İdeolojik Anayasa ve Eğitim Hürriyeti

Ideological Constitution and Freedom of Education

Eyüp KARATAŞLI, Doktorant

 

Eğitim Nedir? Eğitimde Amaç nedir?

Eğitim, alan uzmanlarınca dahi üzerinde uzlaşma sağlanamamış olan muğlak bir kavramdır. Bu sebeple eğitimi tanımlayarak başlamak yerine onu anlamaya çalışmak daha doğru ve yerinde olacaktır. Bilimi kutsayan 20. yy yaklaşımı, eğitimi, “bireyin davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme süreci” olarak tanımlamıştı. Peki insan sadece davranıştan mı ibarettir? Ya da davranışa dökülmeyen her öğrenme veya somut olarak yansımayan öğrenme süreçleri eğitimin dışında mı kalacaktır? Tüm bu sorular eğitimle ilgili düşüncelerin de değişmesine sebep olmaktadır. Eğitimi bilgi dikte etme süreci değil toplumdaki ortak kültür mirasının aktarılması olarak gören veya bireyin sadece davranışlarına değil zihinsel ve ruhsal olarak da gelişimlerine dikkat çeken alternatif eğitim akımları doğmaya başlamıştır.

Bir “Güç” olarak Eğitim

Eğitim, kendi tanımından ve sınırlarından öte anlamlar taşıyabilir. Bir eğitim sistemini belirleyen kuvvetler ve otoriteler, toplumdaki sosyal, kültürel, politik ve ekonomik yönleri etkileyebilir.  Eğitim süreçleri, özgürleştirici ve bireysel gelişimi teşvik edici olabileceği gibi toplum mühendisliği aracı olarak da kullanılabilmektedir.

Bu bağlamda okullar toplumsal dinamikleri yönetenler ve eğitim politikalarını belirleyenler tarafından bir dönüşümün mekânı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Burada belirleyici rol ise gücü elinde tutanların ideolojileri ve bakış açıları olmuştur.

İdeolojik Eğitim: Dünya ve Türkiye Gerçeği

İdeolojik eğitimle birlikte kişi yeniden şekillendirilir. Bu yolla şekillendirilen bir kişi, toplumda yeniden üretilerek yaşamına ideolojik boyutlarla yön verilir. Bu bağlamda hakim gücün mevcudiyeti ve bu mevcudiyetin devamını sağlayan şey baskı ve ideoloji aygıtlarıdır. Devlet, bu aygıtları kullanarak toplum içerisindeki varlığını idame ettirir. Burada devletin baskı aygıtı ile kastedilen şey hukuk, mahkeme, polis, ordu gibi belirli bir zorlamanın bulunduğu açık güç kurumlarıdır. İdeolojik aygıtlar ise iktidarın din, aile, eğitim gibi alanlarda ideolojik etkisinin devam ettirildiği kurumlardır.

Bu bağlamda ülkelerde devlet otoritesini elinde tutan gücün hegemonyasındaki ideolojiler doğrultusunda bir eğitim anlayışı uygulanmaktadır. Bu eğitim anlayışının somutlaşmış hali ise bize eğitim programlarında sunulmaktadır. Bir okulda, bölgede veya ülkede kullanılan eğitim programı bize ülkenin ideolojileri hakkında ipuçları vermektedir. Mesela, eğitim programları ırkçılığı beslemek ve diğer kültürleri aşağılamak için kullanılabileceği gibi, demokrasi ve bireysel gelişimi ön planda tutan bir anlayışı da topluma sunabilir.

Eğitim: İdeolojik mi Demokratik mi?

Ülkelere hakim olan gücün ideolojileri doğrultusunda eğitim sistemlerinin ve eğitim programlarının da değiştiğinden bahsettik. Burada Avustralya’da bir eğitim programı hazırlama örneğini vermek istiyorum. Avustralya’da okullar, önceden belirlenen temel ortak insani değerlere bağlı kalmak şartıyla istedikleri şekilde eğitim programı hazırlamada özgürdürler. İster dinî ister meslekî ister azınlıklara yönelik okullar olsun, herkes kendi belirleyeceği içeriklere göre eğitim verme özgürlüğüne sahiptir. Bu çerçevede kapsam, okul paydaşlarınca (okul müdürü, öğretmenler, fon destekçileri, şirketler, öğrenciler, veliler, esnaf temsilcileri, din adamları vs.) belirlemektedir. Yani eğitime ilişkin kararlar ortak bir istişare ile alınmaktadır.  Benzer şekilde İngiltere’de de özel okullar, temel çerçeve olarak hazırlanan programlara uymak şartı ile kendi inanç ve kültürleri doğrultusunda verilecek din eğitimi dahil tüm eğitim programlarını uygulayabilmektedir. Buradan hareketle devletin ideolojisi ve yetiştirmek istediği birey anlayışı ile eğitim programları ve eğitim sistemlerinin paralellik gösterdiğini söyleyebiliriz.

Cumhuriyetten Günümüze Anayasalarda Eğitim Anlayışı

Türkiye Cumhuriyetinin Anayasa tarihi incelendiğinde eğitimle ilgili ilk çalışmaların 1924 Anayasası ile başladığı görülmektedir. Eğitimde devletin getirmiş olduğu ideoloji net bir şekilde Anayasaya da yansımıştır. Nitekim 1924 Anayasası’nın hemen ardından aynı yıl Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun çıkartılmıştır. Çıkarılan bu kanun ve yapılan değişiklikler Türk eğitim sisteminde, günümüze kadar süregelen merkeziyetçi ve tek tipçi yapının oluşturulması açısından fevkalade önemlidir. Ayrıca 1924 yılında 430 sayılı kanunla “Türkiye dâhilinde bütün müessesatı ilmiye ve tedrisiye, Maarif Vekâletine merbuttur.” denilmiştir. Mevcut Anayasanın 174. maddesiyle koruma altında tutulan Tevhid-i Tedrisat Kanunu aradan yaklaşık 90 yıl geçmesine rağmen geçerliğini muhafaza etmektedir. Kısaca “eğitim birliği” olarak da bilinen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile, bütün okullar devletin denetimine girmiştir. Bu kanuna göre Türkiye’de hiç kimse özellikle etnik ve dinî temellere göre eğitim verecek okul açamaz. Kanunla birlikte ileride yapılacak inkılâpların da temeli atılmıştır. Böylece mesela laiklik, Cumhuriyet döneminde yeni bir ulus oluşturma çabası olarak karşımıza çıkacaktır. Cumhuriyet rejimi, eğitim alanında yürürlüğe koyduğu pozitivist temelli kanunlarla “aydınlanmış, akılcı ve çağdaş bir insan oluşturma” hevesi peşine düşecektir.

1961 Anayasasında ise eğitim hakkı, “Kişinin Hakları ve Ödevleri” bölümünde düzenlenmiştir. 1961 Anayasası’nın 21. Maddesi “Bilim ve Sanat Hürriyeti” başlığını taşır. İlgili maddede açıkça herkesin bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahip olduğu ifade edilmiştir. Burada biz eğitimin belirli bir özgürlük alanına kavuşacağını düşünürken ilgili maddenin devamında eğitim ve öğretimin devletin gözetim ve denetimi altında serbest olduğu’ ve ‘Çağdaş bilim ve eğitim esaslarına aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamayacağı’ gibi ifadeler bize eğitimin ideolojik dayatmalarla devam edeceğini göstermektedir.

1982 Anayasasında eğitime ilişkin düzenlemeler ise 1961 Anayasasından daha keyfî ve daha katı olarak karşımıza çıkmaktadır. Eğitim ve öğretimin inkılap ve ilkeler doğrultusunda ve devlet gözetimi altında yapılacağı Anayasada özellikle vurgulanmıştır. Ayrıca Türkçeden başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında okutulamayacağı ve öğretilemeyeceği de yine darbe Anayasası olarak bilinen 1982 Anayasasında kayıt altına alınmıştır. İşin ilginç tarafı devletin ideolojisi olarak belirlenen İnkılap ve ilkeler, 1924 Anayasasından bugüne kadar her kademede kapsamı genişletilerek Anayasada yer almıştır ve bugün halen de aynen korunmaktadır.

Burada özellikle 1960’lı yıllardan itibaren dünyada, tek tip insan yetiştirme gayesine sahip “fabrikasyon eğitim modeli” yerine; özgürlükçü, yeniden yapılandırmacı, demokratik temellerin atıldığı bir eğitim anlayışı hâkim olmaya başlamıştır. ABD, Avustralya, Kanada ve Avrupa’da bu değişim etkilerini hızla göstermiş, iki büyük dünya savaşından başarısızlıkla ayrılan Almanya bile eğitim anlayışının meyvelerini toplamak suretiyle çok kısa bir süre içerisinde ayağa kalkmayı başarabilmiştir.

Diğer taraftan, Türkiye’de eğitim, statüko anlayışının daha sıkı ve katı olarak uygulandığı ve devletin eğitimi ideolojik bir aygıt olarak yönettiği bir alanda kalmıştır. Bugün eğitimin temelinde yatan sorunları bu anlayış farklılıkları temelinde incelemek daha doğru olacaktır. Nitekim uluslararası sınavlar olmak üzere ülkemizin bugün içinde bulunduğu başarısız durum, eğitim sisteminde hâkim olan ideolojik aygıtların ve yaklaşımların değişmesi gerektiğini göstermektedir.

SORU: Uluslararası sınavlardan ve ülkemizin bu sınavlardaki başarı durumlarından bahsedildi. Bu sınavlarda ülkeleri başarılı kılan sebepler nelerdi? Bizim ülkemiz neden bu sınavlardan istenilen başarıyı sağlayamıyor?

CEVAP: PISA ve TIMSS gibi uluslararası sınavlara yönelik ülke sıralamamızın OECD ülkelerinin altında yer aldığı görülmektedir. PISA sınavını ele alacak olursak, 2009 yılında matematikte 44. sırada olan Türkiye’nin 2018 yılına gelindiğinde 50. sırada yer aldığı görülmektedir.

Burada ülkemizi başarısız kılan sebepleri sorgularken aslında başarılı ülkeleri başarılı yapan kıstaslara bakmakta fayda var. Temel olarak özgürlükçü bir biçimde yapılandırılmış eğitim sistemlerinin ve politikalarının daha başarılı bir öğrenci profili sistemi sunduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, ABD içerisinde devletin resmi eğitim anlayışının dışında alternatif bir eğitim yaklaşımının uygulandığı Waldorf Eğitim Sistemi örneği vardır. Burada kalp-ruh ve akıl ekseninde bir eğitim anlayışı ile eğitim uygulanmakta ve işin ilginci burada yetişen öğrencilerin ABD’de üniversitelere yerleşme oranlarının diğer okullara göre çok daha fazla olduğu görülmektedir. Buradan hareketle, özgürlükçü ortam sayesinde farklı yaklaşımların da eğitim anlayışı içerisinde yer aldığı sistemlerde rekabetçi ve daha kaliteli bir eğitimin mevcut olabileceği görülmektedir. Diğer taraftan yine Finlandiya, Norveç gibi Kuzey Avrupa ülkelerinin uluslararası sınavlarda başarısının arkasında yatan sebeplerin başında, eğitim politikalarının işbirliğine dayalı ve çok sesli eğitim anlayışına müsaade ediyor olması gelmektedir.

SORU: Eğitimde uluslararası sınavlarda başarı ile özgürlükler arasında bir paralellik olduğundan bahsettiniz. Çin, Singapur ve Hong-Kong gibi bazı anti demokratik ülkelerin ve bölgelerin de bu uluslararası sınavlarda başarılı olmasını nasıl açıklayabiliriz?

CEVAP: Tabi bu sınavlarda Çin, Singapur ve Hong-Kong gibi bazı despotik ülkelerin başarıları dikkat çekmektedir. Özellikle son yıllarda dikkat çeken bu başarılar göz ardı edilemez. Fakat buradan hareketle akademik başarının eğitimin değerlendirilmesi için tek başına yeterli bir kriter olamayacağı gerçeğini unutmamalıyız. Askerî bir disiplin anlayışı doğrultusunda verilen eğitim PISA ve TIMSS gibi uluslararası sınavlarda başarı getirmekle birlikte bu ülkelerin İnsani Gelişmişlik Endeksi, Hukukun Üstünlüğü Endeksi ve Mutluluk Endeksi gibi endeksler yönünden sonuçlarına bakıldığında bu ülkelerdeki eğitim pratiklerinin aslında eğitimin bütüncül yaklaşımına uygun bir anlayış olamayacağı anlaşılmaktadır.

SORU: İki dünya savaşı geçiren ve bu savaşlardan ağır yara alarak çıkan Almanya ve Japonya gibi ülkelerin eğitim sisteminde bu seviyelerde başarılı olmasının sebebi nedir?

CEVAP: Gerçekten, İkinci Dünya Savaşı’ndan önce özellikle Almanya’da eğitim, ideolojik aygıt olarak Nazi propagandasında aktif bir şekilde kullanılmış ve üstün ırk yetiştirme ve Nazi ideolojisine sadakati sağlama gibi amaçlara hizmet etmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya Federal Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte eğitim sistemi yeniden yapılandırılmış ve eğitimde demokrasi, özgürlük, insan hakları, eşitlik ve sosyal adalet değerleri benimsenmiştir. Bu değerler doğrultusunda sürdürülen eğitim faaliyetleri, bugünkü Almanya’nın, gerek uluslararası sınavlardaki başarısını ve gerekse ekonomi, demokrasi ve sosyal devlet anlayışında geldiği noktayı daha iyi açıklayacaktır. Japonya da benzer süreçlerden geçmiş ve özellikle eğitim reformları ve eğitimin ideolojilerden arındırılarak sadece belirli standartlar içerisinde yürütülmesi gibi prensipler onların da eğitimdeki başarılarını olumlu etkilemiştir.

SORU: Eğitimin okullarda zorunlu olması neden gereklidir? Bireylerin kendi çocukları üzerinde istediği gibi eğitim hakkına sahip olmasının önündeki engeller nelerdir?

CEVAP: Bu konu aslında sadece ülkemize mahsus bir sorun olmayıp dünya genelinde de yıllardır tartışılmaktadır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde, “ana babaların, çocuklarına verilecek eğitim türünü seçmek hakkını öncelikle haiz oldukları” ifade edilmiştir. Bu kapsamda dünyada azımsanmayacak kadar ülkede bireylere çocuklarını özgürce yetiştirme alanı açılmış bulunmaktadır. Örneğin ABD başta olmak üzere birçok dünya ülkesinde homeschooling (evde eğitim/ aile eğitimi), ruh, beden ve kalbin eğitimine odaklanan Waldorf Eğitimi gibi alternatif eğitim modellerinin uygulanmasına müsaade edilmektedir. Yine ABD ve Kanada gibi ülkelerde bu yönde çıkarılmış çok sayıda yasa bulunmaktadır.

Diğer taraftan ülkemizde eğitim birliğini öngören Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve eğitimdeki ideolojik merkeziyetçi yaklaşım bugün eğitim özgürlüğü açısından bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.

SORU: Eğitim özgürlüğü kapsamında son 20 yıllık ülke serencamı incelendiğinde mevcut iktidarın eğitimin önündeki ideolojik engelleri kaldırmaya yönelik bazı çalışmaları olmuş mudur? Bu konuda gerek yasal alanda gerek eğitim sistemlerinin ve programlarının değiştirilmesine yönelik değişiklikler var mıdır?

CEVAP: Son yirmi yıllık sürece dönem itibarıyla bakmakta fayda olacaktır. 2005 yılı itibariyle eğitimde bir reform çalışmasının yapıldığını görüyoruz. Bu çabalar aslında eğitimde verilecek olan bilginin bireylerin yeniden yapılandırıldığı, ortak istişare ve demokratik eğitim anlayışının bir meyvesi olarak yansımıştır. Bu konuda kısmen de başarılı olmuştur. Fakat daha sonraki süreçte eğitimde kurumsallığın ve aidiyetin ön plana çıktığı bir eğitim anlayışına doğru değişim olmaya başlamıştır. Bu eğitim anlayışındaki sapmanın, PISA ve TIMSS gibi sınavlardaki başarımızın OECD ortalamasının altında kalmasına sebep olduğu söylenebilir. Diğer taraftan 2018 yılına gelindiğinde eğitimde program çalışmalarının yenilendiğini görmekteyiz. Burada eğitim programlarına Avrupa Komisyonunun benimsediği; eleştirel düşünme, problem çözme, bilgi, medya teknoloji becerileri gibi beceriler yerleştirilme amacında olduğu iddia edilse de programların içeriği incelendiğinde bu amaçlara hizmet eden herhangi bir çalışmanın olmadığı görülmektedir. Ayrıca bu dönemde eğitimde uluslararası ortak değerlerden öte milliyetçi yönünü artan ulusalcı ve devletçi yeni bir anlayış benimsenmiştir. Bu dönemde böyle bir paradigma ile karşımıza çıkan AKP iktidarı eğitim politikaları, özünde, Cumhuriyet dönemi ile birlikte “millet devlet içindir” anlayışının bir sonucu olarak karşımıza çıkan “devletine bağlı yurttaş” yetiştirme bakış açısını değiştirmemiş, evrensel normlar sadece temenni oluşturacak birer söylemden öteye geçememiştir.

SORU: 14 Mayıs 2023 seçimleri yaklaşıyor. Partilerin seçim beyannameleri incelendiğinde eğitim ve hürriyet konusunda özellikle muhalefetin fikirleri nelerdir?

CEVAP: Bu konuda muhalefetin de çeşitli görüşlerinin ve tekliflerinin olduğunu görmekteyiz. Fakat bu konuda siyasi partilerin planları ve seçim beyannamelerini incelediğimizde eğitime ilişkin görüşlerin bir plandan ziyade genel olarak slogan şeklinde birer söylemden ibaret kaldığını üzülerek görmekteyiz.

Örneğin ABD’de eğitim politikaları, siyasi söylemlerden uzak ülke politikası olarak sunulmakta ve bu konuda yapılacak çalışmalar bilimsel bakış açısıyla ve tüm paydaşlarca ortak bir istişare sonucu oluşturulmaktadır. Örneğin No Left Child Behind (Hiçbir Çocuk Geride Kalmasın) eğitim kampanyası sırasında çok kapsamlı ve tüm paydaşlarca ulusal bir politika programı hazırlanmış ve federal mecliste oylanarak kabul edilmiştir. Bu bağlamda soruya dönecek olursak, muhalefet partilerinin ve özellikle millet ittifakının hazırlamış olduğu ortak metinde “eğitimin ideolojik söylemlerden arındırılacağı” vurgusu dikkat çekmektedir. İçerikte bu söylemin gereğinin nasıl yapılacağı konusunda net bir yol haritası olmasa da bunun anlamlı ve iyi niyetli bir teklif olarak sunulduğunu düşünüyorum. Eğitimin ideolojilerden arındırılması hedefinin ulusal bir işbirliği çerçevesinde ve özgürlükçü bir zeminde konuşulmasının, bu hedefin önünü açacağını söylemek yanlış olmaz. Ayrıca yine ortak metinde eğitimin tüm paydaşların katılımıyla yapılandırılacağı vurgusu da anlamlı ve kayda değer bir beyandır. Somut bir adım olarak YÖK’ün kaldırılması teklifi de özgür bilim üretimine katkı sağlaması açısından üniversite özerkliğini artıracak olumlu bir adım planlamasıdır.

SORU: Eğitim sisteminde özgürlükçü anlayışın sabit ilkeleri, özellikleri ve standartları var mıdır? Varsa bunlar nelerdir veya neler olmalıdır?

CEVAP: Esasında eğitim sisteminde bu konuya ilişkin çeşitli ülkelerde uygulanan somut örnekler bulunmaktadır. Örneğin Avustralya’da eğitim programları hazırlanırken okullar için bağlı kalınması zorunlu temel standartlar belirlenmiştir. Bu standartlar bireysel ve sosyal yeterlilik, etik davranış, eleştirel düşünebilme, kültürlerarası farklı anlayışa saygı duyma gibi temel ortak değerleri kapsamaktadır. Yine Avrupa Komisyonunca 21.yy becerileri olarak temel standartlar belirlenmiş ve eğitim politikalarının bu ortak standartlar doğrultusunda belirlenmesi tavsiye edilmiştir. Bu ortak standartların belirlenmesi süreci ise demokratik bir anlayış ile ortak bir mutabakat çerçevesinde belirlenmeli ve hiçbir şekilde evrensel teamüllerin dışında kalmamalı ve bireysel özgürlükleri sınırlandırıcı şekilde olmamalıdır. Nitekim bu sayılan örneklerde belirlenen standartlar da ortak bir istişarenin sonucu oluşturulmuş evrensel teamülleri kapsamaktadır.

SORU: Eğitimdeki özgürlükçü bakış açısının dindar bir nesil yetiştirme anlayışı üzerinde nasıl bir etkisi ya da katkısı olacaktır?

CEVAP: Aslında bu konuya özgürlükler bağlamında bakmakta yarar vardır. Dindar bir nesil yetiştirme gayesinin öncelikli olarak Milli Eğitim Politikasının değil bireylerin birer tercihi olması gerekmektedir. Devletin, bir insana ‘biz senin çocuğunu zorla dindar olarak yetiştireceğiz’ demesi ne kadar yanlış ise bir bireyin bu yönde yetişmesine devletin engel olması da o kadar yanlış bir durumdur. Az önce ifade ettiğimiz gibi çeşitli dünya ülkelerinde insanların temel standartlara bağlı kalmak şartı ile eğitimde içerik konusunu özgürce belirleyebildiğini görmekteyiz. Bir inancın mensubu olarak da insanların kendi inançları doğrultusunda eğitilmesini talep etmesi eğitim hakkı kapsamında değerlendirilmelidir.

Bu konuda Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin eğitim anlayışının bizim için dindar nesil yetiştirmede de model olarak durduğunu düşünmekteyim. Eğitimin devlet öncelikli değil birey öncelikli bir faaliyet olduğu vurgusu “Nefsini ıslâh etmeyen başkasını ıslâh edemez.” düsturu ile çok veciz bir şekilde izah edilmiştir. Nitekim Allah Rasulü (s.a.v) de tebliğe başta kendi ailesi olmak üzere en yakınlarından başlamıştır. Ayrıca Bediüzzaman Hazretleri, cehalet, zaruret ve ihtilafı üç büyük düşman olarak görüp, marifet, sanat ve ittifakla bu düşmanlara karşı mücadele edilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu kapsamda bu bakış açısı bize kavgasız, gürültüsüz, adil, insan haklarına saygılı, toplumsal barışın tesis edildiği insanca bir dünya inşası imkanı sunmaktadır. Çünkü, bu yaklaşım bölgesel değil evrensel bir yaklaşımdır.

SORU: Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin eğitim anlayışından bahsettiniz. Bu bağlamda Bediüzzaman Hazretlerinin okulların düzenlenmesi ile ilgili fikirleri nelerdir? Bu fikirlerin eğitim özgürlüğü bağlamında nasıl konumlandırılması gerekmektedir?

CEVAP: Bediüzzaman Hazretleri, Osmanlının son dönemlerindeki mektep, medrese, tekke ihtilafına karşı batı tarzı okullar yerine bu kurumların manaca ıslahı ile tevhid-i medaris olarak bu üç kurumun ruhunun birbirine benzemesi gerektiğini ifade etmiştir.  Bu görüşün somut bir adım olarak din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı Medresetüzzehra Projesini ortaya koymuştur. Bediüzzaman Hazretleri bu kavramı, sıradan bir okul olmanın ötesinde sosyal, ilmî, ekonomik ve siyasî yönleri olan bir ittihad-ı İslâm projesi olarak yorumlamıştır.  Bu fikir doğrultusunda somut bir adım olarak Van’da bu okulun temelleri de atılmış fakat Birinci Dünya Savaşının patlak vermesi ile bu proje askıya alınmıştır. Cumhuriyet döneminde ise 1923’te bu proje TBMM tarafından kabul edilmiş ve yenilenmiş ama 1924’teki Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve arkasından gelen sekülerizm uygulamaları ile birlikte bu projenin fiili olarak uygulanabilirliği maalesef kalmamıştır.

Bediüzzaman Hazretlerinin sunduğu bu teklif günümüz insanının içinde bulunduğu sorunların çözümüne yönelik bir cevap mahiyetinde bir eğitim metodolojisidir. Ancak bunun görülebilmesi için eğitimin özgürlükçü bir yapıya kavuşturulması ve bu maksatla gerekli anayasal ve kanuni düzenlemelerin yapılması şarttır. Bu bağlamda, Tevhid-i Tedrisat Kanununun ve eğitime yönelik olarak Anayasada yer alan ideolojik yaklaşım ve kavramların ve argümanların alternatif bir eğitim metodolojisine imkan vermediği görülmektedir.

Son olarak, eğitime, bireysel insan gerçekliği çerçevesinde ele alınması gereken bir insan hakları meselesi olarak bakılması gerekmektedir. Bu konuda nasıl Anayasada din ve vicdan özgürlüğü veya düşünce ve ifade özgürlüğü gibi temel haklardan bahsediyorsak eğitimin de Anayasada ‘eğitim özgürlüğü’ kapsamında yer alması doğru olacaktır. Ayrıca eğitimi tek tip bir ideolojiye bağlayan Anayasa maddelerinin de gözden geçirilmesi ve değiştirilmesi gerekmektedir. Seçme iradesi elinden alınan, tercihlerine, zevklerine, düşüncelerine, inançlarına ve kültürlerine önem verilmeyen bireylerden ilerlemeci sonuçlar beklemek mümkün değildir. Bu bakımdan, yapılacak yeni bir Anayasa çalışmasında eğitim, çok kültürlü, çoğulcu, farklılıklara açık, özgürlükçü bir temele yaslanmalıdır.