Yukarıda kullanılan başlığın insanımıza yaptığı çağrışımın
derinliği hakkında ciddi bilgi sahibi olmak isterdim. Bana öyle geliyor ki bu
kavramların genel olarak insanımıza yaptığı çağrışım, flunun da ötesinde belli
belirsiz ve silinmek üzere bir kavram yığınıdır. İlk olarak "Eşarî- Maturidî"
kavramının çağrışımının nasıl olabileceğini düşünelim. Eşarî kim? Maturidî kim?
Bunlar bir ekol mü? Bir mezhep mi? Bir Müceddid mi? Bir mezhep kurucu müçtehid
mi? Türk mü? Arap mı? Fars mı? Hangi çağda yaşamışlar? Düşünceleri nasılmış?
Yazarımız, çizerimiz, hatta konuyla yakından ilgili olması gereken bilim
adamlarımız da dahil çok büyük bir ekseriyetimizin bu kavramlar hakkında
zihninde ve ha-yalinde oluşan bilgi birikimi öyle sanıyorum ki çok sınırlıdır.
Gerçekten çocukken bizlere öğretilen "amelde mezhebimiz Hanefî, itikatta
mezhebimiz Maturidî" cümlesi anlamlı bir bütünlüğü ve bir kelami-felsefi
derinliği ifade ettiği halde bunun içeriği boştu. Bu içerik doldurulmamıştı.
Bunun bize maliyeti ise çok büyük olmuştur. Bana göre şimdi içine düştüğümüz
kimlik krizinin temel nedenlerinden biri bu cümleciğin içeriğinin doldurulmamış
oluşudur.

Gerçekten şimdi içinde bulunduğumuz durum düpedüz bir kimlik
krizidir. Sanılmasın ki kimlik krizi ekonomik ve siyasal krizler gibi
konjoktüreldir; bu gün her tarafı sarar, yarın uzaklaşır gider. Tersine bu
krizin derinliğine etkisi vardır. Bu krize yakalanan toplumların istikbalinin
aydınlık olması mümkün değildir.

Bu krizin etkilerinin yavaş yavaş toplumun tüm kesimlerini
sarmaya başlamakta olduğu söyleyebiliriz. Bir kere kelami-felsefi düşünce
sistemimizin temelini kaybettik. Müslüman aydınlarımızın da ilahiyat
hocalarımızın da kürsülerde halkı aydınlatan müftü ve vaizlerimizin de savunduğu
veya savunmak istediği (şayet öyle bir şey varsa) düşüncenin kelamî geri
planının Mutezileye mi? Eşari’ye mi? Cebriye’ye mi? Maturidiye’ye mi? Dayandığı
genellikle bilinmemektedir. Toplumu aydınlatma amacıyla çabalayan ve elinde de
son derece iyi imkanlar olan ilahiyat profesörlerimiz mikrofonu eline geçirdiği
zaman toplumu sonsuz bir düşünce boşluğunda salındırmaktadır. Bir defasında
felasifeden daha ileri fikirleri, başka bir defasında Cebriye’den daha sert
düşünceleri, başka bir defasında da Maturidî’den daha ılımlı yaklaşımları
rahatlıkla ifade edebilmektedirler. Oysa tarihi tecrübelerden biliyoruz ki
ilkesiz, usulsüz ve mantıki tutarlılıktan yoksun bir tavırla toplum
bilgilendirilemez., eğitilemez.

Bu aşamada şunu itiraf etmemizin zamanı gelmiştir: Türkiye’de
ulema olgusu bitmiştir artık. Bu yargının ne demek olduğunu fark edebiliyor
musunuz? Bu, şu demektir: Şeyh Edebali’siz, Tursun Fakihsiz, Molla Hüsrevsiz,
Kadızade-i Rumisiz bir Osmanlı toplumu… Kant’sız, Hegel’siz, Marx’sız bir
Alman toplumu… Lock’suz, S. Mill’siz, A. Smith’siz, Ricardosuz bir İngiliz
toplumu… Tolstoy’suz, Dostoyevisky’siz bir Rus toplumu…

Böyle bir kültürel kimlik krizi ortamında acaba bir
Türk-Müslümanlığından söz etmek mümkün müdür? Ülkemizde şimdi-lerde yaşanan
Müslümanlık hangi tipte bir Müslümanlıktır? Bir kere farklı bir Müslümanlıktan
söz edebilmek için Müslümanlığın farklı bir algılanışından söz etmek gerekir.
Yani özgün bir Müslümanlıktan. Burada Türk-Müslümanlığının olup olmadığı
tartışmasına girmeden önce çeşitli Müslümanlık tiplerinin olup olmayacağı konusu
üzerine kısaca eğilelim. Tarihi tecrübelere kısaca yaklaştığımızda farklı
Müslümanlık tiplerinin olabileceğini görürüz. Bu farklılık toplumun sahip
bulunduğu bilgi birikimi, nüfus yoğunluğu, medeniyet düzeyi, coğrafi konumu,
zenginlik ve refah düzeyi , uluslar arası toplumlarla ilişki düzeyi gibi çok
sayıda faktör tarafından beslenir. Bilim adamlarına saygılı olan, bilim adamları
yetiştirmek için önemli bir alt yapı imkanı hazırlayan, bilimin ve aklın
verilerine itibar eden toplumların alimleri hür bir ortamda formasyonları
nisbetinde Kur’an’ı yorumlayacaklar ve kendi özgün toplumsal şartlarına uygun
bir Müslümanlık geliştireceklerdir. Doğal olarak Kur’an yorumu keyfi ve
subjektif değil, akla uygun ve iç tutarlılığı olan yöntemlerle
gerçekleştirilecektir.

O zaman her topluma göre İslâm değişmez mi? Hemen vurgulamak
gerekir ki bu süreçte İslâm değişmemekte, sadece Müslümanların İslâm ve İslâm’ın
metinlerinden anladığı şeyler değişmektedir. Aynı şekilde Kur’an’da değişmesi
mümkün olmayan apaçık ilkelerde değişmemektedir. Zaten bunlar ya Muhkem ve
Müfesser ayetle ya Mütevatir veya meşhur hadisle ifade edilen ilkelerdir.
Gerçekten Kur’an’da böyle bir çabaya müsaittir. Kur’an ayetlerinin çoğu yoruma
açık nitelikte ayetlerdir. Muhkem ayetler Allah’ın varlığı, birliği ve çeşitli
sıfatları ile ilgili olduğundan bunların sayısı sınırlıdır. Geri kalan çok
sayıda ayet "Hafi", "Mücmel", "Müşkil" ve "Müteşabih" ayetlerdir. Allah (c.c.)
bu ayetleri her toplumun kendi ihtiyaçlarına göre yorumlayabilmeleri için
manasını gizli tutmuş ve ucunu açık bırakmıştır. Bilgi birikiminin artması, yeni
yorumlama tekniklerinin gelişmesi ile bu tip ayetleri yeniden yorumlamak
mümkündür. İslam tarihinde metin yorumlama tekniği olarak çok sayıda son derece
ayrıntılı yöntemler geliştirilmiştir. Kabul etmek gerekir ki geçmiş yüzyıllarda
geliştirilen yorumlama usulleri, son zamanlarda Batıda geliştirilmeye çalışılan
metin yorumlama mesele tekniklerinden çok daha ayrıntılı ve çok daha tutarlıdır.

O zaman bu ayetleri kim yorumlayacaktır? Her eline meal alan,
veya bir miktar dini bilgisi olan tutarlı ve anlamlı yorum yapabilecek midir? Bu
tip yorumlama tekniğinin çok sınırlı konuda yapabileceğini kabul etmekle
birlikte genel olarak yapılamayacağını belirtmiş olalım. Bir metni
yorumlayabilmek için yorumcunun bazı formasyonları olması gerekir. Şayet bu
metin bir Kur’an ayeti ise yorumlayıcının; (1) kavramların anlamlarını; (2)
kelimelerin hakikat olarak mı kullanıldığını; (3) metinde takdim-tehirin olup
olmadığını; (4) ortadan kaldırılan (hazfedilen) veya fazladan ilave edilen
(zaid) kelime ve harfin olup olmadığını; (5) ayetin Zahir mi, Nas mı, Müfesser
mi, Muhkem mi veya bunları mukabili olan Mücmel mi, Hafi mi Müteşabih mi
olduğunu; (6) aynı şekilde ayetin Mutlak mı yoksa Mukayyet mi olduğunu; Amm mı
hususi mi olduğunu bilmesi gerekir. Bunlarla ilgili önemli bir donanıma sahip
olduktan sonra bir anda Kur’an’daki tüm ayetleri dikkate alabilecek düzeyde bir
ayet bilgisine de sahip olması gerekir. Aynı şekilde ilgili ayetin hangi olay
üzerine inzal edildiğini , Mekke’de mi yoksa Medine’de mi indirildiğini; başta
Hz. Peygamber olmak üzere ilk Müslümanların nasıl yorumladıklarını; nesh edilip
edilmediğini de bilmesi gerekir.

Bu formasyona sahip olan bir kimsenin sağlıklı Kur’an yorumu
yapabilmesi sadece yukarıdaki donanımı yeterli değildir. Aynı zamanda tüm
yorumlarının içsel tutarlılığa sahip olması gerekir. Yani Kur’an’ın bir yerinde
bir harfe (mesela "men" harfine) bir anlam yüklemişse bunu bu harfin geçtiği tüm
ayetlerde geçerli saymalıdır. Bir harfle yapılan atıflardaki sıralama keyfi bir
sıralama mı yoksa zorunlu bir sıralama mı olacaktır. Şayet bir ayette keyfi
olarak alınırsa geri kalan tüm ayetlerde de keyfi olması gerekir. Aksi takdirde
bir yerde keyfi başka bir yerde zorunlu şekilde değerlendirmek ilkesizlik ve
usulsüzlük olur.

Öte yandan Kur’an’dan elde edilen yorum, sağlıklı bir yöntemle
gerçekleştirilen deney ve gözlem sonuçlarına, uzun tecrübelerle elde edilen
bilgilere, akıl ve mantığın ilkelerine ters düşmemelidir. Bu nedenle Kur’an
yorumcusunun derinlemesine olmasa da doğa bilimlerini, ekonomi, sosyoloji,
psikoloji ve siyaset teorilerini, mantığın ilkelerini, akıl yürütme ve akıl
kullanma tarzını, felsefi gelişmeleri genel olarak bilmesi gerekir.

Osmanlı Müslümanlığı

Tarihte bir Türk-Müslümanlığından bahsedilebilir mi? Sanırım bu
soruya evet dememiz mümkündür. Bana göre en özgül Türk-Müslümanlığı, Osmanlı
Müslümanlı-ğı idi. Çünkü onlar Kur’an’ı kendi çağları ve toplumsal şartlarına
göre yeniden anlama ve yorumlama çabası içinde bulunmuşlar, büyük ölçüde de
başarılı olmuşlardır. Maturidî geleneğe göre toplumsal yapısını oluşturan
Osmanlılar, bilimi, dini, devleti, ekonomiyi, siyaseti ve kültürü akılcı bir
çerçevede oluşturmuşlar ve birbiri ile uyumlulaştırmışlardır. Bunlardan
hiçbirinin diğerlerini baskı altına alabilecek şekilde güç kazanmasına izin
vermemişlerdir. Toplumsal yapıyı belirleyen, kurumlar arası uyumu sağlayan güç,
padişah gücü değildi, genellikle padişahların da içinden geldiği ulema gücü idi.
Gerçekten Osmanlı ne bir din devleti, ne bir ekonomi devleti, ne de despotik bir
hanedan devleti idi. Ulema akılcılığı etrafında oluşturulmuş ılımlı bir
Müslümanlık, ılımlı bir bilimcilik, ılımlı bir tüccarlık ve ılımlı bir siyaset
söz konusu idi.

Osmanlı Müslümanlığı Maturidi yöntem üzerine bina edilmişti.
Burada Osmanlı-Müslümanlığını anlayabilmek için kısaca Maturidi yaklaşımı
incelememiz gerekir. Doğal olarak Maturidi yaklaşımın farkını anlayabilmek için
de Mutezile-Eşari çatışmasını ve bu arada Maturidiliğin yerini belirlemeliyiz.

Mutezile-Eşari ihtilafı

Eş’ari’nin verdiği bilgiye göre müslüman düşünce ekolleri on ana
fırkaya ayrılmakta idi. Bunlar; Şia, Mürcie, Kaderiyye, Havaric, Mu’tezile ve
Cehriyye, Dırariyye, Hüseyniyye, Bekriyye, el- Amme, Hadis Eshabı ve Küllabiyye
idi. (Eş’arî, c.1, 1990, s. 65) Şia, kendi içinde üç ana gövdeye ayrılıyordu.
Bunlar; Galiyye Şiası, Rafiza Şiası, Zeydiyye Şiası idi. Gâliyye Şiası kendi
bünyesinde On beş, Rafiza yirmi dört ve Zeydiyye Şiası da üç fırkaya
ayrılıyordu. Şia ekolü kendi içinde kırk iki ayrı varyantdan oluşuyordu. Aynı
şekilde başka bir ana gövde olan Mürcie on iki fırkaya, Havaric on dokuz fırkaya
ayrılıyordu. Keza Mu’tezile de kendi içinde çok sayıda düşünce ekolüne
ayrılmıştı. Hatta her bir Mutezili düşünür sanki ayrı bir ekol oluşturuyordu.

Bunlardan en yaygın ve en etkili olanı şüphesiz Mu’tezile ekolü
idi. Mu’tezile daha sonra ortaya çıkacak Meşşaî felsefeyi de derinden
etkileyerek varlığını ve etkisini günümüze kadar taşıyacaktır. Mu’tezile son
derece etkili ve yüksek performanslı bir düşünce ekolü idi. Batı’da liberalizmle
eş tutulması aşırı akılcı hatta yer yer materyalist düşüncelere sahip
olmasındandır. Cebriye ise aşırı fatalistik (her şey Allah’tandır, elimizden ne
gelir!) yaklaşımlarıyla şeriatın takva, istişare ve hak gibi ilkelerine fazla
bağlı kalmak istemeyen kimselerin geliştirdiği bir ekoldü. Biraz da siyasal
ortamdan beslenmişti, çünkü bu yaklaşım Emevi sultanları için tam bir
meşrulaştırıcı yaklaşımdı.

Gerçeğe Ulaşmada Aklın Sınırı

"İslam akılcılığı" hareketi olarak değerlendirilebilecek olan
Mu’tezile hareketin hicretin ikinci yüzyılı başlarında sistematik bir düşünce
disiplini olarak gelişti. Amaçları başlangıçta imani konuların aklileştirilmesi,
İslam’ın farklı nas ve öğretilerine tutarlı akli yorumlar getirerek İslâm’ın
temel ilkelerini aklî bir temele oturtmaktı. Ancak Mu’tezilî rasyonalistler
Yunan fizikçi ve filozoflarının eserlerini incelemeye başladıklarında, Yunan
felsefî yöntem ve fikirlerini İslâm’ın temel ilkelerinin açıklanmasında da
kullanılabileceğini savunarak bu yöntemden etkilen-meye başladılar. Zamanla hem
yöntem hem içerik olarak Helen medeniyetinden geniş ölçüde etkilendiler.
Etkilenme sadece fikrî düzeyde kalmadı., siyasal alana da sirayet etti.

Mutezile gerçeğe ulaşmada aklı tek belirleyici kaynak olarak
gördü. Onlara göre fiiller güzel ve çirkin olarak iki kısma ayrılıyordu.
Bunlardan bir kısmının güzel ve çirkinliği akıl yürütmeye bile ihtiyaç duymadan
akli zaruretle biliniyor, bir kısmı ise akıl yürütme yoluyla bilinebiliyordu.
Denizde batan veya ateşte yanan kimsenin kurtarılması, dürüstlüğün iyi,
yalancılığın kötü olması, adaletin iyi zulmün kötü olması, bilginin iyi
cehaletin kötü olması vahye ihtiyaç olmadan akılla bilinecek şeylerdir. Akıl
yoluyla bilinebilecek şeylere misal ise sonunda zarar olan doğruluğun
güzelliğini, aynı şekilde sonunda fayda olan yalanın çirkinliğinin bilinmesi
olgularıdır. Akıl yoluyla bilinemeyecek, bilinebilmesi için vahyî bilgiye
ihtiyaç olacak şeylerde vardır. Onlarda namazın, haccın ve diğer ibadetlerin
güzelliğinin bilinmesidir. Mu’tezile’ye göre güzellik ve çirkinlik zaman, mekan
ve kişiye göre değişmeyen özsel niteliklerdir (zati). Çölde tek başına yolculuk
yaparken kör ve ölmek üzere olan bir kişiyle karşılaşan bir dinsiz insan
örneğini verirler. Etrafta kimse yoktur, ölmek üzere olan kişi de hiçbir şeyden
haberdar değildir. Bu dinsiz adamın kör adama yardım edip etmeyeceğini sorarlar.
O dinsizin kesin olarak yardım edeceğini herkesin kabul edeceğini ifade ederek,
o dinsizin neden yardım ettiğini irdelerler. Bir menfaat beklentisinden dolayı
olamaz, çünkü kör adam ölmek üzere ve işe yarar hiçbir şeyi yok. Yardım
ettiğinden dolayı insanlar kendisini alkışlasın amacıyla olamaz, çünkü onları
gören kimse yok. Allah’ın rızasını kazanmak için olamaz, çünkü Allah’a
inanmıyor. O zaman ona bu fiili yaptıran salt akıldır. Dolayısıyla salt akıl tek
başına doğruyu ve güzeli bulabilmektedir. Doğruluğun, ihsana karşı teşekkürün,
bilgili olmanın, adil olmanın güzelliği evrenseldir, vahiyden önce de güzeldir
sonrada. Zaten bunlar güzel oldukları için Allah emretmiştir. Bunların tersi
nitelikler ise kötü ve çirkin oldukları için Allah yasaklamıştır. Mu’tezile
aklın sınırlarını aşan vahyin haber verdiği bazı ilkeleri kabul etmemiştir.
Sırat, Allah’ın görülmesi, haşr-i cismani gibi meselelerde olumsuz bir tavır
takınmıştır.

Allah’ın emirlerinin güzel olana, nehiylerinin de çirkin olana
bağlı olmasından Mutezile "En iyiyi yaratma" konusunda Allah’ın tercihinin
bulunmadığı yaklaşımını kabul ederek Allah’ın küllî iradesini inkâr etmiştir.

Her şeyi salt akılla yorumlama arzusu yüzünden Allah inancına
ciddi ölçüde zarar vermiş ve O’nu tanımlanamaz bir evrenselliğe ya da soyut bir
birliğe indirgemiş oldular. Bu şahsiyeti olmayan, soyut, mutlak Allah fikri
Müslümanlara hitap edemezdi. Zamanla halkın sünni kesimi Mutezili akılcılığa
karşı güçlü bir tepki gösterdi ve Mutezilileri sapık olarak görmeye başladı.

Eşari yaklaşım Mutezilenin aşırı akılcılığının karşısına tam bir
vahiycilikle çıktı. Eşari yaklaşımda iyi ve kötü, güzel ve çirkin salt akılla
bilinemezdi. Çünkü iyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinlik özsel değil izafi
kavramlardı; zaman, mekan ve kişiye göre, kişinin içinde bulunduğu ortama göre
değişmekteydi. A şahsı için iyi olan B şahsı için iyi olmayabilir, A şahsı için
zulüm olan B şahsı için zulüm olmayabilirdi. Mesela öldürme olayı farklı
konumlarda iyi ve kötü olabilmekteydi; av hayvanlarının öldürülmesi genel de
mübah fakat bu hac zamanında mübah değildi; savaş esnasında düşmanın öldürülmesi
sevap, fakat ülke içinde herhangi bir insanın öldürülmesi haramdı; insanların
kısas için öldürülmesi iyi, fakat ülke fakat suçsuz öldürülmesi tüm insanlığın
yok edilmesine bedel bir cinayetti. Bu gerçeklerden hareketle Eşariler fillerin
beyazlık ve siyahlık gibi zati nitelikte olmadıkları, tersine ortama ve duruma
göre değişebildiklerini savunuyorlardı. O zaman bu düşünürlere göre vahiy
gelmeden önce şu iyi, şu kötü demek mümkün değildir. Allah’ın emrettikleri iyi,
nehyettikleri kötüdür. Salt akılla iyi ve kötünün belirlenmesi mümkün değildir.
(Gazali,, Kitabü’l Mustasfa, c.1)

Maturidi yaklaşım aklın etkinliği etkinliği konusunda Eş’ari
yaklaşımdan ayrılıyor, fakat Mu’tezili yaklaşımı da tam olarak be-nimsemiyordu.
Yani Maturidi yaklaşım kendi ifadeleriyle orta yolu benimsiyor. Ne ifrata giden
Mutezileyi ne de tefrite düşen Eşari yaklaşımı benimsemiyordu. Maturidi
yaklaşımın teorisyenlerinden olan Ebu’l Muın en-Nesefi bu konuyu ayrıntılı
olarak incelediği kitabında Eşari yaklaşımdan önemli ölçüde farklılaşarak akla
ayrı bir vurgu gerçekleştiriyordu. Ona göre akıl iyiyi ve kötüyü bilebilirdi;
adaletin iyi, zulmün kötü, bilginin iyi cehlin kötü, ihsanın iyi nankörlüğün
kötü olduğunu bilmek için vahye ihtiyaç yoktu. Vahiy gelmeden de aklı selim
sahibi insanlar bunları bilebilirdi. Zaten vahiy gelmese de insanların
akıllarını kullanarak Allah’a inanmak zorunlulukları vardı. İnanmadıkları
takdirde mesul olacaklardı. Hatta aklı eren çocuklar akıl baliğ olmadan
öldükleri takdirde Allah’a inanmadan ölmüşlerse yetişkin insanlar gibi ebedi
Cehennemde kalacaktı. Dağ başlarında yaşayanlar akıllarını kullanarak Allah
inancına ulaşmadı iseler kanları helaldi; bir müslümanın onlardan birini
öldürmesi halinde kan bedeli ödeme zorunluluğu yoktu. Eşari yaklaşımda ise
onlara vahiy ulaşmadığı için mesul olmadıklarından kanları masumdu. Dolayısıyla
onlardan birini öldüren kişi kan bedeli ödemek zorundaydı. Maturidi alimleri,
Eşarilerin kendileri için önemli bir delil olarak ileri sürdükleri "Rasul
göndermeden insanlara azap vermeyiz." Ayetindeki "rasul" kelimesinin "akıl"
anlamında olduğunu ileri sürerler ve ayeti; "insanlara akıl vermeden onları
mesul tutmayız" şeklinde tefsir ederler. (Muhammed İzmiri, Şerh-i Miratü’l Usul)

Bizi şaşırtan bu yaklaşım sadece ilk Maturidi alimlerin
yaklaşımı değil, aynı zamanda tüm Osmanlı ulemasının yaklaşımıdır da. Tüm kelam
ve usul kitaplarında ifrata kaçmadan akla özel bir önem verilmekte, her fırsatta
akıl yürütmenin vazgeçilmezliği vurgulanmaktadır.

Ünlü Türk alimi Nesefi akıl-vahiy ilişkisini değerlendirirken
gerçekten şaşırtıcı bir yaklaşım sergiler. Bazı akımların akıl olduktan sonra
vahye neden ihtiyaç olsun şeklindeki sorularını sorarak cevap vermeye çalışır.
Aklın gerçekten iyi ve kötüyü bilebileceğini vurgulayarak başlar, ancak
insanların içinden aklını kullananların sayısının çok sınırlı olduğunu ifade
ederek vahye ihtiyacın olduğunu söyler. İnsanların genelde üçe ayrıldıklarını;
bir kısmının sürekli maişetlerini temin için koşturduklarını, bunların para ve
servetten başka bir şeyi düşünecek zamanlarının olmadığını, bunların akılları
olsa da akıllarını sadece maddi şeylere tahsis ettiklerini, dolayısıyla
iyi-kötü, güzel-çirkin konusunda düşünecek zamanlarının olmadığını, o zaman
bunların hayatlarını düzen altına alacak, iyi ve güzel yaşantı tarzlarını
bunlara kazandıracak vahyi ilkelerin olması gerektiğini ifade eder. İkinci
kesimin ise akıl ve zeka bakımından yetersiz olduklarını, genellikle bunların
okumamış cahil kimseler olduklarını, kendi yaşantılarını zor geçindirdiklerini,
dolayısıyla zaten bunlardan akıl yürütme beklenemeyeceğini, bunların
kendilerinin hazır ilkelere muhtaç olduklarını, vahyi ilkelerin bunlar için de
zorunlu olduğunu vurgular. Üçüncü kesimin ise akıl ve zeka sahibi kimseler
olduğunu, bunların akıllarıyla iyi-kötü, güzel-çirkini bilebileceklerini, fakat
bunların sayısının son derece sınırlı olduğunu, aynı şekilde her akıl sahibi
olan kimsenin aklını bağımsız olarak kullanamadığını, birçok akıl sahibi
düşünürün aklını şehvetinin, hazzının ve çıkarının etkisi altında körlettiğini,
dolayısıyla bunlarında iyi kötü hakkında körelmeyen bir aklın rehberliğine
muhtaç olduğunu söyler. İnsanların çoğunun aklını kullanabilir düzeye çıktığını,
akıllarını şehvet, haz ve çıkarlarının esareti zaruret ve maslahat gereği meşru
kabul edilebileceğini benimsemiştir. Bu ilkeyi Osmanlı uleması siyasetten,
ekonomiye kültürden ibadete kadar çok büyük bir alanda uygulamıştır. Osmanlı
devletinin toplumsal zaruretleri bir meşru kaynak olarak görüp bu konuda çok
rahat yasa yapabilmesi devletin uzun müddet ayakta kalmasına neden olmuştur
denilebilir. Meşruti demokrasiye geçme arifesinde Bediüzzaman’ın bir "toplumsal
zaruret" olmasına dayanarak demokrasiyi savunması yine Maturidi ilkenin
Osmanlının son döneminde de işler olmasını gösterir.

Türkiye-Müslümanlığı

Yukarıdaki temel şartları dikkate alarak ülkemizdeki özgün
Kur’an anlama ve yorumlama, hatta yeni ve orijinal bir Müslümanlık icat etme (!)
meraklılarının formasyonlarının hangi düzeyde olduğunu sormak gerekir. Gerçekten
Müslümanlığı algılama ve anlama yolundaki çalışmalar ve bu konudaki birikim
ülkemizde hangi düzeydedir acaba? Bir kere bilim ve felsefeyle ilgilenen
bilginlerimizin (!) çok büyük bir ekseriyetinin zaten böyle bir derdi yoktur.
Böyle bir derdi olmadığı gibi bu konuda çaba sarf etmek isteyenlere de acımasız
bir aşağılama psikolojisi içindedir. Doğa bilimleriyle ilgilenenlerin zaten bu
konuya ilgi duyması beklenmemelidir. Geriye ilahiyatçılarımız ve diyanet camiası
kalmaktadır. İlahiyat hocalarımızdan da ciddi çıkışlar beklenmemelidir. Bir kere
hocalarımızın çoğunluğu köy kökenlidir. Köyün de ağasının değil ikinci dereceden
kişilerinin, genellikle fakir tabakasının çocuğudur. Çoğu ya inek çobanlığını,
ya da kuzu-oğlak çobanlığını bırakmış gelmiştir ( ben de öyleyim). Tahsilini çok
zor şartlar altında tamamlamıştır. Her zaman maddi .sıkıntı içinde kıvranmış,
dolayısıyla ciddi bir servet ve para yüzü görmemiştir. Bu insanın birincil
amacının bilgi olması beklenmemelidir. En önemli hedefi para kazanmak, ev,
araba, bilgisayar ve benzeri teknolojik araçlara sahip olmak olmalıdır. Öte
yandan bu insanlar köylü tarafından alkışlansa da şehirliler, özellikle çağdaş
(!) kesim tarafından her zaman aşağılanmıştır. Dolayısıyla ciddi bir toplumsal
itibara ihtiyacı vardır. Bunu sağlayabilmek için tüm imkanlarını seferber ederek
mümkün olan en kısa süre içinde doktorasını, doçentliğini ve profesörlüğünü
tamamlamak zorundadır. O zaman bunlar için bilgi ikinci, üçüncü dereceden
hedeflerdir. Dolayısıyla mevcut eğitim sistemin kısırlaştırıcı cephesi bir
tarafa bu hocalarımızın çağın ihtiyaçlarını dikkate alarak İslam’ı yeniden
anlama çabasına girmesi beklenmemelidir. Zaten mevcut performansla bunun olması
mümkün değildir. Yani İslâm’ı kendimize göre yeniden anlayabilmek için ilk
olarak bu konuda çok ciddi bir "tutkuya " sahip olmamız gerekir. Oysa yukarıda
ifade ettiğimiz gibi zamanımızda tutkular genellikle servet ve şöhrete
yönelmiştir. Öte yandan bu tutkunun yedeğinde dünyayı farklı bir şekilde
okuyabilmemiz gerekir. En azından farklı okumalara ilgi duyup dünyadaki felsefi
tartışmalara kulak kabartmamız, bizim bu konudaki yaklaşımımızı üretmeye
çalışmamız gerekir. Aynı şekilde geçmiş ulemanın İslâm’ı anlamak için hangi
yöntemleri izlediğini, nasıl anladıklarını ve nasıl anlattıklarını yakından
bilmemiz gerekir. Yani Mutezileye, Eşariliğe, Felasifeye, Maturidiliğe mensup
düşünürlerin fikirlerini bilmeden bu gün kendimize göre İslam’ı sağlıklı bir
şekilde anlayabileceğimizi sanmıyorum. Şimdilerde görülen o ki ne mevcut
donanımımız, ne de hevesimiz çeşitli konularda derinliğine dalmaya yetmemekte,
dolayısıyla İslam’ı yeniden anlama faaliyeti de nefessiz kalmaktadır. Donanım
açısından yetersiziz, çünkü klasik birikimi değerlendirebilecek formasyondan
kasten yoksun bırakılmışız. Özlem ve tutku bakımından yetersiziz, çünkü bu işe
kalkışanlar hayatı boyu serseri gibi zindandan zindana sürülmüş, dolayısıyla
diğerlerinin şevki de kırılmıştır.

Ancak yine de ümitsiz değilim, bu faaliyetleri çocuklarımız
gerçekleştirecektir. Çünkü onlar kısmi bir refah içinde yetiştiklerinde para ve
servet derdi içinde olmayacaktır. Aynı şekilde bir doçentin, profesörün
oğlu-kızı olduklarından itibar açısından da doymuş olacaklardır, şayet onlar
daha donanımlı hale getirilebilirse istediğimiz bilgiyi gerçekleştirecekler,
İslâm’ı daha özgür ve daha sağlıklı şekilde anlayabileceklerdir.

Bütün bunlara rağmen günümüzde bir Türk Müslümanlığından
bahsedebilir miyiz? Günümüzde ancak bir kaostan bir kimlik krizinden söz
edebiliriz. Günümüzde söz edilen Türk-Müslümanlığı olsa olsa Köy-Müslümanlığı
olabilir. Köy-Müslümanlığı ise derin bir felsefi ve kelami geri plandan,
anlaşılabilir bir kainat tasavvurundan, net bir Allah tasavvurundan, gelişmiş
bir metin anlama, yorumlama ve akıl yürütme yönteminden, ciddi bir ahlak, din,
tabiat, bilim ve tarih felsefesinden mahrum folklorik bir Müslümanlık
anlayışıdır. İslamın temel ilkelerinden daha ziyade putperestliğe daha yakın bir
anlayış ve yaşantı şeklidir. Kitabi ve felsefi tabanı olmadan yaşanan bir hayat
ancak ilkel bir hayat olabilir. Böyle bir Müslümanlık, gelişmiş kent
yaşantısının, felsefi ve bilimsel gelişmelerin, aşırı uzmanlaşmış endüstriyel
hayatın karşısında ancak anlamsız ve içi boş bir tarih malzemesi olacaktır. Bu
durumda insanlar tarih, din, ahlak, bilim, yönetim, üretim felsefelerini
dışarıdan alacak, Müslümanlık sadece bir düğün eğlencesi konumuna
indirgenecektir. Böyle bir eğlenceye on yedi on sekiz yaşlarındaki işsiz genç
kızların ihtiyacı olabilir, ama her gün çeşitli düşünceler arasında savrulan bir
düşünürün, manevi tecrübe alanında dünyayı görmeyen bir arifin, aklını ve
mantığını her şeyde ölçü olarak kullanan bir akılcı insanın ihtiyacı olamaz.
Böyle bir müslümanlığı savunanlar bilerek veya bilmeyerek akıl almaz düzeyde bir
birikimi temsil eden felsefe, kelam, usul, mantık, edebiyat, ahlak, din
birikimlerini sele veriyor demektir, Ama hiç kimse şunu unutmasın ki, insanlar
fanidir, bir gün ölür gider, fakat Bediüzzaman’ın Fahreddin-i Razi’nin, İmam-ı
Gazalinin eserleri kıyamete kadar yaşar.