruk Akün AKÜN. “Namık Kemal”, İslam Ansiklopedisi, Cilt: 9, Milli Eğitim

Basımevi, İstanbul. 1988

Tirmizi, Kitabü’l-İlim:19, İnbi Mace, Kitabü’z-Züht:15

 

 

[1]       Bediüzzaman Said Nursi, “Eski Said Dönemi Eserleri”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 207

 

[2]       Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 122

 

[3]       Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 52

 

[4]       Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 136

 

[5]       Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 35

 

[6]       Bediüzzaman Said Nursi, “Eski Said Dönemi Eserleri”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, 30, 33,

 

[7]       Bediüzzaman Said Nursi, “Mesnevi-i Nuriye”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2006, s. 160

 

[8]       Bediüzzaman Said Nursi, “Eski Said Dönemi Eserleri”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 41

 

[9]       Bediüzzaman Said Nursi, “Şualar”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2006, s. 445, 570

 

[10]     Bediüzzaman Said Nursi, “Eski Said Dönemi Eserleri”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 122

 

[11]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 51

 

[12]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 53

 

[13]     Bediüzzaman Said Nursi, “Emirdağ Lahikası”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, s.

 

[14]     Bediüzzaman Said Nursi, “Şualar”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2006, s. 445, 684

 

[15]     Bediüzzaman Said Nursi, “Eski Said Dönemi Eserleri”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 208

 

[16]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 217

 

[17]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 52

 

[18]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 221

 

[19]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 56

 

[20]     Bediüzzaman Said Nursi, “Eski Said Dönemi Eserleri”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 56

 

[21]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 29

 

[22]     Kur’an-ı Kerim, Enam Suresi, âyet 59

 

[23]     Bediüzzaman Said Nursi, “Eski Said Dönemi Eserleri”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 59

 

[24]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 59

 

[25]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 190

 

[26]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 38

 

[27]     Hadis, Tirmizi, Kitabü’l-İlim:19, İnbi Mace, Kitabü’z-Züht:15

 

[28]     Bediüzzaman Said Nursi, “Eski Said Dönemi Eserleri”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 38

 

[29]     Bediüzzaman Said Nursi, “Eski Said Dönemi Eserleri”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 194

 

[30]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 227

 

[31]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 59

 

[32]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 124

 

[33]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 59

 

[34]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 358

 

[35]     Bediüzzaman Said Nursi, “Eski Said Dönemi Eserleri”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 80

 

[36]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 33

 

[37]     Bediüzzaman Said Nursi, “Mesnevi-i Nuriye”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2006, s. 159

 

[38]     Bediüzzaman Said Nursi, “Eski Said Dönemi Eserleri”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 90

 

[39]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 244

 

[40]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 503

 

[41]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 190

 

[42]     Bediüzzaman Said Nursi, “Eski Said Dönemi Eserleri”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 244

 

[43]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 239

 

[44]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 237

 

[45]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 42

 

[46]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 43

 

[47]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 172

 

[48]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 173

 

[49]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 175

 

[50]     Bediüzzaman Said Nursi, “Eski Said Dönemi Eserleri”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009s. 31

 

[51]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 31

 

[52]     Bediüzzaman Said Nursi, “Mesnevi-i Nuriye”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2006, s. 159

 

[53]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 160

 

[54]     Bediüzzaman Said Nursi, “Eski Said Dönemi Eserleri”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 32

 

[55]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 43

 

[56]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 33

 

[57]     Bediüzzaman Said Nursi, “Eski Said Dönemi Eserleri”, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 222

 

[58]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 288

 

[59]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 127

 

[60]     Ömer Faruk Akün AKÜN, “Namık Kemal”, İslam Ansiklopedisi, Cilt: 9, Milli Eğitim

Basımevi, İstanbul. 1988, s.71

[61]     Namık Kemal, “ Hubbü’l Vatan Mine’l- İmân”, Hürriyet, 29 Haziran 1868

 

[62]     Hilmi Ziya Ülken Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, 3. Baskı, Ülken Yayınları, İstanbul, 1992,  s. 79.

 

[63]     Birol Emil, “Ziya Paşa’da İslâmiyet ve Meşveret (Parlamento) Fikri”, Türk Kültür veEdebiyatından 2-Şahsiyetler, Ankara 1997, s. 37-72.

 

[64]     Mehmet Akif Ersoy, Safahat (Düz. M.Ertuğrul Düzdağ), Nesil Yayınları, İstanbul 2011, s. 170.

 

[65]     M. Hanef BOSTAN Said Halim Paşa ve Fikirleri. 21. Yüzyılda Eğitim Ve Toplum Eğitim Bilimleri Ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2019, s.21.

 

[66]     Bostan, M. H. “a.g.e”, s. 14, 20

 

[67]     Bostan, M. H. “a.g.e”, s. 18

 

[68]     Bostan, M. H. “a.g.e”, s. 11

 

[69]     Bostan, M. H. “a.g.e”, s. 11

 

[70]     Ahmet Tak (). Said Halim Paşa’nın Muhafazakârlık ve İslamcılık Arasında Sosyolojik Vizyonu. Medeniyet Araştırmaları Dergisi, 2020, s.11, 13

 

[71]     Bediüzzaman Said Nursi, “Eski Said Dönemi Eserleri”, Yeni Asya Yayınevi, İstanbul, s. 97

 

[72]     Bediüzzaman Said Nursi, “a.g.e”, s. 257