Bediüzzaman ve İstibdat

Bediüzzaman and Tyranny

Muammer GÜRBÜZ, Dr. Öğr. Üyesi, Emekli

 

His, düşünce ve hayallerimizi kelimelerle anlatırız. Kelimeler bazen dar anlamda kullanıldığı gibi bazen de çok geniş anlamları içine alır. Yani sınırları oldukça genişler. İstibdat kelimesi de çok geniş mana ve kavramları çağrıştırır. Arapça bir kelime olan istibdat TDK sözlüğünde “vatandaşına hiçbir hak ve özgürlük tanımayan sınırsız monarşi, despotluk, despotizm” olarak tarif edilmiş. Tek bir yöneticinin baskı altında yönetmesine dayanan düzen, baskıcılık, hiçbir hakkın ve hürriyetin olmadığı tek kişi yönetimidir diyebiliriz. Ya da istibdat, idaresi altındaki kişilerin istemediklerini yalnız kendi keyfine göre zorla yaptırmaya çalışmak, hiçbir kural ve kanuna uymayarak çoğunlukla da kanun namına kanunsuzluk yaparak kendi istediklerini zor kullanarak yaptırmak, Allah’ı, adaleti ve vicdanı bir kenara bırakarak otoriter ve zalimane bir tutumla keyfî ve sorumsuz bir şekilde idare etmek demektir.

Bediüzzaman “istibdat nedir, meşrutiyet nedir” sorusuna “istibdat tahakkümdür, muamele-i keyfiyedir, kuvvete istinat ile cebirdir, rey-i vahiddir, suiistimalata gayet müsait bir zemindir, zulmün temelidir, insaniyetin mahisidir (mahvedicisi)” cevabını veriyor. Said Nursi istibdadı; insanı sefalet derelerine atan, alem-i İslamı zillet ve sefalete düşürten, kin, garaz ve düşmanlıkları uyandıran, İslamiyeti zehirlendiren hatta her şeye sirayetle zehrini atan çok büyük ayrılıkları ve fitneleri İslam alemine yerleştiren, mutezile, cebriye ve mürcie gibi sapkın mezhepleri doğuran en büyük musibet olarak tarif eder.

İstibdadın siyasi, ekonomik ve sosyal çeşitleri olduğu gibi maddi ve manevi çeşitleri de vardır. Otoriter veya totaliter monarşi, saltanat, triumvirlik, tiranlık, despotluk, faşizm, komünizm, nazizm gibi yönetimler de istibdat türleridir.

Totaliter rejimler; topluma hemen hemen hiçbir hak ve hukuk tanımayan, tek bir kişinin ve bu kişinin etrafında çöreklenen bir ekibin bozulmuş ve çürümüş kaprisleri doğrultusunda baskıcı metodları zorla ve hileyle devreye sokan yönetim biçimleridir. İnsanoğlu var olduğundan bu yana totaliter yönetimler de varlığını sürdürmüştür. Halen de sürdürmektedir. Bu rejimlerde muhalifler en ağır şekilde cezalandırılmış, sürgüne yollanmış, idam edilmişlerdir. Halklar korku ile yönetilmiştir. Roma, Bizans, İngiliz, Fransız, Rus, Afrika, Asya, Latin Amerika ve Uzak Asya ülkelerindeki gelmiş geçmiş tüm totaliter rejimlerde milyonlarca insan çeşitli sebeplerle yok edilmişlerdir. Keyfîlik o derece artmış ki şizofrenik bir davranış şeklini almıştır. Mesela Neron Roma’yı yakmış, Kaligula atını senatör yapmıştır.

“Şu pis istibdat ne vakitten beridir ki başlamış geliyor” diye sorulduğunda Bediüzzaman “insanlar hayvanlıktan çıkıp geldiği vakit her nasılsa bunu da beraberlerinde getirmiş” diyor. İstibdadın şuursuz hayvaniyetle aynı olduğunu belirten Said Nursi, kuvvetli bir kurdun, çaresiz, zayıf bir koyunu parça parça etmesinin ancak hayvanların kanunu olduğunu belirtir. Müstebitleri vahşi bir kurda benzeten Bediüzzaman “Maatteessüf, büyüklerdeki meziyet sebeb-i tevazu iken vasıta-yı tahakküm oluyor. Avamdaki zayıf bir damar calib-i şefkat iken vesile-i esaret oluyor.” diyerek, istibdadın Yezid zamanında tekrar kuvvetlenerek, zulmün arttığını belirtir. Yezid’in zulmünü artıran ise, halkın cehalet ve umursamazlığıdır.

İstibdadın panzehiri ise hürriyet ve meşrutiyettir. “Ruh-u meşrutiyet şeriattandır. Hayatı da ondandır.” diyen Said Nursi, meşrutiyetin sırrının, kuvvetin kanunda olduğunu, şahsın hiçbir öneminin olmadığını, insanların meşrutiyetle hür olacaklarını, demokrasilerde kuvvetin kanunda olduğunu, şahsın keyfî gücünün hiçbir öneminin olmadığını, insanların ancak demokratik bir toplumda farklılıklarla bir arada olacaklarını, insan haklarına saygılı bir rejimde kuvvetlinin zayıfı ezmeyeceğini, çoğunluğun fikrinin esas alınmasının zaten şeriatın da bir esası olduğunu belirtir.

“Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet ve ittifak silahıyla cihat edeceğiz “diyen Said Nursi istibdadın en büyük gücünü cehaletten aldığını belirterek; araştırmayan, öğrenmek istemeyen, cehalet karanlıklarında boğulan fakat boğulduğundan haberi olmayan, hakkını hukukunu bilmeyen, aramaya cesaret edemeyen, kulaktan dolma ve üstünkörü yalan yanlış bilgileri doğru sanan ve onlarla yetinen, korkak, pısırık, cahil insanlara biraz da sitem ederek seslenir: “Uyku bes (yeter) siz de uyanınız!… Siz de tam insan olunuz”  diyerek hürriyetin insanı hayvanlıktan kurtaracağını, İslamiyet’in bahtını ve Asya’nın talihini açacağını müjdeler.

İslamiyet’i bilmeyerek körü körüne ve sadece şekle bakarak taklitle hareket edip beylerin, paşaların, ağaların, müteşeyyihlerin dediklerinden çıkmaktan korkanları uyarıp aydınlatan Said Nursi, bunların menfi ve müsbet olarak iki kısım olduklarını; menfi olanların, istibdad, hile ve kuvvete baş vurarak, kendilerinde olmayan iyi huyları kendilerinde varmış gibi göstermelerini ve tüm kötülükleri de halk tabakasına yüklemelerini, insanı hayvanlığa indirmeyi benzetir. Bu yüzden, menfaatçi ağaları, beyleri, şeyhleri tanımamalarını, kendi akıllarını kullanmalarını, korku, baskı, zulüm ve kandırılmaya fırsat vermemelerini öğütler.

Cehaletin korkunç boyutlarda olması istibdadı her zaman güçlendirmiştir. Dolayısıyla dini hakkıyla bilmeyen ve taklitle yetinen avam tabakası “günah yapıyorum” korkusuyla muhalefet etmekten çekinmiş ve bu sebeple de menfaatçi din adamlarının ve siyasetçilerin baskısını her dönem hissetmişlerdir.

“İnkılab-ı siyasi cihetiyle dininden havfeden adamın dinde hissesi beytül ankebut gibi zayıf düşmüş cehalettir, onu korkutur, taklittir onu telaşa düşürttürür” diyen Bediüzzaman’a göre, acizliği ve cahilliği yüzünden siyasetteki gelişmeleri hakkıyla takip edemeyen insanlar dinin himayesini devlete bırakır, kendisini vazifesiz zannedip tembelleşir ve pısırıklaşır.

Müstebitler kendi menfaatini halkın zarar etmesinde görür. Dengesiz, muhakemesiz verilen kararlarla hareket ederler ve şahsî çıkar ve kinlerinden vazgeçmezler. Ülkeyi ve milleti zarara sürüklerler. Üstelik bir de mağrurane millete ruhunu feda etmek iddiasında bulunurlar. Halbuki hiçbir ifsatçı ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür yahut batılı hak görür.

Cahilin daima aldatılmaya mahkûm olacağını söyleyen Said Nursi, sözlerin ve vaadlerin araştırılmasını, ölçüye vurulmasını, neticeye bakılmasını, faydalı mı zararlı mı olacağının incelenmesini öğütler.

İstibdat adalete, hürriyete, insan haklarına, helal kazanca, insaniyete hep karşı olmuştur. Bu yüzden haksızlık, adaletsizlik, her türlü ahlaksızlık, hırsızlık, yüzsüzlük, dalkavukluk, fitnecilik, menfaatçılık, yalancılık, dolandırıcılık artmış, mazlum zalimin oyuncağı haline gelmiştir.

Mazlumun yanında olması gerekenler istibdada karşı sessiz kaldıklarında “zulme rıza zulümdür” hükmünce kendileri de zalim olmuş olurlar. ‘’Velayetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe’ni, tevazu ve mahviyettir; tekebbür ve tahakküm değildir. Demek tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız. ’’ sözleriyle istibdad yanlılarının davranış ve sözlerinin hiçbir mana ifade etmediğini, onların şeyhlik taslayan, olgunlaşmamış kişiler olduğunu belirtir. Dolayısıyla bu gibi kişilerin, fayda yerine zarar verdiklerini, sözlerinin kesinlikle dinlenilmemesini ısrarla vurgular.

Günümüzde geçmiş dönemlerden pek faklı görünmüyor. Yıllar geçmiş, çehreler değişmiş, ama cehalet pek de değişmemiş. Şuurlu dediğimiz kesim ülkemizde oldukça düşük. Bazı gelişmiş ülkelerde okuma oranları %12 ile %20 arasında değişirken ülkemizde bu oran maalesef on binde bir oluyor. Bu dehşet verici bir rakam. İnsanımız günde beş saat TV ile 6 saat akıllı telefon ve internetle vakit geçirirken yılda sadece altı saat kitap okuyor. Elbette ki bu durumda sağlıklı bir demokratik yönetim kurulamayacaktır. Kaba kuvvetin galip geldiği, zenginin fakiri ezdiği, dinin siyasete alet edildiği, mafyanın ve canilerin kol gezdiği, halk kesimleri arasında derin uçurumların olduğu bir sosyal ortam oluşacaktır.

Halkın cahilliğinden ve dinde hassas olmakla birlikte muhakeme kabiliyetinin noksan olmasından istifade eden istibdat yönetimi ekonomi ve kalkınmada başarısızlığını örtmek için tevekkül silahını kullanarak sözde vaizleri buna alet eder. Ümmetî ümmetî sırrını teferrüs etmeyen ve “insanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır” hadisinin hikmetini anlamayan bazı adamların ve bir kısım vaizlerin milletin şevkini söndürdüğünü anlatan Said Nursi, böylece insanların tembelliğe alışarak geçinmek için memurluk yapmaya başladıklarını ve belalarını da bulduklarını söyler. Geçinmek için yaradılışa uygun olan sanatkarlık, ziraat ve ticareti bırakarak devlet memurluğuna girenleri de karşılıksız para toplayan dilencilere benzetir. Ona göre memurluk ve yöneticilik sadece millete hizmet için yapılmalıdır, şahsi menfaat için yapılırsa bunun bir çeşit çingenelik olduğunu belirtir. Nitekim istibdat yönetiminde olanlar rüşvetle, kayırmacılıkla iş yaptıkları için genelde memuriyeti para kazanma kaynağı olarak görmüşlerdir. Halbuki demokrasi doğru olursa yöneticiler reis değil maaşlı hizmetkarlar olurlar. Totaliter ve baskıcı rejimlerde ekonomi de bozulur. İyi planlama ve uygulama yapılmadığı için halk fakirleşir.

Said Nursi bu konuda, ‘’Ben taşımı sabıka atıyorum. Bazılarının hatırı kırılsa da mazur tutulsun. Yalnız hakkın hatırı kırılmasın… işte o tedenninin mühim bir sebebi bazı rüesa ile haksız olarak millete fedakarlık iddia eden sahtekar hamiyetfüruşlar veya velayet dava eden ehliyetsiz müteşeyyihlerdir… Fazla kalan malları onda tahazzun edecek (biriktirecek) bir hazine-i maneviyesi vardır. İşte o iki kısım reisler, bilerek veya bilmeyerek o havuzun veya hazinenin etrafında delik melik açtılar. Maye-i bekayı ve madde-i hayatı çektiler, havuzu kurutup, hazineyi boş bıraktılar. Böyle gitse devlet milyarlar borç altında kalıp, düşecek.’’ Diyerek durumun vehametini görmüş ve gelecek yıllara da göstermiştir.

İstibdadın çok bulaşıcı ve tehlikeli bir hastalık olduğunu belirten Said Nursi, istibdadın şekil değiştirerek varlığını sürekli hale getireceğini de vurgular. İstibdat ve panzehiri olan hürriyet kavramını böylece tüm boyutlarıyla ele alır.

‘’İşte benim maksadım; o meylül –ağalık ve meyl-i tahakküm ve meyl-i riyaseti öyle öldüreceğim, kıyamete kadar haşrolmasın’’ der.

Eski çağlardan günümüze kadar tüm şairler ve düşünürler dini ve milliyeti ne olursa olsun baskı ve zorbalığa ve tek kişi yönetimine canları pahasına da olsa karşı çıkmışlar ve bizlere örnek olmuşlardır.

Bizim edebiyatımızda da bilinen ilk edebi eserlerle yöneticilerin adaletli ve hoşgörülü olması ve halka baskı ve şiddet uygulamaması öğütlenmiştir.

Yusuf Has Hacip Kutadgu Bilig’de çeşitli tiplemeler vasıtasıyla padişahın adaletli olmasını ve istibdat uygulamamasını öğütler.

  1. yüzyılda Hoca Dehhanî şöyle demiştir:

“İstersen mülkü hüsn abad ola dad eylekim

Padişahlar dad ile mülkünü abad eyledi.”

Yani “Ey güzeller padişahı, güzellik ülkesinin bayındır ve mamur olmasını istiyorsan adaletli davran, çünkü padişahlar memleketlerini ancak adaletle şenlendirip mamur hale getirmişlerdir.”

  1. yüzyıl ve 15. yüzyıllarda Necati, Ahmedî, Ahmet Paşa; 16. yüzyılda Fuzuli, sosyal hayatın bozulmaya başladığını, haksızlık ve rüşvetin kol gezdiğini vurgular. Fuzuli meşhur Şikayetnamesinde bu kokuşmuşluğu dile getirir:

“Selam verdim, rüşvet değüldür deyu almadılar; hüküm gösterdim, faidesizdür deyu mültefit olmadılar. Eğerçi zahirde sureti itaat gösterdüler amma zeban-ı hal ile cem-u sualime cevap verdiler.”

Bu şiire sebep olan olayda Fuzuli kendisine verilen mükafatı almak için katiplere gider, rüşvetçi katipler ona iyi davranmazlar, devletten verilen hediyeyi gasp ederler, böylece onların padişah da dahil hiç kimseden korkmadıklarını hatta ahiret korkularının dahi olmadığını çarnaçar anlayarak evine döner.

  1. yüzyılda Nefi, vezirlerin ahlaksızlıklarını ve zorbalıklarını şiirlerinde inceden inceye dile getirdiği için boğdurularak öldürülür.

Nabi, Şeyh Galip, Keçecizade İzzet Mola ve diğer şairler de imgeli sözlerle bulundukları devirlerin sosyal ve ahlaki çöküntülerini, yapılan zulüm ve haksızlıkları dile getirmişlerdir.

Tasavvuf şiirinde Yunus Emre çok ince bir Türkçe ile kokuşmuşluğu ve ahlaksızlığı dile getirmiştir. Kaygusuz Abdal, Nesîmî ve Niyazi-i Mısrî gibi şairler de zorbalığa karşı çıktıkları için sürgüne gönderilmiş, hatta idam edilmişlerdir.

Halk şiirinde ise Karacaoğlan, Dadaloğlu, Köroğlu, Pir Sultan Abdal, Dertli, Seyranî, Gevherî gibi pek çok şair adaletsizliğe, rüşvete, yozlaşmaya ve istibdada karşı sayısız şiirler yazmışlardır. Seyranî’nin şu şiiri meşhurdur:

Mahkeme meclisi icat olduğu

Çeşme-i rüşvetin akmaklığından

Kaza bela ile alem olduğu

Kazların kadıya uçmaklığından

Selef’in rüşvetle hüccet yazması

Halef’in anlayıp hükmün bozması

Yıkılan binanın birden tozması

Asıl sermayenin topraklığından

Dünyadan ahirete gidip gelmemek

Olmasa iktiza eder ölmemek

Balık baştan kokar bunu bilmemek

Seyrani gafilin ahmaklığından

  1. yüzyılın gerçekliğini yansıtan ve gözlem gücü oldukça yüksek olan Ruhsatî de haksız kazancın halkın yoksullaşmasından ve bazı zenginliklerin halkın soyulmasından kaynaklandığının dile getirir.

Anadan doğma kürkün var mıydı

Uryan gelmedin mi börkün var mıydı

Torba torba mecidiyen var mıydı

Tükenmez parayı sana kim verdi

Dinle Ruhsatî’yi ne deyem sana

Sana bir öğüttür sanma ki çene

Çalışmayla verse verirdi bana

Bu köşkü sarayı sana kim verdi

Dertli, saz çaldığı için bir bağnaz tarafından suçlanır. Bozuk düzenin savunuculuğunu yapan bazı kadıların rüşvetle iş yaptıklarını sazı ile dillendirir:

Abdest alsan aldın demez

Namaz kılsan kıldın demez

Kadı gibi haram yemez

Şeytan bunun neresinde

  1. Yüzyılın önemli şairlerinden Dadaloğlu Toroslar bölgesindeki Avşar illerindendir. Aşiretlere yapılan zulümlere baş kaldırmış, haksızlıkları dile getirmiştir:

Okuduğun tutmaz oldu alimler, kalktı da adalet arttı zulümler

Terlemeden mal kazanan zalimler, can verirken soluması zor imiş.”

Tanzimat döneminde Abdülhamid’in istibdadına karşı birçok şair, alim ve mütefekkir amansız sürgünlere, takiplere ve işkencelere rağmen mücadelelerini sürdürmüşler ve sayısız eserler vermişlerdir.

Dönemin ilk şairlerinden Şinasi, Mustafa Reşit Paşa için yazdığı kasidesinde istibdat dönemindeki baskının halkı bunalttığını yazar ve 1839 Tanzimat fermanının ilan edilmesiyle insanların istibdattan hürriyete geçmesinin sevincini göstererek Mustafa Reşit Paşaya zarif bir dille övgüler dizer.

Şem’idir kalbimizin can ile mal ü namus

Hıfız için bad-ı sitemden olur adlin fanus

Ettin azad bizi olmuş iken zulme esir

Cehlimiz sanki idi kendimize bir zencir

Bir ıtknamedir senin kanunun

Bildirir haddini sultana senin kanunun

Bu beyitlerde mal ve namusun koruyucusu olarak bildirilen adalet, ışık ateşini kötü rüzgarlardan koruyan cam fanusa benzetilir. Halkın istibdadın kölesi yapıldığını, zulme esir edildiğini, bunun en büyük sebebinin de cehalet olduğunu, Reşit Paşa’nın ilan ettiği fermanın hürriyet belgesi olduğunu, bunun sultana bile haddini bildirdiğini ve artık kimsenin keyfî hiçbir iş yapamayacağını belirtir.

Dönemin en önemli şairlerinden biri olan Ziya Paşa istibdada karşı mücadele etmiş, didaktik ve felsefî tarzda yazdığı şiirleriyle hürriyeti, adaleti, liyakati tarif ve tavsiye etmiş, zulme ve haksızlığa karşı durulması gerektiğini dile getirmiştir. Kendisi çeşitli sürgünlere gönderilmiş, gazetelerde makaleler yayınlayarak istibdada karşı çıkmış, hürriyeti savunmuştur.

Gadrede reayasına vali-yi eyalet,

Dünya ve ukbada ne zillet ne rezalet.

(Bir vali, bir yönetici, emri altındaki insanlara zulmediyorsa o dünyada ve ahirette alçaktır, rezildir.)

Kadı ola davacı vü muhzır dahi şahit

Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet?

(Hakim, hem davacı hem mübaşir hem de şahit oluyorsa, o mahkemenin verdiği karara adalet denilir mi?)

Dönemin en büyük şairi Namık Kemal edebiyatımızda “hürriyet şairi” olarak adlandırılmıştır. İstibdada karşı durduğu için ömrünün çoğunu sürgünde ve zindanlarda geçirmiş ama kısa sayılabilecek hayatına büyük şaheserler sığdırmıştır.

Bais-i şekva bize hüzn- i umumidir Kemal

Kendi derdi gönlümün billah gelmez yadına …

Bu beyitte hayat felsefesini “şikayetlerimin sebebi toplumun çektiği acı ve kederlerdir, yemin olsun ki kendi dertlerimi söylemek aklıma bile gelmiyor” diye açıklar.

“Erkeksi üslub” denilen bir tarzda yazılmış olan ve 31 beyitten oluşan Hürriyet Kasidesi ve Vaveyla başta olmak üzere tüm şiir, makale, nesir yazılarında hep vatan ve hürriyet için çırpınmış, istibdada boyun eğmemiş, yılmadan, bıkmadan, korkmadan bu uğurda gayret sarf etmiştir.

Muin-i zalimîn dünyada erbab-ı denaettir

Köpektir zevk alan sayyad-ı bî insafa hizmetten…

(Zalimlerin dünyada ortağı alçak kişilerdir. İnsafsız avcıya hizmetten zevk alan ancak köpektir.)

Kasidenin tamamına bakıldığında zulmün insanların cehaletinden kaynaklandığı belirtilerek istibdada karşı cesaretle mücadele edilmesi tavsiye edilir.

Namık Kemal, Mehmet Akif Ersoy, Said Nursi istibdat ve hürriyet konusunda aynı fikri paylaşmışlardır. Hepsinin ortak noktası halkın cehaletten kurtarılması ve hak ve hürriyetlerine bizzat sahip çıkmasıdır.

Servet-i Fünûn döneminde tüm şair ve yazarlar istibdadın yoğun baskısından bunalırlar. Hatta Tevfik Fikret ve arkadaşları memleketi terk ederek, Avusturalya ve Yeni Zelanda’ya göçme hayalleri kurarlar. Baskının şiddetinden dolayı açıkça yazmaya çekinen şair ve yazarlar istibdadı sembolik ifadelerle yererler. Hatta bir kısmı, sırf bu yüzden aşk, batılılaşma ve sair konuları istemeyerek öne çıkarmak zorunda kalır.

Dönemin en mücadeleci şairi Tevfik Fikret’tir. İstibdada ve zorbalığa karşı “Doksan Beşe Doğru”, Tarihî Kadîm, Rubab-ı Şikeste gibi eserleri yazmıştır. Özellikle “Sis” ve Hân-ı Yağma şiirleri Abdülhamid’e karşı yazılmıştır.

Tevfik Fikret “Millet Şarkısı” şiirinde:

“Zulmün topu var güllesi var kal’ası varsa

Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.

Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa

Sönmez ebedi, her gecenin gündüzü vardır.

Millet yoludur, hak yoludur, tuttuğumuz yol

Ey hak yaşa, ey sevgili millet, yaşa varol.

Diyerek millete cesaret verir. Hakkın kuvvet karşısında mutlaka galip geleceğini, milletin baki olduğunu, zulmün yok olacağını belirtir. Tevfik Fikret burada Namık Kemal’in “Ne mümkün zulm ile bîdad ile imha-yı hürriyet, çalış idraki kaldır muktedirsen ademiyetten” beytindeki manayı tekrarlar gibidir.

Aynı dönemde yaşadığı halde herhangi bir topluluğa girmeyen Mehmet Akif daha çok millettin ızdıraplarını, haksızlıkları, istibdadı ve yozlaşmayı dile getirmiş, onların dertleriyle dertlenmiştir:

Bunca zamandır uyudun kanmadın

Çekmediğin kalmadı uslanmadın

Çiğnediler yurdunu baştanbaşa

Sen yine bir kerre kımıldanmadın.

Mısralarının bulunduğu “Uyan” manzumesinde gösterdiği gibi, sağlam bir gözlem ve tasvir yeteneğine sahip olan şair, döneminde yaşayan halk kitlesinin içinde bulunduğu durumu uyku haline benzetmiştir. Ancak Akif tüm olumsuzluklara rağmen ümidini şu şiirinde ifade eder:

Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak

Alçak bir ölü varsa eminim budur ancak.

Dünyada inanmam hani görsem de gözümle

İmanı olan insan gebermez bu ölümle.

Ey dipdiri meyyit! İki el bir baş içindir.

Davransana eller de senin baş da senindir.

Sahipsiz olan memleketin batması hakdır.

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.

Sözleriyle dile getirerek, her ne olursa olsun memlekete ve hürriyete sahip çıkılması gerektiğini vurgular.

Kaynakça

1-  Abdülbaki Gölpınarlı, Türk Tasavvuf Şiiri Ant. İst-1971

2-  Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, İst-1995

3-  Çağdaş Türk Şiiri Özel Sayısı, TDK Yayınları, Ank-2017

4-  Fuat Köprülü, Eski Şairlerimiz, Divan Ed.- Ant 13. Ve 14. Yy 1949

5-  İnci Engin Ün, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, İst-2001

6-  Said Nursi, Münazarat, Yeni Asya Yay., İst-2020

7-  Said Nursi, Divan-ı Harbi Örfi, Yeni Asya Yay., İst-2020

8-  Said Nursi, Muhakemat, Yeni Asya Yay., İst-2020

9-  Türk Klasikleri, Safahat, Emaofis Yay, İst-2021

 

SORU: Osmanlı Devleti ve Türkiye’nin ilk döneminde baştaki yoğun istibdat yönetimi, kurtarıcı reçete ile gelen Bediüzzaman Hazretlerini dinlemeden anlamadan hapishaneye ve tımarhaneye gönderme basiretsizliğini göstermiştir. Aynı zaman diliminde İstanbul’a gelen Macar Yahudisi ve Türkolojinin kurucularından olan Arminius Wambery’ye sarayda yüksek değer verilirken Bediüzzaman Hazretlerine reva görülen bu yanlış uygulamayı nasıl yorumlayabiliriz?

CEVAP: Maalesef o zamanın Osmanlı bürokrasisi, üstadı anlamadıkları için bir takım siyasi oyunlarla onu tımarhaneye göndermişlerdir. Osmanlının köhne bürokrat zihniyeti aynı zamanda Abdülhamid’i de tahttan indirmiştir. 16 sadrazamın maiyetinde çalışan İbnül Emin Mahmut Kemal İnal, bu yönetici tabakanın art niyetli kişilerden oluştuğunu, padişahın halkla ilişkilerini kestiğini anlatır.

SORU: İstibdat uygulamak insanın fıtratında var mıdır?

CEVAP: İnsanın fıtratına Allah bir had koymamış. Haddi dinler vasıtasıyla insana bildirmiş. Yani insan nefsini terbiye etmezse istibdada da kayabilir adaletli de kalabilir. Çevresi insanı durdurmazsa da istibdada kayabilir. Devlet mani olmazsa da zulmedebilir. Fıtratımda var zulmediyorum demek bir mazeret değil.

SORU: İstibdat ile münafıklık arasında nasıl bir ilişki var?

CEVAP: Baskının olduğu yerde samimiyet azalır. Bilhassa dinî ve ahlâkî alanda samimiyet için istibdadın kaldırılabilmesi lazım. Bilhassa dine teşvik etmek için zor kullanmanın hiçbir faydası olmaz. Dine teşvik etmek insanları dinî konularda bilgilendirmek ve geliştirmekle olur. Devlet eliyle dindarlığın faydadan çok zarar verdiğini son yirmi senede yaşayarak gördük. Dersimizi almış olmamız lazım.

SORU: Bediüzzaman Hazretleri ömrü boyunca istibdada karşı ve hürriyetten yana olmuş iken bazı Nur Talebelerinin şu ya da bu sebeple maslahat var diyerek istibdada taraftar olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

CEVAP: Bu meselede farklı düşünmenin iki sebebi var. Birincisi Risaleleri ve bilhassa Eski Said Dönemi Eserlerini ve Müdafaaları ve Lahikaları altını çize çize ve kelimelerin üzerinde dura dura dikkatli şekilde okumamak. İkinci sebebi de günlük olayları doğru yorumlayamamak. Demek Risale-i Nur Enstitüsü gibi müesseselere hem hayatı doğru okuyup anlamak ve hem de Risaleleri daha dikkatli okumak için öncü olmak hususunda daha çok vazife düşüyor.

Yardımcı olabilecek bir husus da okuduklarını hayatına aksettirebilmek. Basit bir örnek vereyim: Yastığa başını koyduğun zaman “zulme ortak olmadım, oh elhamdülillah” deyip uyuyabiliyor musun? Bu vicdanî bir mesele. Mevlana diyor ki “ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol”. Biz böyle davranıyoruz, memnunuz. Çünkü bu dünyanın fani olduğunu biliyoruz.

Bir de menfi siyasetin etkisi var maalesef. Menfi siyasetin içinde olanlar siyaseten yanındaki şeytanı melek görüyor, karşısındaki siyasetin içerisinde bulunan meleği şeytan gibi görüp gösteriyor. Bu da hataya sebep oluyor.

SORU: Bu zulümlere sessiz kalanların bazıları “Evet, beşer zulmediyor ama kader de o mazlumlara adalet ediyor. Demek bunlara kadar adaletini böyle gösteriyor. O yüzden bizim ses çıkarmamıza gerek yok.” diyorlar. Ne dersiniz bu konuda?

CEVAP: Gayrimeşru muhabbetin neticesi merhametsiz azap çekmektir kuralı da var. Zalimin zulmüne seyirci kalmakla yetinmeyip o zalime taraftar olan ve destek olan, bir süre sonra o zulümden payını alınca bu kuralı hatırlıyor ama iş işten geçmiş oluyor.

Ama şunu da unutmayalım. Biz meselelere kader yönünden ve Allah’ın takdiri yönünden değil beşerin hatası ve zulmü yönünden bakarız. Zulme uğramış olana yardım etmek vazifemiz. O mazlum da kendi içine dönüp demeli ki “ben ne hata yaptım ki kader bu zulmün benim başıma gelmesine izin verdi”. Ama biz mazluma “kaderine razı ol” dersek kader inancımıza aykırı ve çok hatalı bir teslimiyetçilik içine girmiş oluruz.

SORU: İttifak etmek ile farklı düşünmek ya da düşünebilmek arasındaki ilişki nasıl kurulabilir?

CEVAP: Herkesin her konuda aynı düşünmesi insan tabiatına da aykırı bir durum. Elbette mü’minler ittifak ve ittihad etmeli ama bunu yaparken farklı düşünebilme yeteneğini de köreltmemeye çalışmalı. Farklı fikirlere sahip olmak ittihadı engellemez. Yeter ki meşveret edilebilsin.

Aslında meşveret edebilenlerin zaman içinde birbiriyle kurdukları müsbet ilişkilerinin başka kişilere ve gruplara da sirayet edeceği açık. Mesela Yeni Asya okuyucuları yıllardan bu yana, 12 Eylül’de de sonrasında da … siyasi hadiselerde meşveret ederek isabet ettiler. Şimdi başkaları onların bu meşveretinden çıkan bereketi görüp “biz de meşveret edelim” deseler güzel olmaz mı?

SORU: İstibdadın düşmanı demokrasidir dediniz. Tamam. Bazıları benim oyumla dağdaki çobanın oyu bir mi olacak diyorlar. Ne dersiniz?

CEVAP: Cevap aslında sorunun içinde. Evet herkes bir oy kullanıyor ve kullanacak. Ama oy verecek olanları etkileme yönünden hiç kimse birbiriyle aynı seviyede değil. Akıllı olan ve kendisini iyi ifade eden başkalarını da tesiri altına alır ve bu da demokrasinin bir gereğidir. Önemli olan, aklını kullanmayıp sadece başkalarından etkilenerek oy kullananların sayısını azaltmaktır. Bediüzzaman Hazretlerinin “millet irşat ve tenvir edilmelidir” derken kast ettiği de budur. Seçmen bilgi ve fikir sahibi olur da kendi kararını kendisi verebilir hale gelirse demokrasi de daha kaliteli hale gelmiş olur.

SORU: Bediüzzaman Hazretleri “çeşit çeşit sari hastalıklar gibi intişar eden istibdat” diyor. İstibdadı bulaşıcı hastalıklar kategorisinde görüyor. Peki istibdadın zıddı ve ilacı olan hürriyet de bulaşıcı mıdır?

CEVAP: Evet hürriyet fikri de bulaşıcı ama istibdat kadar değil. Çünkü yapmak zor, yıkmak ise çok kolay. İstibdat yıkıcı olduğu için çok çabuk yayılabiliyor. Tembelleştirici, uyutucu, uyuşturucu olan bir duygu. Oysa hürriyet bir aktiviteyi, bir hareketi gerektiriyor.

O halde tembellikle netice alamayız. Hürriyetin ve meşrutiyetin yolunu açmak için çok çalışmamız lazım.

SORU: İstibdadın devamı için kullanılan malzemeler, yardımcı unsurlar neler? Bu kapsamda dinin siyasete alet edilmesi dediğimiz uygulamalar acaba dini istibdada alet etmek anlamına da gelir mi?

CEVAP: Elbette. İslam ülkelerinde dindar görünümlü müstebit yöneticiler daima “bana vuran dine vurmuş olur, dine muhalefete izin vermem” diyerek görünüşte dini ama aslında kendi iktidarlarını korumuşlardır. Ama bunun zararını da dindarlar görmüştür. Çünkü İslamiyet’i istibdada müsait bir din zannettirmek, istibdada düşman ve hürriyete taraftar olan aklı başında bütün insanları dinden soğutur. Aklı başında dindar yöneticilere düşen, dini siyasete alet etmemek ve ettirmemektir. Dini sadece ben temsil ediyorum ya da biz temsil ediyoruz diyen bir siyasetçi siyasi rakiplerini de muhataplarını da dinden soğutur.

SORU: Gönüllü din hizmetleri görenlerin devletten bağımsız ve sivil alanda kalması ve siyasi iktidarın da cemaatleri kendi arka bahçesi olarak görmekten vazgeçmesi gerektiği fikri hakkında ne düşünürsünüz?

CEVAP: Bediüzzaman’ın, cömertliğiyle meşhur Hatem-i Tâî’nin ikramlarını reddeden ve izzetinden ve istiğnasından taviz vermeyen o ihtiyar bedevi hakkındaki sözleri hatırlardadır. Dinî cemaatler de devletin cömertliği karşısında bu şekilde dikkatli olmalılar.

Bu konuya ışık tutabilecek şu şiir de meşhurdur: “Geçme namert köprüsünden ko aparsın su seni.  Yatma tilki gölgesinde ko yesin aslan seni.”

Zaten Bediüzzaman da “zilletle yaşamaktansa, izzetle ölmeyi” tercih etmiş. Yeni Asya da bu çizgide hizmetine devam ediyor. İmana hizmet ediyor. İmanın bir özelliği ve bir unsuru durumunda olan hürriyeti müdafaa ediyor. İstibdada ve zulme karşı duruyor. Duruşunun değeri çoğu zaman geç anlaşılıyor ama sonunda anlaşılıyor ve hep alkış ve dua alıyor.