Bediüzzaman Said Nursi ve Mehmet Akif Ersoy’da İttihad ve Hürriyet Fikri

Bediüzzaman Said Nursi and Mehmet Akif Ersoy’s Thought of ​​Unity and Freedom

Abuzer KALYON, Dr. Öğr. Üyesi, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi

 

Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.

Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

 

Hürriyet hususunda Mehmed Âkif Ersoy’un düşüncelerinin hülasası olarak İstiklal Marşı’nın buraya aldığımız kıtasının yeterli olacağı kanaatindeyiz. İstiklâl ve hürriyetin onun karakteristik bir hususiyeti olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. İstiklâl Harbi’nin manevi mimarlarından olan Mehmed Âkif, harbin en şiddetli zamanlarında camilerde verdiği vaazlarla halkı memleketin kurtuluşundan yana taraf olmaya davet etmiştir. Mehmed Âkif’in fikir dünyasının şifrelerinin İstiklâl Marşı’nda açıkça okunduğuna dikkat çekmek istiyoruz. Hürriyet ve ittihad kavramları şairde birbirleriyle çeliştirilmeksizin şiir yoluyla ifade edilmektedir.

Mehmed Âkif Ersoy, son yüzyılın Anadolu’da en çok okunan şairidir demek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Aşağı yukarı aynı zaman diliminde dünyaya gelen Bediüzzaman Said Nursi ve Mehmed Âkif, hayatlarının bazı hususiyetleri vesilesiyle benzer kaderi paylaştıklarını söylememiz mümkün…

Bediüzzaman, İslami ilimlere fevkalade vakıf, aynı zamanda Osmanlı münevverlerinin bilmesi gereken ve elsine-i selâse olarak isimlendirilen (Arapça, Farsça ve Türkçe)yi Risale-i Nur’larda fevkalade bir şekilde kullanmaktadır. Bu dillerin yanı sıra anadili olan Kürtçeyi de iyi bildiğinden şüphe olamaz zaten…

Mehmed Âkif de torunu Selma Argon’un ifadesiyle elsine-i selâse (Arapça, Farsça, Türkçe)’nin dışında Fransızca da bilmektedir. Zaten cumhuriyet devrinde Arapçaya olan vukufiyetinden dolayı Kur’an mealini hazırlaması vazifesi kendisine verilmiştir. Türkiye’de öteden beri gündemde kalan M. Âkif ve Kur’an Meali hususunu bir çalışmamızda ele almıştık, bkz: “Mehmet Akif’in Kur’an Meali’nin Serüveni” ( https://newerajournal.com/index.php/newera/article/view/25/24 )

 

Bediüzzaman Said Nursi, 20. yüzyılın hiç şüphesiz en önemli düşünürlerinden birisidir. O düşünceleri ve yazdıklarıyla kitleleri peşinden sürükleyebilmiş tarihteki ender şahsiyetlerden birisidir. Ülkemizde zaman zaman düşüncelerinden dolayı kovuşturmaya tabi tutulanların sayısı azımsanamayacak ölçüdedir. Bediüzzaman Said Nursi de savunduğu düşüncelerinden dolayı çeşitli yasaklamalar, kısıtlamalar, baskılar, işkenceler, zehirlenmeler ve sürgünlere maruz bırakılmıştır.

O bütün yasaklamalara rağmen düşüncelerinden asla taviz vermeksizin yoluna devam etmiştir. Ona mücadelesinden dolayı baskı yapanlar veya yapmaya çalışanların pek çoğu günümüzde hatırlanmamaktadır bile. Ama Bediüzzaman, gerek örnek şahsiyeti ile gerekse de düşünceleriyle var olmaya devam etmektedir.

Bediüzzaman Said Nursi’nin düşünce ve mücadelesinde Müslümanların ittifakı çok geniş bir yer tutmaktadır. Türkiye’de ve dünyada Müslümanlar arasındaki birlik ve beraberliğin sağlanması ve devamında Üstadın düşünce ve anlayışı hâlâ güncelliğini korumaktadır.

Dünyadaki ve Türkiye’deki temel sorunların başında insanların birbirlerini anlamaması; birbirlerine anlayış göstermemesi gelmektedir. İslam dünyasındaki parçalanmışlık daha doğrusu ittihadın olmaması çeşitli sorunları da beraberinde getirmektedir. Filistin sorunu, Uygurların maruz kaldığı baskılar, Kürtlerin Saddam Hüseyin diktatörlüğü başta olmak üzere yaşadıkları sıkıntılar, Afganistan’daki kadınların çileleri vb. sorunları bunlardan sadece bazılarıdır. İttihad anlayışının bu şartlar altında Müslümanlar için kaçınılmaz bir gereklilik olduğu kanaatindeyiz. Müslümanların birlikteliği Müslümanların temel sorunlarının çözümünü hızlandıracaktır. Bediüzzaman, hayatının her döneminde birlik ve beraberliği salık vermiştir. Bu bağlamda yine İslam büyüklerinden olan Mehmet Akif Ersoy’la benzer özellikler gösterir. Her ikisi de ayrılıkçılığa karşı çıkmışlardır. Sürekli birlik ve beraberliği salık vermişlerdir.

Bugün dünyanın en büyük yazarları arasında sayılan Bediüzzaman Said-i Nursi, birlik ve beraberliği risalelerde özellikle vurgulamıştır. 27 Mart 1909 tarihinde dile getirdiği şu görüşler dikkat çekicidir:

Tarik-i Muhammedi, şüphe ve hileden münezzeh olduğundan şüphe ve hileyi ima eden gizlemekten de müstağnidir. Hem de o derece azim ve geniş ve muhit bir hakikat, bahusus bu zaman ehline karşı hiçbir cihetle saklanmaz. Bahr-ı Umman nasıl bir destide saklanacak? Tekraren söylüyorum ki: İttihad-ı İslam hakikatında olan İttihad-ı Muahmmedi’nin (A.S.M) cihetü’l-vahdeti tevhid-i İlahidir. Peyman ve yemini de imandır. Müntesibîni umum mü’minlerdir. Nizamnamesi Sünen-i Ahmediye’dir. (A.S.M) Kanunu, evamir ve nevahi-i şer’iyyedir. Bu ittihad, adetten değil; ibadettir. İhfa, havf riyadandır. Farzda riya yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslamdır.

İttihadın hedef ve maksadı; o kadar uzun, münşaib, muhit merakiz ve maabid-i İslamiyeyi birbirine rabtettiren bir silsile-i nuraniyi ihtizaza getirmekle onunla merbut olanları ikaz ve tarik-i terakkiye bir hahiş ve emr-i vicdani ile sevketmektir. Bu ittihadın meşrebi, muhabbettir. Husumet ise cehalet ve zaruret ve nifakadır. Gayr-ı müslimler emin olsunlar ki bu ittihadımız bu üç sıfata hücumdur. Gayr-ı müslime karşı hareketimiz iknadır. Zira onları medeni biliriz. Ve İslamiyeti mahbub ve ulvi göstermektir. Zira onları munsif zannediyoruz. Laubaliler iyi bilsinler ki dinsizlikle kendilerini hiçbir ecnebiye sevdiremezler. Zira mesleksizliklerini göstermiş olurlar. Mesleksizlik, anarşilik sevilmez. Ve bu ittihada tahkik ile dahil olsalar, onları taklid edip çıkmazlar. İttihad-ı Muhammedi (Aleyhissalatü Vesselam) olan İttihad-ı İslam meslek ve hakikatını efkar-ı umumiyeye arz ederiz. Kimin bir itirazı varsa etsin cevaba hazırız (Divan-ı Harbi Örfi, sayfa 60).

Said Nursi Hazretleri, yukarıdaki ifadelerden İttihad-ı İslam noktasında yabancılara yani Müslüman olmayanlara karşı nasıl bir tavır sergilenmesi gerektiğini izah etmiştir. Bu izah yazıldığı zaman da dâhil olmak üzere günümüzde ve daha sonraki zamanlar için de güncelliğini korumaktadır.

Yine birlik konusunda üstad şunları vurgulamaktadır:

Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız (Yaratıcınız) bir, Mâlikiniz (Sahibiniz) bir, Mâbudunuz (İbadet ettiğiniz) bir, Râzıkınız (Rızık vereniniz) bir, bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir bir, bir, yüze kadar bir, bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir, ona kadar bir, bir.

Burada özellikle “bir” vurgusu ile ifade ettiği fikri şüpheye asla yer bırakmayacak şekilde izah etmektedir.

Bu kadar birler vahdet ve tevhidi, vifak (birleşme) ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti (din kardeşliği) iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları hâlde, şikak (ayrılık) ve nifaka (riyaya), kin ve adâvete (düşmanlığa) sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete (birlik bağına) hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf (küçümseme) ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf (haksızlık) olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın…. Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref’ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmârene ve hevâ-i nefsine adâvet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü’minlere adâvet etme (Mektubat, 22. Mektup).

Yukarıdaki ifadelerle aynı şekilde ayrılık ve düşmanlığı sakıncaları üzerinde durup Müslümanların birbirlerine düşmanca tavır almamaları noktasında kesin düşüncesini ifade etmektedir.

Harici düşmanların zuhur ve tehacümünde (saldırısında) dahili adavetleri (iç düşmanlıkları) unutmak ve bırakmak” olan bir maslahat-ı içtimaiyeyi (sosyal düzeni) en bedevi kavimler dahi takdir edip yaptıkları halde, şu cemaat-ı İslamiyeye hizmet dava edenlere ne olmuş ki; birbiri arkasında tehacüm (hücum) vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz’i (küçük, kişisel) adavetleri unutmayıp, düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar. Şu hal bir sukuttur, bir vahşettir. Hayat-ı içtimaiye-i İslamiyeye (İslam toplum düzenine) bir hıyanettir.” Evet, vahşiyane tecavüzlere karşı “tesanüd ederek, el-ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken; onların hücumunu teshil etmek (kolaylaştırmak), onların harim-i İslama (İslam’ın namusuna) girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkarane (haset dolu) tarafgirlik ve adavetkarane (düşmanca) inad; hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı? (Mektubat, s. 269).

Bediüzzaman Said Nursi’nin yazdıklarında vurguladığı birlik ve beraberlik düşüncesini şiirlerinde dile getiren başka bir şahsiyet de hiç şüphesiz ki Mehmet Akif Ersoy’dur. Mehmet Akif’in şiirleri Arap dünyası ile Türk dünyasının daha doğrusu tüm İslam âleminin kaynaşmasında çok önemli roller ihtiva etmektedir. Akif’in şiirleri vasıtasıyla aramızda sağlam köprüler kurabiliriz.

Akif’in bazı mısralarında kardeşliğin önemi açıkça vurgulanmaktadır.

Mehmet Akif, ırkçı tutum sergileyerek Osmanlıdan kopmak isteyenleri şiddetle eleştirmiştir. O ayrılık fikrinin Osmanlıyı yıkmak isteyen Avrupalılar tarafından ortaya atıldığını çok iyi biliyordu. Bu bildiklerini de şiirleri vasıtasıyla duyurmaya çalışıyordu.

Mehmet Akif’in şiirleri İslam dünyası ile kaynaşmamızda çok etkin rol oynayabilir. Türkiye Cumhuriyeti olarak gerek çevremizde gerekse içeride birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Bu ihtiyacın karşılanmasında Mehmet Akif’in şiirleri aktif rol oynayabilir.

Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?

Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?

Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı,

Aynı milliyyetin altında tutan İslamı,

Temelinden yıkacak zelzele, kavmiyyettir.

Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir…

Arnavutluk’la, Araplıkla bu millet yürümez…

Son siyasetse bu! Hiç böyle siyâset yürümez!

Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;

Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.

 

Müslüman, fırka belâsiyle zebun bir kavmi,

Medenî Avrupa üç lokma edip yutmaz mı?

Şark’ı baştanbaşa yıllarca dolaştım, gezdim;

Hem de oldukça görürdüm… Kafa gezdirmezdim!

Bu Arap’mış, Bu Acem’miş, Bu Tatar’mış, demedim;

Müslüman unsurunun hepsini gördüm kendim.

Değil mi cenge koşan Çerkes’in, Lâz’ın, Türk’ün

Arab’la, Kürd ile bâkîdir ittihâdı bugün;

Hani, milliyetin İslam idi… Kavmiyyet ne!

Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine.

Burada geçen “milliyet” ifadesi din anlamında kullanılmaktadır. Yoksa Türkiye’de kullanılageldiği gibi ırk anlamında kullanılmamaktadır. Osmanlı’da ve diğer Arap İslam memleketlerinde ırk karşılığında kullanılan kelime “kavmiyet”tir. Araplarda “kavmiye” Osmanlıda “kavmiyet”. İslam toplumlarında “milliyetin nedir?” sorusu, “hangi dindensin?” anlamındadır. Mehmed Âkif de burada ayrılıkçıları uyararak sormaktadır:

Hani, milliyetin İslam idi… Kavmiyyet ne!

Mehmed Âkif, Osmanlı Devleti’nin kavmiyet yani ırkçılık hareketleriyle parçalanacağını çok önceden görmüşçesine bu mısraında haykırmaktadır.

“Arnavutluk” ne demek? Var mı şerîatte yeri?

Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!

Arap’ın Türk’e; Lâz’ın Çerkez’e, yahut Kürt’e;

Acem’in Çin’liye rüçhânı varmış? Nerde!

Müslümanlıkta “anâsır” mı olurmuş? Ne gezer!

Fikr-i kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber.

İslam kardeşliği yerine ırk kardeşliğinin esas alınmasına kızmaktadır. Arnavut iddiasıyla hareket eden Müslüman Arnavutlara:

“Arnavutluk” ne demek? Var mı şerîatte yeri?

diye azarlarcasına sormaktadır… Tabii bu sorular Arnavutların İmparatorluktan kopmasını engelleyememiştir. Yine yukarıda bir kişinin mensubu olduğu kavmi ileriye sürmesinin küfür olacağını ısrarla vurgulamaktadır. Yine yukarıya aldığımız mısralarda net bir ifade ile cevabını çok iyi bildiği soruyu sormaktadır. Arap olanın Türk’e; Laz’ın Çerkez’e yahut Kürt’e hiçbir üstünlüğünün olmadığını belirterek verdiği kıyaslamalı örneğe Çinlileri de dâhil etme yoluna gitmiştir.

Acem’in Çin’liye rüçhânı varmış? Nerde!

Acem’in yani İranlının da bir Çinliye üstün olamayacağını vurgulamıştır. İslam dünyasını meydana getiren kavimler arasında din bağı yerine ırki bağlar öne çıkarsa her unsur kendi üstünlüğünü ileri sürecek ve diğer unsurları küçümseme yoluna gidecektir. Bu durumun da İslam dünyası için tehlike teşkil edeceğini belirtmektedir.

Başka bazı mısralarında benzer seslenişi daha doğrusu net ve sert uyarıyı tekrarlamaktadır:

Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?

Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?

Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı,

Aynı milliyyetin altında tutan İslamı,

Temelinden yıkacak zelzele, kavmiyyettir.

 

Buradaki ilk mısranın son kelimesinde geçen “beyninize” kelimesi “aranıza, içinize” manasında kullanılmıştır. Mehmed Akif’in bu mısraları yazdığı devirde Osmanlı İmparatorluğunda milliyetçilik daha doğrusu ayrılıkçılık hareketlerinin başlayıp toplumu tehdit eder düzeye geldiği bir zamandır. İmparatorluk bünyesindeki Arnavut, Arap, Türk, Ermeni kısmen de Kürt unsurlar (Kürtler o dönemde milliyetçilik hareketlerini içlerinde barındırmayan bir hususiyete sahiptirler) kendi içlerinde milliyetçi gruplaşmalarla İmparatorluğu sarsma yoluna gitmişlerdir. İşte İmparatorluk bünyesindeki unsurların her birinin kendi öz milliyetçiliklerini geliştirerek devleti parçalamaya yönelmelerini Mehmed Âkif büyük bir tehlike olarak görmüştür. Bu tehlike karşısında susmayıp milli birlik ve beraberliğin tesisi için haykırmıştır âdeta.

Mehmed Âkif, İmparatorluk bünyesindeki ulusların eğitim ve öğretim yoluyla aydınlanmaları gerektiğine inanıp mısralarında bu hakikati ön plana çıkarmıştır:

 

Felâketin başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz;

Bu derde çare bulunmaz -ne olsa- mektepsiz.

Ne Kürd elifbeyi sökmüş, ne Türk okur, ne Arap;

Ne Çerkes’in, ne Lâz’ın var bakın, elinde kitap!

Hulâsa, milletin efrâdı bilgiden mahrûm.

 

Âkif’e göre öncelik eğitim olmalıdır. İmparatorluktaki eğitim seviyesini tespit edercesine şiir yoluyla halkı mevcut durumla yüzleştirmeye çalışmaktadır. Ortada felaketli bir durum görmektedir. Felaketin başının da hiç şüphesiz ki cehalet olduğunu vurgulamaktadır. Bu tespitini de İmparatorluk unsurlarından İslam ümmetine mensubiyeti olanları isim isim sayarak açıklamaktadır. Ne Kürt alfabeyi sökmüş, ne Türk okuyor ne de Arap… Çerkez ve Laz’ın da elinde kitap olamamasından şikâyet etmektedir. Özet olarak tüm milletin fertlerinin bilgi bakımından yetersiz olduğunun altını çizmektedir.

Mehmed Âkif’in Arap ve Türklerin birbirlerinden ayrılmaması gerektiğini ifade eden şu mısraları da son derece anlamlıdır.

Arap’la Türk’ü ayırdık şöyle bir kerre,

Ne çarpınır kolu artık, ne çırpınır kanadı;

Yine onun ırkçılık ve ayrılıkçılık girişimlerini sakıncalı bulan ifadelerini işlediği mısralar konuya daha bir açıklık getirecektir:

 

Fikr-i kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber.

En büyük düşmanıdır rûh-ı Nebî tefrikanın;

Adı batsın onu İslama sokan kaltabanın!

 

Safahat’ın dördüncü kitabında geçen:

Nedir bu tefrika, yâhu! Utanmıyor musunuz?

mısraı ile ayrılıkçılığı sert bir şekilde ayıplama yoluna gitmektedir. Başka bir mısrada ise:

 

Bu tefrikayla perişan bizim ahâlîmiz. demektedir.

 

Safahat’ın Gölgeler isimli 7. kitabında ise net bir şekilde:

 

“Hürriyyeti aldık! “ dediler, gaybe inandık;

“Eyvâh, bu bâziçede bizler yine yandık!”

Cem’iyyete bir fırka dedik, tefrika çıktı:

Sapsağlam iken milletin erkânını yıktı.

İfadelerinin yanı sıra aynı kitapta geçen şu ifadeleri de dikkat çekicidir:

İslâm’ı, evet, tefrikalar kastı, kavurdu;

Kardeş, bilerek, bilmeyerek, kardeşi vurdu.

Can gitti., vatan gitti, bıçak dîne dayandı;

 

Ayrılıkçı milliyetçileri, Turancıları ise yarı alaylı bir şekilde şu mısralarla eleştirmektedir:

“Tûran İli” nâmiyle bir efsane edindik;

“Efsâne, fakat, gâye!” deyip az mı didindik?

Kaç yurda vedâ etmedik artık bu uğurda?

Elverdi gidenler, acıyın eldeki yurda!

Edinilen “Turan” efsanesinin bir süre sonra gâye hâlini aldığı ve bu uğurda nice vatan toprağı kaybedildiği gerçeği ile insanları yüzleştirme yoluna gitmektedir. Bu hayal uğrunda sadece topraklar değil; on binlerce can yani vatan evladı kaybedilmiştir (1914 Sarıkamış felaketi).

 

Ayrılıkçılara zor şartlar altında yaşadığı Kahire’den 1924 senesinde kaleme aldığı şu mısralarla seslenmektedir:

 

Ey, tefrika zehriyle şaşırmış giden, ümmet!

“Nisyân”a çıkan yolda mı kaldın gümrâh?

Lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâh!

 

Netice olarak her iki şahsiyet de memleketin hürriyeti, istiklali, birlik ve beraberliği için fazlasıyla çaba sarf etmişler ve bu çabanın bedelini de ziyadesiyle ağır ödedikleri kanaatindeyim.

 

Bediüzzaman ve Âkif, iman hakikatlerinin ve ezan-ı Muhammedî’nin memleket dâhilinde susturulmaması gerektiğini hep müdafaa etmişlerdir. Yeni rejimin düşünürlerinden olan Ziya Gökalp’in Türkçe ezan hususundaki hayali

Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,

Köylü anlar mânasını namazdaki duanın…

Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kuran okunur

Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Huda’nın…

Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!

Bu hayal memleket dâhilinde gerçekleşmiş, bu yüce millet içi âdeta kan ağlayarak “Türkçe ezan” dinlemek mecburiyetinde bırakılmıştır. Demokrasi şehidi Adnan Menderes’in iş başına gelmesiyle meclisin ilk icraatlarından birisi ezan-ı Muhammedî’nin orijinal şekliyle okunması kararı TBMM’de alınıyor, İsmet İnönü liderliğindeki CHP’nin de çoğunlukla meclisteki bu karara iştirak ettiği hususunda 11 Haziran 2006 tarihli bir değerlendirme için bkz: ( https://www.hurriyet.com.tr/adnan-menderes-i-suclamaktan-vazgecin-arapca-ezani-dp-ile-chp-beraber-serbest-birakmislardi-4560385 )

 

 

SORU: Osmanlı’nın son döneminde yaşamış aydınların Abdülhamid’e ve idaresine karşı tutumlarının bugünkü rejim tartışmaları açısından yeri ve değeri nedir?

CEVAP: Osmanlı Devletinin son devrindeki aydınlar genellikle istibdada karşı ve hürriyetten yana tavır koydukları zannıyla Padişahı ve sarayı bu açıdan eleştirmişler. Eleştirilerinde zaman zaman çok aşırıya kaçtıkları da olmuştur. Hatta eleştirilerin dozu bazen artıp sataşma ve hakaret şekline de dönüşmüştür. Tevfik Fikret’te, Adanalı Hayret Efendi’de pek çoklarında hatta Mehmed Âkif’te de bu durumu görmekteyiz. Bu ağır eleştiriler karşısında Saltanatın tavrının da oldukça esnek olduğunu söyleyebiliriz. Münevverler o devirde Saltanat ve cumhuriyet zıtlığı tartışmalarına girmemişler; zaten hem o zaman hem de cumhuriyet sonrasında ve bilhassa şimdi ana mesele insan hakları ve demokrasidir.

Cumhuriyet güzel bir rejim. Bediüzzaman Hazretleri de vurguluyor. Ama Cumhuriyet demokrasisiz olmaz.  Demokrasisiz olursa cumhuriyet de bir mana ifade etmiyor. O da baskıcı bir rejim olarak kalıyor. Mesela Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği de adına göre bir cumhuriyet ama dünyanın en güçlü ve en baskıcı rejimiydi. Stalin ve sonrası despotik uygulamaların, sürgünlerin sahnelendiği bu dünyanın en güçlü Cumhuriyetine iyi bir rejim diyebilir miyiz? Mesele demokrasinin var olup olmamasında. Yoksa Bediüzzaman’ın da dediği gibi “manasız, isim ve resmiden ibaret bir cumhuriyet” oluyor.

Bazı ülkelerde, hâlâ Kraliyet yani monarşi var: İngiltere,  Norveç, İsveç, Danimarka, Hollanda, Belçika ve İspanya monarşinin varlığını sürdürdüğü ülkeler arasında yer almaktadır. Ama bu ülkelerde çok güçlü bir demokrasi var. Demokrasisiz Cumhuriyet mi; cumhuriyetsiz demokrasi mi? Bana göre önemli olan demokrasinin olması; elbette demokrasi ile bir arada olan cumhuriyet ideal bir idare şeklidir. Saddam Hüseyin’in baskıcı rejimi de adına bakarsanız cumhuriyet idi. Kendi vatandaşlarına karşı Kürtlere, Türkmenlere hatta Araplara karşı yaptığı zulümler artık hafızalara kazınmıştır. Saddam Hüseyin’in koyu bir Arap milliyetçisi ve diktatör olmanın ötesinde de bir özelliği yoktu. Çok güçlü bir cumhuriyetin lideriydi, tek başına aldığı kararla İran’a açtığı savaşla Müslümanlardan bir milyon kişinin ölümüne sebep oldu. Kuvvetli cumhuriyetin diktatörü Saddam’ın kararı sadece Batılı silah tüccarlarını daha da zenginleştirip Sovyet silah sanayiini ihya etmiştir. Uygur Türklerine karşı sürekli olarak baskının dozunu artıran Çin’de de idare şekli cumhuriyettir. Mesela İngiltere’deki kraliyette demokrasi olduğu için cumhuriyet değil de krallık olması büyük bir noksanlık olarak da kabul edilmiyor. Çünkü fikir hürriyeti var. Muhalefet etme hakkı var. İslam tarihinde de mesela Halifeye, “yanlış yaparsan seni gerekirse kılıcımızla düzeltiriz” diyebilen bir muhalefet var. Bu sebeple İslamiyet muhalefetin meşru olmasını gerektiriyor.

SORU:  Siz konuşmanızda tanrı kelimesinin kullanılmasının normal olduğunu söylediniz. Bu konuyu biraz açar mısınız?

CEVAP: Normal olduğunu söylerken bu kelimenin türkülerimizde, bazı deyimlerimizde olduğunu vurgulamıştım mesela Yavuz Bingöl’ün de seslendirdiği türküde geçen:

Tanrı’dan diledim bu kadar dilek, aman aman, bu kadar dilek

O yârin yüzünü bir daha görek, aman aman, bir daha görek

Yukarıda da belirttiğim gibi; Türkçe ezan dayatmasında geçen “Tanrı uludur Tanrı uludur” şekilli seslendiriş, millet tarafından hiçbir zaman benimsenmediği için; “Tanrı” kelimesi millette alerjik bir reaksiyona sebep olmuştur. Yoksa yaratıcı yani Allah manasında eski Türkçe bir kelime olan “Çalap” kelimesi Hacı Bayram-ı Velî’nin şiirinde de geçmektedir:

Çalab’ım bir şâr yaratmış iki cihan ârasınde;

Bakıcak di’dar görünür, o şâr’ın kenâresinde.

Evet, Tanrı, Çalap, Hüda gibi kelimeler gündelik sohbetlerimizde mesela atasözlerimizde, türkülerde eskiden beri var. Bir özel isim olan ve Allah’a has olan Allah kelimesinin yerine değil ama Arapçadaki ilah kelimesinin yerine geçmek üzere Türkçede Tanrı ve Çalap gibi kelimeler kullanılmış tarih boyunca.

Ama şimdi yaşı yirmi civarında olan üniversite öğrencisi bile derste “Tanrı” dediğimizde “Hocam o kelimeyi kullanmasanız da Allah deseniz” diyerek itiraz ediyor. Bu güzel bir hassasiyet ve nereden kaynaklanıyor? Arapça yani ezanın aslının yasaklandığı günlerden sonra “Tanrı uludur”un yerine “Allahu ekber” denmeye başlanması büyük bir toplumsal muhalefetin ve duruşun başarısı ve göstergesi. Ezanın orijinaline dönüştürülmesini merhum Adnan Menderes’e borçluyuz. Ezanın Arapçaya çevrilişi ile Türk milleti âdeta bayram yapmıştır. Menderes’i idama götüren gizli sebeplerden birisi de ezan hadisesidir.  Dinî değerlere yönelik o hassasiyet bugün de sürüyor ve gençler bile bu hassasiyeti takip ediyor. Demek ki cumhuriyet kılıfı altında devrim ve inkılap gibi adlarla ama aslında ceberrut yöntemlerle toplumun manevi dokusuyla ve dinî değerleriyle oynandığı zaman bu fayda değil zarar veriyor.

SORU: İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif nice mahrumiyetler yaşadığı Mısır’dan ağır bir hastalık tablosuyla Türkiye’ye dönüyor. Yarı sahipsiz halde vefatından sonra kimsesizler mezarlığına belediye görevlisi tarafından defnedilmek üzere iken üniversiteli gençler tarafından naaşına sahip çıkılıyor. Trajik bir sonla bitmesi beklenen itibarsızlaştırma hareketi başarıya ulaşamıyor. Dikkatli ve hamiyetli gençlerin de desteğiyle İstiklal Marşı şairinin şanına layık bir şekilde bitiyor. Benzer uygulamaların Bediüzzaman için de yapıldığını biliyoruz. Bu itibarsızlaştırma hareketi kaynağını ve gücünü nereden alıyor?

CEVAP: Edebiyatın ve aslında fikrin gücünden korkanlar bu dindar milletin manevi kökleriyle bağ kurmamızı sağlayacak herkesi bir şekilde gözden düşürmeye çalışmışlar. O kadar ki Mehmet Âkif Mısır’da iken bile Türkiye Cumhuriyeti’nin o dönemdeki yöneticilerinin takibatına maruz kalıyor. Emniyet tarafından İskenderiye Konsolosluğuna yazılan bir yazı var, şimdilerde yayınlandı. “Mehmet Akif orada nelerle iştigal ediyor, devrimimiz aleyhine çalışıyor mu, çalışmıyor mu” gibisinden sorulara muhatap kılınıyor. Konsolosluğun verdiği cevap politik. Ama durumu özetlemeye yeter.

Mehmet Akif Ersoy’un Türkiye’ye döndükten sonra yaşayıp vefat ettiği apartmanın adı Mısır Apartmanı, neden Mısır Apartmanı? Çünkü o apartman Mısırlıların, Abbas Halim Paşa ailesine ait. O kadar sahipsiz kalıyor ki hasta halde Türkiye’ye dönüşünde bile kendisiyle Türkiye tarafı değil; Mısırlılar ilgileniyorlar. Türkiye’de de Abbas Hâlim paşa ailesi ona sahip çıkıyor; tedavi ve barınma dâhil…

Türkiye’de aydın kesime daha doğrusu sistemin hoşuna gitmeyen şekilde fikir beyan eden pek çoklarına Cumhuriyetin başlarından itibaren çeşitli baskı ve sıkıntılar yaşatılmıştır. Bazı makalelerimizde de değindik bu husussa: Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Zekeriya – Sabiha Sertel ve daha niceleri…

Bediüzzaman’ın hayatı da sürgünler, baskılar, hapishaneler kısaca kendisine yaşatılan zulümlerle dolu… Bediüzzaman’a yapılan işkence, sürgün vb. durumlar vefatıyla da sona ermemiştir. Vefatından sonra da devam etmiştir. Said Nursi Hazretleri çok sevdiği ve ilk gençlik senelerinin bir kısmını geçirdiği Van’a gitmek üzere geldiği ve ağır hastalığı vesilesiyle ikamet ettiği Urfa’da rejimin güvenlik kuvvetlerinin şehir dışına çıkarma çabaları sürerken dâr-ı bekâya irtihal ediyor. Hazır bulunan talebeleri, Urfa kanaat önderleri ve şehrin ileri gelenlerinin ittifak kararıyla Halilürrahman Dergâhına defnedilir. Vefat tarihi, 23 Mart 1960’tır. Yaklaşık iki ay sonra gerçekleşen 27 Mayıs darbesiyle darbeciler âdeta nebbaşlar gibi Bediüzzaman’ın kabrine saldırmışlardır. Üstadın talebelerinden Abdülkadir Badıllı naaş nakli hadisesini gerçekleştirme kararı verenleri nebbaşlara benzetmektedir. (nebbaş, eskiden defnedilen ölülerin altın dişlerini sökmek ve kefenlerini çalmak için mezarları kazan kimselere denirmiş) Oysa 27 Mayıs’ta nebbaşlıktan da öte bir girişimle mübarek naaşın kendisi mezardan alınarak bilinmeyen bir yere götürülmüştür. Devlet tarafından Bediüzzaman Said-i Nursi’nin naaşının nakli hadisesi mutlaka aydınlatılıp en yetkili ağızlar tarafından Tüm Türkiye’den ve dünya insanlığından özür dilenmelidir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Bediüzzaman Hazretlerine de Mehmet Akif Ersoy’a da samimi ve net bir özür borcu var. Bu özür, rejimin ilkel devlet anlayışıyla mağduriyet yaşattığı tüm düşünürlerden (sosyalistlerden, milliyetçi düşünceleri savunup sıkıntı çektirilenlerden, 1933 senesinde daha baskı aşamasındayken kitabı toplatılıp yaktırılan Milli Mücadele kahramanlarından Kâzım Karabekir Paşa’dan, Madımak hadisesi vb. mağdurlarından) dilenmelidir. Özür dilemek devleti küçültmez… Geçmişte Alman Başbakanı Willy Brandt, Almanya’nın yaptıklarından dolayı devlet adına Yahudilerden özür dilemişti.

SORU: İttihad konusunda bugün ne durumdayız?

CEVAP: 1950’lerde Bağdat Paktı gibi ya da daha sonra ortaya çıkan İslam İşbirliği Teşkilatı gibi birlikler olsa da Müslümanlar arasındaki ittihad konusunda alınması gereken mesafe çok fazla. Burada asıl sıkıntı İslam devletleri arasındaki birlik ve beraberliğin olmaması.

Bir de kişilerin ve grupların hürriyeti ile ittihadı arasında bir çelişki olmaması için yani hürriyet fikrinin ittihad fikrine zarar vermemesi için hürriyetin imanlı hürriyet olması ve ittihadın da meşverete ve samimiyete dayalı bir ittihad olması lazım. Irkçılık ve ötekileştirme fikirleri bu meşveret ruhunu bozuyor. “Ben daha üstünüm ya da çoğunluktayım, sen bana tabi olmalısın” demek tefrika ürünü ve ittihaddaki samimiyeti engellemektedir.

Yani ferdin hürriyeti ile toplumun hürriyeti anlamına gelen istiklali ve bağımsızlık arasında bilhassa devletlerin ülkelerinin bağımsızlığı arasında bir bağlantı var. Ama zalim bir uygulamayla devletin devam ve bekası için fertler feda edildiği gibi devletin istiklali için denilerek kişilerin hürriyeti feda ediliyor ve hürriyetin yerine istibdat geçiriliyor.

Irkçı yaklaşımların Müslümanların birbirlerinin derdi ile alakadar olmasını da engellemektedir. Mesela Uygur Türklerinin dinî sebeple maruz kaldıkları baskıları dile getirmek İslam Dünyasının işi olması gerekirken AB’nin ya da ABD’nin gündeminde duruyor ve dünyanın gündemine onlar getiriyor. Bu çok ağır ve üzücü bir çelişki. Masum bir şekilde yirmi beş otuz Uygur bir araya geliyor ve İstanbul’da Çin Konsolosluğu önünde demokratik haklarını kullanarak minik bir gösteri yapıyor ama polis engeliyle karşılaşıyor. Ya da bakıyorsunuz Mecliste ziyaret ettikleri partilerden bazıları ilgileniyor bazıları da ilgilenmiyor.

Tefrikayı bölücülük ekseninde mikro milliyetçiliğe de dönüştürerek bu fitneyi içimize atanlar nifakçı bir siyasetle ara vermeksizin faaliyetlerine devam etmektedirler.

SORU: İttihad fikri açısından bakıldığında İslam coğrafyasının ihtiyaçları ve beklentileri nelerdir?

CEVAP: Öncelikle iç çalkantıların temel insan hakları bağlamında tüm İslam devletlerinde çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Bundan kırk elli sene öncesine kadar İslam dünyasında çalkantılı ülke ya da bölge sayısı azdı. Ama şimdi maalesef daha fazla coğrafyada kardeş kavgası var. Demek ki öncelikle insanların ve toplum tabakalarının arasındaki ilişkileri düzeltmek lazım.

İşte Suriye. Yakın komşumuz. Daha on sene öncesinde iki ülkenin insanları arasında bir husumet yoktu. Liderlerin ve yöneticilerin de arası iyiydi. Hatta ortak Bakanlar Kurulu toplantıları filan da yapıldı. Ama sonra bir de baktık ki araya bir fitne sokulmuş ve hem bize ve hem de onlara zarar verecek bir sürece girmişiz. Halen de sıkıntılar sürüyor. Aslında meseleler halka bırakılsa kolaylıkla çözülebilir. Ama yöneticiler maalesef demokratik usulleri işletmiyor ve meseleler de çözümsüzlüğe gidiyor.

Suriye’de rejimin yıkılmasını isteyen o güçlerin içinde isteyerek ya da istemeyerek biz de maalesef yer aldık. Rusya, ABD ve bazı başka güçler bunun en büyük kazananı oldu. Şu hususa dikkat çekmek isterim: Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı sırasında Rusya’ya çok yakın durma çabasında olan Çeçenistan Cumhuriyeti lideri Ramazan Kadirov tüm gücüyle Rusları desteklemeye devam etmektedir. Çeçenistan Müftüsü Salah Mezhiev de fetva vererek “Rusya’nın yanında verilen mücadele Allah uğrunadır ve cihaddır; bu sebeple Ruslara yardım ederken ölen Müslüman askerler şehit olacaktır” dedi. Geçmişe baktığımız zaman Kafkas Kartalı olarak efsaneleşen Şeyh Şâmil (1797-1871), meşhur Kürt mutasavvıf Mevlâna Halid-i Bağdâdî’nin (1779-1827) yanında yetişen daha doğrusu Kafkasya ve Azerbaycan’da vazifelendirdiği halifesi Şeyh İsmail eş-Şirvânî’ye intisap edip hilafet almıştır.. (Mevlana Halid-i Bağdadî’nin cübbesi daha sonra Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerine hediye ediliyor. Bu sebeple Kafkas Kartalı Şeyh Şâmil ile Bediüzzaman arasındaki köprülerden birisinin Halid-i Bağdadî olduğunu söylememiz gerekmektedir. Bağdâdî’nin ana dili Kürtçenin yanı sıra Fars ve Arapça yazdığı şiirlerini de ihtiva eden ve Abdülcebbar Kavak’ın hazırladığı divanı Semerkand neşriyat tarından 2013’te yayımlandı.) Rusların öteden beri korktukları bir güç olan Çeçenlerin liderleri yozlaştırıldığı için Çeçen askerleri namazlar ve tekbirler eşliğinde Rus kuvvetlenin yanında yer almaktadırlar.

İslam dünyasında birlik ve beraberliğin olmayışıyla alakalı olarak şu örnek üzerinde durmamız yeterli olacaktır. Geçmişte Türkmenlerin fikir sahibi beyinlerine karşı yüzlerce faili meçhul cinayet gerçekleştiren diktatör Saddam Hüseyin rejimi, bizzat diktatörün bilgisi ve emri dâhilinde 1988’de Halepçe’deki masum Kürtleri kimyasal gazlarla bombalamıştı. Onun kimyasal bombalarına karşılık gönül isterdi ki Paris’ten, Londra’dan, Atina’dan, Berlin’den önce itiraz sesleri, Suudi Arabistan’dan, Türkiye’den, Mısır’dan, Suriye’den ve diğer İslam devletlerinden gelmeliydi ama… Gönül isterdi ki İslam devletleri müdahale etsin. Uygurlarda bir sıkıntı oluyor; Çin zulmü olanca hızıyla devam ediyor. Gönül ister ki Müslümanlar müdahale etsin… Ama maalesef… ABD ve Avrupa devletlerindeki aktivistler harekete geçerek kendi devletlerini Uygurlar hususunda caydırıcı tedbirler almaya zorlamaktadırlar. Gönül ister ki Müslümanlar kendi içlerinde sıfır problemle yaşayıp dünyanın başka yerlerindeki problemlere müdahale edebilsinler… Ama bu birliktelik maalesef yok. Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde ve Mehmet Akif Ersoy da şiirlerinde ısrarla bunu yani birlik ve beraberliği vurgulamıştır. …

SORU: Bediüzzaman’ın ve Mehmet Akif’in mücadeleci kişiliğini mukayese eder misiniz?

CEVAP: Her ikisi de hak, hukuk ve inancın mücadelecileridirler. Bediüzzaman Hazretleri duruş ve davasından asla taviz vermeyen bir şahsiyet… Hayatının yaklaşık 35 senesini eziyetler, sürgünler, mahkemeler ve hapislerle geçiren ama asla teslim olmayan bir mücadele doruğu… Mehmed Âkif de hiç kimseye minnet etmeyen bir şahsiyet abidesi olarak tanınmaktadır. Bediüzzaman hazretleri bir iman ve tecdit hareketi başlatmayı başarmış, talebeler yetiştirmiş, ders kitabı mahiyetinde eserlerini ortaya koymuştur.

SORU: Mehmed Âkif, Kahire senelerinde İhvan’ı Müslümin’i desteklemiş midir?

CEVAP: Mehmet Akif Ersoy Mısır’da İhvan’ın yetkilileriyle bazı görüşmeler yapıyor (teşkilatın kurucusu Hasan el- Benna ile) ama onlara bir katkıda bulunacak bir durumda değil. Zaten kendisi perişan. Mehmet Akif Ersoy’a Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve oğlu İbrahim Sabri Bey tarafından “neden susuyorsun” diye sorulunca verdiği cevap şu: “Ben secde-i sehivsiz namaz kılamayacak durumdayım.” Gerçekten de Mehmed Âkif, vatanına âşık olan birisi olarak vatan-cüdâ bırakılmıştır. Bırakınız İhvanı destekleyip yardımcı olmayı, Kahire’de ailesiyle bile alakadar olacak durumda değildir. Eşi, zaman zaman psikolojik sarsıntılar geçirmektedir. Mısır halkının düğün âdetleri bizdekilere benzer. Hilvan’ın bir semtinden duyulan davul sesini Âkif’in eşi çevresine: “Mehmed Âkif’in düğünü oluyor” diye ifade etmektedir. Âkif ve ailesinin Mısır’da ne denli sıkıntılar çektiklerinin belgelenmesi açısından bu örneğin bile yeterli olacağını düşünmekteyiz. Mehmed Âkif’in Kahire’deki sıkıntılı senelerinde kendisini hiç yalnız bırakmayan bir şahsiyet, gönül dostu Yozgatlı İhsan Efendi olmuştur. (Mısır Ayn-Şems Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kurup vefatına kadar bölüm başkanlığı yapmıştır. Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babasıdır)

Eğer Mehmed Âkif Türkiye’de kalsaydı ve susmasaydı ne olurdu? Çok kötü şeyler olabilirdi, Mehmed Âkif’in, emniyet güçlerince yapılan gizli takibatıyla alakalı olarak bir kitap yayımlandı: “Kod Adı İrtica 906” Gazeteci Yazar Muharrem Coşkun’un uzun araştırmalar neticesinde hazırladığı kitap, 2015 Şubat ayında bir aktivite ile tanıtıldı.

Programa Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş da katılmış ve yaptığı konuşmada Mehmed Âkif’i fişleyenlere çok sert tepki göstererek: “Bu millet ne Akif’i ne de onun gibi değerli insanları mürteci olarak görmedi. Esas mürtecilerin, milletin tarihsel bağlarını, köklerini koparmak isteyenler olduğunu iyi bildi ve bunlarla arasına mesafe koydu” dedi. Gaziosmanpaşa Belediyesinin katkılarıyla düzenlenen programa Başbakan Yardımcısı Kurtulmuş’un yanı sıra Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı Hasan Tahsin Usta, Eyüp Belediye Başkanı Remzi Aydın ve Mehmet Akif Ersoy’un torunu Selma Argon, basın mensupları, araştırmacılar ve çok sayıda vatandaş katıldı.

Kitabın yazarı Muharrem Coşkun, kitap hakkında yaptığı konuşmada uzun uğraşlar sonucu kitabı oluşturduğunu dile getirerek, “İstiklal Marşı şairi Mehmed Âkif’in cenazesine devlet erkânından kimse katılmamıştı. Bu belgeleri ele geçirince günlerce uyuyamadım. İyi ki Mısır’a gitmiş. Zira belgelere bakınca, şayet gitmeseydi, kendi İstiklal Şairini yargılayan belki de idam eden bir devlet olarak tarihe geçecektik. ‘İrtica 906’ Akif’in devletteki gizli resmi adı olmuş… Kanser tedavisi görürken dahi takibe alınmış… Kendisiyle görüşenler bile fişlenmiş. Acaba İrtica 907 veya 908… kim bu isimler merak ediyorum” şeklinde hayret dolu ifadeler kullanmıştır. Basına yansıyıp oradan iktisap ettiğimiz bu haberin ayrıntısı için bkz:
( https://www.star.com.tr/guncel/asil-irticaci-akifi-fisleyen-zihniyettir-haber-1002728/ )

Bediüzzaman’ın vefatından sonra mübarek naaşına saldırılması gibi Mehmed Âkif’in vefatından hemen sonra da kendisine yapılan sataşmalar devam etmiştir. Bu hususu inceleyip örnek yazılardan iktibaslar yaptığımız bir çalışmamız için bkz: “Gönüllü Sürgün Devresinde Hakkında Yazılanlardan Hareketle Mehmed Âkif’in Duruşuna Dair Bir Değerlendirme” ( https://newerajournal.com/index.php/newera/article/view/118/122 )

Mehmed Âkif Ersoy’a da vefatından onlarca sene sonra bazı sataşma ve saldırılar maalesef gerçekleşmiştir. Milletin üzerine kâbus gibi çöken 28 Şubat devresinde GATA’nın Akademik Açılış töreninde açılış dersi veren Diş Tab. Prof. Dr. Tuğgeneral Yalçın Işımer, Mehmed Âkif Ersoy’a hakaretlerde bulunmuştu. İktidar kanadında maalesef bu şahsa karşı en ufak bir tepki gelmemişti. Bazı yazarlar da 10. Yıl Marşı’nı öne çıkarmaya başlamışlardı, bunlardan bir örnek için bkz. Doğan Hızlan 24 Nisan 1998’de Hürriyet’teki köşesinde “Onuncu Yıl Marşı Cumhuriyet Marşı olsun” ( https://www.hurriyet.com.tr/onuncu-yil-marsi-cumhuriyet-marsi-olsun-39015705 ) 28 Şubat’ta başörtü dâhil olmak üzere temel insan hak ve özgürlükleri ağır yaralar almıştı. Mehmet Kutlular’ın da bu karanlık devrede hapis yattığının unutulmaması gerekir. Ülkemizde maalesef halkın öz kültürünü tahrip etmeye çalışanlar bazı ara rejim devirlerinde ortaya çıkmışlardır. Bunlarla milli ve manevi değerleri muhafaza etmeye çalışanlar arasındaki mücadele hep sürüyor ve sürecek.

SORU: Bediüzzaman  Hazretleri İttihad-ı İslam fikri için kalplerin ittihadının ön şart olduğunu söylüyor. Bu ne demektir? Mehmet Akif bu konuda neler söylüyor?

CEVAP: Evet, kalplerin ittihadı bir ayetin emrini yerine getirmekle oluyor malum. Bismillah, İnnemel mü’minune ihvetun. Feeslihu beyne ehaveyküm. Yani Müminler ancak ve sadece kardeştir, birbirleriyle başka bir şey değildir ve olamaz. Düşman olamaz, hasım olamaz. Ha, serin durabilir, soğuk durabilir ama dargın duramaz. Dargınlıkta araya fitne girer, şeytan girer. Ayetin devamı diyor ki, madem müminler ancak ve sadece kardeştir, o halde siz de varsa dargın olan kardeşlerinizin arasını düzeltin. Bu size bir emirdir. Ayet “düzeltirseniz iyi olur” demiyor, “düzeltin” diye emrediyor. Hatta bu öncelikli bir emir ve bir farzdır. Buradan şunu anlıyoruz: Bir cami cemaatinin içerisinde ya da dinî grupların içerisinde ve nihayet İslam ümmetinin bütünü içinde birbiriyle dargın insanlar varken orada meleklerin hakkıyla zikir ve ibadet yaptığını söylemek ve dolayısıyla insanların da meleklerin ibadetini hakkıyla iştirak ettiğini söylemek pek mümkün olmuyor. Kalpler ittihad etmiyor.

Mehmed Âkif’in düşünceleri de üstadın düşüncelerinden farklı değil zaten, Safahat’ın 2. Kitabı olan Süleymaniye Kürsüsü’nden aktaracağımız şu mısralarda

Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;

Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.

Mehmed âkif’in tavrının netliği burada görülmektedir.

SORU: İlkokuldan önce Kur’an Kursuna giderken bize öğretilen şuydu: “Rabbim Allah. Dinim İslam. Kitabım Kuran-ı Kerim. Kıblem Kâbe-i Şerif. Hazreti Muhammed ümmetindenim. Halil İbrahim milletindenim.” Yani biz millet kelimesini çocukken “Halil İbrahim milletinden olmak” olarak duyduk. Sonra biraz büyüyünce ve laik eğitimin içerisinde Türk Milleti, Arap Milleti gibi ayrımları duyduk ve kafamız karıştı. Aslında bu çelişkiyi giderebilmek için Bediüzzaman’ın tarifleri belli. Mehmet Akif’in bu konudaki fikirleri somutlaşmış olarak neler?

CEVAP: Safahat’ın pek çok yerinde Mehmet Akif ırkçılık karşıtı ve bütünleştirici fikrini net bir şekilde ifade etmektedir. Âkif’in az önce belirttiğimiz kitabında geçen şu ifadeler yeterlidir:

Kuşatır millet-i mahkûmeyi husrân-ı mübîn.

Müslümanlık sizi gâyet sıkı, gâyet sağlam,

Bağlamak lâzım iken, anlamadım, anlayamam,

Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?

Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?

Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı,

Aynı milliyyetin altında tutan İslamı,

Temelinden yıkacak zelzele, kavmiyyettir.

Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir…

Arnavutluk’la, Araplıkla bu millet yürümez…

Son siyasetse bu! Hiç böyle siyâset yürümez!

Sizi bir âile efradı yaratmış Yaradan;

Kaldırın ayrılık esbâbını artık aradan.

Siz bu dâvâda iken yoksa, iyâzen billâh,

Ecnebîler olacak sahibi mülkün nâgâh.

Diyedursun atalar: “Kal’a içinden alınır.

Yok ki hiçbir işiten… Millet-i merhûme sağır!

Bir değil mahvedilen devlet-i İslamiyye

Girdiler aynı siyâsetle bütün makbereye.

Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;

Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.

SORU: Hürriyet ve muhalefet etme hakkı meselesinde korkular da rol oynuyor mu?

CEVAP: Elbette, 15 Temmuz hain darbe girişiminin püskürtülmesi millet ve devletimiz için bir şans oldu. Bunun yanı sıra 15 Temmuz’dan sonra ortaya çıkan birtakım adaletsizliklerin belirmesi de korku ikliminin hâkim olmasında etkili oldu. Çünkü insanlar, gerçekten ürküyor. Hatırlıyoruz; o günlerde bazıları korkudan evlerindeki dinî kitapları, Kur’an tefsirlerini vb. sırf şu veya bu yayınevinin neşriyatı diye yaktılar ya da çöplere bıraktılar. Ama son birkaç yıldır ve bilhassa son 6 aydır o sisli havanın kaybolmaya yüz tuttuğunu görmekteyiz. Bu şekilde topluma bir cesaret geliyor. Anayasa Mahkemesi’nin kararları vesaire milletin ufkunu açıyor. Basının ve bilhassa Yeni Asya’nın da bu konuda büyük görevi ve etkili bir rolü var.

Beni davet ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Hizmetlerinizde muvaffakiyetler dilerim.