Lesson of Progress from Emevi Mosque

Hutbe-i Şamiye1, Bediüzzaman’ın, "Birinci Said" döneminin önemli
ve tipik eserlerindendir. Otuz beş yaşındayken Şam alimlerinin ısrarı üzerine Emevi
Camii’nde hutbe olarak irad edilmiştir. Bu camide, İmam Gazzali, manevi tarihinin
ikinci evresini geçirmiştir. Ondan yüzyıllar sonra, bu kez Bediüzzaman, "İslam alemi"nin
yüzyüze kaldığı sorunlara ilişkin düşüncelerini açıklamak üzere minberdeki yerini
almıştır. Gazzali, ilmi tedrisatın, manevi yaşamı açısından yetersiz kaldığını düşünerek,
ailesini, sosyal çevresini, medresesini ve talebelerini terk ederek; tüm çabasını
nefsin tezkiyesine ve marifet nurlarının gönlüne doğmasına ayırmak üzere köktenci
bir karar alır ve bu camie gelir. Burada küçük bir menzilde yıllarını geçirir. Bu
yıllar, tıpkı İkinci Said’e geçiş süreci gibi, yaşamında yeni bir döneme geçişin
de tanığıdır. Bediüzzaman, selefi Gazzali gibi gelmemiştir buraya ama, minberden
yaptığı konuşma, çağının sorunlarına ve bunlardan çıkış yollarına ilişkin etkili
ve işlevsel, somut çözüm önerileriyle doludur, bu yüzden de, Şam’da bir hafta içinde
iki kez basılmıştır.

Bediüzzaman hutbeyi, tabi Arapça olarak irad eder. Sonradan, "Külliyat"a
alınmak ve talebelerinin de ihtiyacına cevap olmak üzere Türkçeleştirir. Girişinde,
aralarında yüzlerce alimin bulunduğu yaklaşık on bin kişilik bir cemaate yapılmış
olan konuşmada geçen kimi müjdelerin iki dünya savaşı ve özellikle Türkiye’de, yeni
devletin ilk yıllarında görülen "istibdat" yüzünden, zamanında anlaşılamadığını,
elli yıla yakın bir süre sonra algılanabildiğini belirtir ve bu hutbenin, camide
bulunan topluluğa değil de o zamanki toplamıyla üç yüz yetmiş milyondan oluşan bir
cemaat olarak "İslam dünyası"na irad edilmiş olduğunu belirtir. Hamd ve salattan
sonra, minbere (makam der buna ki, bu da oldukça anlamlıdır. Makam, geleneksel sözlükte,
manevi halin süreklilik kazanmasıdır ve insanın ulaştığı bir manevi durumda ikamet
eder hale gelmesidir) irşad amacı ve niyetiyle çıkmadığını söyler. "Belki" der,
"içinizde yüze yakın alim bulunan cemaate karşı benim misalim, medreseye giden bir
çocuğun misalidir ki, sabahleyin medreseye gidip, okuyup, akşam da babasına gelip,
okuduğu dersini arze der. Ta ki, doğru ders almış mı almamış mı, anlaşılsın? Evet,
biz, size nisbeten çocuk hükmündeyiz ve talebeleriniz. Sizler, bizim ve İslam milletlerinin
üstadlarısınız." Burada kuşkusuz, O’nun alçakgönüllülüğünün belirtisi olduğu kadar,
Arap-İslam dünyasındaki ilmi birikimi de onaylama ve yüceltme eğilimi gözlenir.
Bu coğrafya, O’na göre, Şam, Bağdat, Basra, Kufe, Şiraz vd. kentleriyle, ilim ve
sanata yuvalık etmiştir. Büyük geleneksel damarlar oluşmuştur.

Bu girişten sonra, Bediüzzaman, "insanlığın sosyal hayatının medresesi"nden
aldığı dersi şöyle özetler: "Avrupalılar, terakkide istikbale uçmalarıyla beraber;
bizi, maddi cihette orta çağda durduran altı hastalıktır:" Bu belirlemelere geçmeden
iki hususu vurgulamakta yarar var. Biri, Bediüzzaman’ın, hayatı okul olarak görmesi.
Bu iddiasını Lemaat’ta da tekrarlar. Ve, "bu eserde, kitabım hayattır, üstadım Kur’an’dır"
der. Diğeri ise, buradaki düşüncelerin, Birinci Said dönemine özgü olmasıdır. Gerçi
hutbede, dönemsel sayılmayacak, sonraki düşünce yaşamında da tekrarlayacağı ve açımlayacağı
fikirler bulunmaktadır; ama esas itibariyle Bediüzzaman, yaşamının ikinci ve Afyon
hapsinden sonra başlayan üçüncü evresinde, ilgi alanları ve yoğunlaştığı temalar
bakımından olsun, sözlüğü bakımından olsun, dikkat çekici biçimde farklılaşmıştır.
İlk dönemde "maddeten terakki" bir vurgu noktasıyken, sonradan bu, "maddeden tecerrüt"
biçiminde evrilmiştir, dense yanlış olmaz. Bu, Bediüzzaman benzeri arif-i billahlarda
gözlemlediğimiz bir olgudur. Buna rağmen, Hutbe-i Şamiye gibi, birinci dönem eserlerdeki
çoğu düşünceleri, Üstad’ın yaşamı boyunca, sürekli gündemde tuttuğu ve sonradan
derinleştirdiği de söylenmelidir. Belki, kimi ıstılah ve ifadelendirme farklılıkları
ön plana çıkmıştır. Bediüzzaman, zaman zaman düşüncelerinde tashihe gider, ne ki,
yaşamının hiçbir dönemi, esasa ilişkin bir fikri çelişkiye konu olmaz. Bu değinilere
ilişkin her türlü eleştiri hakkını da saklı tutmak kaydıyla, metne geçebiliriz.

İslam toplumlarının, Batılı toplumlara göre "geri kalmaları"nı,
Bediüzzaman, esasta altı hastalığa bağlar: "Birincisi, ümitsizliğin, içimizde hayat
bulup dirilmesi. İkincisi, doğruluğun siyasi ve sosyal hayatta ölmesi. Üçüncüsü,
düşmanlığı sevmek. Dördüncüsü, müminleri birbirine bağlayan bağları bilmemek. Beşincisi,
çeşitli bulaşıcı hastalıklar gibi yayılan baskı ve zulüm. Ve altıncısı, tüm çabayı,
şahsi çıkarına hasretmek." Bu hastalıkları, "dehşetli" diye niteleyen Bediüzzaman,
ardından, bunların ilaçlarını, yine iki kaynaktan; bir hayattan bir de Kur’an eczahanesinden
ders aldığını ifade eder ve sırayla açıklar.

İlk hastalık, yeis, ümitsizliktir ki, çaresi, "el-emel", yani, Allah’ın
rahmetinden kuvvetli umut beslemek. İslam aleminin dünyevi mutluluğu buna bağlıdır.
Özellikle Osmanlıların saadeti ve İslam’ın "terakki"si, Arapların gerçek bir fecirle
uyanmalarına bağlıdır. Bu mutluluk güneşinin doğuşu yakınlaşmıştır. Tam burada Bediüzzaman
bir dipnot düşer: “Eski Said hiss-i kable’l-vuku ile 1371’de, başta Arap devletleri,
İslam Alemi’nin ecnebi esaretinden ve istibdadından kurtulup İslami devletler teşkil
edeceklerini kırk beş sene evvel haber vermiş. İki Harb-i Umumi ve otuz-kırk sene
istibdad-ı mutlakı düşünmemiş. 1370’te olan vaziyeti, 1327’de olacak gibi müjde
vermiş, tehirinin sebebini nazara almamış.” Bu dipnottan sonra, geleceğin yalnız
ve yalnız İslamiyet’in olacağına ilişkin bir müjde verir. Kur’an hakikatlerinin
egemen olacağını belirtir. O halde, İlahi takdire ve kısmetimize razı olmalıyız,
der. Bu iddianın kendisinde oluşmasını sağlayan nedenleri ise şöyle açıklar: İslam’ın
hakikatlerinin hem manen hem de maddeten terakkiye elverişli, kusursuz bir yeteneği
vardır. Gerçekleri kaydeden tarih, hakikate en doğru tanıktır. Rus’u yenen Japon
Başkumandanı şunu açıkça onaylamıştır: "Müslümanlar, İslam’ın hakikatlerine bağlı
olduklarında, temeddün (medeniyet kurmuşlar) ve terakki etmişlerdir." Esasen bu
önerme, Devlet-i Aliyye’nin, Batı dünyası karşısındaki gerileyişinin ve güçsüzleşmesinin
nedenlerini araştıran ve çeşitli çözüm önerileri getiren Tanzimat seçkinlerinin
de büyük oranda dile getirdiği bir düşüncedir. Bediüzzaman şöyle sürdürür: "Müslümanlar,
İslam’ın hakikatlerinde zaafa düştüklerinde, tedenniye düşmüşler (gerilemişler),
hercümerc içinde belalara uğramışlar ve mağlup olmuşlardır." Oysa, diğer dinlerde
durum farklıdır. Onlar, taassuplarının zaafiyeti oranında terakki etmiş, dinlerine
salabetlerinin güçlenmesiyle de gerilemiş ve ihtilallere maruz kalmışlardır. Ayrıca,
Saadet çağından bugüne, tarih, bize, herhangi bir Müslüman’ın akli ve yakini bir
delille İslam’ı bırakıp başka bir dini seçmediğini söylemektedir. Bu belirlemeleri,
aforizmik bir tesbit izler: "Eğer, biz, ahlak-ı İslamiyenin ve hakaik-i imaniyenin
kemalatını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tabileri, elbette cemaatlerle
İslamiyet’e girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de
İslamiyet’e dehalet edecekler.2" Sonrasında, insanlığın, özellikle "medeniyet fenleri"nin uyarılarıyla
uyanmış olduğu belirtilir. İnsanlık uyanmış, "insaniyetin mahiyeti"ni anlamıştır.
Elbette dinsiz ve başıboş yaşayamaz. En ateisti de, dine sığınmaya mecburdur. Çünkü,
beşeri acziyle birlikte, sınırsız musibetlere, harici ve dahili düşmanlara karşı
bir dayanak noktası aramaktadır. Sonsuzluğa uzayan arzularına cevap verecek olan
yalnızca ahiret inancıdır. İnsanlığın bundan başka çaresi yoktur. Eğer kalbin sadefinde,
gerçek dinin cevheri bulunmazsa, insanlığın başına maddi ve manevi kıyametler kopacak
ve onu perişan edecektir.

Bediüzzaman bu uyanışta, savaşların uyarıcı etkisini anar ve "fen"lerin
kışkırtıcı tesirinden söz eder. İnsanın özündeki gerçeği farketmesinde, bu "sınırlı
ve geçici dünya"nın, onun, sonsuz emellerini doyuramayışının da payı vardır. Şöyle
der: "insaniyetin bir kuvvesi ve hizmetçisi olan hayale3 denilse, "sana bir milyon
sene dünya saltanatı verilse ama sonunda hiç dirilmeyecek bir idam olsa", elbette,
gerçek insaniyetini kaybetmeyen ve intibaha gelmiş olan o insanın hayali, sevinç
ve müjdeye bedel, derinden derine teessüf ve eyvahlarla, ebedi saadetin bulunmamasına
ağlayacak." Bu, herkesin kalbinde derinden derine, gerçeği arama eğilimini hareketlendirmiştir.
İnsanın bu şiddetli ihtiyacını, dinsizliğin doğuşuyla, yeryüzünün kıt’aları ve devletleri,
birer insan gibi hissetmeye başlamıştır. Bu açıklamadan sonra, Bediüzzaman, Emevi
camiindeki ‘kardeşlerine’ seslenerek, "biz" der, "Kur’an şakirtleri olan Müslümanlar,
bürhana tabi oluyoruz, akıl4, fikir ve kalbimizle, iman hakikatlerine giriyoruz.
Başka dinlerin bazı fertleri gibi ruhbanları taklit için bürhanı bırakmıyoruz. Onun
için aklın, ilmin ve fennin hükmettiği istikbalde, elbette akli bürhana istinad
eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’an hükmedecek."

Hutbenin ilerleyen bölümünde, Bediüzzaman, İslamiyet’in hakikatlerinin
"mazi kıtası"nı tümüyle kuşatamamasına neden olarak, "sekiz mani"yi gösterir. Bunlar,
sırasıyla, "ecnebilerin cehaleti, vahşeti, dinlerine taassub derecesinde bağlılıkları,
papazların ve ruhbanların baskıları, ecnebilerin onları körü körüne taklitleri,
bizdeki istibdat ve şeriatın muhalefetinden gelen kötü ahlakımız, yeni fenlerin
bazı müsbet meselelerinin İslam’ın zahiri manalarına aykırı sanılması." Bu engellerin
ise şu nedenlerle artık mani olmaktan çıkmaya başladığını belirtir: "Marifet ve
medeniyetin iyilikleri, hürriyet fikri ve insanlıkta gerçeği arama meylinin güçlenmesi,
istibdatın zeval bulması, kötü ahlakın çirkin sonuçlarının görünmesi, Kur’an ve
hadisteki müteşabih haberlerin doğru yorumlanması." Özellikle "cedit fenler"le,
İslamın hakikatleri arasındaki ilişkinin kurulmasında Risale-i Nur’un öncü rolünü
de anar: ‘Risale-i Nur, Mu’cizat-ı Kur’aniyye risalesinde, fennin iliştiği bütün
ayetlerin herbirisinin altında Kur’an’ın bir i’caz lem’asını gösterip, ehl-i fennin
tenkit sebebi saydıkları Kur’an-ı Kerim’in cümle ve kelimelerinde fennin elinin
yetişemediği yüksek hakikatleri izhar edip en muannid filozofu da teslime mecbur
ediyor." Burada sözü edilen açıklamaların özellikle peygamber mucizelerine ilişkin
değiniler olduğu görülüyor. Bu metnin kimi araştırmacılar tarafından, "dinin aklileştirilmesi"
biçiminde nitelendiği ve çıkış noktasının da, "her mucizenin, bilimin erişebileceği
nihai düzey olacağı" iddiasında yoğunlaştığı biliniyor. Bu da bize, metne yaklaşılırken
bir tür zihin karışıklığı ve buna bağlı bir kavramlaştırma sorununa düşüldüğünü
hatırlatıyor. Bediüzzaman, "teknolojik uygarlığı" veya "teknolojiyi üreten bilim"i
yüceltmiyor, O, daha çok, "beşere nafi (faydalı)" addettiği kimi "bilimsel" verilerin,
yöntemi ve amacı itibariyle Kur’an’daki peygamber mucizeleriyle uyumlu bir biçimde
yorumlanabileceğini ima ediyor. Bu yorumunu, sonraki metinlerinde belirli bir düzeyde
tashih etmekle birlikte, yapmaya çalıştığı şeyi, "modern bilimle Kur’an’ı uzlaştırma"
olarak görmek en hafif deyimiyle haksızlık olacaktır. Aynı risalede, "medeniyet-i
hazıra"nın, insanın nefs-i emmaresini kışkırtan boyutlarına dikkati çekerek, bu
eğilimini daha da netleştirir. Burada asıl vurgulamak istediği, özellikle müteşabih
haberlerin dolaysız biçimde yorumlanması ve deşifre edilmesinin yol açtığı sorunlar.
Bunu Hutbe’de bir örnekle açıklıyor: "Mesela, yeryüzüne, Allah’ın emriyle nezarete
memur "Sevr" ve "Hut" adında iki ruhani meleği, dehşetli, cismani bir öküz, bir
balık tevehhüm edip, ehl-i fen ve felsefe, hakikati bilmediklerinden, İslamiyet’e
muarız olmuşlar. Bu misal gibi, yüzlerce misal var ki, hakikati bilindikten sonra,
en muannid filozof da teslim olmaya mecbur oluyor." Bu belirlemelerin ardından,
duyduğunda Şeyh Sünusi’yi de şaşırtan ve bir boyutu bugün gerçekleşmiş olan bir
kestirmede bulunuyor: "Avrupa ve Amerika, İslamiyetle hamiledir, günün birinde bir
İslami devlet doğuracak; nasıl ki, Osmanlılar Avrupa ile hamile olup bir Avrupa
devleti doğurdu. Ey Cami-i Emevideki kardeşlerim ve yarım asır sonraki alem-i İslam
camiindeki ihvanlarım! Acaba, baştan buraya kadar olan mukaddimeler netice vermiyor
mu ki, istikbalin kıtalarında hakiki ve manevi hakim olacak ve beşeri, dünyevi ve
uhrevi saadete sevk edecek yalnız İslamiyet’tir ve İslamiyete inkılab etmiş ve hurafattan
ve tahrifattan sıyrılacak İsevilerin hakiki dinidir ki, Kur’an’a tabi olur, ittifak
eder.5"

Bediüzzaman, zamanın lineer olmadığını, düz bir çizgi üzerinde hareket
etmediğini6 Risale-i Nur’un pek çok yerinde dile getirir. O’nu ilerlemeci ve evrimci
bir "gelişme" düşüncesinden köktenci biçimde ayıran düşünceleri, Külliyat’ın her
yerinde bulmak mümkündür. Fakat döneminde "gözde" olan kimi kavramları rahatlıkla
kullandığı da gözden uzak tutulmamalıdır. Özellikle "maddeten terakki" meselesi,
bunların başında gelir. "Bu zamanda ila-yı kelimetullah, maddeten terakkiye mütevakkıftır"
belirlemesi, büyük oranda dönemseldir ve sonradan bu düşüncesini tümüyle tashih
etmiştir. Hutbe’de, bu düşüncesini çağrıştıran çok sayıda belirlemeyle karşılaşırız.
Bu gelen önermede de böylesi bir yaklaşımın izini buluruz: "Maddeten İslamiyet’in
terakkisinin kuvvetli sebepleri gösteriyor ki, maddeten dahi İslamiyet istikbale
hükmedecek. Birinci cihet, maneviyat cihetinde terakkiyatı isbat ettiği gibi; bu
ikinci cihet dahi, maddi terakkiyatını ve istikbaldeki hakimiyetini kuvvetli gösteriyor."
Peki bu düşünceye O’nu yönelten nedir? Bu soruyu beş ayrı nedenle açıklar: İlki,
tüm olgunlukların ve güzelliklerin üstadı olan ve üç yüz yetmiş milyon (o zamanki
Müslüman nüfus) nefsi bir tek nefis haline getiren, gerçek bir medeniyetle, müsbet
ve doğru fenlerle teçhiz edilmiş olan, hiçbir kuvvet onu kıramayacak mahiyette bulunan
İslam’ın hakikatidir. İkincisi, medeniyet ve sanatın gerçek üstadı, araçların ve
başlangıçların olgunlaşmasıyla donanmış olan şiddetli bir ihtiyaç, belimizi kıran
tam bir yoksulluk. Üçüncüsü, insanlığa yüksek amaçları ders veren, o yolda çalıştıran,
baskıları yok eden, yüce duyguları coşkulandıran, gıpta, haset, kıskançlık, rekabet,
tam uyanmak, yarışma şevkiyle, yenilenme eğilimleriyle desteklenmiş olan şer’î hürriyet.7
Dördüncüsü, şefkatle donanmış olan iman gücü. Yani boyun eğmemek, mazlumları ezmemek.
Yani şer’i hürriyetin ilkesi olan, müstebitlere dalkavukluk etmemek ve çaresizlere
tahakkümde bulunmamak. Beşincisi, İslam’ın izzeti. Bu ise, ila-yı kelimetullahı8
ilan eder. Ve bu zamanda Allah’ın kelamını yüceltmek, maddeten gelişmeye ve gerçek
medeniyete girmekle mümkündür. Nasıl ki eski zamanda İslamiyet’in gelişmesi, düşmanın
taassubunu parçalamak, inadını kırmak, saldırılarını defetmek silahla, kılıçla olmuş.
Gelecekte ise, silah ve kılıç yerine, gerçek medeniyet, maddi gelişme, hak ve hakkaniyetin
manevi kılıçları9, düşmanları mağlup edip dağıtacak. Bu beş gücü andıktan sonra,
Lem’alar’daki Nota’larda ayrıntılandıracağı bir belirlemeye sıra gelir: "Bizim muradımız,
medeniyetin mehasini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin
günahları, seyyiatları değil ki, ahmaklar, o seyyiatları, o sefahetleri mehasin
zannedip, taklit edip, malımızı harap ettiler. Ve dini rüşvet verip dünyayı da kazanamadılar.
Medeniyetin günahları, iyiliklerine galebe edip, seyyiatı hasenatına racih gelmekle,
beşer, iki harb-i umumi ile dehşetli tokat yiyip, o günahkar medeniyeti paramparça
edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kana boğdu. İnşallah, istikbaldeki İslamiyet’in
kuvvetiyle, medeniyetin iyilikleri üstün gelecek, yeryüzünü pisliklerden temizleyecek,
umumi barışı da temin edecek. Evet, Avrupa’nın medeniyeti, fazilet ve hüda üstüne
kurulmadığından; belki, heves ve heva, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden,
şimdiye kadar, medeniyetin kötülükleri iyiliklerine galip gelip, ihtilalci komitelerle
kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle, Asya medeniyetinin galebesine kuvvetli
bir medar, bir delil hükmündedir." Devamında, "niçin dünya, herkese terakki dünyası
olsun da bize tedenni dünyası olsun?" sorusunu çağrıştıran açıklamalar gelir ve
nihayet, zamana ilişkin belirleme kendini gösterir: Zaman müstakim bir hat üzerinde
hareket etmiyor ki, başlangıç ve sonu birbirinden uzaklaşsın. Belki, dünyanın hareketi
gibi bir daire içinde dönüyor. Bazen gelişme içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir.
Bazen gerileyiş içinde kış ve fırtına gösterir. Her kıştan sonra bir bahar, her
geceden sonra bir sabah olduğu gibi, insanlığın da bir baharı ve bir sabahı olacaktır.

Bediüzzaman, bu uzun bölümü, umutsuzluğa ilişkin çarpıcı bir tesbit
taçlandırır: Yeis, İslam aleminin kalbine girmiş olan en dehşetli hastalıktır. Batı’da
birkaç milyonluk küçük bir devletin, Doğu’daki yirmi milyon Müslümanı buyruğuna
ve hizmetine almasının ve sömürge kılmasının ana nedeni, bu hastalıktır. Yüksek
ahlakı öldüren, yeistir. Toplumun menfaatini bırakıp, kişisel çıkarın peşinde koşturan,
yeistir. Müslümanları, bir avuç zalimin tutsağı kılan, yeistir. Madem bu hastalık,
bize böylesi zulümleri reva görüyor ve ruhumuzu öldürüyor, biz de, "Allah’ın rahmetinden
umut kesmeyiniz" kılıcıyla, ondan kısasımızı alıp, öldüreceğiz, başını parçalayacağız.

Üçüncü kelime, sıdk, doğruluktur. Bediüzzaman, bu ilkeyi, İslamiyet’in
"ussü’l-esas"ı olarak niteler. Toplumsal hayatın temel ilkesi olan doğruluğu, içimizde
diriltmeli, onunla manevi hastalıklarımızı iyileştirmeliyiz, der: "Evet, sıdk ve
doğruluk, İslamiyet"in içtimai hayatında hayati bir ukdedir. İkiyüzlülük, bir tür
fiili yalancılıktır. Dalkavukluk, alçakça bir yalancılıktır10. Ayrılıkçılık ve münafıklık,
zararlı bir yalancılıktır. Yalancılık ise, Celal Sahibi olan Allah’ın kudretine
iftira etmektir. Küfür, bütün türleriyle yalancılıktır. İman, sıdktır, doğruluktur.
Bu sırdan dolayıdır ki, doğrulukla yalan arasında sonsuz bir uzaklık var, Doğu ve
Batı gibi birbirinden uzak olması gerekiyor. Ateş ve ışık gibi birbirine karışmaması
lazım. Oysa gaddar siyaset ve zalim propaganda onları birbirine karıştırmış, insanlığın
olgunluğunu da karıştırmıştır." Bediüzzaman, burada "saadet çağını" söz konusu ederek,
doğru ile yalanın, o çağda, birbirinden sonsuz derecede uzak olduğunu söyler. Peygamber’in
(asm) yaptığı o büyük inkılapla, sıdkla kizb, imanla küfür gibi birbirinden uzaklaşmışken,
zamanla yakınlaştıklarını ve siyaset propagandasının yalana revaç verdiğini, fenalık
ve yalancılığın ortalığı kapladığını ileri sürer. Son olarak bir kayıt düşer: "Her
söylediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu söylemek doğru değildir. Bazen zarar
verse, susmak… Yoksa yalana hiç fetva yok. Her söylediğin hak olmalı fakat her
hakkı söylemeye hakkın yok.

Dördüncü kelime, "adavete muhabbet"in bir tür panzehiri olan, "muhabbete
muhabbet"tir. Sosyal hayatta huzuru ve mutluluğu sağlayan sevgidir ve en fazla sevilmeye
layık olan şey de "muhabbet"tir. Aksi olan düşmanlık, insanlığın yaşamını darmadağın
eder. "Artık" der Bediüzzaman, "husumet ve adavetin vakti bitti. İki büyük savaş,
düşmanlığın ne kadar çok tahripkar ve dehşetli bir zulüm olduğunu gösterdi." Bu
bölümde, özellikle Müslümanların, gururla, bir tür narsizmle, mü’min kardeşlerine
düşmanlık ettikleri ve kendilerini bu konuda haklı gördükleri vurgulanır: Oysa,
muhabbet, düşmanlığa zıttır, ışıkla karanlık gibi birleşemez. Hangisinin nedenleri
üstün geliyorsa, o duygu, kalpte hakkıyla bulunur. Sözgelimi sevgi, tüm hakikatiyle
kalpte bulunsa, o zaman düşmanlık şefkate dönüşür. İman ehline karşı tutum böyle
olmalıdır. Sevginin sebepleri, iman, İslamiyet, cinsiyet ve insaniyet gibi nurani
bağlar, manevi kalelerdir.

Beşinci kelime, İslam dünyasının bugün hâlâ gündeminde olan temel
bir soruna yönelik çözüm önerilerini içerir. Bediüzzaman, burada "İslam Birliği"
ve "milletin menfaati"ni öne çıkarır: Şeriatın öngördüğü meşveretten aldığım ders
budur: Şu zamanda bir insanın bir günahı, tek kalmıyor. Bazen büyür, başkalarına
da bulaşır, çoğalır. Bazen bir tek iyilik de bir kalmıyor, büyüyor ve yaygınlaşıyor.
Bunun sırrı şudur: Şeriatın sağladığı özgürlük ve meşru olan meşveret, bize, gerçek
milliyetimizin egemenliğini göstermiştir. Bizim, gerçek milliyetimizin esası ve
ruhu, İslamiyet’tir. Bu kutsal milliyetin bağlarıyla, bütün Müslümanlar, tek bir
toplum haline geliyor. Bir aşiretin bireyleri gibi, bütün Müslüman topluluklar,
birbirine kardeşlik duygularıyla yaklaşıyor ve alakadar oluyor. Birbirine manen
yardım ediyor. Tüm İslam toplulukları, nurani bir silsile ile birbirine bağlanmış
oluyor. Bediüzzaman, bu sırdan dolayı, bir Müslüman’ın işlediği kötülüğün de, tüm
Müslümanları mahkum edeceğini belirterek, bu gerçeğin, özellikle ileriki yıllarda
daha da belirginleşeceğini söyler ve sözlerini şöyle bağlar: Ey bu camide sözlerimi
dinleyen kardeşlerim ve kırk-elli sene sonra İslam camiindeki Müslüman kardeşlerim,
"biz, zarar vermiyoruz, fakat bir yarar sağlamaya da gücümüz yok, bu yüzden mazeretimiz
var" diyerek özür açıklamayınız. Tembellik ve nemelazım diyerek çalışmamanız ve
ittihad-ı İslam konusunda çaba göstermemeniz, büyük bir haksızlıktır. Tembellikte
günahınız büyüktür. İyilik ve güzellikleriniz de çok yücedir. Özellikle, kırk-elli
yıl sonra, Arap toplumları, Amerika Birleşik Devletleri gibi, bir örgütlenme ve
birliğe girmeye, tutsaklıkta kalan İslam varlığını, eski çağlardaki gibi, yeryüzünün
yarısında, belki daha çoğunda gerçekleştirmeye mecburdur. Biz bunu kuvvetle umuyor
ve bekliyoruz. Kıyamet başına çabuk kopmazsa, inşallah, gelecek kuşaklar bunu göreceklerdir11.
Bu bölümde Bediüzzaman, ilginç bir uyarıda bulunur. "Benim" der, "sakın sizi bu
sözlerimle siyasete yöneltmek istediğimi, siyasetle meşgul olmanızı dilediğimi sanmayın.
İslamiyet’in hakikatleri, tüm siyasetlerin üzerindedir. Bütün siyasetler ona hizmetkar
olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslamiyet’i kendine alet etsin.12 ’Bediüzzaman,
"İslami toplumu", "çok çark ve dolapları bulunan büyük bir fabrika" olarak gördüğünü
belirtir. Bir çarkı geri kalsa veya biri diğerine tecavüz etse, ‘makinenin mihakiniyeti’
bozulacaktır. Bu, amaç ve idealde birlik ve ahengi öngörür. Bu yüzden, "İslam Birliği’ne
ihtiyaç şiddetlidir.13 Çünkü, (bunu üzülerek söylediğini belirtir) yabancıların
bir kısmı, nasıl, değerli mal ve vatanımızı bizden aldılar, karşılığında "çürük"
bir fiyat verdiler. Bunun gibi, yüksek ahlakımızı ve toplumsal yaşamımızla ilgili
‘seciye’lerimizden kimisini de aldılar ve "terakki"lerine araç kıldılar14. Ve onun
bedeli olarak bize verdikleri, "sefihane" bir kötü ahlaklarıdır. Peki bizden aldıkları
seciyeler nelerdir? Bunu şöyle örnekler: Bu seçkin ahlak ile bir kimse şöyle der:
"Ben ölsem de milletim sağ olsun. Çünkü milletimin içinde sonsuz bir hayatım var."
İşte bu kelimeyi bizden almışlar ve "terakkiyat"larına sağlam bir ilke yapmışlar.
Bizden çalmışlar. Bu kelime ise, hak dinden ve imanın hakikatinden doğar. O, bizim,
iman ehlinin malıdır. (Metnin ilerleyen bölümünde, bir yerde şöyle der: kimin himmeti
milleti ise, o tek başına bir millettir.) Oysa, onlardan bize geçen fena bir seciye
itibariyle, sadece çıkarını düşünen bir kimse şöyle der: "Ben, susuzluktan ölsem,
yağmur hiçbir zaman yağmasın. Eğer ben mutlu olamazsam, dünya tümüyle bozulsun,
mutsuz olsun." İşte bu kelime, ötedünya inancı olmamasından çıkar, dinsizlikten
doğar. Bize, dışarıdan girmiştir ve zehirlemektedir. Başımızdakilerin dikkatsizlik
ve duyarsızlıklarından, yabancıların zararlı seciyelerini almamızdan, kuvvetli ve
kutsi İslami milliyetimizle15 beraber, herkes kendi çıkarını düşünmekle ve milletin16
menfaatini düşünmemekle, bin kişi, bir kişi sayılır. Kim, sadece kendi çıkarları
için çaba gösterirse, o insan değildir. Çünkü insanın fıtratı, medenidir. Hemcinslerini
düşünmeye mecburdur. Şahsi hayat, toplumsal yaşamla birlikte sürebilir. Sözgelimi,
bir ekmeği yese, kaç ele muhtaç ve ona karşılık, o elleri manen öptüğünü ve giydiği
elbiseyle kaç fabrikayla ilgili olduğunu kıyas edin. Hayvan gibi bir postla yaşayamadığından,
hemcinsleriyle alakadar olduğundan ve onlara manevi bir bedel ödemeye mecbur bulunduğundan,
doğası gereği medenidir. Şahsi menfaatinden başka bir şey düşünmeyen kimse, insanlıktan
çıkar, masum olmayan, cani bir canavara dönüşür. Elinden bir şey gelmezse, geçerli
bir özrü olsa müstesna… Böylece son kelimeye geliriz. Burada, Bediüzzaman, "şer’i
hürriyet" ve "meşveret" kavramlarına vurgu yapar. Sorun, bugüne değin uzantılar
veren ve halen tartışılan, temel bir meseleyi işaret etmektedir. Katılımcı, çoğulcu
ve özgürlükçü bir "demokrasi" anlayışı. Burada anahtar kavram olarak, "meşveret"i
buluruz: Müslümanların İslami-toplumsal yaşamdaki mutluluklarının anahtarı, şer’i
meşverettir. (Gönderme alanı Saadet Çağıdır) "Onların aralarındaki işleri, istişare
iledir" (Şura suresi, 38) ayeti, şurayı, ilke olarak emreder. Asya’nın, geri kalmasının
bir nedeni, bu gerçek şurayı gündeminden çıkarmış olmasıdır. Şöyle der, "Asya kıtasının
ve istikbalinin keşfedicisi ve anahtarı, şuradır. Yani, nasıl, fertler birbiriyle
meşveret eder, toplumlar, kıt’alar dahi o şurayı yapmalıdırlar ki, üç yüz, belki
dört yüz milyon İslam’ın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit baskı ve istibdatların
zincirlerini açacak, şer’i meşveretle, imanın verdiği şefkatten gelen, şer’i hürriyettir.
Ancak bununla, batı medeniyetinin kötülüklerinden kurtulunabilinir." Peki, imandan
gelen şer’i hürriyet hangi ilkeleri öngörür? Bu soruyu şöyle cevaplar: "İman, hürriyeti
gerektirir. Tahakküm ve istibdatla başkasını aşağılamamak ve alçaltmamak, zalimlere
de boyun eğmemek… Allah’a gerçek kul olan, başkasına kul olmaz. Allah’tan başkasını
Rab edinmeyin. Yani Allah’ı tanımayan, her şeye ve herkese, gücü oranında bir Rablık
izafe eder, başına da musallat kılar. Evet, şer’i hürriyet, Allah’ın Rahman ve Rahim
tecellisiyle bir bağışı, bir ihsanıdır ve imanın bir özelliğidir." Metnin devamında,
şuraya niçin bu kadar değer verdiği sorusunu sorar ve şöyle cevaplar: "Gerçek şura,
ihlas ve dayanışmayı sonuç verir. Üç elif, yanyana gelse, yüz on bir olur. İhlas
ve dayanışmayla, üç kişi, üç yüz kişi kadar güçlü olur ve milletine fayda verir."
Hutbe-yi Şamiye’ye esas teşkil eden metin, şu dileklerle son bulur: "Yaşasın sıdk!
Ölsün yeis! Muhabbet devam etsin! Şura kuvvet bulsun! Bütün lanet ve nefret, heva
ve hevese tabi olanlara olsun. Selam ve selamet, Hüdaya tabi olanlar üstüne olsun."

Öz

Hutbe-i Şamiye; Bediüzzaman’ın, ‘Birinci Said’ döneminin önemli
ve tipik eserlerindendir. Eser, çağının sorunlarına ve bunlardan çıkış yollarına
ilişkin etkili ve işlevsel, somut çözüm önerileriyle doludur. Bu çalışmada, İslam
toplumlarının Batılı toplumlara göre ‘geri kalmaları’nı, altı hastalığa bağlayan
ve çözüm önerilerini sunan Hutbe-i Şamiye’deki fikirler incelenecektir.

Anahtar Kelimeler: Gerileme, terakki, maddeten terakki, ümitsizlik,
sıdk, muhabbet, İttihad-ı İslam, hürriyet-i şeriye

Abstract

Hutbe-i Şamiye is one of the important and typical works of Bediüzzaman
in ‘The First Said’ period. The work is full of effective, functional and concrete
solution recommendations for the period’s problems. In this work, opinions in Hutbe-i
Şamiye that connects ‘lag’ of Islamic societies compared to the Western ones to
six illnesses and offers solution recommendations will be analyzed.

Keywords: Lagging, progress, material progress, despair, truth,
law, Islamic unity, Islamic freedom

Dipnotlar

1. Burada esas aldığımız nüsha, Nesil Yayınlarınca basılmış olan
iki ciltlik Külliyat’tır. Bkz. Nursi, Bediüzzaman Said. Risale-i Nur Külliyatı-2,
Nesil Basım-Yayın. İstanbul, 1996. Sh, 1959-1979. Bu not, kendi nitelemesiyle İkinci Said döneminde yapılmıştır. İkinci
Said’e dönüşümünü anlatırken, Birinci Said’in felsefi okumalar yapmış olduğunu,
nazarını toplumsal ve siyasal sorunlarda dağıtmış bulunduğunu, akli ilimlerle aşırı
biçimde ilgilenmenin kalbi hastalıklara yol açacağını, Kur’an’dan başka bir kaynağa
ihtiyaç duyulmaması gerektiğini, dünyaya çağıran davetçilerin çok olmasına karşılık,
ahirete çağıran sebeplerin az olduğunu, sorunun iman zaafından kaynaklandığını,
bu yüzden tüm çabasını iman üzerine yoğunlaştırdığını belirtir. Bu dönüşümde, selefi
olarak gördüğü Abdulkadir Geylani’nin (ks) Fütuhu’l-Gayb’ının hem simgesel hem de
işlevsel bir önemi vardır. Kitabı birkaç kez okur ve orada kesin biçimde, batıni
yaşamına dönmesi ve nefsin ıslahı yolunu izlemesi gerektiğini fark eder. Hatta eserin
kendisinde bir "ameliyat-ı cerrahiye" etkisi yaptığını söyler. Bu yenilenmenin kıvılcımı
Fütuhu’l-Gayb’dır; ama Üstad, sonradan, başucunda Kur’an dışında herhangi bir kitap
bırakmaz.

2. Bu, belirleme, geleneksel sözlükte, ‘lisan-ı hal’ diye ifade
edilen olguya dayanır. Hal dili, kal dilinden daha etkindir. Düşünce-eylem bütünlüğüne,
en olgun düzeyde tasavvufta rastlarız. Orada, ‘nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah
edemez’ kaziyyesi geçerlidir. Bu yüzden, dil susar, hal konuşmaya başlar. Sükut
ve sembol, hikmetin dilidir. Bunu ima eden bir Yunus ilahisinde şu dizelere rastlarız:
‘Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi/Dilsiz kulaksız sözü can gerek anlayası’
Sessizliğin haberi, aslında, hal diliyle verilendir. Bu ise, dinin kamil biçimde
yaşanmasıyla mümkündür. Eğer, biz, diyor Bediüzzaman, dinin gerçeğini, eylemlerimizle
ortaya koyarsak, bu, hiçbir sözün ve düşüncenin sağlayamayacağı biçimde etkili bir
‘tebliğ’ kanalı açar.

3. Hayal kavramını Bediüzzaman, gelenekteki anlamıyla kullanır.
Hayal alemi, gayb ile şehadet arasında bir berzahtır. Hayal, insanda nefsin ve aklın
bir hizmetkarıdır. Bu hususa ilişkin, William Chittick’in, Varolmanın Boyutları’ndaki
(Çeviren: Turan Koç) iki makalesi okunabilir.

4. Akıl kavramını, Bediüzzaman, yine geleneksel sözlükteki anlamıyla,
yani kalbin bir işlevi olarak düşünür ve kullanır. Kalbi akıl anlamında, Ortaçağ
Batı düşüncesinde kullanılan İntellectus kelimesine karşılık gelecek biçimde ele
alır. Bu, kimi araştırmacıların bir zihin karmaşasına yol açacak biçimde, "araçsal
akıl" ya da "ration" anlamında ele alınmıştır. Oysa, Risale’nin tümünde, akıl kavramı,
traditionel anlamıyla, yani kalbin bir fonksiyonu olarak, "akletme" bağlamı içerisinde
mütalaa edilmelidir. Bu göz önüne alınmazsa, Bediüzzaman rasyonalist anlayışa yerleştirilecek
(özellikle Birinci Said dönemi için) bu ise, haksız ve yersiz bir iddia olacaktır.

5. Bu son belirlemeye ilişkin de bir zihin karışıklığından söz etmemiz
gerekiyor. Kimileri, bunu, Hristiyanlığın sahih biçimine yeniden avdet edeceği,
(bunun için yine Bediüzzaman’ın, "Hristiyanlık ya tasaffi veya intifa edecek, din-i
hakiki olan İslam’a inkılab edecektir" imasını da veri olarak alıyorlar) kimileri
ise, Hristiyanlık’la İslam arasında bir tür ‘uzlaşma’ veya "kaynaşma" olacağı şeklinde
yorumluyorlar. Bu iki iddiayı da tümüyle reddeden bir başka yaklaşım sahipleri ise,
bugünkü Hristiyanların (Musevilerin vs) "ehl-i kitap" olarak nitelenemeyeceğini,
dolayısıyla "kafir" olduklarını, küfürlerinden vazgeçerek, İslamlaşmaları gerektiğini
söylüyorlar.

6. Sadece zamanın dairevi niteliği değil, aynı zamanda kozmik özellikleri
de Risale’de kendisine ifade imkanı sıkça bulur. Bu anlamda Bediüzzaman’la Rene
Guenon arasında yakınlıklar görürüz. Kozmik devirler meselesinde neredeyse tümüyle
uyumludurlar.

7. el-Hürriye(t) kelimesi modern Arapça’da ortaya çıkmıştır. Bu
dönemsel kavramları kullanırken Bediüzzaman, amacını ayrıntılı biçimde vurgulamak
üzere, "hürriyet-i şer’iyye" terkibini kullanır. Şeriatın zemin olduğu bir hürriyet
düşüncesi, kastettiği budur. Bunu farklı risalelerde de açıkça tanımlar. "İnsanlar
hür oldular ama yine de abdullahtırlar", "Allah’a hakiki abd olana her şey musahhardır",
"hürriyet-i mutlaka vahşet-i mutlakadır" bu türden belirlemelere çok rastlarız Eski
Said dönemi eserlerinde. Hürriyeti, şeriatın sınırlarını belirlediği bir özgürlük
alanı olarak algılar. "Hakiki imanı elde eden adam, kainata meydan okuyabilir" tesbitinde
de buna ima buluruz. Hutbe-yi Şamiye’nin "Reddü’l-Evham" başlıklı bölümünde, buna
ayrıntılı biçimde değinir. "Nebevi sünneti amaç edinen İslam Birliği düşüncesi,
hürriyeti tehdit ediyor ve medeniyetin gereklerine de aykırıdır" iddiasını cevaplarken
şöyle der: "Asıl, mü’min, hakkıyla hürdür. Alemin Yaratıcısı’na abd ve hizmetkar
olan, insanlara tezellüle tenezzül etmemek gerektir. Demek ne kadar imana kuvvet
verilse, hürriyet de o kadar kuvvet bulur. Ama, mutlak hürriyet ise, mutlak vahşettir,
belki hayvanlıktır. Hürriyetin sınırlanması ise, insaniyet nokta-yı nazarından zaruridir.
Bazı sefih ve laubaliler hür yaşamak istemediklerinden, nefs-i emmarenin rezilane
esareti altına girmek istiyorlar. Şeriat dairesinin dışında olan hürriyet, ya istibdat veya canavarcasına
hayvanlık ve vahşettir. Böyle laubaliler ve dinsizler iyi bilsinler ki, dinsizlikle
ve sefahetle, vicdan sahibi hiçbir ecnebiye kendilerini sevdiremezler ve benzetemezler.
"Bu belirlemesini, "ihtar-ı mahsus"ta özellikle ‘gazeteci’leri söz konusu ederek
örneklendirir: "Gazeteci denilen huteba-yı umumi (genele seslenenler), iki bozuk
ve yanlış kıyasla milleti bataklığa düşürmüştür. Birincisi, vilayetleri (taşra kentlerini)
İstanbul’a kıyas ederek… Halbuki, elifbayı okumayan çocuklara felsefe dersi verilse
sathi olur. İkincisi, İstanbul’u, Avrupa’ya kıyas etmişler. Halbuki, bir erkek,
kadının kametinden istihsan ettiği elbiseyi giyinse maskara ve rezil olur."

8. İla-yı kelimetullah’ın, o dönemde, bir toplumsal amaç ve bir
tür "devlet politikası" olduğu göz önüne alınmalı. Bediüzzaman sonraki dönemlerinde,
bu söz grubunu kullanmaz, cihad kavramını da tümüyle, "nefsle mücahade" anlamında
kullanır. (Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz, hadisine uygun biçimde)

9. "Kur’an’ın elmas kılıncı" veya "Zülfikar" olarak da kullanır
sonradan bu ifadeyi. Hz. Ali’yle (ra) manevi bağlarının güçlü olmasının da bunda
etkisi vardır. Bir yerde, Risale-i Nur’un kimi meselelerini Hz. Ali’den (ra) manevi
olarak ders aldığını belirtir.

10. İktidar ve nüfuz sahiplerine karşı daima mesafeli ve eleştirel
olmayı, muhalif durmayı ilke edinmiş olan Bediüzzaman, bu ifadesinde despot yöneticilere
karşı riyakar biçimde dalkavukluk yapmayı, "alçakça bir yalancılık" olarak niteliyor.
Sultan II. Abdulhamid’i, kimi yazılarında şiddetle eleştiren Bediüzzaman, sonraki
dönemlerde tanık olduğu baskıcı yönetimi de aynı şekilde tenkid etmiş ve Abdulhamid’e
karşı yaptığı eleştiriyi kastederek, "Eski Said, istikbalde gelecek şedit istibdadı
yanlış hissederek, o Sultan-ı Mazlum’a tenkit oklarını göndermiş" biçiminde bir
tashihte bulunmuştur.

11. Bediüzzaman’ın, "ittihad-ı İslam" düşüncesine, bu dönemde çok
önem atfettiğini, dönemindeki bu idealin ateşli bir savunucusu olduğunu görüyoruz.
Bu toplumsal idealin gerçekleşmesinde Arap-İslam toplumlarının önemli bir işlevi
olacağını da düşünerek, hutbesinde, onları yüreklendirmek ve gayrete yönelmek için
çok çaba harcıyor.

12. Bu düşüncesini Bediüzzaman, tüm yaşamı boyunca titizlikle korumuş
ve savunmuştur. O’nun siyasi çabalar içine girdiği Eski Said döneminde olsun, sonraki
ömründe olsun, özenle korumaya çalıştığı ilke, Kur’an’ın hakikatlerinin, herşeyin
üzerinde olduğu fikridir. Çabalarına ve eserlerine ilişkin açılan yüzlerce davada,
"gizli cemiyet kurmak", "dini siyasete alet etmek" iddiaları yer almasına rağmen,
O, hiçbir biçimde, dini çabalarını, herhangi bir siyasal harekete bağımlı veya yakın
bulmamış, ve ısrarla, "şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım" ilkesini benimsemiş,
bu türden iddiaları şiddetle reddetmiştir. Siyaset yapan Müslümanların, kimi İslami
talepleri merkeze taşıma gayretleri karşısında bu türden suçlamalara maruz kalmaları,
dinin siyasi alanla ilişkisinin ne denli tartışmalı ve netameli olduğunu da göstermiş
ve zaman Üstad’ı doğrulamıştır. Üstad, sadece siyasi çıkar ve çabaların dini çabalarla
karıştırılmaması gerektiğini iddia etmemiş, hakikatin inhisar altına alınamayacağını,
dini hizmetlerin ücret karşılığında ifa edilmesinin doğru olmayacağını da belirterek,
"dini hakikatler, resmi bir surette ders verilemez" diyerek kimi "dini kurum"lara
da eleştirel baktığını ortaya koymuştur.

13. Sonraki yıllarda Bediüzzaman’ın bu düşüncesinden epeyi uzaklaştığı
söylenebilir. İslam Birliği idealini, o dönemin içerdiği siyasal ve toplumsal şartlar
açısından zorunlu bulmuştur ancak, aşırı biçimde dünyevileşmenin başladığı yıllarda,
tüm çabasını iman çevresinde yoğunlaştırmıştır. Siyasal ve toplumsal örgütlenmelerle
ve çabalarla, iman ve ahlak zaafının aşılamayacağını, erdemli bir toplum oluşamayacağını
görmüştür. Böylece, daha özgür ve özerk bir alanda, Müslüman bireylerin uç vermesi;
yeniden insanın irfani gelenekle, kutsal olanla buluşması için çalışmıştır.

14. Batılı ülkelerin "terakki"sinin kaynağının "biz"im bir zamanlar
sahip olduğumuz "seciye"ler olduğu düşüncesi, o dönem elitlerinin çoğunun paylaştığı
bir fikirdir. Bu kanaat, günümüze değin gelmiştir. Akif bunu, Berlin Hatıralarında
şöyle dile getirir: "İşleri var dinimiz gibi, dinleri var işimiz gibi." Bediüzzaman’ın
"terakki" kavramından tam olarak ne anladığını belirlemek kolay görünse de, burada
bir nüansı atlamamak gerektiğini sanıyorum. O da şudur: Sanıyorum Üstad, Endülüs,
Selçuk ve Osmanlı tecrübelerinin (eleştirileri olmakla birlikte) hasıl ettiği "medeniyet"
birikiminden hareketle bir "gelişme" kavramı ortaya koyuyor. Yoksa, evrimci gelişme
düşüncesini ve teknolojik uygarlığın önümüze getirdiği "terakki" fikrini benimsemiyor.

15. Milliyet kavramını Bediüzzaman, "İslam"la birlikte kullanıyor.
Burada dini milliyetçiliği çağrıştıran bir yaklaşım görülmekle birlikte, sonraki
yıllarda bu düşünceden uzaklaştığı söylenebilir.

16. "Millet" kavramının "ulus" anlamında kullanılmadığı, "millet-i
İbrahim" bağlamındaki mânâsıyla ele alındığı belirtilmelidir.