Adalet Olmadan Hürriyet Olur mu?

Is Liberty Possible without Justice?

Levent MAZILIGÜNEY, Dr., Avukat

 

Ülkemizde adalet ve hürriyetin durumunu araştırmalara, verilere dayalı olarak inceleyelim ve değerlendirelim.

Konda araştırma şirketi tarafından Ekim 2022 tarihinde yayımlanan “Gençlerin İnsan Hakları Algısı: Kamuoyu Araştırması” isimli araştırma neticesinde ulaşılan sonuca göre 2021 yılının Eylül ayında “Genel olarak Türkiye’de demokrasinin işleyişinden ne kadar memnunsunuz?” sorusuna gençlerin %90’ı 5 puan ve altını vererek Türkiye’de demokrasinin işleyişinden memnun olmadığını belirtmiştir. İlgili araştırmada Gençlerin yarıya yakınının bu soruya 10 üzerinden 1 puan verdiği görülmüştür.

Aynı araştırmada “Siz hiç hak ihlâli yaşadınız mı?” sorusunu ise gençlerin %54,7’si “evet,” %45,3’ü “hayır” şeklinde cevaplandırmış. Bu durumda Türkiye’de her 100 gençten 55’inin hak ihlâline uğradığını düşündüğü anlaşılmaktadır.

Yine yapılan araştırmada gençlere parti tercihlerinde partilerin hangi 2 alandaki politikalarının daha etkili olduğu sorulduğunda ise; %60,1’i adalet ve hukuk, %39,2’si ekonomi, %20,4’ü ise insan hakları olduğunu belirtmiştir. Gençlerin siyasî tercihlerinde yüksek oranda belirleyici politika konusunun “adalet ve hukuk” olması umut vericidir ve gençlerin en çok eksikliğini hissettiği olguya da işaret etmektedir.

World Justice Project tarafından her yıl yayımlanan Hukukun Üstünlüğü Endeksine göre 2022 yılında ülkemiz 140 ülke arasında 116. sıradadır ve 100 üzerinden 42 puan almıştır. Yine Hukukun Üstünlüğü Endeksine göre Türkiye; hükümet yetkilerinin kısıtlanması alt başlığında 28 puanla 135. sırada, örneğin Çin’den daha aşağıda. Temel haklar alanında ise 30 puanla 134. sırada yer alıyor. Tarihimizdeki en iyi puanları 2012 yılında almıştık, ortalama 55 idi. Hukukun üstünlüğü açısından sınıfı güçlükle geçebilen bir ülke idik, artık sınıfta kalıyoruz.

Ülkemiz basın özgürlüğü endeksinde 180 ülke arasında 149. sırada, yolsuzluk algı endeksinde ise 101. sırada yer alıyor.

1960’lı yıllarda ABD’li iktisatçı Arthur Okun tarafından geliştirilen Sefalet Endeksi, enflasyon ile işsizlik oranının toplamını ifade etmektedir. 2020 yılında Steve Hanke’nin geliştirdiği Hanke Sefalet Endeksi (CATO) sonuçlarına göre sefalet endeksinde Türkiye 21. sırada Arjantin ise 7. sırada yer alıyordu ancak OECD (Organisation for Economic Co-operation and Development) ve ülkelerin istatistik ofislerinden alınan verilere göre Türkiye, 2022 Ocak ayında sefalet endeksinde Arjantin’i geride bırakmış durumda.

Freedom House, her yıl yayınladığı Dünyada Özgürlük Raporu ile 210 ülke ve bölgede insanların siyasi haklara ve sivil özgürlüklere erişimini değerlendirmektedir. 2023 yılında yayımlanan rapora göre Türkiye’nin özgürlük puanı 50 üzerinden 16, siyasi haklar puanı da yine 50 üzerinden 16’dır ve toplamda 100 üzerinden 32 toplam puanla özgür olmayan ülkeler arasında olduğu sonucuna varılmıştır. Özetle ülkemiz hukuk alanında sınıfta kalırken vatandaşları hürriyetinden de olmuştur.

Türkiye’nin özgürlük skorunu destekler nitelikte, 2019 yılında Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu tarafından yayımlanan faaliyet raporuna (https://ohalkomisyonu.tccb.gov.tr/docs/OHAL_FaaliyetRaporu_2019.pdf) göre, Türkiye’de kapatılan veya TMSF’ye devredilen kurumların sayısının toplamda 5728 olduğu, bunların 1598’ini derneklerin oluşturduğu açıklanmıştır. Kapatılan veya TMSF’ye devredilen kurum listesi aşağıda sunulmuştur.

Değindiğimiz istatistik verilerinde Türkiye’de adalete ve hukuka baktığımızda özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL ve devamındaki hukuksuzlukların, ilgili sonuçlara ulaşılmasına sebep olduğu değerlendirilmektedir.

Darbe girişiminden hemen sonra, 27 Temmuz 2016’da Genelkurmay Başkanlığı resmî internet sitesinden bir basın açıklaması yapmış ve darbe girişimine katıldığı değerlendirilen asker sayılarını açıklamıştı. Genelkurmaya göre darbe girişimine 8.651 askeri personel katılmıştı ve bunların 1.676’sını erbaş ve erler, 1.214’ünü ise askerî öğrenciler oluşturuyordu. Ancak hem askerî öğrencilerin, hem de er veya erbaşların askerî hiyerarşideki yerleri göz önüne alındığında darbe girişiminde aktif rol aldıklarına dair sunulan delillerin ciddi tartışmalara konu olduğunu biliyoruz. Geriye kalan uzman erbaş, astsubay, subay ve general rütbelerindeki toplam asker sayısı 5.761 oluyor. Askerlerin çoğunluğunun zaten birliklerinde mesaide olan, nöbette olan, terör saldırısı şüphesiyle çağrılanlardan oluştuğunu yargılamalar gösterdi. Başlangıçta 5.761 askerin soruşturmaya tabi tutulması ama sonrasında hızla, hukuken de gerekli olduğu şekilde bilerek ve isteyerek darbe girişiminde yer alanların belirlenmesi mümkün idi. Ancak darbe girişimi “Allah’ın lütfu” olarak görüldü.

Adalet Bakanlığının istatistiklerine göre 2016 yılından sonra TCK’nın 314. Maddesi kapsamında silâhlı örgüt yöneticiliği ve üyeliği suçlarından başlatılan soruşturma sayısı 2021 yılı sonuna kadar toplam 1.768.530’u buldu. Bu sayıya yardım ve darbe suçlamasıyla adli işlem görenler ve 2022 yılı dahil değil. Ancak Adalet Bakanlığı yetkililerinin beyanlarına göre “FETÖ/PDY” suçlamasıyla 2022 yılı sonuna kadar adlî işlem yapılan kişi sayısı 2,2 milyon sayısını bulmuştu.

Peki bu nasıl oldu? Nasıl oldu da tüm dünyada kabul edilen yaklaşık 150 terör örgütünün azami istihbarî sayımlara göre dahi üye sayısı 750 bin ve bilinen üye sayısı ise 300 bin mertebelerinde iken, ülkemizde dünya toplamının kat ve kat fazlası yurttaş terör örgütü üyeliği gibi ağır suçlamayla adlî işlem görüp sonrasında hepimizin bildiği gibi sivil ölüme mahkûm edildi? Cevabını Polis Akademisinde yapılan bir çalıştay ve sonucunda yayınlanan rapordan görmek mümkün.

Ekim 2017 tarihli Polis Akademisi raporu “Yeni Nesil Terör FETÖ’nün Analizi” başlığı ile açıkça “Hukukî mücadelenin sağlıklı yürütülmesi için Bylock kullanımı, Bankasya’ya sistematik para yatırma, Sendika üyelikleri ve KPSS’den alınan puanların farklı verilerle test edilmesi gibi araçlar geliştirilmiştir.” “FETÖ ile mücadele idare hukuku yönünden bakıldığında eğer şüphe varsa bu durumdan devlet istifade etmelidir. En ufak bir şüphenin olması durumunda kişi, devlette çalıştırılmamalıdır.” ifadelerine yer veriyor. Ceza yargılamasının temel ilkeleri görmezden gelinerek, en önemlisi hukuk devletinin olmazsa olmazı kabul edilen kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesine aykırı olacak şekilde kriterler icat ediliyor ve geçmişe yürütülüyor. Şüphe varsa sanık değil, devlet faydalanmalı derken, devletin yurttaşını mağdur etmekten sağladığı fayda ne olabilir sorusu akla geliyor.

Hukukî güvenlik ve belirlilik ilkesi gereği trafik ışığı yeşil ise geçilir, kırmızı ise durulur. Yeşil ışıkta geçtikten yıllar sonra, yeşil görünümlü kırmızı ışıktı ve bilinmesi gerekiyordu denilemez. Hukukî güvenlik olmadığı sürece kimsenin güvende olduğundan söz edilemez. Okula, sendikaya, derneğe, bankaya yeşil ışık yakan, devletin mührünü basıp tabelasını asanlar sorumlu olmamış, devletin mührüne güvenenler, yeşil ışıkta geçenler yıllar sonra yeşil görünümlü kırmızı ışıktı denilerek adli işlem görmüşlerdir.

Türkiye’de TCK 314’ten yürütülen yargılamalarda şu anda suç ve cezada kanunilik, ceza sorumluluğunun şahsiliği, masumiyet karinesi, şüpheden sanık yararlanır ilkeleri uygulanmamaktadır. Ceza yargılamasında %100 kesinlikte olmayan delil “0” (sıfır) hükmündedir. Kaç tane sıfır toplanırsa toplansın 1 (bir) etmez! Süregelen yargılamalarda sıfırlar toplanarak ceza verilmektedir.

Üçüncü Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Raporuna göre OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonuna yapılan başvuruların reddedilme gerekçelerine ilişkin yaklaşık 3500 dosya üzerinden yapılan araştırmada, %63,7’lik oranla en çok Bankasya’ya para yatırma hususunun ret gerekçesi yapıldığı görülmektedir. Ardından ise %48,9 oranla zamanında yasal olarak faaliyetlerine devam eden sendikalara üyelik, %36,8 ile gazete/dergi aboneliği, %29,3 ile ne demekse “kurum kanaati,” %24,9 ile adlî soruşturma veya kovuşturmasının devam ediyor olması, %24,1 ile çocuğunu KHK ile kapatılan okullara göndermek, %23,0 ile ByLock kullanım iddiası, %19,9 ile yasal derneklerin üyesi/yöneticisi olmak, vd. yer alıyor.  Söz konusu gerekçelerin hepsine bakıldığında, gerçekleştirildiği tarih itibariyle hukuka aykırı olduğu kabul edilemeyecek hususlara ve kurum kanaati gibi kim tarafından nasıl bir değerlendirmeye tabi tutularak ulaşıldığı belirsiz muğlak bir kavrama yer verildiği görülmektedir. Bu gerekçelere dayanılarak zamanında yasal olan faaliyetlerin, yıllar sonra kamu görevinden çıkarmaya gerekçe gösterilmesinin yeşil görünümlü kırmızı ışık mantığı olduğu açıktır. Hukuk devletinde yeşil görünümlü kırmızı ışık da legal görünümlü illegal yapı da olmaz.

Peki yeşil görünümlü kırmızı ışık yargılamaları nedeniyle kimler mağdur oldu?

Üçüncü Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Raporuna göre OHAL/KHK mağdurlarının %93.6’sını muhafazakâr seçmenler oluşturuyor. Yaş ortalamasının ise 40.7 olduğu biliniyor. Bu kişilerin %87.3’ü evli ve ortalama 2 çocuklular. Ayrıca %99.1’i yüksekokul/fakülte/yüksek lisans/doktora mezunu. Daha detay olarak ise %22.1’i yüksek lisans, %8.5’i doktora yani toplamda %30.6’sı lisansüstü eğitim düzeyine sahip. TÜİK’e göre Türkiye’de, toplam nüfus içerisindeki Yüksekokul / Fakülte / Yüksek Lisans ve Doktora mezunları toplamının genel nüfusa oranının %17 olduğu düşünüldüğünde Türkiye’nin eğitimli ve nitelikli kesiminin OHAL/KHK mağduru oldukları, hukuka aykırı isnatlarla yürütülen yargılamalara maruz kaldıkları anlaşılıyor. Ayrıca yeşil görünümlü kırmızı ışık yargılamalarına maruz kalan şahısların % 98,2’sini 15 Temmuz öncesi hiçbir adlî/idarî soruşturma geçirmemiş kişiler oluşturuyor.

Türkiye’de sadece Olağanüstü Hal Döneminde 7.508 akademisyen devlet üniversitelerinden, 3.041 akademisyen vakıf üniversitelerinden olmak üzere toplamda 10.549 akademisyen ihraç edilmiş durumda. Bu sayının 2022 yılı Temmuz ayı sonunda yaklaşık 15.000’i bulduğu tahmin ediliyor. Akademisyen ihraçlarının kaçınılmaz sonucu olarak Times Higher Education verilerine göre 2015 yılında ilk 400’de 6 üniversite varken 2022 yılına gelindiğinde 401-500 aralığında tek bir üniversitemiz kalmış. 85. sıradaki ODTÜ 601-800 aralığına, 139. sıradaki Boğaziçi 801-1000 aralığına gerilemiş. Kaybeden genç neslimiz olmuş.

OHAL/KHK mağdurlarının hangi türden sıkıntılar yaşadıklarına ilişkin yapılan çalışmalarda ise Üçüncü Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri raporuna göre; en çok %97,9’luk oranla ekonomik sıkıntılar yaşadıkları görülmektedir. Arkasından ise %88,6 ile psikolojik sıkıntılar, %83,7 ile itibarsızlık/toplumdan dışlanma, %83,1 ile sosyal çevrelerinin dağılması, %80,4 ile işsizlik gibi sorunlar takip ediyor.

OHAL’de yaşadıklarının mağdurların psikolojileri üzerinde etkisine bakıldığında ise 2020 yılında, 2019 yılına göre %17’lik artışla %62,7’sinin tıbbî/psikolojik destek ihtiyacı olduğuna, bu şahısların eşlerinin de %66,5’inin tıbbi/psikolojik desteğe ihtiyacı bulunduğuna şahit oluyoruz. Ayrıca yine mağdurların çocuklarının 2020 yılında %71.8’inin tıbbi/psikolojik destek ihtiyacı bulunduğu, bu oranın 2019 yılında %26,3 olduğu yani bir sene içerisinde tıbbi/psikolojik destek ihtiyacı olan mağdur çocuklarının sayısının %45,5 arttığı görülüyor. Bu ihtiyaçların 2023 yılı itibariyle %100’ler mertebesinde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bununla birlikte %97,4’ü adalete olan inancını kaybettiğini, %94,4’ü ülkede insanlığın/vicdanın bittiğini hissettiğini, %93,4’ü devlete olan güvenini kaybettiğini, %90’ı insanlara olan güvenini kaybettiğini belirtiyor.

Ayrıca OHAL/KHK mağdurlarının %91,2’sinin yabancı bir ülkeye gitmek ve orada yaşamak istediği, %26,9’unun herhangi bir etnik aidiyet hissetmediği, %10,3’ünün dine bağlılığını kaybettiğini hissettiği, %50’sinin yurt içinde taşınmak zorunda kaldığı biliniyor.

TÜİK verilerine göre Türkiye’de kaba intihar hızı %0,004. Ancak bu oran, OHAL/KHK mağdurlarında %1. Bu oranın en toleranslı hesaplamalara göre aileler de dahil edildiğinde ortalamanın 30-35 kat üzerinde olduğu görülüyor. Kaba ölüm hızı %0,55 iken OHAL/KHK mağdur ve yakınlarında 2 katı, boşanma oranı %0,7 iken OHAL/KHK mağdurlarında %3,2.

Avrupa Birliği Sınır Polisi Frontex verilerine göre illegal yollara Türkiye dışına çıkıp Avrupa ülkelerine sığınan Türk vatandaşlarının yıllık karşılaştırmalı oranları 2013 yılı 100 birim kabul edildiğinde 2019 yılı itibariyle 2486’ya çıkmış durumda. Frontex verilerine göre ülke dışına çıkan vatandaş sayısı yüzbini çoktan geçti. Fakat ülke dışında yaşama isteğinin sadece KHK’lılar için geçerli olmadığı toplumun genelinin isteği olduğu SODEV’in araştırma sonuçlarından anlaşılıyor. SODEV araştırmasına göre toplumun %62,5’i imkânı olsa yurt dışına yerleşip orada yaşamak istiyor.

OHAL/KHK mağdurlarının OHAL öncesi ve sonrasında siyasi parti tercihleri de oldukça değişmiş durumda. Yapılan araştırmalara göre; OHAL öncesinde en az bir defa AKP’ye oy verenlerin oranı %76,1 iken OHAL sonrasında bu oran 0’a düşerek en büyük fark AKP seçmeni açısından meydana gelmiştir. Benzer şekilde %35,4’ü en az bir defa MHP’ye oy verirken bu oran %0,2’ye gerilemiş. Bu seçmen kendisine yeni bir siyasî parti arayışında ve sol partilere de oy verebileceğini söylüyor. CHP açısından OHAL öncesinde mağdurlardan en az bir defa oy verenlerin oranı %5,3 iken OHAL sonrasında oy verebileceğini söyleyen oran %76,4’e yükselmiş. Ülkemiz siyasî tarihinde bu ölçüde sağdan sola kayma daha önce hiç olmamıştı.

20 Temmuz 2016 sonrası OHAL dönemi ile 12 Eylül 1980 Askeri Darbe dönemi kıyaslandığında; 12 Eylül sonrası süreçte tüm kamu kurumlarından doğrudan ihraç edilen toplam personel sayısı 30.000 iken 20 Temmuz 2016 sonrasında OHAL döneminde bu sayının 300.000 olduğu görülüyor. Ayrıca 15 Temmuz sonrası OHAL sürecinde yaşanan tasfiye ve hak ihlalleri 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ile kıyaslandığında; Adalet kurumlarında yapılan hukuksuz tasfiyelerin büyüklüğünün 12 Eylül döneminin 106 katı, üniversitelerin akademik kadrolarında yapılan tasfiyelerin büyüklüğünün 12 Eylül döneminin 50 katı, askeri kurumlarda yapılan tasfiyelerin büyüklüğünün ise 12 Eylül döneminin 40 katı olduğu görülüyor.

İnsan Hakları Konseyi Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubunun 25 Eylül 2020 tarihli kararında (A/HRC/WGAD/2020/47) şu ifadeler yer alıyor: “Son üç yıl içinde, Çalışma Grubu, Türkiye’de yapılan keyfi tutuklamalarla ilgili olarak önüne gelen dava sayısında önemli bir artış olduğunu kaydetmiştir. Çalışma Grubu, tüm bu davaların oluşturduğu model hakkında ciddi endişelerini dile getirmekte ve belirli şartlar altında, yaygın veya sistematik hapis veya uluslararası hukuk kurallarına aykırı diğer ciddi özgürlükten yoksun bırakma hallerinin insanlığa karşı suç teşkil edebileceğini ifade etmektedir.” BM olan biteni insanlığa karşı suç olarak tanımlamaya hazırlanıyor.

Adaletsizlik elbette tek bir kesim için değil. Örneğin, Şenyaşar ailesinin dramını hepimiz biliyoruz. Adalet haykırışındaki Emine Şenyaşar’a bırakın adalet sağlanmasını hakkında iki ayrı soruşturma açılıyor. 17 Ekim 2022 tarihinde Avrupa merkezli 4 ayrı yargı örgütü ülkemizle ilgili ortak bir açıklama yaptı. 2 sayfalık açıklamanın en çarpıcı cümleleri şunlar: “Yargıçlar görevden alınabilir, tutuklanabilir ve yürütmenin güdümünde var olma eşiğine getirilebilirken, herhangi bir vatandaş davasının bağımsız ve tarafsız bir yargıç tarafından görülmesini nasıl bekleyebilir?” Evet maalesef tüm bu süreç hükümetin bir dediğini iki etmeyecek nitelikte olmayan yargıçların tasfiyesi ile başladı. Bazıları kürsüdeyken tutuklanan yargıçlardan sonra kalan yargıçların da bağımsız ve tarafsız olmaları beklenemezdi.

Özetle, yargı ve kolluk teşkilatları neredeyse tüm enerjilerini gerçek suç olmayan ve iktidara göre değişen siyasi suçları bastırmak, cezalandırmak için harcıyor. Böyle olunca da gerçek suçlarda bir patlama yaşanması kaçınılmaz hale geliyor.

Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan 2021 yılı Adalet İstatistiklerine göre 2021 yılında toplamda 14.345.936 şahıs hakkında Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından soruşturma yürütülmüş durumda. Sayıyı düşünebiliyor muyuz? Cinayet, uyuşturucu, cinsel suçlar gibi başlıklardaki artışlar ürkütücü boyutlarda. Yargı ve kolluk teşkilatlarının asıl enerjilerini harcamaları gereken suç türleri kendi haline bırakılınca toplumun genel anlamda güvenliği kalmamış durumda.

Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin 2022 yılında yayınladığı Yolsuzluk Algı Endeksine göre 2022 yılında Türkiye, 1995 yılında bu yana hiç olmadığı şekilde, 36 puanla 180 ülke arasından 101. sırada yer alıyor. Yolsuzluk da netice itibariyle toplumun refahını olumsuz etkileyen bir suç türüdür. Aynı verilere göre 2022 yılında G20 ülkeleri arasında 54 puanla 19 ülke arasından 14. sırada yer alan Türkiye, OECD ülkeleri arasında 66 puanla 38 ülke arasından 37. sırada. Avrupa Birliği ülkelerinin Yolsuzluk Algı Endeksi puanı ise ortalama 64.

Birleşmiş Miller 2022 Dünya Mutluluk Raporuna göre Türkiye, 149 ülke arasında 2015 yılından beri 36 basamak gerileyerek 112. sırada yer almış durumda. Adalet ve hürriyetle ilgili veriler bu haldeyken toplumun mutlu olması beklenemezdi.

Yargı ve kolluk teşkilatları asli işlerini yapmayınca bir başka büyük problemle daha karşılaştık: Cezaevleri ve mahpus sayıları. Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan 2023 yılı Performans Programına göre Türkiye’deki cezaevi sayısı 399, kapasite toplamı 289.974, kalan kişi sayısı ise 348.265. Verilerden anlaşıldığı üzere kapasitenin üzerinde yaklaşık 60.000 kişi daha cezaevinde kalıyor. Cezaevi nüfus yoğunluğu yüz bin kişi için 360 ile Avrupa ve OECD ülkelerinin en yüksek seviyesinde, Rusya’yı da geride bırakmışız. Açık cezaevine ayrılanlarla ilgili olarak ise COVİD 19 izninden Temmuz 2023 tarihine kadar 640.000 kişinin yararlanacağı öngörüldü. Pandemi izni olmasa ne olacaktı? Yürüyen dosyalardan gerçek suçlular için yer var mı?

Cezaevinde kalan kişi sayısının Cumhuriyet tarihinin en yüksek rakamını gördüğü ve cezaevlerinde kalan kişilerin 28.198’inin yükseköğretim ve üzeri eğitim seviyesine sahip olduğu biliniyor.

İnsan Hakları Derneğinin Haziran 2022 tarihli Hapishane Raporuna göre cezaevlerinde işkence ve kötü muamele, sağlık hizmetinden faydalandırmama (2022’de 76 ölüm), zorunlu sevk (yakınlarının ziyarete gelememesi), dilekçe hakkının engellenmesi, disiplin soruşturmaları ile infaz süresinin uzatılması, mahkeme kararına aykırı hücre uygulaması gibi hak ihlallerinin yaşandığı tespit edilmiş. Ayrıca rapora göre siyasî mahkumlara; Cezaevi Kurulu kararıyla denetimli serbestlik ve şartlı salıvermeden faydalandırmama (disiplin cezası olmadan), telefon hakkı kısıtlaması, sosyal faaliyetlerden faydalandırmama, ziyaretçi sınırlaması, yakının hastalığı durumunda infaz ertelemeden faydalandırmama şeklindeki ihlallerin de ayrıca yaşatıldığı tespit edilmiş.

Görüldüğü gibi cezaevleri zaten kapasitesinin çok üzerinde, gerçek suçluları değil, siyasî suçluları cezalandırma amaçlı kullanılan, çok sayıda hak ihlalinin yaşandığı kurumlar haline gelmiş. Pandemi izinleri bitiminde ve Adalet Bakanlığı istatistiklerine yansıyan gerçek suçlardan şüpheliler sebebiyle gelen çığı ise sistemin kaldırması mümkün değil. Daha fazla cezaevi yapmak hiçbir şekilde çözüm değil. Bir ceza hukukçusu olarak af kelimesinden nefret ediyorum. Ancak sistem “genel af” dışında çözüm bırakmayacak noktaya gelmiş görünüyor. Tabiî genel aftan sonra yargı ve kolluk aslî işlerini yapmalı, gerçek suçlarla hukuk içinde sıkı mücadele edilmeli.

Konuşmamı George Orwell’in 1984 romanından bir alıntıyla bitirmek istiyorum. “Hiçbir şey hukuksuz değildi. Çünkü, artık hukuk yoktu.” Verilerle de ortaya konduğu gibi adalet olmadan hürriyet mümkün değil. Herkes için her koşulda adalet ve hürriyetin sağlanması amacıyla elbirliğiyle çalışmalıyız. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.

SORU: Muhalefet partilerinin bu meselelere yeterince net yaklaşmamasının sebebi ne olabilir?

CEVAP: Millet İttifakının partileri bu ittifakı kurmadan önce de adalet talep ediyorlardı. İttifakı kurduktan sonra da adalet talebini sürdürüyorlar. Ancak bu konularda tutuklar. Bu da iktidarın belirlediği temel çerçevenin dışına çıkamamaktan kaynaklanıyor. İktidar bilhassa MHP’nin de etkisiyle devletçi bir yaklaşımı benimsemiş durumda ve muhalefete de bunu dayatıyor. Millet İttifakı da bunun dışına çıkmakta zorlanıyor. Birebir görüştüğümüzde hepsi makul şeyler söylüyor, ama sıra basına konuşmaya geldiğinde iktidarın da etkisi altında kalarak kendi sınırlarını daraltıyorlar.

Bir de KHK’lıların hakları konusunda Birleşmiş Milletlerin kararları da dahil olmak üzere İnsan Hakları Mahkemesinin kararları ve benzeri konularda yeterince bilgi sahibi olmadıkları anlaşılıyor.

Uluslararası mahkemelerin kararlarında Türkiye devletinin yaptığı hukuksuzlukların bir soykırım olarak nitelendirilmesi ihtimali var. Bunu herkesin görmesi, ciddiye alması ve üzerine düşünmesi lâzım.

Esasen adalet mekanizması açısından bakıldığında bu davalarda artık hesaplaşmaya değil helalleşmeye ihtiyaç var. Yanlış anlaşılmasın, ben “kimse ceza almasın, suçlular da cezasız kalsın” demek istemiyorum. Elbette somut suç işlemiş olanlara cezası verilsin ve verilecek ama genellemelerle yapılan yargılamalar ciddi hukuksuzluklara sebep oluyor.

İktidar adayı muhalefet partilerinin yöneticilerine ve hukukçularına her görüşmemizde hep şunu söyledik: “Yarın iktidar olmaya talipsiniz, inşallah iktidar olacaksınız, iktidar olduğunuzda bu meseleyi nasıl yöneteceksiniz, bu yükün altından nasıl kalkacaksınız, bunu şimdiden deklare edin ki iktidar olduğunuzda işiniz kolaylaşsın.”

Gerçekten şimdi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin önünde bekleyen ya da bundan sonra gidecek olan toplam dosya sayısı yaklaşık 250.000. Bunların büyük bir çoğunluğunda tazminat çıkacak. Bu tazminatların Türkiye Cumhuriyeti devletine yükleyeceği ekonomik yük çok büyük. Bunun hazırlığının şimdiden düşünülmesi ve konuşulması lazım. Elbette mağdurlarla nasıl helalleşilecek, mağdurlar ve yakınları, özellikle çocuklar nasıl rehabilite edilecekler, devlete, adalete güven nasıl tesis edilecek, hepsi üzerinde çalışılması gerekiyor.

SORU: Konuşmanızda kullandığınız endekslerin uluslararası geçerliliği ve değeri konusunda da bazı bilgiler verebilirseniz memnun oluruz.

CEVAP: Hukukunun Üstünlüğü Endeksini hazırlamış olan ve uygulayıp sonuçlarını yayınlayan kurum World Justice Index (Dünya Adalet Endeksi), bir devletin kurumu değil ama dünya üzerinde kendisine itibar edilen bütün devletlerin itibar ettiği bir uluslararası kuruluş. Dolayısıyla söyledikleri önem taşıyor. Biz buradan, Türkiye’den çoğu zaman da siyasi saiklerle “bu endeksi ciddiye almıyoruz, bunlar bizim için bir anlam ifade etmiyor” desek de bu savunmalar bilhassa hür dünya için hiçbir anlam ifade etmiyor.  Örnek aldığımız, muasır medeniyetler seviyesi diye tarif ettiğimiz hür dünyanın bu tür endekslerinden elbette yararlanmak ve dikkate almak zorundayız.

Hür dünya ve Batı hem yatırımlar açısından hem de hatta turistik seyahatler açısından bu tür endekslerin sonuçlarını önemsiyor. Biz kendi kendimize “önemsemiyoruz” desek de sonuçlarını önemsemiş olacağız. Çünkü yatırım gelmiyorsa endeksten anlıyoruz sebebini. Turist gelmiyorsa sebebini yine endeksten anlıyoruz. Dolayısıyla bu endeksleri önemsemesek bile o endekslerden yola çıkarak bulacağımız sonuçları fiilî durumlarda zaten elde etmiş oluyoruz.

Bu durumda mesele o endeksleri kimin oluşturduğu ve uyguladığı değil. Mesele o endekslerin gerçeği gösterip göstermediği. Ki o açıdan bakıldığında Türkiye’de aslında herkes endekslerin gerçeği gösterdiğini kabul ediyor.

Aslında hür dünya derken kastettiğimiz dünya “kendisine kaçılan Dünya”. Yani “kendisinden kaçılan dünya” değil. Diğer ifade ile dünyada ülkelerin bir kısmında insanlar şu ya da bu sebeplerle başka ülkelerin topraklarına sığınmaya, ulaşmaya, kaçmaya çalışıyor. İşte o kendisinden kaçılan ülkeler endekste alt sıralardaki ülkeler. Kendisine kaçılan ülkeler ise endekste yukarılardaki ülkeler. Bu dahi tek başına bu endekslerin doğruluğunu göstermeye yetiyor.

SORU: Siz konuşmanızda çözüm için bir genel aftan bahsettiniz. Bu problemin çözümünün bir genel af ile olabileceğini söylediniz. Af suçlu için olur. Acaba başka bir çözüm bulmak gerekmez mi?

CEVAP: Elbette haklısınız. Ortada suç yokken sanki suç varmış gibi aftan bahsetmek çok mantıklı değil. Ama başka bir çözüm bulunamayınca bu kelimelere de takılmadan bir an önce insanları hürriyetine kavuşturmak ya da bir an önce hapse girmemesi gereken insanların hapse girmesini engelleyecek bir çözüm bulmak adına bunları söylüyoruz. Adına af da desek başka bir şey de desek bir çözüm bulmak gerekiyor.

Bu arada şunu da söyleyelim bilhassa Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi’nin ceza hukuku profesörü İzzet Özgenç hocanın teklifi gibi özgün bazı teklifler de elbette bu kapsamda gündeme getirilebilir ve değerlendirilebilir. Kendisi teklifinde bir genel af yerine yargılamanın iadesi ve benzeri yollarla bu davaların ve cezaların topluca bir çözüme kavuşturulmasını teklif etmişti. Bu da bir çözüm olarak elbette makul görülebilir.

Yine bu dosyalarda bilhassa kesinleşmiş olanlarda “kanun yararına bozma” usulünün de uygulanması mümkün. Yarın iktidar değiştiğinde yeni Adalet Bakanı kanun yararına bozma uygulamasını bu dosyaların büyük bir çoğunluğu için gündeme getirebilir. Bu, zaten, yargılaması bitmiş ve infazı da tamamlanmış dosyalar için uygulanabilir bir yöntem haline geldi. Hanefi Avcı dosyasından ve Mehmet Ağar dosyasından dolayı biliyoruz. Dolayısıyla bundan sonra da aynı kapı açılıp kullanılabilir.

“Cemaat eşittir terör örgütü” hatalı formülüyle yapılan genellemelerle hakkında soruşturma ve kovuşturma açılan kişi sayısı oldukça yüksek. Problem genellemelerden kaynaklandığına göre çözümler de bazı genellemeler yaparak bulunabilir.

Aslında Anayasa Mahkemesi Başkanı Prof. Dr. Zühtü Arslan da birçok konuşmasında bu çözümden şöyle bahsetmişti. “Önümüzde yüz binden fazla dosya var. Yüz raportör hâkimle biz bu dosyaların altından kalkmaya çalışıyoruz. Adeta bataklıktaki sinekleri tek tek öldürmeye çalışarak problemi çözmeye çalışıyoruz. Doğrusu bataklığı kurutmaktır. Anayasa mahkemesinin bireysel başvurularda verdiği hak ihlali kararlarının objektif etkisinin idare ve yargı makamlarında benimsenmesi ve uygulanması gerekli. Objektif etki dikkate alınarak hak ihlali kararlarındaki ilkeleri hem idarelerin hem de yargı makamlarının benzer olaylara uygulamasını sağlamak ve böylece hukuku ve adaleti sağlamak gerekiyor”.

Ayrıca önümüzdeki süreçte gerek AİHM’nin etkisiyle ve gerekse iç siyasi dinamiklerin katkısıyla bazı genel çözümleri yine siyaset kurumu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi bulacak. Bundan ümitliyiz. Çünkü toplumda adalet talebi her geçen gün daha da büyüyor ve birinci muhatabı da siyaset kurumu.

SORU: Bu tür genel af ve benzeri uygulamalar genellikle beklenen neticeyi almayı sağlıyor mu? Toplumsal barışı sağlıyor mu? Geçmiş uygulamalara ve dünya örneklerine baktığımızda ne görüyoruz?

CEVAP: Araştırmalarımızdan görebildiğimiz kadarıyla adi suçlar açısından beklenen etkiyi sağlamıyor, ancak “siyasi suçlar” da denilen fikir suçları açısından beklenen etkiyi fazlasıyla sağladığını görebiliyoruz. Zaten bugün bizim örneğimizde de siyasi suç olarak kabul edilen suçlardan bahsediyoruz. Dolayısıyla böyle bir affın ya da af benzeri uygulamanın toplumsal barışa katkı yapacağı açık.

SORU: Af ya da benzeri çözümler konusunda siyasi partilerin ve bilhassa Millet İttifakı Partilerinin bazı çalışmaları var mı ve varsa tatmin edici mi?

CEVAP: Evet, bu tür çalışmaları muhalefet partilerinin hemen hemen tümü ve bilhassa Millet İttifakı partileri ciddi şekilde yapıyor. Bunlardan bilhassa Deva Partisinin çalışması aslında anlayabildiğim kadarıyla bir yönüyle Millet İttifakının ortak çalışması şekline de dönüşmüş durumda. Biz de bu çalışmaların büyük bir çoğunluğuna katıldık ve olabildiğince katkı sunmaya çalıştık. Başka birçok bağımsız hukukçu da dışarıdan destek verdi. İnşallah, öyle görünüyor ki, eğer gündemde kalmaya devam edebilirse iktidar değiştikten sonra bu mesele konusunda çok hızlı şekilde bazı çözümler aranacak ve bulunacaktır. Yeter ki konuyu gündemde tutulmaya devam edebilelim.

SORU: Sizin önemli bir sözünüz var, “KHK’lar bu ülkenin beyin kanamasıdır” diyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?

CEVAP: Evet, hem KHK’lar ve hem de adil olmayan yargılamalar, bu ülkenin büyük bir beyin kanaması durumunda. Yetişmiş insanlarımızı ziyan ediyoruz, kaçırıyoruz, küstürüyoruz. Gerçekten Cumhurbaşkanı keşke yarın öbür gün çıksa, bir açıklama yapsa ve “geçmişte ne olduysa oldu, kurunun yanında yaş da yandı, şu da oldu bu da oldu, ama bundan sonra bundan vazgeçeceğiz ve ülkemizin geleceğini düşünerek yurt dışına giden insanların gitmesini engellemek için, gençlerin Türkiye ile bağının yeniden kurulmasını sağlamak için yeni bir yola çıkıyoruz, yeni bir tarzda hareket edeceğiz” dese aslında birçok mesele kendiliğinden çözülebilir.

SORU: Türkiye’de hukukun iyi işlememesi sebebiyle adaletsizlikten kaçtığı için yurt dışına giden insanların bir kısmının, bir süre sonra, aynen 12 Eylül ihtilali sonrasında yaşanan kitlesel adaletsizlikler sebebiyle yurt dışına kaçan Kürt kökenli vatandaşlarımızın bir kısmının bu şekilde alet edildiği gibi şu ya da bu sebeple bazı uluslararası gizli örgütlerin ağına düşerek bir tür “Türkiye düşmanı” haline gelmesi ihtimali var mıdır ve bunun için ne tedbir alınabilir?

CEVAP: Bu dönemde yurt dışına gitmek zorunda kalan insanların büyük bir çoğunluğu 1960’lı yıllarda giden Türk işçilerden ve 1980 sonrası mültecilerden farklı olarak fevkalâde yüksek kültür seviyesine ve aynı zamanda yüksek bilince sahip, hedefleri olan insanlar. Dolayısıyla bunlar büyük çoğunluğu itibariyle Türkiye için ileride çok güzel lobicilik faaliyeti yapabilecek bir ekip durumundalar. Çünkü gittikleri yerlerde kolaylıkla entegre oluyorlar, gittikleri yerlerin kamu düzenini bozmadıkları gibi aksine mevcut düzeni takviye ediyorlar ve oradan aldıklarını Türkiye’ye de intikal ettirme konusunda bir süre sonra ciddi bir gönüllü aracılık yapabilecek durumdalar. Ancak bunun için elbette Türkiye’deki şartların olgunlaşması lazım. İçlerinden bazılarının propagandalara alet olması veya gizli örgütlerin aleti haline gelmesi riski ise her zaman var ama önlenebilir. Bunun için de Türkiye devletinin aklını başına alıp adaleti en temel değer haline getirmesi lazım.

SORU: 15 Temmuz’dan sonra bir cemaatin tasfiyesiyle ortaya çıkan boşluğu başka cemaatlerin doldurduğu gibi iddialar var. Bunlar sivil toplum, adalet ve liyakat konusunda endişe duymamızı gerektirecek seviyede mi? Bilhassa cemaatlerle devlet arasındaki ilişki bağlamında 15 Temmuz’dan yeterli ders alındı mı?

CEVAP: Tarih boyunca birçok büyük yıkımın arkasından büyük ve ciddi uyanışlar gelmiş. Bu olayın arkasından da devlet ile sivil toplum arasındaki ilişkileri doğru zeminde yeniden kurmak şeklinde iyi bir netice alınması mümkün olabilir. Yani bazı şerli şeylerden bazı hayırların çıkarılması mümkün olabilir. Yeter ki hem sivil toplum bu konuda istekli olsun ve cemaatler sivil kalmanın değerini tam anlasınlar ve bunun gereği olan prensipleri doğru uygulasınlar, hem de devletle ve siyasi otorite ile sivil toplum örgütleri arasındaki ilişki doğru zeminde şekillensin. Yani devlet dinî cemaatleri kendisine “arka bahçe” olarak görmeye ve onları siyasetinde kullanmaya çalışmaktan vazgeçsin ve hem de dini cemaatler de hizmetlerini sivil alanda kalarak yapsınlar ve din hizmeti yapabilmek için devletin torpiline muhtaç oldukları düşüncesinden ya da devleti ele geçirmeye gayret etmek fikrinden vazgeçebilsinler.

Ancak unutmayalım ki bu düzelme ancak iktidar değiştikten sonra olabilir. Bugünkü iktidarın dini siyasetine alet eden anlayışıyla maalesef bu mümkün değil.

15 Temmuz sonrasında mağdur edilen insanların önemli bir kısmının kendilerini ciddi bir özeleştiriden geçirdiği kanaatindeyim. Bilhassa Ergenekon gibi davalarda yapılan kitlesel hukuksuzlukların ve ceza hukuku anlamında masum insanların fikirleri sebebiyle damgalanmalarının bir gün ters tepip cemaat mensuplarının damgalanmaya dönüştüğünü onlar da herhalde görüyorlar. İçlerinde entelektüel birikimi yüksek, ifade kabiliyeti yüksek insanların bir tür özeleştiri içerisinde olduğunu anlayabiliyoruz.

Bu gösteriyor ki bu hadiseden iyi ders almak imkânı vardır. Çünkü Ergenekon davalarında kurunun yanında yaş da yandığında herkes biliyordu ki bir gün birileri “mukabele-i bilmisil kaide-i zalimanesi”ni işletecek ve gücü ele geçirdiğinde toptancılık yapmayı bir prensip edinerek suçlu-masum demeden bütün cemaat mensuplarını hatta bütün cemaatleri topun önüne koyacak. Bu kısmen yaşandı, dua edelim de bundan sonra daha fazlası olmasın.

SORU: Yeni Asya’ya dışarıdan bakanlar zaman zaman “Siz siyasetle ilgilenmemesi gereken insanlarsınız, neden bu konular sizin gündeminize geliyor? Sadece iman hizmeti ile meşgul olmanız gerekirken bu tür konularla niçin ilgileniyorsunuz? Haksızlık, adaletsizlik, zulüm gibi konular neticede siyasetle ilgili konular ve sizi ilgilendirmemesi gerekir.” diyorlar. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

CEVAP: Bu tür eleştirilerin arka planında ne var tam bilemiyorum. Ama şunu söyleyebilirim: Sunum sırasında da bahsetmiştim, mağdur olan milyonlar ve ailelerinin %10,3’ü dini kendi tekelinde gören bir iktidarın adaletsiz uygulamaları sebebiyle dinden uzaklaşmış durumda. Üstelik bu iyimser bir tahmin. Dolayısıyla adaletin imanla da doğrudan ilgisi olduğu anlaşılıyor. Bu sebeple adalet aramak siyasi mesele gibi görünmemeli ve aksine İslamî ve imanî bir mesele gibi görülmeli.

Mesele adalete ulaşmak olduğunda hiç kimse sessiz kalmamalı, adalet talebini herkes dile getirmeli, herkes sesini ve sözünü yükseltmeli. Ancak o zaman bu ortak talep devlet tarafından ciddiye alınıp karşılanabilir. Seçimleri de bunun bir vasıtası olarak görmek mümkündür ve kanaatimizce bu siyaset yapmak değildir. Bu adalet talep etmektir.

SORU: Söyledikleriniz bize de mantıklı geliyor. Elbette adalet talep edeceğiz, sesimizi yükselteceğiz. Ama bir gerçek de var. Adliyelerdeki hakimlerin ve savcıların maalesef önemli bir kısmı işe siyaset yönünden bakıp değerlendiriyor ve bu sebeple de adaletsiz ve hukuksuz kararlar ortaya çıkıyor. Dolayısıyla problemin çözümü için ne yapılabileceğini bilemez haldeyiz. Yani yarın iktidar değişse bile aynı hakimlerle daha adil sonuçlara ulaşma imkanı pek yok gibi görünüyor. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

CEVAP: Önemli bir konu. Şöyle bakabiliriz: 15 Temmuz öncesinde on beş bine yakın hakim savcı vardı ve bunların yaklaşık beş bini ihraç edildi. Yerlerine hem o boşluğu doldurmak üzere hem de ihtiyacı karşılamak gerekçesiyle alınan hakim savcılarla birlikte şu anda yaklaşık yirmi dört bin hakim savcı var. Bunların yaklaşık sekiz bini 15 Temmuz öncesinde de hakim ve savcı ve kalan üçte ikisi ise 15 Temmuz’dan sonra göreve başlamış. Daha vahimi de şu anda hakim savcıların mesleki kıdem ortalaması 4,5 yıl. Adalet konusunda herhangi bir tecrübesi olmayan insanlara karar verdiriyoruz. Hayat tecrübesi olmamış insanları hakim savcı yapıyoruz. Bu kadroyla adaletin sağlanmayacağı, mevcut yanlışların düzeltilemeyeceği açık.

Son dönemde ceza yargılamalarında ihlal edilen en önemli iki ilke suçun ve cezanın şahsiliği ilkesi ve suçun ve cezanın kanuniliği ilkesi. Bunun da en önemli sebebi yine siyasi saiklerle toptancı bir yaklaşımı içerisinde olunması.

Ama yine de endişeye gerek yok. Aslında işimiz kolay. Takdiri hakim ve savcıya bırakmamak lazım. Evrensel hukuk ilkelerini çok net bir şekilde ortaya koyan bir hukuk düzeni tesis edebilirsek hakim savcı takdir hakkını kötüye kullanamaz ve siyasi bakış açısından mecburen vazgeçmek zorunda kalır. İstemese de adil olmak zorunda kalır. Rejimi daha adil hale getirmek şu anda birinci önceliğimiz. Bu hem ideolojiden uzaklaşmak anlamında hem de siyasi etkilerden uzaklaşmak anlamında geçerli.

Mesela AİHM’in Arnavutluk kararında olduğu gibi hakim ve savcıların ve yakın akrabalarının mal varlıklarının açıklanması bir hukuk kuralı haline getirildiğinde önemli bir eşik aşılmış olur. Yine mesela hakim ve savcıların belli periyotlarla bir eğitimden geçirilmesi ve arkasından sınava tabi tutulması ve sınavı geçemeyenlerin yeniden eğitime tabi tutulması buna rağmen sınavı geçememeleri halinde meslekten ayırılmaları gibi ilkeler benimsenebilir.

Bir de hakim savcı olacak olan kişilerde daha önce bir siyasi partiye üye olmamak şeklinde bir olumsuz şart da aranmalı. Siyaset yapmış olan kişilerin hakim savcılığa girişi engellenmeli. Bunlar objektif kriterlerdir ve bunlarda bir hak ihlali yoktur.

Bu dediklerim konusunda adım atan Arnavutluk’un, yargının radikal tedbirlerle dönüştürülmesine ilişkin kanuni düzenlemelerinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından uygun bulunmuş olması önemli bir ölçüdür.

Görüldüğü üzere adalet olmadan hürriyet, hürriyet olmadan adalet olmuyor. Adalet ve hürriyetin her koşulda ve herkes için sağlanması amacıyla elbirliğiyle çalışmalıyız. Dilimiz döndüğünce anlatmalı, yazmalı, toplumdaki adalet ve hürriyet bilincini yükseltebilmek için her imkânı değerlendirebilmeliyiz. Belki endekslerde olduğu gibi yüzde yüzü hiçbir zaman yakalamayacağız ama daha fazla adalet ve daha fazla hürriyet elde edeceğiz. Adalet ve hürriyet ile insanımızın refah seviyesi artacak, hür dünyaya yaklaşmış olacağız, kendisinden kaçılan değil kendisine gönül rahatlığıyla gelinen, yatırım yapılan bir ülke olacağız. Yeter ki çalışalım, adalet ve hürriyetin uzakta olmadığına eminim.