MEBUSANA HİTAP

Bediüzzaman Said Nursî

“İnsanlar hür oldular, ama yine abdullahtırlar”
6 Kânunievvel 1324 – 13 Kânunievvel 1324 (19 Aralık 1908 –
26 Aralık 1908), Kürd Teavün ve Terakki gazetesi, Sayı: 3-4.
يَٓا اَيُّهَا الْمَبْعُوثُونَ اِنَّكُمْ لَمَبْعُوثُونَ لِيَوْمٍ عَظ۪يمٍ[1]

 

Ey Mebusan-ı Ahali!

Hukukullah tabir olunan menafi-i umumiyeyi bostan-ı medeniyette Mebus-u İlâhînin aynü’l-hayat Şeriatıyla iska ediniz; tâ ki medeniyetimiz bu hayat ile gençliğini ebedîleştirsin ve adalet-i İlâhiye de hakkıyla tezahür etsin. Zira adalet-i İlâhiye arş-ı Şeriatta tecelli ediyor. Oradan nâzil olan ahkâmı düsturu’l-amel yapınız; tâ ki hukukullahta izinsiz tasarruf lâzım gelmesin. Sahib-i hakkın izni olmasa tasarruf caiz olmaz. İnsanlar hür oldular, lâkin yine ibâdullahtırlar.

İstibdat denilen dev-i derendenin pençe-i gaddarında hanım-ı hatime-i edyan sükût ile ibka edilmişti. Şimdi elbette, taht-ı medeniyette oturan ve efkâr-ı umumî denilen Süleyman-ı Meşrutiyetin engüşt-ü mübareğine, her hasiyet-i teshire malik nigîn-i Şeriat-ı Garra lâyık görülecek. Evet bunu lâyık görünüz, fiilen de tebrik ve inkıyad ediniz. Bırakmayınız, Meşrutiyetin yed-i âdilânesine yakışan o seyfullah-ı beyzaya istibdadın pis pençesi ilişsin ve ağrazına vesile ederek o mübareği lekedar etmesin.

Milyonlarca dâhîlerin nusus-u kàtıadan istihracıyla Şecere-i Tuba gibi teşaub etmiş ve siyaseten ve maslahaten hangisinin hangi meselesine temessük caiz bulunmuş  [2] مُب۪ينٍ كِتَابٍ ف۪ى لَّااِ يَابِسٍ وَلَا رَطْبٍ وَلَا sırrını tefsir eylemiş olan mezahib-i erbaadan o define-i bîpayan ve bîintiha, o cevahirle memlûdur ya, o Şeriat-ı Garradan ahkâm-ı âdile ve hakaik-ı ulviyeyi düstur olmak üzere tanzim için hamele-i Şeriatın efkâr-ı umumiyesine müracaat ediniz; tâ ki Meşrutiyetteki hakaikı ve Kanun-u Esasîdeki ahkâmı daha mükemmel, daha vazıh, Şeriat-ı Garradan istihrac ve tanzim etsinler; nasıl ki az himmetle Mecelle-i Ahkâmı tanzim ettiler. Zira hablü’l-metîn-i hayatımız olan ittihad-ı umumî bununla tahakkuk edecek ve kuvvet bulacaktır. […]

Şeriat-ı Garra; hürriyet-i hakkı ve adaleti ve müsâvât-ı hukuku câmîdir

Evet, Avrupa’dan ahz u iktibasa muhtacız. İhtiyacımız idare-i mülk ve tanzim-i kuvâ-yı harbiye-i bahriyeden ve fünun-u sanayiden işimize yarayanlarıdır (dinimizin emriyle). Avrupa da bizden yalnız adaleti ister ve medeniyeti bekler; tâ muvazenesi bozulmasın. Bu iki esasa Şeriatımız müessis ve külliyetiyle nazırdır. Zaaf-ı diyanetle uhuvvet ve hürriyet ve medeniyet, bataklık ve müteaffin sulardan zehirlenmiş çiçek ve meyvelere benzer. Acaba Şeyheyn ü Ömereyn ve Harun u Me’mun ve Endülüs’teki Emevîler, zaaf-ı dinle mi terakkî ettiler? Zaman-ı salifte âlemde hükümferma olan istibdadın pederi vahşet olduğu hâlde, sadr-ı evvelin hürriyet ve adalet ve müsâvâtları bürhan-ı bâhirdir ki, Şeriat-ı Garra, hürriyet-i hakkı ve adaleti ve ibadetteki müsâvâtıyla iman olunan müsâvât-ı hukuku cemî-i revâbıt ve levazımatıyla camidir. Buna binaen kat’iyen hükmediyorum, şimdiye kadar noksaniyetimiz ve tedenniyatımız ve sû-i ahlâkımız dört sebepten gelmiş:

Birincisi: Şeriat-ı Garranın adem-i müraat-ı ahkâmından ve bazı hakaik-ı Şer’iyeyi başka ünvanla gösterdiğinden, avamı tenfir ile itaat-ı vicdaniyelerini sarsmaktır. Devr-i inhitatımızdan beri güya fevka’ş-Şeriat bazı nizâmâtı neşretmek (Şeriattan izin almadan) tedennîmizin en büyük sebebidir.

İkincisi: Bazı müdahinlerin keyfemayeşa sû-i tefsir etmek, hâşâ, İslâmiyet’i istibdada müsait ve medeniyete mâni gibi göstermektir.

Üçüncüsü: Zahirperest dinin cahil dostları, taassubat-ı nâ­bemahal ile bazı teşbihatı hakikat olarak telâkki ve telkin ederek ve bunu iyilik belleyip dine hıyanet etmesidir.

Dördüncüsü: Müşkilü’t-tahsil mehasin-i medeniyeti terk ile çocuk gibi heva ve hevese muvafık zünub ve mesâvî-i medeniyeti tutî gibi taklit etmeleridir. […]

Mecelletü’l-Ahkâm bir hüsn-ü misaldir

Ey Mebuslar! Mecelletü’l-Ahkâm bir hüsn-ü misaldir. İslâmi­yet sizden çok büyük şeyler bekliyor. Peygamber de Zaman-ı Saadet’te elini kaldırmış gibi size nida ediyor.

Hem de kuvvet kanunda olsun. Yoksa istibdat münkasım olmuş olur. Kanunun kuvveti, mukanninin kuvvetiyledir.

[3]الْمَت۪ينُ يُّ  وِالْقَ هُوَ  اللّٰهَ اِنَّ  kanun-u İlâhîdeki kuvvet ve akaid-i hakka cihetiyledir ki bir zaman-ı kasîrde şark ve garbı adalete mazhar ve istilâ etti. Şeriatın büyüğüne itaat, istibdadın gayrıdır. Zira Şeriatta tefevvuk eden en büyük bir adama esaret-i nefisten tahallûs ve hürriyet-i şer’iyeden tekemmül için hiss-i ihtiram ve muhabbetle itaat, hibr ve havf üzere müesses ve tenebbüh-ü efkâr cihetiyle şimdiki zamanda istidadı kalmayan istibdadın gayrıdır.

Eski Said Dönemi Eserleri, s. 31-38

Hulefa-i Râşidîn ve Ömer bin Abdülaziz zamanlarını taklit edebiliriz

İstibdadın ve zaman-ı mazinin seyyiatı din ve Şeriatı lekedar etmemek için, Meşrutiyeti Şeriat libasıyla göstermek ve tatbik etmek zarurîdir. Hulefa-i Râşidînin ve Ömer bin Abdülaziz’in zamanlarını taklit edebiliriz.

Eğer denilse ki: “Onlardaki saffet ve ahlâk-ı hasene bizde yoktur ki, taklit mümkün ola!”

Ben derim: Meyl-i terakkînin ikazıyla bizdeki tenebbüh-ü efkâr ve telâhuk-u efkârdan hâsıl olan tekemmül-ü mebadi ve ihata-i medeniyet bu saffet ve ahlâkın yerini tutar. Düvel-i ecnebiyenin adaleti bu cevabı ispat eder.

Medeniyet-i İslâmiyenin medeniyet-i hâzıradan farkı, yalnız menâhî ve rezâil ve esaret-i nefisten mendir. Hem de kamet-i merdane-i istidad-ı millîmize kadınların libası gibi süslü sefahet ve hevesat yakışmıyor. Zira bir erkek bir kadının kametinden istihsan ettiği libası giyse rezil olur ve bilakis…

Elhâsıl: Çürük olan mesâvî-i medeniyeti hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf-i Şeriat ile yasak edeceğiz; tâ ki medeniyetimiz bu âb-ı hayat-ı Şeriat ile gençliğini ebedîleştirsin. Eğer medeniyet-i İslâmiye bir cism-i namî olsa, Şeriat deveran-ı demi ve diyanet de hararet-i gariziyesi olacaktır. Hem de Şeriat-ı Garra, kelâm-ı ezelîden geldiğinden ebede gidecektir.

Eski Said Dönemi Eserleri, s. 39-40

* * *

Âlem-i manada Padişahı gördüm.

Dedim: “Sen zekâtü’l-ömrü Ömer-i Sânî’nin mesleğinde sarf et; tâ ki Meşrutiyet riyasetine lâzım ve biatın manası olan teveccüh-ü umumiyeyi kazanasın.”

Padişah dedi: “Ben onun yolunda gideyim, siz de ol zaman ehlini taklit edebilirsiniz. Nerede sizde onlardaki kuvvet-i İslâmiyet ve saffet ve ahlâk?”

Ben dedim: “Bizdeki tenebbüh-ü efkâr-ı umumî ve tekem­mül-ü mebadi ve vesait ve ihata-i medeniyet, o noktaların yerini tutmakla, hem o noktaları istihsal, hem de netice-i matlûp olan adalet ve terakkîyi intâc edebilir. Düvel-i ecnebiyenin adaleti bunu ispat eder.

Eski Said Dönemi Eserleri, s. 54

Cumhuriyet ki adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir

“HAKİKAT”

26 Şubat 1324 (11 Mart 1909), Volkan, Sayı: 70, Sayfa: 3.

[…] Cumhuriyet ki HÂŞİYE adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir. On üç asır evvel Şeriat-ı Garra teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, din-i İslâm’a büyük bir cinayettir ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir. Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa istibdat tevzi olunmuş olur. اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْقَوِىُّ الْمَت۪ينُ[4] hâkim ve âmir-i vicdanî olmalı. O da marifet-i tam ve medeniyet-i âmm veyahut din-i İslâm namıyla olmalı. Yoksa istibdat daima hükümferma olacaktır.

İttifak hüdadadır, hevada ve heveste değil.

İnsanlar hür oldular, ama yine abdullahtırlar. Her şey hür oldu; Şeriat da hürdür, Meşrutiyet de. Mesâil-i Şeriatı rüşvet vermeyeceğiz.

Eski Said Dönemi Eserleri, s. 45

HÂŞİYE: O zaman “Meşrutiyet,” şimdi o kelime yerine “Cumhuriyet” konulmuş.

Cumhuriyet ve demokrat manasındaki Meşrutiyet ve Kanun-u Esasî

“YAŞASIN KUR’ÂN-I KERÎM’İN KANUN-U ESASÎLERİ!”[5]

1 Mart 1325 (14 Mart 1909), Volkan, Sayı: 73, Sayfa: 1-2.

Ey Mebusan!

Uzunluğu ile beraber gayet muciz birtek cümle söyleyeceğim; dikkat ediniz. Zira, itnabında, yani uzunluğunda îcâz var. Şöyle ki:

Cumhuriyet ve demokrat manasındaki[6] Meşrutiyet ve Kanun-u Esasî denilen adalet ve meşveret ve kanunda cem-i kuvvet, bu ünvanla beraber asıl malik-i hakikî ve sahib-i ünvan-ı muhteşem olan ve müessir ve adalet-i mahzayı mutazammın bulunan ve nokta-i istinadımızı temin eden ve Meşrutiyeti ve Cumhuriyeti[7] bir esas-ı metîne istinad ettiren; ve evham ve şükûk sahibini varta-i hayretten kurtaran; ve istikbal ve ahiretimizi tekeffül eden; ve menafi-i umumiye olan hukukullahı izinsiz tasarruftan sizi tahlis eden; ve hayat-ı milliyemizi muhafaza eden; ve umum ezhanı manyetizmalandıran; ve ecânibe karşı metanetimizi ve kemalimizi ve mevcudiyetimizi gösteren; ve sizi muaheze-i dünyeviye ve uhreviyeden kurtaran; ve maksat ve neticede ittihad-ı umumîyi tesis eden; ve o ittihadın ruhu olan efkâr-ı ammeyi tevlid eden; ve çürük mesâvî-i medeniyeti hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten yasak eden; ve bizi Avrupa dilenciliğinden kurtaran; ve geri kaldığımız uzun mesafe-i terakkîyi, sırr-ı i’caza binaen, bir zaman-ı kasîrde tayyettiren; ve Arap ve Turan ve İran ve Samîleri, yani beraber olanları[8] tevhid ederek az zaman içinde bize bir büyük kıymet verdiren; ve şahs-ı manevî-i hükûmeti Müslüman gösteren; ve Kanun-u Esasînin ruhunu ve On Birinci Maddeyi muhafaza ile sizi hıns-ı yeminden (yemin bozmaktan) kurtaran; ve Avrupa’nın eski zann-ı fasidlerini tekzip eden; Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın hatemü’l-enbiya ve Şeriatının ebedî olduğunu tasdik ettiren; ve muharrib-i medeniyet olan ve anarşiliğe yol açan[9] dinsizliğe karşı set çeken; ve zulmet-i tebâyün-ü efkârı ve teşettüt-ü ârâyı safha-i nuranîsiyle ortadan kaldıran; ve umum ulema ve vaizleri ittihad ve saadet-i millete ve icraat-ı hükûmeti meşruta-i meşruaya hadim eden; ve adalet-i mahzası merhametli olduğundan anâsır-ı gayr-i müslimeyi daha ziyade telif ve rabteden; ve en cebîn ve âmî adamı en cesur ve en has adam gibi hiss-i hakikî-i terakkî ile ve fedakârlık ve hubb-u vatanla mütehassis eden; ve hâdim-i medeniyet olan sefahet ve israfattan ve havâic-i gayr-i zaruriyeden bizi halâs eden; ve muhafaza-i ahiretle beraber imar-ı dünya etmekle sa’ye neşat veren; ve hayat-ı medeniyet olan ahlâk-ı hasene ve hissiyat-ı ulviyenin düsturlarını öğreten; ve her birinizi, ey mebuslar, elli bin kişinin takaza-i hakkında, yani haklarını sizden dava etmekte tebrie eden; ve sizi icma-ı ümmete küçük bir misal-i meşru gösteren; ve hüsn-ü niyete binaen a’malinizi ibadet gibi ettiren; ve üç yüz milyon Müslümanın hayat-ı maneviyesine suikasttan ve cinayetten sizi tahlis eden ol Kur’ân-ı Mukaddes’in düsturları[10] ünvanıyla gösterseniz ve hükümlerinize me’haz edinseniz ve düsturlarını tatbik etseniz, acaba bu kadar fevaid[i] ile beraber ne gibi bir şey kaybedeceksiniz? Vesselâm.

Yaşasın Kur’ân’ın kanun-u esasîleri!..[11]

Said Nursî

Eski Said Dönemi Eserleri, s. 47-48

Haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, imandan istimdad iledir

Şeriat-ı Garra, kelâm-ı ezelîden geldiğinden, ebede gidecektir. Nefs-i emmarenin istibdad-ı rezilesinden selâmetimiz İslâmiyet’e istinad iledir, o hablü’l-metîne temessük iledir. Ve haklı hürriyetten[12] hakkıyla istifade etmek, imandan istimdad iledir. Zira Sâni-i Âlem’e hakkıyla abd ve hizmetkâr olanın, halka ubudiyete tenezzül etmemesi gerektir.

Eski Said Dönemi Eserleri, s. 49

Meşrutiyet, Şeriatın abd-i memlûküdür

Meşrutiyet, Şeriatın abd-i memlûküdür; ondan gasp olunmaz. Dikkat isterim ki Şeriat ile hiç münasebeti olmayan o müthiş istibdad-ı zalimâne, sırf milleti aldatmakla bir münasebet-i mevhumeye istinadla ol kadar dâhil ve hariç muhacemata karşı bu kadar zaman kendini muhafaza ettiğinden şimdi asıl Şeriatla münasebet-i hakikîsi olan Meşrutiyetin bekası bu kuvvet-i âliyeye istinad etmek zarurîdir.

Eski Said Dönemi Eserleri, s. 52

Akvam-ı muhtelife, medeniyet-i İslâmiyede masun kalmıştır

Medenîlere ikna ve muhabbetle galebe çalınır. Bahusus, en vahşî zamanlarda, bu kadar edyan ve akvam-ı muhtelife, ferman-ı  [13] الدّ۪ينِ فِى اِكْرَاهَ لَٓا ile medeniyet-i İslâmiyede masun kalmıştır.

Eski Said Dönemi Eserleri, s. 55

* * *

Ecnebîlerin vahşî oldukları Kurun-u Vustada, İslâmiyet, vahşete karşı husumet ve taassuba mecbur olduğu hâlde, adalet ve itidalini muhafaza etmiş, hiçbir vakit Engizisyon gibi etmemiş. Ve zaman-ı medeniyette, ecnebîler, medenî ve kuvvetli olduklarından, zararlı olan husumet ve taassup zâil olmuştur. Zira, din nokta-i nazarından medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir; ve İslâmiyet’i, mahbub ve ulvî olduğunu, evâmirine imtisalen ef’al ve ahlâk ile göstermek iledir. İcbar ve husumet, vahşîlerin vahşetine karşıdır.

Asıl mü’min hakkıyla hürdür

Altıncı Vehim: “Bazıları, ‘Sünnet-i Nebeviyeyi hedef-i maksat eden ittihad-ı İslâm[14] hürriyeti tahdit eder ve levazım-ı medeniyeye münafidir’ diyorlar.”

Elcevap: Asıl mü’min hakkıyla hürdür. Sâni-i Âlem’e abd ve hizmetkâr olan, halka tezellüle tenezzül etmemek gerektir. Demek, ne kadar imana kuvvet verilse, hürriyet de o kadar kuvvet bulur.

Amma, hürriyet-i mutlak ise, vahşet-i mutlakadır, belki hayvanlıktır. Tahdid-i hürriyet dahi, insaniyet nokta-i nazarında zarurîdir.

Saniyen:[15] Çocukluk tabiatıyla heva ve heves ile zünub ve mesâvî-i medeniyet mehasin zannolunuyor. Hâlbuki medeniyetin hiçbir hakikî mehasini yoktur ki İslâmiyet’te sarahaten veya zımnen veya iznen o veya daha ahseni bulunmasın.

Salisen: Bazı sefih ve lâubalîler, hür yaşamak istemediklerinden, nefs-i emmarenin esaret-i rezilesi altına girmek istiyorlar.

Elhâsıl: Şeriat dairesinden hariç olan hürriyet, ya istibdat veya esaret-i nefis veya canavarcasına hayvanlıktır veya vahşettir. Böyle lâubalîler ve zındıklar iyi bilsinler ki, dinsizlikle ve sefahetle sahib-i vicdan hiçbir ecnebîye kendilerini sevdiremezler ve benzetemezler. Zira mesleksiz ve sefih, sevilmez. Ve bir kadına yakışır istihsan ettiği libası erkek giyse, maskara olur.

Eski Said Dönemi Eserleri, s. 60-61

Hürriyet-i şer’iye ve asayişi muhafaza etmeli

Saniyen: Muhabbet-i din sâikasıyla teşekkül eden cemaatlerin iki şart ile umumunu tebrik ve onlarla ittihad ederiz:

Birinci şart: Hürriyet-i şer’iyeyi ve asayişi muhafaza etmektir.

İkinci şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek, başka cemiyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeye çalışmamak. Birinde hata bulunsa, müfti-i ümmet olan cemiyet-i ulemaya havale etmektir.

Eski Said Dönemi Eserleri, s. 62

Meşruta-i meşruayı Şeriat dairesinde idamesine çalışıyorum

Ben, hamiyetli ve dindar adamlarla daima beraberim. Ben, Selânik’te Meydan-ı Hürriyet’te okuduğum nutuk ile ilân ettiğim mesleğimi, şimdi de onu takip ediyorum ki, i’lâ-yı şevket-i İslâmiye ve i’lâ-yı kelimetullahın vasıtası olan meşruta-i meşruayı Şeriat dairesinde idamesine çalışıyorum.

Eski Said Dönemi Eserleri, s. 77

Ey Hürriyet-i Şer’î! Seni ömr-ü ebedî ile tebşir ediyorum

Bediüzzaman Said Nursî’nin ilân-ı Hürriyet’in üçüncü gününde[16] irticalen söylediği ve sonra Selânik’te Hürriyet Meydanı’nda tekrar ettiği ve o zamanın gazetelerinin neşrettikleri nutkunun suretidir.

Hürriyete Hitap[17]

Ey Hürriyet-i Şer’î!

Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sada ile çağırıyorsun; benim gibi bir Şarklıyı[18] tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın ben ve umum millet zindan-ı esarette kalacaktık. Seni ömr-ü ebedî ile tebşir ediyorum. Eğer aynü’l-hayat-ı Şeriatı menba-ı hayat yapsan ve o cennette neşv ü nema bulsan, bu millet-i mazlumenin de eski zamana nisbeten bin derece terakkî edeceğini müjde veriyorum. Eğer hakkıyla seni rehber etse, ağraz-ı şahsî ve fikr-i intikam ile sizi lekedar etmezse…   [19] لَهُ وَالْمِنَّةُ لِلّٰهِ اَلْعَظَمَةُ ki bizi kabr-i vahşet ve istibdattan ihraç ve cennet-i ittihad ve muhabbet-i milliyeye davet etti. Yâ Rab! Ne saadetli bir kıyamet ve ne güzel bir haşir ki

[20]الْمَوْتِ بَعْدَ وَالْبَعْثُ hakikatinin küçük bir misalini bu zaman bize tasvir ediyor. Şöyle ki:

Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medfun olan medeniyet-i kadime hayata başlamış ve menfaatini mazarrat-ı umumiyede arayan ve istibdadı arzu edenler  [21] تُرَابًا كُنْتُ لَيْتَن۪ى يَا demeye başladılar. Yeni hükûmet-i meşrutamız mu’cize gibi doğduğu için, inşaallah, bir seneye kadar  [22] صَبِيًّا الْمَهْدِفِى تَكَلَّمَ sırrına mazhar olacağız. Mütevekkilâne, saburâne tuttuğumuz otuz sene ramazan-ı sükûtun sevabıdır ki, azapsız, cennet-i terakkî ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. Hâkimiyet-i milliyenin beraat-i istihlâli olan kanun-u şer’î, hâzin-i Cennet gibi, bizi duhule davet ediyor.

Ey mazlum ihvan-ı vatan! Gidelim, dâhil olalım. Birinci kapısı Şeriat dairesinde ittihad-ı kulûb, ikincisi muhabbet-i milliye, üçüncüsü maarif, dördüncüsü sa’y-i insanî, beşincisi terk-i sefahettir. Ötekilerini sizin zihninize havale ediyorum. Zira davete icabet vacibdir.

Bu inkılâb-ı azîmin fatihası mu’cize gibi başladığı için, bir fâl-i hayırdır ki, hatimesi de pek güzel olacaktır. Şöyle ki:

Bu inkılâb, fikr-i beşerin ağır zincirlerini parça parça ve istidad-ı terakkîye karşı setleri zîr ü zeber ederek, hükûmeti varta-i mevtten tahlis ve bu millet-i mazlumede cevahir-i insaniyeti izhar ve azade olarak Kâbe-i kemalâta doğru gönderdiği gibi, hatimesi de, yani otuz sene kadar rengârenk[23] sefahet ve israfat ve hevesat ve lezaiz-i nâmeşrua gibi seyyiat-ı medeniyet, devlet-i medeniyeti, hükûmet-i müstebide gibi inkıraza sevk eden umurlar maddeten zararını ihsas edeceğinden, o muzlim ve kesif olan sehab, arzu-yu umumî ile münkeşif olduğundan, şems-i Şeriat ve ma’kesi olan kamer-i medeniyet, berrak ve saf ve esâsâtta[24] Asya’yı ve Rumeli’yi tenvir ve mutazammın olduğu istidad-ı kemalin tohumları hürriyetin yağmuruyla neşv ü nema bularak rengârenk elvan ile tezyin edeceğini bu fâl-i hayır bize müjde veriyor.

Bir mu’cize-i Peygamberîdir (asm) ve bu millet-i mazlumeye bir inayet-i İlâhîdir ve cemiyet-i milliyenin niyet-i halisânesinin bir kerametidir ki, bu maden-i saadet ve hürriyet olan Şeriat dairesindeki ittihad-ı kulûb ve muhabbet-i millî elimize meccanen geçti. Milel-i saire milyonlarla cevahir-i nüfus feda etmekle kazandılar. Ölmüş olan hissiyat ve âmâl ve müyulât-ı âliye-i milliyemizi ve ahlâk-ı hasene-i İslâmiyemizi bu küre-i arz denilen, cezbe tutmuş Mevlevî gibi, meczub cevvalin sımahında taninendaz ve umum milleti sürurla bir garip ihtizaza getiren sadâ-yı hürriyet ve adalet nefh-i Sûr-u İsrafil gibi hayatlandırıyor.

Sakın, ey ihvan-ı vatan, sefahetlerle ve dinde lâubalîliklerle tekrar öldürmeyiniz! Ve bütün efkâr-ı fasideye ve ahlâk-ı rezileye ve desais-i şeytaniyeye ve tabasbusata karşı Şeriat-ı Garra üzerine müesses olan Kanun-u Esasî Azrail hükmüne geçti, onları öldürdü. Ey hamiyetli ihvan-ı vatan! İsrafat ve hilâf-ı Şeriat ve lezaiz-i nâmeşrua ile tekrar ihya etmeyiniz.

Demek şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk; şimdi bu ittihad-ı millet ve Meşrutiyetle rahm-ı madere geçtik, neşv ü nema bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesafe-i terakkîden, inşaallah, mu’cize-i Peygamberî (asm) ile şimendifer-i kanun-u şer’iye-i esasiyeye amelen ve burak-ı meşveret-i şer’iyeye fikren bineceğiz. Bu vahşetengiz sahra-i kebîri zaman-ı kàsırada tekemmül-ü mebadi cihetiyle tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsabaka edeceğiz. Zira onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler; biz birden bire şimendifer ve balon gibi mebadiye bineceğiz, geçeceğiz. Belki cami-i ahlâk-ı hasene olan hakikat-i İslâmiyenin ve istidad-ı fıtrînin, feyz-i imanın ve şiddet-i cûun hazma verdiği teshil yardımıyla fersah fersah geçeceğiz; nasıl ki vaktiyle geçmiştik.

Talebeliğin bana verdiği vazife ve hürriyetin ferman-ı mezuniyetiyle ihtar ediyorum ki:

Ey Ebna-i Vatan!

Hürriyeti sû-i tefsir etmeyiniz; tâ elimizden kaçmasın ve müteaffin olan eski esareti başka kapta bize içirmekle bizi boğmasın. HÂŞİYE Zira, hürriyet müraat-ı ahkâm ve âdâb-ı Şeriat ve ahlâk-ı hasene ile tahakkuk ve neşv ü nema bulur. Sadr-ı evvelin, yani Sahabe-i Kiramın, o zamanda âlemde vahşet ve cebr-i istibdat hükümferma olduğu hâlde, hürriyet ve adalet ve müsâvâtları bu müddeaya bir bürhan-ı bâhirdir. Yoksa hürriyeti sefahet ve lezaiz-i nameşrua ve israfat ve tecavüzat ve heva-i nefse ittibada serbestiyetle tefsir ü amel etmek; bir padişahın esaretinden çıkmakla ve alçakların istibdadı ve esaret-i rezilesinin altına girmekle beraber, milletin çocukluk istidadını ve sefih olduğunu gösterdiğinden, paralanmış olan eski esarete lâyık ve hürriyete adem-i liyakatini gösterir. Zira sefih mahcurdur. Geniş ve müşaşaa olan yeni hürriyet-i şer’iyeye adem-i liyakat –zira çocuğa geniş olmaz– şanlı olan ittihad-ı millîyi bozulmuş ve müteaffin olan hâlât ile fena bir hastalığa hedef edecektir. Zira ehl-i takva ve vicdanın tefsiri böyle değil. Mezhebi de muhalif olacaktır. Biz millet-i Osmaniye erkeğiz; kamet-i merdane-i istidad-ı milliyemize kadınların libası gibi süslü sefahet ve hevesat ve israfat yakışmıyor. Binaenaleyh,aldanmayalım. خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرْ[25] kaidesini düsturu’l-amel yapalım. Şöyle ki: Ecnebiyede terakkiyat-ı medeniyeye yardım edecek noktaları –fünun ve sanayi gibi– maalmemnuniye alacağız.

Amma medeniyetin zünub ve mesâvîsi olarak bazı âdât ve ahlâk-ı seyyie ki, ecnebîlerde mehasin-i medeniye-i kesiresiyle muhat olduğu için çirkinliğini o kadar göstermiyor. Biz ise aldığımız vakit sû-i tâli’ cihetiyle ve sû-i intihap tarikıyla müşkilü’t-tahsil mehasin-i medeniyeti terk edip, çocuk gibi heva ve hevese muvafık zünub-u medeniyeti kesbettiğimizden, muhannes gibi, yani kadınlaşmış erkek gibi veya mütereccile gibi, yani erkekleşmiş kadın gibi oluruz. Kadın erkek gibi giyinse maskara olur. Erkek kadın gibi süslense muhannesliktir, yakışmaz. Mert ve âlihimmet, zîb ü ziverle müzahref cilveli hanım gibi olmamalı.

Elhâsıl: Zünub ve mesâvî-i medeniyeti, hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf-i Şeriatla yasak edeceğiz; tâ ki medeniyetimizin gençliği ve şebâbeti, zülâl-i aynü’l-hayat-ı Şeriatla muhafaza olsun. Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bize lâzımdır ki, onlar Avrupa’dan mehasin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin mâye-i bekası olan âdât-ı milliyelerini muhafaza ettiler. Bizim âdât-ı milliyemiz İslâmiyet’te neşv ü nema bulduğu için, iki cihetle sarılmak zarurîdir.

(HÂŞİYE: Evet, daha dehşetli bir istibdatla pek acı ve zehirli bir esareti bize içirdiler.)

 

Ey Hamiyetli Ebna-i Vatan!

Cemiyet-i millî, ruhlarını feda etmekle saadetimize yol açtılar; biz de, bazı lezaizimizi terkle onlara yardım edeceğiz. Zira o sofra-i nimete beraber oturuyoruz. Efkâr-ı faside sahibi, yani hürriyet altında istibdadı ve mezalimi arzu edenler, mevt-i ebedîye mazhar olan ve zaman-ı mazinin çukurunda medfun olan istibdadatı veyahut seyl-i huruşan-ı zaman içinde yuvarlanmış olan mezalimi, bir daha temaşa etmemek için, tarih-i hayat-ı hürriyetin beyanıyla, mazi ve hâl meyanında delinmez bir sedd-i âhenin çekmek istiyorum. Şöyle ki:

Bu inkılâb, doğurduğu hürriyeti eğer meşveret-i şer’iyenin terbiyesine verse, bu milletin eski satvet ve kuvvetini ihya edecektir; eğer veba-i ağraz-ı şahsiyeye müsadif olsa, istibdad-ı mutlaka dönecek, o çocuk ölecek. Hürriyet tam zamanında doğdu. Ahval ve ilcaat-ı zaman tam terbiyesine hizmet ister. Sun’î ve ihtiyârî değil; tâ ki çok külfete muhtaç olsun. Eski zaman gibi, bu kadar tazyikatın tesiriyle me’yusiyet ve mahvolmak şanından olmayan hamiyet-i İslâmiye o kadar galeyana gelmiş ki, güya hürriyet rahm-ı maderde tekmil yaşa kadar gelmiş, kademnihade-i saha-i vücut olduğu anda hükümfermalığını ilân ve hiçbir müsademata karşı tezelzüle ve delmeye uğramayacak bir sedd-i âhenin gibi veyahut taht-ı Belkısî gibi beş hakaik-ı sabite üzerine teessüs edecek.

Birinci Hakikat: Mecmuda bir kuvvet bulunur; hiçbir fert o kuvvete malik olamaz –bir kalın şerit ile eczasından kalın bir telin kuvveti gibi veyahut efkâr-ı umumiyeyi mutazammın yeni hükûmetimiz ve eski hükûmetimiz gibi. Ey millet, biz şimdi kalın şeridiz. Her kim muhalefet ile veyahut hodserâne ile bunu zayıf etse, umumun hakkına affolunamaz bir cinayettir.

İkinci Hakikat: Zaman-ı salifte, yani galebe-i vahşet vaktinde âlemde hükümferma vahşetin mahsulü ve tedennî ve inkırazın mahkûmu olan kuvvet ve cebrin saltanatı idi. Herhangi devletin deveran-ı demi yerine girmiş ise, öyle devletlerin sahaif-i tarihiyeleri baykuşların aşiyâneleri gibi satırları inkırazlarını çağırıyorlar, bağırıyorlar.

Tasallut-u medeniyetin zamanında âlemin hükümranı ilim ve marifettir. Müvellidi medeniyet; ve şanı tezayüd; ve ömrü ebedî olduğundan, herhangi devletin hayat ve müdebbiri olmuş ise, o hükûmeti kendi gibi kayd-ı ömr-ü tabiîden ve ecel-i inkırazdan tahlis ve küre-i arz kadar yaşamasına istidat vermiş. Kitab-ı Avrupa sahaifi bunu alenen gösteriyor.[26]

Eğer denilse: Şimdiye kadar bu hükûmet-i zaifeyi adi adamlar idare edebilirlerdi. Fakat bu kadar metin ve dehşetli kaviyyen emel ettiğimiz yeni hükûmeti omuzunda taşıyacak harika ve dâhi adamlar lâzımken, Asya ve Rumeli tarlası acaba öyle mahsulât verecek mi?

Buna cevap: Eğer başka inkılâblar başa gelmezse, evet.

Ve Üçüncü Hakikate dikkat et. Şöyle ki:

Bu zaman-ı mazide insan istidad-ı gayr-i mütenahiye malik iken, o kadar dar ve mahdut daire içinde hareket ediyordu ki, güya insan iken hayvan gibi yaşadığından, efkâr ve ahlâkı o daire nisbetinde tedennî etmiş ve mahsur kalmıştı. Şimdi bu şer’î hürriyet-i âdilâne eğer yaşasa ve bozulmazsa, fikr-i beşerin ağır zincirlerini paralamakla ve istidad-ı terakkîye karşı setleri herc ü merc ederek o küçük daireyi dünya kadar tevsî’ edebilir. Hatta benim gibi bir köylü adam, Süreyya kadar ulvî olan idare-i umumîyi nazara alacak, âmâl ve müyûlâtın filizlerini orada bağlayacak. Ve herbir fiil ve tavrının orada bir ihtizaz ile zîmedhal bulunacağından, himmeti Süreyya kadar teâlî ve ahlâkı o derece tekemmül ve efkârı memalik-i Osmaniye kadar tevessü edeceğinden, Eflâtun’ları ve İbni Sina’ları ve Bismarck’ları ve Dekart’ları ve Taftazanî’leri, inşaallah, geri bırakacak. Bu kuvvetli Asya ve Rumeli tarlası çok şübban-ı vatan mahsulü vereceğinden kaviyyen ümitvarız.

Lâsiyyema: Şu memalik-i Osmaniye umum enbiyanın mahall-i zuhuru ve düvel-i mütemeddine-i salifenin mehd-i teşekkülü ve şems-i İslâmiyet’in maşrık-ı tulûu olduğundan, insanların fıtratlarında ektikleri bu üç istidâdât-ı kemal bu hürriyetin yağmuru ile neşv ü nema bulsa, herkesin istidadı ve fikr-i münevverinin dal ve budakları, Şecere-i Tuba gibi her tarafa açacaktır. Ve Şarkın Garba nisbetini, seherin guruba nisbeti gibi edecektir–eğer sûs-u ataletle ve semûm-u ağraz ile kurutulmazsa.

Dördüncü Hakikat: Şeriat-ı Garra, kelâm-ı ezelîden geldiğinden, ebede gidecektir. Zira şecere-i meylü’l-istikmal-i âlemin dalı olan insandaki meylü’t-terakkînin mahsul ve semeresi olan istidadın telâhuk-u efkârla hâsıl olan netaicinin teşerrüb ve tegaddi ile büyümesi nisbetinde, Şeriat-ı Garra aynen maddî zîhayat gibi tevessü ve intibak edeceğinden, ezelden gelip ebede gideceğine bürhan-ı bâhirdir. Asr-ı Saadet olan sadr-ı evvelin hürriyet ve adalet ve müsâvâtı bahusus o zamanda delil-i kat’îdir ki, Şeriat-ı Garra müsâvâtı ve adaleti ve hakikî hürriyeti cemî revâbıt ve levazımatıyla camidir. İmam-ı Ömer (ra), İmam-ı Ali (ra) ve Salâhaddin-i Eyyûbî âsârı bu müddeaya delil-i alenîdir. Buna binaen kat’iyen hükmediyorum:

Şimdiye kadar noksaniyetimiz ve tedenniyatımız, sû-i ahvalimiz dört sebepten gelmiş:

  1. Şeriat-ı Garranın adem-i müraat-ı ahkâmından,
  2. Bazı müdahinlerin keyfemayeşa sû-i tefsirinden,
  3. Zahirperest âlim-i cahilin veyahut cahil-i âlimin taassubat-ı nâbemahallinden,
  4. Sû-i tâli’ cihetiyle ve sû-i intihap tarikıyla müşkilü’t-tahsil olan Avrupa mehasinini terk ederek, çocuk gibi heva ve hevese muvafık zünub ve mesâvî-i medeniyeti tutî gibi taklittendir ki bu netice-i seyyie zuhur ediyor. Memurîn hakkıyla vazifesini ifa etse, memur olmayan ilcaat-ı zamana muvafık sa’y etse, sefahete vakit bulamayacaktır. Bu iki kısmın herhangisinde bir fert, sefahete inhimak gösterdi ise, bu, heyet-i içtimaiye içinde muzır bir mikrop suretine giriyor.

Beşinci Hakikat: Zaman-ı sabıkta revâbıt-ı içtima ve levazım-ı taayyüş ve fevaid-i medeniyet o kadar tekessür ve teşaub etmediğinden, bazı kalil adamların fikri devletin idaresine yarı kâfi gibi idi. Amma bu zamanda revâbıt-ı içtima o kadar tekessür etmiş ve levazım-ı taayyüş o derece taaddüd etmiş ve semerat-ı medeniyet o kadar tefennün etmiş ki, ancak yalnız kalb-i millet hükmünde olan Meclis-i Mebusan ve fikr-i ümmet makamında olan meşveret-i şer’î ve seyf ve kuvvet-i medeniyet menzilinde bulunan hürriyet-i efkâr o devleti taşıyabilir ve idare ve terbiye edebilir. Bu hakikate misal, eski hükûmet-i müstebide ve yeni hükûmet-i meşrutadır.

“Üçüncü Hakikat”in bana verdiği vazife ile ve hürriyetin ferman-ı mezuniyetiyle üç şey ihtar ediyorum:

  • Birincisi: Bir cisim birden zerrattan tahallül ve yeni zerrattan teşekkül eylemesi muhal olacağından, cism-i devletin birden memurîni ref’ ve yenilerini ikame eylemesi muhal olmasa da, müteazzirdir. Binaenaleyh, istidadı habis ve kabil-i ıslah olmayan adamları zaten cism-i devlet def’-i tabiî ile ifraz edecektir. Amma kabil-i ıslah olanlar, zaten güneş garbdan tulû etmediğinden, tevbenin kapısı açıktır. Bunların tecrübelerinden istifade etmeli. Bunların yerini dolduracak kırk sene lâzım. Yoksa, umumu aleyhinde itâle-i lisan ve terzil etmek, bu şanlı olan ittihad-ı milleti –bozulmuş bazı efkâr ve ahlâklarına binaen– bir hastalığa hedef edecektir.
  • İkincisi: Ben Şarkın dağlarında büyümüş idim. Merkez-i hilâfeti güzel tahayyül ediyordum. Vakta ki, bundan yedi-sekiz ay mukaddem Dersaadete geldim. Gördüm ki İstanbul, tevahhuş ve tenafür-ü kulûb sebebiyle, medenî libası giymiş vahşî bir adama benzerdi. Şimdi ittihad-ı millî sebebiyle, medenî adam, fakat yarı medenî, yarı vahşî libasında bize arz-ı dîdar ediyor. Evvel Şarkta fenalığın sebebi, Şarkın uzvu hastalanmış zannediyordum. Vakta ki, hasta olan İstanbul’u gördüm, nabzını tuttum, teşrih ettim; anladım ki, kalbindeki hastalıktır, her tarafa sirayet eder. Tedavisine çalıştım; bir divanelikle taltif edildim.

Hem de gördüm ki, medeniyet-i hakikiyeyi teşkil eyleyen İslâmiyet, maddî cihetinde medeniyet-i hâzıradan geri kalmış; güya İslâmiyet sû-i ahlâkımızdan darılmış, mazi tarafına dönüp gidiyor. Zaman-ı Saadete bizi şikâyet edecektir. Bunun en büyük sebebi, istibdattan sonra, mürşid-i umumî üç büyük şubenin ki, “Cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif,” veyahut

يُش۪يرُ    الْجَمَالِ ذَاكَ اِلٰى كُلٌّوَ وَاحِدٌ وَحُسْنُكَ شَتّٰى عِبَارَاتُنَا (İfadelerimiz ayrı ayrıdır, senin güzelliğin ise birdir; hepsi de o cemale işaret ediyorlar) beytinin masadakı olan ehl-i medrese ve ehl-i mektep ve ehl-i tekkenin tebâyün-ü efkâr ve tehalüf-ü meşâribidir.

Bu tebâyün-ü efkâr ahlâk-ı İslâmiyenin esasını sarsmış, ittihad-ı milleti çatallaştırmış, terakkiyat-ı medeniyeden geri bırakmıştır. Zira biri ifrat ile diğerini tekfir ve tadlil ediyor; öteki tefrit ile onu techil ve gayr-i mutemet addediyor. Bunun çaresi, tevhid ile ve efkârlarının mabeyninde teyid ile münasebet ile musalâhadır. Tâ itidal noktasında musafaha ile birleşmeli ki, aheng-i terakkîyi ihlâl etmesinler.

  • Üçüncüsü: Ben vaizleri dinledim; nasihatleri bana tesir etmedi. Düşündüm. Kasavet-i kalbimden başka üç sebep buldum:

Birincisi: Zaman-ı hâzırayı zaman-ı salifeye kıyas ederek yalnız tasvir-i müddeayı parlak ve mübalâğalı gösteriyorlar. Tesir ettirmek için, ispat-ı müddea ve müteharri-i hakikati ikna lâzım iken, ihmal ediyorlar.

İkincisi: Bir şeyi terğib veya terhib etmekle ondan daha mühim şeyi tenzil edeceklerinden, muvazene-i Şeriatı muhafaza etmiyorlar.

Üçüncüsü: Belâgatin muktezası olan hâle mutabık, yani ilcaat-ı zamana muvafık, yani teşhis-i illete münasip söz söylemezler. Güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar.

Hâsıl-ı Kelâm: Büyük vaizlerimiz hem âlim-i muhakkik olmalı, tâ ispat ve ikna etsin; hem hakîm-i müdakkik olmalı, tâ muvazene-i Şeriatı bozmasın. Hem beliğ-i mukni olmalı, tâ mukteza-i hâl ve ilcaat-ı zamana muvafık söz söylesin. Ve mizan-ı Şeriatla tartsın. Ve böyle olmaları da şarttır.

Yaşasın Şeriat-ı Garra, yaşasın adalet-i İlâhî!..

Yaşasın ittihad-ı millî; ölsün ihtilâf.

Yaşasın muhabbet-i millî; gebersin ağraz-ı şahsiye ve fikr-i intikam!

Yaşasın şecaat-i mücessem askerler! Yaşasın satvet-i müşahhas ordular! Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cemiyet-i ahrar ve Nur Talebeleri! [27]

Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan Halife-i Peygamber!

Kürdistan dağ ağacının meyvesi, hazmı sakildir ve dikkatlice çiğneyiniz; tâ hazmolsun. Yoksa helâl etmeyeceğim. Eğer siz de, iki gazeteci nasıl sözümü tahrif etmiş, öyle okursanız Allah imdat eyleye! İrticalen söylemişim, lâkin her bir kelimede bir maksadım var, dikkat ediniz; tâ ki

وَكَمْ مِنْ عَٓائِبٍ اَمْرًا صَح۪يحًا ۝ وَاٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّق۪يمِ[28]

‘e mâsadak olmayasınız, vesselâm.

Said Nursî

Eski Said Dönemi Eserleri, s. 89-98

 

 

 

 

 

 

[1].  Ey mebuslar! Şüphesiz, sizler büyük bir gün için diriltileceksiniz.

 

[2].  Yaş ve kuru ne varsa, apaçık bir kitapta yazılmıştır. (En’am Suresi: 59.)

 

[3].  Muhakkak ki Allah sonsuz güç ve kudret sahibidir.

 

[4].  “Muhakkak ki Allah sonsuz güç ve kudret sahibidir.” Üstadımız aynı makaleyi Tarihçe-i Hayat’ta derc ederken Arapça ibare şöyle yer almıştır.

عَز۪يزٌلَقَوِيٌّ اللّٰهَ اِنَّ : “Şüphesiz ki Allah pek kuvvetli ve pek izzetlidir.” (Hac Suresi: 40.)

 

[5].  Volkan gazetesinde “Yaşasın Şeriat-ı Garra” başlığı ile neşredilen bu makale, Üstadımızın 1951 yılında tashihinden geçmiş ve aynı başlık ile Hutbe-i Şamiye’nin Zeylinin Zeyli olarak derc edilmiştir. Bilahare 1954’te tekrar gözden geçirilerek “Hutbe-i Şamiye’nin Bir Zeyli ile Eski Said’in Kırk Beş Sene Evvel Aşâirin Suâllerine Verdiği Cevaplar” başlıklı bir Osmanlıca teksir nüshada ve 1957’de Samsun Aksiseda Matbaası’nda Latin harfli yayınlanan Divan-ı Harb-i Örfî nüshasında “Yaşasın Kur’ân-ı Kerîm’in Kanun-u Esasîleri!” başlığı ile derc edilmiştir. Biz de buraya o hâli ile derc ettik.

 

[6].  “Cumhuriyet ve demokrat manasındaki” ibaresi, 1954 (Osmanlıca teksir) ve 1957 (Latin harfli) nüshalarda yer almaktadır.

 

[7].  “Ve Cumhuriyeti” ibaresi, 1954 (Osmanlıca teksir) ve 1957 (Latin harfli) nüshalarında yer almaktadır.

 

[8].  “Arap” kelimesi ile “Yani beraber olanları” ibaresi, 1954 (Osmanlıca teksir) ve 1957 (Latin harfli) nüshalarında yer almaktadır.

 

[9].  “Ve anarşiliğe yol açan” ibaresi, 1954 (Osmanlıca teksir) ve 1957 (Latin harfli) nüshalarında yer almaktadır.

 

[10]. 1954 (Osmanlıca teksir) ve 1957 (Latin harfli) nüshalarında “Kur’ân-ı Mukaddes’in düsturları” şeklinde yer almış olan bu ibare, gazete ile Hutbe-i Şamiye’de “Şeriat-ı Garra” olarak geçmektedir.

 

[11]. 1954 (Osmanlıca teksir) ve 1957 (Latin harfli) nüshalarında “Kur’ân’ın kanun-u esasîleri” şeklinde yer almış olan bu ibare, gazete ile Hutbe-i Şamiye’de “Şeriat-ı Garra” olarak geçmektedir.

 

[12]. Gazetede “hürriyet-i haktan” şeklindedir.

 

[13]. Dinde zorlama yoktur. (Bakara Suresi: 256.)

 

[14]. Volkan’da İttihad-ı Muhammedî olarak geçer.

 

[15]. Hutbe-i Şamiye’de “Saniyen” ile başlayan paragraf tayyedilmiştir.

 

[16]. 26 Temmuz 1908.

 

[17]. Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî, bu nutku gözden geçirerek bir özetini Tarihçe-i Hayat’ta, tamamını da Divan-ı Harb-i Örfî’de derc etmiştir. Biz de buraya Divan-ı Harb-i Örfî’deki şekliyle alıyoruz.

 

[18]. “Şarklıyı” kelimesi, Nutuk’ta ve Üstadın 1950’den sonra gözden geçirdiği bazı Osmanlıca teksir nüshalarda “Kürdü” şeklinde, yine Üstadın tashihinden geçerek neşredilmiş olan “B. S. Nursî Tarihçe-i Hayatı”nda ise “bedevîyi” şeklinde yer almıştır.

 

 

[19]. Büyüklük Allah’ındır ve minnet de yalnız Ona mahsustur.

[20]. Öldükten sonra diriliş.

[21]. Keşke toprak olaydım. (Nebe’ Suresi: 40.)

[22]. Beşikte iken konuştu.

[23]. İlk nüshada “ve kırmızı ateşbar bulutlar gibi veyahut yılanın süsü gibi” ifadesi de vardır.

[24]. İlk nüshada “ve esâsâtta” yerine “cevv-i siyâsâtta” şeklindedir.

[25]. Safa vereni al, keder vereni bırak.

[26]. İlk baskıda “Bu hakikate misal isterseniz eski hükûmetimize ve yeni hükûmetimize bakınız” cümlesi de yer alır.

[27]. Buradan sonraki ifadeler 1910 baskılı Nutuk eserinde yer almaktadır.

[28]. Nice doğru işleri ayıplayanlar vardır ki, bu onların anlayışının sakatlığındandır.