Göç ve Hürriyet İlişkisi

Relationship between Immigration and Freedom

Bülent ADİL, Dr., Bağımsız Araştırmacı

 

Çinliler birisine beddua etmek istediklerinde ona ‘İlginç zamanlarda yaşayasın.’ derlermiş. Bu sözü ilk okuduğumda, ilginç zamanlarda yaşamak nedir, yaşanılan şeyi ilginç yapacak olan şey nedir diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bana kalırsa şu an hem ülkemizde hem de dünyada yaşananlar tam olarak ilginç zamanlardan geçtiğimizin bir nevi yansıması gibi duruyor. Tabii bu durumu sadece bize mahsus bir şey gibi düşünmek sanırım doğru olmayacaktır. Aslına bakarsanız tarihin her döneminde insanlar ilginç zamanlar yaşamışlar ve bunlar farklı sebeplerden kaynaklanmış gibi gözüküyor. Özellikle insanlar arasındaki gelir seviyesi farkı çok fazla arttığında bunun mutlaka toplumsal bir karşılığının ve sonucunun olduğunu görmekteyiz.

Toplumları oluşturan bireyler arasındaki gelir seviyesindeki adaletsizlik bugünün insanları için ne kadar büyük bir problem ise geçmişte de insanların aynı sorunlardan muzdarip olduğu söylenebilir. Tarihçi Walter Scheidel, 2017 yılında yayımladığı, The Great Leveler: Violence and the History of Inequality from the Stone Age to the Twenty-First Century (Büyük Eşitleyici: Şiddet ve Taş Devrinden 21. Yüzyıla Eşitsizliğin Tarihi) isimli kitabında bugün yaşadığımız eşitsizlik düzeyinin tarihte yaşanmamış bir durum olmadığına dikkat çekmekte ve zenginliğin adaletsiz dağılımının ve gelir eşitsizliğinin aslında tarih boyunca toplumların bir realitesi olduğu ifade etmektedir.

Scheidel, Roma İmparatorluğu’nun gücünün ve zenginliğinin zirvesinde olduğu dönemde en zengin aristokratın serveti ile o zamanki kişi başı ortalama gelirin arasındaki farkın 1.5 milyon kat olduğunu belirtmektedir. Bugün dünyanın en zengin kişisi Jeff Bezos’un serveti ile normal bir Amerikan vatandaşının geliri karşılaştırıldığında aradaki gelir uçurumu çok daha iyi anlaşılacaktır. Pandemi ile birlikte ortaya çıkan bir takım sorunlar da zenginin daha zengin, fakirin ise daha fakir olmasına yol açmıştır. Özellikle son dönemde tüm dünyada yaşanan fiyat istikrarsızlığı, ekonomik ve siyasi belirsizlikler de bir takım sonuçlar ortaya çıkarmaya gebe görünmektedir.

Scheidel, toplumların, barış içinde geçen ama eşitsizliğin giderek arttığı uzun dönemler yaşadıktan sonra artık bir noktada insanların bu duruma tahammül edemediklerini ve bunun sonucunda yıkıcı ve geniş kitleleri etkisi altına alan toplumsal olayların ortaya çıktığını ifade etmektedir. Scheidel, eşitlemenin dört atlısı adını verdiği bu olayların; kitlesel savaşlar, şiddet içeren devrimler, öldürücü salgınlar ve devletlerin çöküşü şeklinde ortaya çıkabileceğini belirtmektedir. Son dönemde dünya üzerinde yaşanan olaylara baktığımızda bu başlıklara çok da yabancı olmadığımızı söylemek sanırım yanlış olmayacaktır.

En zengin yüzde birlik bir oranın dünyadaki zenginliğin yüzde 50’den daha fazlasına sahip olduğu bir dünyanın içine düştüğü çıkmazın aslında anlaşılabilir olduğu düşünülebilir. Bunun yanında bugün gelinen noktada Sovyetler Birliği’nin parçalanmasından sonra ortaya çıkan tek kutuplu dünyanın çok kutuplu bir yapıya doğru evrildiğini görmekteyiz. İnşallah olmaz ama bu durumun da ortaya kitlesel bir savaş tehditi çıkarma potansiyelinin varlığını gözardı etmek çok da mümkün değildir.

Asya Kalkınma Bankası, 1820 yılında, sanayi çağının başlangıcında, dünya üretiminin yaklaşık beşte üçünün Asya tarafından gerçekleştirildiğini saptamıştır. 1940’a gelindiğinde ise bölge, dünya nüfusunun beşte üçüne ev sahipliği yaptığı halde, üretimde oran beşte bire düşmüştür. Hızlı iktisadi büyüme bugün bu oranı beşte ikiye yükseltmiştir ve Banka, 2025 itibarıyla Asya’nın tarihî seviyeleri yeniden yakalayacağını tahmin etmektedir.[1]

Artık Amerika ve Avrupa kıtasının güç kaybettiği ve üretimin ve gücün tekrar Asya kıtasına kaydığı görülmektedir. 2025 yılında Çin’in gayri safi milli hasılasının Amerika’yı geçmesi öngörülmektedir. Bugün yaşadığımız bölgesel çatışmaların ve değişim sancılarının bu sürecin bir sonucu olduğu gerçeğinin göz önünde bulundurulması yapılacak değerlendirmelerin daha isabetli olmasını sağlayacaktır.

Bu arada dünyanın yüzleşmesi gereken bir de küresel ısınma sorunu var ki bu soruna bağlı olarak yaşanacak kıtlık ve büyük göç dalgalarının ortaya çıkaracağı ekonomik, sosyal ve politik sorunların bugünden öngörülmesi çok da mümkün olmamakla birlikte milyonlarca insanın yaşadığı yerleri terk ederek hayatını sürdürmek için daha elverişli bölgelere göç etmesi kaçınılmaz görülmektedir.

Bu noktada bilhassa bölgemizde daha iyi bir hayat arayanların ve çatışma alanlarından kaçanların halen de Doğu’yu değil Batı’yı tercih ediyor olmasının üzerinde ayrıca düşünmek gerekir.

Tüm bu bileşenleri ayrı ayrı ya da bir arada değerlendirdiğinizde yakın gelecekte yaşanacak yeni göç dalgalarının olası etkilerinin insanların hayatında ciddi değişikliklere ve toplumsal kırılmalara yol açacağı daha iyi anlaşılacaktır.

O halde sorulması gereken en temel sorulardan biri de şudur: Göç eden insanların en temel hakkı olan yaşam haklarını ve insan olmalarından kaynaklanan diğer kazanımlarını nasıl koruyacağız?

Bu noktada en bağlayıcı uluslararası metin, Türkiye’nin de “coğrafi çekince” koyarak 1951 yılında imzaladığı “Cenevre Sözleşmesi”dir. Bu sözleşme; yaşadığı ülkeyi inancı, etnik kimliği, siyasi görüşü vb. nedenler dolayısıyla baskı altında olduğu ya da hayatî tehlike altında olduğu için terk etmek zorunda kalan insanların, göç ettiği ülkece kabul edilmesi gerektiğini ve kendisine “mülteci” statüsü verilerek bir takım haklar tanımlanması gerektiğini açık bir şekilde ifade etmektedir.

Uluslararası sözleşmelerin yanında göçmenler ile ilgili her ülkenin kendi yasal mevzuatı da bulunmaktadır. Her ne kadar üzerinde yaşadığımız dünya, siyasi haritalar üzerinden farklı sınırlar ile birbirinden ayrılmışsa da biliyoruz ki fizikî haritada bu tür sınırlar yapaydır ve var olmamaktadır. Ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla günümüz dünyasında artık ülkelerin birbirlerini sınırladığı, pasaportsuz ya da kimliksiz bir ülkeden başka bir ülkeye geçmenin mümkün olmadığı bir durum ortaya çıkmıştır. İnsanın en temel haklarından olan seyehat özgürlüğü bugün kimi zaman güvenlik endişesi kimi zaman siyasi yaklaşımlar sebebiyle ya da tamamen keyfî bir şekilde engellenebilmektedir. Oysa insanların hür bir şekilde, kısıtlanmadan seyehat edebilmesinin sağlanması, birbirini tanımayan ve hatta sebepsiz bir şekilde düşmanlık besleyen toplumların da birbirini tanımasına ve anlamasına katkı sağlayacaktır.

Bu duruma verilebilecek en güzel örnek Avrupa Birliği olacaktır. İki dünya savaşının başladığı topraklarda kurulmuş olan Avrupa Birliği’nin vatandaşlarının bugün gelinen noktada herhangi bir belge ya da izne ihtiyaç olmadan seyehat edebilmelerinin sağlanabilmiş olması insanlık adına takdire şayandır. Bir zamanlar birbirini düşman gören ülkelerin bugün gelinen noktada sınırlarını birbirlerine açmış olmaları bu konuda ümitli olunabileceğinin en önemli göstergelerinden birisi olarak değerlendirilebilir.

SORU: Bu konularda Batı’yı örnek almak ne kadar doğru olabilir?

CEVAP: Sorunuza karşı Üstad Bediüzzaman’ın On Yedinci Lem’a’daki Beşinci Nota’da söylediği şu bakış açısı bizim için de kıymetli olacaktır:

“Şu notada, Avrupa fünunu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât-ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünun ve medeniyeti o seyahat-i kalbiyede emrâz-ı kalbiyeye inkılâp ederek ziyade müşkilâta medar olduğundan, bilmecburiye, Yeni Said zihnini silkeleyip, muzahraf felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak isterken, kendi ruhunda Avrupa’nın lehinde şehadet eden hissiyât-ı nefsaniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs-ı mânevîsi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhavereye mecbur olmuştur.

Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki, felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki: O zaman, o seyahat-i ruhiyede, mehâsin-i medeniyet ve fünun-u nâfiadan başka olan mâlâyâni ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs-ı mânevîsine karşı demiştim: Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dâvâ edersin ki, ‘Beşerin saadeti bu ikisiyledir.’ Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek!”

Bizim de İsevilik din-i hakikisinden aldığı feyizle hayat bulan Birinci Avrupayı kendimize örnek almamız önemlidir. Çünkü iki dünya savaşınının en sert şekilde yaşandığı topraklar olan Avrupa kıtasının, ekonomik, siyasi ve kültürel olarak ulaştıkları nokta bizler için önemli dersler barındırmaktadır. Gelişmiş ülkeler olarak nitelendirilen ülkelere baktığımızda bu ülkelerin ortak özellikleri hukuk, adalet, eğitim gibi başlıklarda da en ileri seviyede yer alıyor olmalarıdır.  Bugün insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu şey de hür olabilmek ve hür bir şekilde inandığı gibi yaşayabilmektir. Üstadın “Ekmeksiz yaşarım ama hürriyetsiz yaşayamam.” demesi boşuna değildir.

İnsanların düşünceleri, inançları vb. sebeplerden dolayı suçlanmadığı, baskı görmediği, üzerinde özgürce seyehat edebildiği bir dünya hayal değildir. Çünkü bunun gerçek olabileceğini bize Avrupa Birliği göstermiştir. Belki bir gün Dünya’da bir birlik sağlanır ve tüm insanlar özgürce, sınırlandırma olmadan ve engellenmeden tıpkı kendi ülkelerinde bir şehirden diğerine gidiyormuş gibi ülkeler arasında da seyehat edebilirler.

Dünyayı bir hayır ve sulh adası haline getirmekle gerçekleşecek olan bu durum yine üstadın belirtiği gibi eğer erken bir kıyamet kopmazsa “Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!”  tespitinin gerçekleşeceğini de gösterecektir.

SORU: Göç kavramları içerisinde hicret anlamı da var mı? Bizim kutsal olarak bildiğimiz hicret meselesi de dâhil edilebilir mi bu tanıma?

CEVAP: Göçmen kelimesi Türkçe’de sonradan uydurulmuş, biraz yapay kalmış bir kelime gibi duruyor. Burada kastettiğim şey şu: Sanki sonuna “men” ekleyerek göç eden kişiye bir isim verme amaçlanmış diyebilirim. Bugünkü dilimizde “göçmen”in yerine geçen eski dildeki kelime “muhacir”dir. Muhacir hicret eden, muhaceret eden kişidir.

Peygamber Efendimizin hicreti de neticede bir muhaceret hali. Bugün de maalesef muhaceretin tehcir boyutu yani zorla hicret ettirilme, sürülme boyutu ön planda. Tehcir kelimesinin yerine geçen benim bildiğim başka bir kelime yok Türkçede. Enteresan. Biz muhacirin yerine göçmeni koymuşuz. Hicretin yerine göçü koymuşuz. Uydu uymadı ayrı bir konu. O kavramı artık bu terimle karşılar olmuşuz. Hicret kavramını içinde bulunduğumuz yüzyılda ortaya çıkan hadiseler içerisinde belki farklı zaviyeden bakarak tanımlamak daha doğru olur diye düşünmekteyim.

Sorunuza gelecek olursak, benim görüşüm, evet hicret kelimesi de göç kavramları içerisinde yer alabilir. Kimin neden göç ettiğine ya da ettirildiğine bağlı olarak içini doldurmak gerekir.

SORU: Üstadın en önemli hedeflerinden biri İttihad-ı İslam’dır. İttihad-ı İslam hedefi çerçevesinde baktığımızda İslam ülkeleri arasında coğrafi sınırlar dışında sınır bulunması, bilhassa siyasi sınırların bulunması ve birbirlerine geçişlerde pasaport kullanmaları bir kere bu hedefe aykırı gibi görünüyor. Böyle bakıldığında tüm dünyada mümkünse bütün siyasi sınırlar kalkmalı ve en azından İslam ülkeleri tek sınıra sahip olmalı. Dolayısıyla siyasi sınırların tümü zaten tartışılabilir durumdayken İslam ülkelerinin kendi aralarındaki siyasi sınırları bir veri olarak kabul etmek ve göçmen ve benzeri politikaları bunun üzerine oturtmak, İttihad-ı İslam hedefine ne kadar uygun?

CEVAP: Dünyada bir siyasi haritalanma var, siyasi sınırlar var. Ama kafamızda çizdiğimiz haritaların hiçbirisi dünyada aslında fiziksel olarak yok. Sadece İslam ülkeleriyle alakalı da değil yani bütün dünyadan bahsediyorum.

Bugün Avrupa Birliği üyesi ülkelerinin aralarındaki siyasi sınırları kaldırabilmiş olmaları, üye ülke vatandaşlarının birlik üyesi ülkeler içerisinde herhangi bir kısıtlama olmadan rahatlıkla seyehat edebiliyor olmaları bize bu durumun İslam ülkeleri içerisinde de olmaması için bir neden olmadığını göstermektedir. Bunun yapılabilmesi için öncelikle mü’minlerin zihinsel değişiminin sağlanması hayatî önem taşımaktadır.

Bunun yolunu ise Üstad Bediüzzaman “Asya’nın bahtının miftahı meşveret ve şuradır.” diyerek göstermiştir. Çünkü biliyoruz ki meşveret şura ile aynı kökten gelmektedir ve içerdiği anlam itibariyle istişare kültürü; demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, bireylerin haklarının korunmasının en önemli aracıdır. Şura ise istişare ile karar almanın, çoğulcu şekilde hareket edebilmenin kurumsallaşmasının önemini göstermektedir.

Bugün İslam coğrafyasına bakıldığında gördüğümüz şey ülkelerin çoğunun kendi içerisinde dahi meşveret ve şuradan uzak oldukları gerçeğidir. Maalesef İslam ülkelerinin içinde bulunduğu yoksulluk, yolsuzluk, tek adamlık, demokrasi ve insan hakları gibi temel sorunlarını halledememelerinin en önemli sebeplerinden birisi de tam olarak meşveret ve şura kavramının hakkıyla bilinememesi ve uygulanamamasıdır.

Bu açıdan bakıldığında da İslam Dünyasının meşveret ve şuraya önem veren siyasî, sosyal ve kültürel anlayışlara ve yapılara ihtiyacı vardır.

 

[1]       Asya Kalkınma Bankası, Emerging Asia, Manila, Asya Kalkınma Bankası, 1997, s.11