Kişisel Seçim Hakkı ve Postmodern Aile

Personal Right to Choose and the Postmodern Family

Ahmet YILDIZ, Prof. Dr., Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi

 

Kimilerine göre başlıktaki konu aslında en temel problem alanlarından birisi çünkü toplumun bütün yapısını, organizasyonunu ilgilendiren sonuçlar doğuran bir konu. Benim de ilgi alanıma iki şekilde girdi. Birisi eşimin yaptığı iş dolayısıyla yani aile danışmanlığı ve psikoterapiye konu olan vakalar üzerinden. Danışanlarından gelen geri bildirimler üzerinden ailenin yaşamakta olduğu sosyal değişimin sonuçlarına ilişkin bir resmim oluştu. Bu elbette birtakım sorular da oluşturdu. Bu konuşmadaki gözlemler o sorulara cevap arayışı.
İkincisi de bu sene yaptığım sosyoloji okumaları ile kesişti. Konunun çok sıcak bir tartışma gündemi oluşturduğunu, 90’lardan itibaren Amerika’da ve Avrupa’da ailenin yaşadığı dönüşümün radikal bir nitelik kazandığını söyleyebiliriz. Tarihte benzeri olmayan bir toplumsal süreçle karşı karşıyayız. Türkiye de bu değişimin sonuçlarını ciddi bir şekilde yaşıyor.
90’lardan sonraki dünya, öncesinden farklı. İnternetin girdiği dünyadayız. Artık açık uçlu hale geldi bütün toplumlar. Koruma altına aldığınız, sınırlarla koruduğunuz hiçbir toplum kalmadı. Buna İran toplumu da Suudi toplumu da dâhil.
Dijital dünyada her türlü fikirle, görsel obje ile etkileşim içerisine giren yeni kuşakların tercihlerinin de süreç içerisinde değiştiğini, özellikle 2000 sonrası doğan kuşağın bunun sonuçlarını net bir şekilde yansıttığını görüyoruz.
Bundan şikâyet etmek anlaşılabilir bir şey ama tabii bu meseleye çözüm içermiyor. Bizim kuşağın doğduğu mahalle ortamını onlar artık farklı bir şekilde yaşıyorlar. İnternet ortamında sosyalleşiyorlar ve dolayısıyla da onların tercihlerini ve düşünce dünyasını farklı dinamikler belirliyor. Ben bir çerçeve ortaya koyup konunun temel sorusuna gelmek istiyorum.
Sanayi öncesi toplumlar geniş aileye dayalı bir toplumsal yapıya sahipti. Dolayısıyla aile neredeyse bütün toplumsal işleyişleri içinde barındıran, kendi kendine yeten bir birimdi. Üretimi aile içerisinde gerçekleştirirdiniz, güvenliği aile içerisinde sağlardınız. Eğitim aile içerisinde gerçekleştirilirdi. Bugünkü gibi devletin organize ettiği merkezî bir eğitim sistemi yoktu. Dolayısıyla kendi kendine yeten ve bazen ticari amaçla da üretim yapan, net iş bölümüne dayalı bir geniş aile söz konusuydu. Bu ailede çocuk tanımı da farklıydı. Nitekim 19. yüzyılda sanayileşme ile birlikte seri üretim ortaya çıktıktan sonra ayakları zincirlenerek üretim bandına bağlanan sekiz-on yaşlarında çocuklar görüyoruz. Çünkü o zamanki çocukluk yaşı bu zamankinden farklıydı. Zorunlu eğitim gibi devletin eğitim ve askerlik ihtiyacına tabi kılınmadığı için insanlar 5-6 yaşından sonra çocuk olarak görülmüyordu.
Mesela “adam ufağı” çocuklar için kullanılan bir tabir çünkü adam olarak görülüyorlar. Çocuklar iş gücüne katılıyor, güvenlik unsuru olarak kullanılıyor. Özellikle erkek çocuklar bu açıdan önemli. Merkezi devletin gücünün henüz sınırlı olduğu, güvenliği sizin sağlamak zorunda olduğunuz bir ortamda, geniş aile yapısıyla sanayi öncesi dönemin ihtiyaçları örtüşüyor. Sanayileşme sonrası dönem çok büyük dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdir. Bu dönem öncelikle merkezî devletin doğuşuna tanıklık etti. İkincisi ulus devlet diyebileceğimiz yeni bir toplumsal örgütlenme birimi ortaya çıktı. Buna çok temel düzeyde sekülerleşme de eşlik etti.
Sekülerleşme aslında hayatı bu dünyadan ibaret görmek, ilahi olana, Allah’a olan referansı kesmek anlamına geliyor. Sekülerleşmenin temel parametrelerini şöyle düşünebiliriz:
Birinci parametre, bütün sosyal alanlardan kamusal alandan Allah fikrinin neredeyse dışlanması. Kamusal alan dediğimiz sosyal etkileşim alanlarının Allah fikrinden bağımsız olarak düzenlenmesi. Tabii bu “Allah fikri”ne vahyi de dâhil ederek söylüyoruz. Vahiyden ve Allah fikrinden bağımsız bir yeni kamusal alanının ortaya çıkması, dinî pratiklerin giderek zayıflaması ve toplum azınlığının tercih ettiği pratiklere dönüşmesini doğurdu. Kanaatimce bir yanılgımız var, biz atalarımızı bizden daha dindar sanıyoruz. Böyle bir şey yok. Geçmişe doğru baktığımızda, her dönemde akla ziyan din dışı pratiklerin olduğunu görmemiz mümkün. Sadece Hile-i Şeriye Kurumu bile kendi başına bize bir şeyleri gösteriyor.
Batı toplumlarında sekülerleşmenin evrimini inceleyen Kanadalı Katolik çok kültürcü düşünür Charles Taylor’ın “The Secular Age” isimli eseri, Seküler Çağ adıyla Türkçeye çevrildi ve İş Bankası Yayınları arasında yayınlandı. Oldukça önemli bir kitap. Allah inancının “verili” olmaktan çıkıp “seçili” hale gelmesinin hikâyesi. Artık Allah’a inanmadan yaşamak da normalin içerisine girmiş durumda. Sekülerlik böyle bir durumu ifade ediyor.
Aynı şekilde Faslı düşünür Taha Abdurrahman da buna paralel ama biraz daha İslamî bağlam içerisinde sekülerleşmenin parametrelerini oturtuyor. Abdurrahman’a göre, sekülerleşmenin temel unsuru Allah yerine insanın kendisinin ikame edilmesi, dolayısıyla insanın kendisinin kendi başına bir amaç haline gelmesi ki, bu Kant’ta çok güçlü bir şekilde karşımıza çıkıyor. Kant’ın evrensel kategorilerinden biri insanın hiçbir şey için araçsallaştırılmaması, bizatihi kendisinin amaç olarak görülmesi.
İnsan kendisini amaç sayınca Allah artık varlığını kaybediyor, Allah’a kulluk etme gibi bir amaç yerini insanın kendisini ilahlaştırmasına bırakıyor. Bediüzzaman’ın da Tabiat Risalesi’nde söylediği gibi, küfrü işmam eden ve dilimize pelesenk olan birtakım kelimelerden biri de kanaatimce “Kendi kendini gerçekleştirme.” ifadesidir. “Kendi kendini gerçekleştirme.” ne demek? Bu hayat size mi ait? Siz bu hayatın maliki ya da rabbi misiniz ki böyle bir ifadeyi kullanıyorsunuz? Ama insan Allah’ın kemal ve cemal ayinelerinden birisidir; O’nun kemal ve cemaline ayinedarlık edebilir, böylece tekemmül edebilir. O da elbette ilim ve dua vasıtasıyla gerçekleşir.
Dolayısıyla insanın Allah yerine ikame edilmesi ve buna paralel olarak da vahiy yerine insan aklına itimat edilmesiyle artık neyin doğru, neyin yanlış olduğunu sadece kendi aklımıza göre belirler hale geldik. Modernlik bu aklı mutlaklaştırdı ve kendince evrensel doğrular üzerinden hareket etti. Post modernlik ise bu aklı parçaladı, bireyselleştirdi ve evrensel niteliğini de reddetti.
Biz vahyin yerine bu şekilde aklı ikame ettik. Ahireti de bir tarafa bırakarak bu dünyayı tek ve asıl dünya olarak görmeye başladık. Bütün bunlar bizim varlık çerçevemizi oluşturduğunda, ahlâki anlayışımızla neyin doğru neyin yanlış, neyin iyi neyin kötü, neyin güzel neyin çirkin olduğuna ilişkin değer hükümlerini belirleyen ölçüler de doğrudan insanın kendisini amaçlaştıran, bu dünyayı asıl sayan ve insanın kendi aklıyla belirlediği bir çerçeve içerisine oturdu.
Buradan iki tür sekülerlik çıktı: Bir tanesi modernizm olarak adlandırdığımız ve aslında yetmişlere kadar hâkimiyetini sürdüren, bilime ve tabiata referansla tek doğru olduğunu iddia eden, tek evrensel doğru anlayışına sahip olan, sanayi toplumunun ihtiyaçlarıyla örtüşen, anne baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aileyi asıl alan yaklaşımdı. Modernliğin “katılığını” 60’lardaki “Sivil Haklar Hareketi”ne kadar uzatmak mümkün. Sonrasında modernlik katılığını yitirmeye başladı; Bauman’ın deyimiyle her şey “akışkan” hale geldi, sabiteler değişkenleşti. Sivil haklar hareketinin taşıyıcısı siyah hareketiydi. Amerikalı siyahların oy verme hakkına kavuşması sivil haklar yasasıyla beraber 1964’te gerçekleşmiş bir şey ama Malcolm X’in de bir parçası olduğu, Martin Luther King’in öncülüğünü yaptığı sivil haklar hareketi son derece önemli bir hareket, bunu not edelim.
Bu hareket ve Vietnam Savaşıyla savaş sonrasının beraberinde getirdiği bezginlik, hayatın konforuna ve büyülerine tutkunluk ve bunları tüketme eğilimi ile birleşince Amerika’da ve Avrupa’da cinsel devrim diyebileceğimiz bir süreç ortaya çıktı. Bu sürecin özellikle internetin ortaya çıkmasından sonra aldığı biçimle birlikte artık son derece farklı bir dünyada yaşar hale geldik. Modernizmin evrensel doğrularının reddedildiğini, -yanlış veya doğruluğundan bağımsız söylüyorum- artık günlük etkileşim içerisinde kişiselleştirilen bir gerçeklik ya da hakikat anlayışıyla karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz.
Dolayısıyla gerçeği insanın kendisinin öznel olarak inşa ettiği anlayışına dayalı bir yaklaşım ortaya çıktı. Artık sabit bir gerçeklik yok. Evrensel bir hakikat yok. Siz sadece sizin için doğru olanı kendiniz gündelik hayat iklimi içerisinde üretiyorsunuz, inşa ediyorsunuz. Bunun beraberinde getirdiği şey, “haklar söylemi”nin de bir anlamda dönüşmesi idi.
Allah, vahiy ve ahiret yerine insanın aklını ikame eden ve bunu da tabiattaki düzeni toplumsal düzene aktarma iddiasıyla gerçekleştirmeye çalışan modernist yaklaşım, savaşın da beraberinde getirdiği yıkım ve etkiyle bir evrensel haklar beyannamesi kabul etti 1948’de. Burada ilginç olan şudur; beyannamede hemen her kültür ve kıtanın temsil edildiği bir hazırlık süreci vardır ama Müslüman dünyadan tek bir temsilci yoktur. Müslüman dünyayı da bir Hıristiyan oryantalist temsil edecektir. Çünkü tamamıyla sömürgeleştirilmiş ya da ikame sömürgecilik olarak adlandırabileceğimiz yerli ama modernizmi benimseyen ve zihnen batılı yönetimler altındaki İslam dünyasında, İslam’ın bu konuda söyleyeceği sözü seslendirebilecek yetkinlikte âlimin olmadığı bir ortamda, insan hakları evrensel beyannamesi bütünüyle liberal öğretinin temellerine göre biçimlenmiştir.
Bu haklar söylemi mutlaklaştırılarak karşımıza çıktığından ciddi problemler içeriyor. Çünkü insanı sadece hak öznesi olan bir varlık olarak görüyor, dolayısıyla sorumlulukları, görev anlayışını bir tarafa bırakıyor ve bunu da yine insana referansla yapıyor. Allah’ın yerine insanın aklının ikame edilmesinin beraberinde getirdiği bir sonuç. Dolayısıyla insanın amaçlaştırılması gerektiği anlayışı, insan haklarının sivil ve siyasi hakları olarak ortaya çıkıp somutlaştı.
O zaman daha çok geniş bir çerçeveye sahip değildi ama daha sonra eklenen üç dört ve nihayet beşinci evre ya da kuşak haklar söylemi bunun içini oldukça boşalttı ve dolayısıyla da o hakları tanımlayanların tercihlerini evrensel doğrular şekline dönüştürmeye başladı. Bunun beraberinde getirdiği temel problem şu: Bizim objektif bir ahlâk anlayışımız olabilir mi? Herkes için geçerli bir ahlâk kriteri var mı yoksa ahlâk tamamen toplumdan topluma ve hatta kişiden kişiye değişir mi?
Şimdi bizim kültürel evrenseller dediğimiz bir kategori var. Mesela din bir kültürel evrenseldir; devletsiz topluma rastlayabilirsiniz tarihe doğru yolculuk yaptığınızda. Ama çeşitli biçimleriyle dinin olmadığı bir toplum yoktur. Aile bir kültürel evrenseldir, ailenin olmadığı bir toplum yoktur. Dolayısıyla birtakım kültürel evrenseller var, birtakım tabular var. Mesela ensest bütün toplumlarda var olan bir yasaktır.
“Ahlâki doğruluğun kriteri olarak neyi alacağız?” sorusu açısından baktığımızda, işte bu post modern dönem olarak adlandırabileceğimiz, kimisinin, Habermas gibi modernliğin devamı olarak gördüğü ama bir kısmının da aslında modernizmin evrenselliğini reddeden, onu bireysel düzeyde günlük etkileşimde ortaya çıkan inşa edilmiş gerçeklikler olarak algılayan biçimleri olarak değerlendiren durum olarak görürsek, ahlâkiliği izafi kabul eden, her şey doğru olabilir ve her şey yanlış olabilir diyen yaklaşım.
İnsan hakları söyleminin ilk ortaya çıkışı, kökeninde insanı Allah’a atıfla tanımlar. “Allah insanları eşit yaratmıştır.” der Amerika’nın kurucu babaları. Ama Allah’ın yerine tabiatı ikame ettiğimizde o fiktif hale geliyor. Dolayısıyla siz bir musavver referans noktası inşa ediyorsunuz. Bu yıkıldığı zaman, “sana göre, bana göre” ölçüsü geldiğinde moral rölativizm hâkim olduğunda doğruluğun ölçüsünü nasıl bulacağız? Kültürel evrenselleri muhafaza etmemiz mümkün olabilir mi? O zaman bunun mümkün olmadığını görüyoruz. Şişenin kapağını açtık, cin dışarı çıktı ve bir daha içeriye girmiyor.
Bu nelere yol açtı? İkinci Dünya Savaşına kadar batılı toplumlarla diğer toplumlar arasında aile değerleri açısından, dine atfedilen toplumdaki değer açısından, günlük ilişkileri biçimlendiren değerler açısından çok fazla bir fark yok. Ama ikinci Dünya Savaşı sonrası çok ciddi dönüşümler gerçekleşiyor. İlk defa kadın ve erkek bedeninin metalaştırılarak görsel unsurlar üzerinden ticarileştirildiğini ve pornografinin ortaya çıktığını görüyoruz. Bu, tarihte bir ilk.
Pornografi kadını ne kadar metalaştırsa ya da insan bedenini bir aşağılama konusu haline getirse de sonuçta cinsellik dediğimiz şeyi alınıp satılan bir değer haline dönüştürüyor. Dolayısıyla da bunu piyasaya sunuyor. Burada “Bireysel olanla kamusal olanı nasıl ayırt edebiliriz?” sorusu önemli. Özel alan kamusal alan ayrımına çok girmeyeceğim. Bunlar da liberal öğreti üzerinden ortaya çıkan kavramlar.
Aslında çok fazla önem atfettiğimiz birtakım şeyleri biz “mahrem” haline getiriyoruz. Çok önemli olduğu için o mahremdir, özel alana aittir. Genele mal edilemez. Yoksa sadece kişiyi ilgilendirdiği için değil, bütün toplumu çok fazla ilgilendirdiği için cinsellik çok temel bir ilişki biçimidir ve insanın tür olarak varlığını devam ettirmesini sağlayan temel unsurlardan ve ilişki biçimlerinden birisidir. Bu yüzden de birtakım kurallarla düzenlenmiştir.
Bu kurallar ağının temeli insana verilen cinsel organların ve işlevlerinin esas itibariyle üremeyle ilişkili olduğu, bu üremenin kadın ve erkek arasında gerçekleşen, sadakate dayanması gereken, bunun da iffeti talep ettiği bir çerçeve içerisinde gerçekleşmesi gerektiği anlayışına dayanıyordu. Bu evliliğe dayalı aile anlayışlıydı. Evliliğe dayalı aile anlayışı yavaş yavaş yıkıldı. Nasıl yıkıldı? Önce cinsel aktiviteyle çoğalma arasındaki ilişki kesildi. Doğum kontrol teknikleri cinselliği giderek üremeden bağımsızlaştırdı. Buna kürtaj eklendi. Nihayetinde bugün geldiğimiz noktada üreme için artık kadın ve erkeğin bile birbirinden bağımsızlaştığı bir tür tavuk üretme çiftlikleri gibi insan üretme çiftliklerinin kurulmasının gündeme gelebildiği bir ortama eşcinsellik eklendi.
Eşcinsellik militan bir aktivizm üzerinden dile getirildi ve cinsel devrimin tepe noktasına yerleşen kapak oldu. O kapağı kaldırdığınızda onun içerisinden bütün günahlar geliyor. Artık ensest kalkıyor, sorgulanıyor, pedofili normalleşiyor. Aile geleneksel anlamda hani geleneksel geniş aile fazla geleneksel, ama çekirdek aile de ortadan kalktı. Dolayısıyla artık aynı cinsin “evliliğini” konuşur olduk. Bu bir oksimoron, kendi içerisinde çelişen, bir araya gelemeyecek bir şey. Cinselliğin üremeden bağımsızlaştırılması sonucunda aynı cinsin “evliliği” ve tek ebeveynli aileler meselesi ortaya çıktı.
Bugün Amerika’da çocukların yüzde ellisi tek ebeveynli. Anne ya da baba yok. Boşanmaların çok fazla artması ve birlikte yaşamanın yeterli görülmesi bunda etkili. Önceleri, evlenebilmek için insanlar önce beraber yaşıyorlar, birbirlerini tanıyorlar, sonra evlenmeye karar veriyorlardı. Ama daha sonra birlikte yaşamanın kendisi bir yaşama biçimine dönüştü. Kadın erkek birlikteliğinin biçimlerinden biri haline geldi. Aile kurmadan bağımsızlaşma sonucu birlikte yaşayan çiftlerin bir kısmı evleniyor ama önemli bir kısmı da evlenmeyebiliyor.
Böyle bir ortam içerisinde tek ebeveynlik yaygınlaştı. Sadakat bir değer olarak anlamını yitirdi. Sadakat olmayınca iffet de kayboldu. Aslında hepsinin temelinde iffet var. Evlilik iffete dayanıyor. İffet olmadan sadakat olmaz. Sadakat olmadan evlilik olmaz. Evlilik olmadan aslında aile olmaz. Bugün geldiğimiz noktada Batıda bunların ve eşcinsel “evliliklerin” onaylandığını görüyoruz. Batı’da derken Amerika, Kanada, İskandinav ülkeleri, Avrupa buna dâhil. Afrika’da sadece Güney Afrika, Asya’da şu anda sadece Tayvan bunu legalleştiren ülkeler olarak karşımıza çıkıyor. Buna çok güçlü bir tepki söz konusu olsa da.
Beraberinde nasıl bir tablo ortaya çıktı? Üniversite eğitiminin sonuna gelen kadınların yüzde yirmisi tecavüze uğruyor Amerika’da. Evlilik dışı ilişki sıradanlaşmış ve büyük çoğunluğun en az yüzde ellisinin uyguladığı bir yol.
Burada mesele şu: Bütün bunların kendisini haklılaştırdığı, hukuk sistemine dayattığı bir süreç işliyor şu anda. Mesela bugün Türkiye’de de gündeme gelen tartışmaların Amerika’da bir geçmişi var. 1996’da daha Demokrat Clinton başkan iken DOMA adı verilen Defense of Marriage Act (Evliliğin Korunması Yasası) diye bir kanun çıkıyor. O kanun evliliğin korunması ve savunulmasına dönük bir kanun. Evliliği heteroseksüel beraberlik olarak tanımlayan yani kadın ve erkek arasında gerçekleşen bir bütünlük olarak değerlendiren bir kanun. Bu bir süre böyle devam etti ama 2015 yılında Amerikan Yüksek Mahkemesi eşcinsel evliliklerin engellenmesinin eşitlik ilkesine aykırı olduğunu söyledi. Bundan sonra, eşcinsel evliliklere legallik atfedilmesi eyaletler düzeyinde önemli ölçüde yaygınlaşmaya başladı. Bugün eşcinsel bir çiftin nikâhını kıymayan, düğün çiçeği hazırlamayan, düğün arabasını tahsis etmeyen kişiler hakkında dava açılabiliyor. Bu talepler “yasal” olarak değerlendiriliyor. Bütün bunlar kişisel seçim hakkı üzerinden temellendirebiliyor.
Peki, neye göre kişisel seçimden bahsediyoruz?
Evrim teorisinin gelişim süreci ile bir paralellik kurmak istiyorum. Bu teorinin gelişim sürecine baktığımızda, evrim teorisinin kendini geliştirme sürecinde Piltdown adamının ortaya çıkış hikâyesi ilginçtir. Sömürgeci güçler arasındaki yarışın bir ürünüdür bu. Almanlar Neanderthal adamını bulmuşlardır. İngilizler geri kalmışlar ya, bunu telafi etmek için Piltdown adamını “üretiyorlar”, sömürgecilik ve üstünlük motivasyonu ile başvurulan bir sahtekârlık.
Homoseksüellik ile ilgili üretilen ve bize doğru diye tanıtılan şeylerin pek çoğu da “sözde-bilimsel”dir; gerçeklikle ilgisi yoktur. Mamafih, kendisini dayatma gücü çok fazla olduğu için kötü olan ancak kendisini dayatarak rahatlayabilir. Varlığını normlaştırarak teminat altına alabildiğini düşündüğü için bunun norm haline gelmesi, bu normun diğerleri tarafından da kabul edilmesi ve sorgulanmaması konusunda son derece militan aktivist bir yaklaşım görüyoruz.
Tarih boyunca eşcinselliğin var olduğunu elbette biliyoruz. Ama bu eşcinsellik, “Eşcinsellik normal bir şey, sizin de normal görmeniz gereken bir şey.” şeklinde değildi. Günah olarak yaşanan, toplumların kıyısında köşesinde yaşanan, yanlış olduğu kabul edilen bir pratik olarak vardı. Bugün ise kendisini normal olarak dayatma noktasına gelen ve bunu da kişisel seçimle açıklayan bir şey.
Bütün bunların sübjektifliğini şuradan görebiliyoruz:
Portekiz’de, İspanya’da Nazi partisi kurabilir misiniz? Hayır. Neden? İfade, örgütlenme ve kişisel seçim hakkını niye kısıtlıyorsunuz? Demek ki başkalarının haklarına da tehdit oluşturabilecek birtakım şeyler olabiliyor ve siz ona sınır koyuyorsunuz. Öyleyse bu sınır belirlemeyi neye göre yapacaksınız? Mesela mülkiyet hakkı kutsaldır, dokunulmazdır. John Stuart Mill diyor ki “Öfkeli ve yağmacı bir kalabalığa ‘Mülkiyet hırsızlıktır.’ derseniz, bu fikir açıklaması olmaz. Bunu fikir hürriyeti içerisinde de değerlendiremezsiniz.”
Özel alana ait olduğu düşünülen şeyler aslında çok fazla önemsendiği için özel alana hasredilmiştir. Koruma altına alınmıştır. Yoksa toplumsal olanı, kamusal olanı ilgilendirmediği için değil. Hani Behlül Dânâ’ya atfedilen meşhur bir hadise var ya, her koyun kendi bacağından asılır meselesi. Herkes kendi evinin önüne bir tane koyun asıyor ama bir süre sonra onlar çürümeye başlıyor, kokuyor ve mahalle oturulmaz hale geliyor. “Burası benim evimin önü, istediğimi yaparım.” diyebilir misiniz? Evimizin içerisindeki her şey aslında bir yönüyle kamusal. Aile içi şiddete, en mahrem yerde de olsa devlet müdahale ediyor. Yatak odasına kadar uzanıyor devlet çünkü bu toplumsal sonuçlar doğuracak.
Boşanma çok yaygın. Amerika’da her yıl bir milyon civarında kürtaj yapıldığı söyleniyor. Bu kadar insanın hayat hakkı elinden alınıyor. Hayat kutsaldı hani? Böylece “Bunun kriteri nedir?” sorusuna gelmiş oluyoruz.
İnsan fıtratına aykırı bir durumdan bahsediyoruz. Bu konuda da bir sürü fiktif sözde bilimsel şey üretilebiliyor. “Eşcinsellik doğuştan mıdır?” tartışması bunun bir örneği. Farz edelim doğuştan olsun ki değil. Doğuştan olunca iyidir, diyebilir miyiz? Doğuştan olan bir sürü şey var. Mesela şeker hastalığının genetik boyutu var ama kişiler alışkanlıklarıyla, yeme-içme biçimleriyle, duygu durumlarına göre onu yönetirler. Bir kişide çok akut gerçekleşirken, bir başkasında hiç ortaya çıkmayabilir. Bir kişi genetik olarak eşcinsellik potansiyeline sahip olduğunda, kaderciliğe sığınırken, cinsel kimlik konusunda kişisel tercih mutlaklaştırılıyor. Bu tutarlı bir şey değil. Zaten onlar için tutarlı olması da gerekmiyor. Militan bir aktivizm şeklinde kendisini dayatan ancak bu şekilde var olabileceğini düşünen bir hak anlayışıyla karşı karşıyayız.
Geçenlerde Nobel ödüllü bir Alman biyologla yapılmış bir mülakatı okudum. “Çok cinsiyetçilik saçma bir şeydir.” diyordu. Çok cinsiyet yoktur; iki cinsiyet vardır. Çünkü hangi kategoriye koyarsanız koyun insan ya XX ya da XY kromozomu taşır. Y kromozomu erkeklik kromozomudur ve erkekten gelir. Translar erkektir biyolojik olarak. Kız çocuğu için rol model olarak anne, erkek çocuğu için rol model olarak baba olmazsa, o zaman, biyolojik cinsiyeti ile kavgalı, ondan hoşnut olmayan, cinsel karmaşa yaşayan çocuklar ortaya çıkabilir.
Burada bir başka sözde bilimsel, gerçek dışı iddia şu: “Eşcinsellerin kurduğu suni ailelerde çocuklar diğer ailelerde olduğu gibi yetişebilir.” iddiası. Anne-anne ya da baba-babaya dayalı yani annenin olmadığı ya da babanın olmadığı “aile” biçimlerinde babanın yokluğu ya da annenin yokluğu çocukların büyümesi üzerinde çok derin sosyalleşme etkileri üretir. Bunun aksini ileri süren çalışmalar ön yargılı seçilmiş, kötüye kullanılmış çalışmalardır. Aksini ortaya koyan çalışmalar göz ardı ediliyor. Söylenenler kadar görmezden gelinenler de önemli.
Bu durum, bizim Selefî aktivizmde rastladığımız vaziyeti hatırlatıyor. Herhangi bir konuyla ilgili konuştuğunda Selefi tavırlı kişiler size bir ayet meali söyler ve sanki bu konuda sadece bu meal üzerinden hüküm verilebilirmiş gibi sizi yargılamaya çalışır. Oysa biz biliyoruz ki bir konuyla ilgili bütün ayetlerin, hadislerin, o konudaki tarihî uygulamaların bilinmesinden sonra siz bir sonuca ulaşabilirsiniz. Öyle sadece bir ayetin meali üzerinden bir konuyu değerlendiremezsiniz. Bu konudaki militan aktivizm de kendisini seçilmiş doğrular üzerinden topluma onaylatmaya ve dayatmaya çalışıyor.
Son olarak da şunu söyleyeyim: Evet, Z kuşağı giderek bu meseleyi Türkiye’de de bir kişisel tercih meselesi olarak görme eğilimi içerisine girmiş durumda. Bu konuda yapılmış çalışmalarda kuşaklar arasında çok ciddi farklar olduğunu görüyoruz. Özellikle elli yaş üzerindekilerde bu konuda son derece kapalı ve reddedici bir yaklaşım varken, 18-24 yaş aralığı, Z kuşağı dediğimiz kuşak bu meseleye daha esnek bakıyor. “Kişisel tercih” olarak değerlendirebiliyor. Bu, önemli bir dönüşüm.
Cinsiyet kimliğinin akışkanlığı meselesi uydurulmuş, fiktif bir şeydir. Cinsiyet akışkanlığını hayata aktarma biçimine ilişkin bir örnekle bitireyim. “Sözde bir aile,” doğan çocuklarının cinsiyetini kimseye söylememeye karar veriyor: “Erkek midir, kız mıdır?” Böylece “toplumsal cinsiyetin” oluşmasını önleyecek ve çocuğun cinsiyetini kendisinin seçmesini sağlayacaklar. Altı yaşındaki çocuğa cinsiyetini seçme ehliyeti atfediyor bu yaklaşım. O zaman 6 yaşındaki çocuğa bu ehliyeti atfedebiliyorsanız, evlenme ehliyeti de atfedersiniz değil mi? Cinsiyetini seçmek böyle basit bir şey mi? Erkek ve kadına toplumsal olarak roller atarsınız. Bu roller kültüreldir. Bu tartışılabilecek bir konudur.
“İkinci vardiya” olarak adlandırılan, çalışan kadınların işten geldikten sonra bir de ev işlerini yaptığı bir aile biçimi, üzerinde düşünmemiz gereken konuları oluşturuyor ama neticede bunlar kültürel pratiklerdir. Sadece kişisel seçim meselesi üzerinden karara bağlanamaz. Transları kadınların arasına koyarsanız büyük bir eşitsizlik üretmiş olursunuz. Çünkü hem hormonal açıdan hem fizikî açıdan bunlar erkektir. Hormonal tedaviyle bunlar tedavi edilebilir. Özellikle translar için söylüyoruz. Bu yüzden de eşcinsellik ve biseksüellik içinde aile kurumu biçimlendirilemez.
İrlanda Katolik bir ülke. Dublin’de bir otobüs gördüm, tamamen LGBT sembolleriyle ve sloganlarıyla donatılmıştı. Orada bir akademisyene sordum, “Nasıl oldu burada eşcinsel evliliğin legalleştirilmesi?” diye. Dedi ki, “Burada biz baskı altındaki azınlıklara sempati duyarız. Bir dönem eşcinseller çok aşağılandı. Referandum sonucu buna bir tepkiydi.” Kendilerini kurban olarak sunma, haklılaştırma metotlarından birisi.
Eşcinsellik toplumda normallik düzeyine ulaştığında, bunu ensestin ve pedofilinin normalleşmesi takip ediyor. Allah’a kul olmayan, kendi hazlarına kölelik yapıyor. Referans noktası olarak insan kendisini aldığında yapamayacağı şey yok.
SORU: Ahlâki zafiyetler tarih boyunca hep vardı. Şimdi daha görünür hale geldi. Bu durum problemi büyütüyor mu yoksa çözümünü mü kolaylaştırıyor?
CEVAP: Bir dert görünür olursa devası kolaydır. Mesele derdin dert olduğunu kabul etmek. Meseleye “Bireysel seçim hakkı meselesi.” olarak bakıldığında sıkıntı başlıyor. Önceden yapanlar bunu gizli yapıyordu, en azından toplum baskısı içinde kalıyor ve yaptıklarından rahatsız olabiliyorlardı. Şimdi bu bir tür normalleşmeyle karşılanıyor. Böyle olunca eşcinsel aileyi sorguladığınızda onların “haklarına” tecavüz ettiğiniz kabulü üzerinden sorgulamaya tabi tutuluyorsunuz. Ayrıca bu normalleştirme bir pratik olarak da karşımıza çıkıyor. Mesela Avrupa’da ailelerinden alınan çocukların eşcinsel “ailelere” verilmesi olgusuyla karşı karşıyayız.
Hâlbuki eşcinselliğin beraberinde getirdiği sağlık problemleri diğerleriyle mukayese edilemez. Çünkü bu yaratılışa aykırı bir durum. Ama bütün bunları yok sayan örten, göz ardı eden ve doğrudan bir sonuç bu. Elin ne için yaratıldığı belli. Gözün fonksiyonu görmedir. İnsana verilmiş cinsel organların da fonksiyonu çok açık bir şekilde tanımlanmıştır. Onlar bu organlara başka bir fonksiyon atfediyor. Bu çok ciddi, kanserden başlayarak daha sayamayacağımız kadar çok hastalığa yol açan bir durum. Topluma sağlık maliyeti oldukça yüksek. Nitekim eşcinsel bireylerin ortalama ömür süresi de heteroseksüellere göre çok daha kısa.
Çoğunluk histerisi elimizden düşünme hürriyetini alıyor. Bunu sorgulama imkânı vermiyor. O zaman biz Naziliği nasıl sorgulayacağız? Nurnberg yargılamalarında en çok sorulan sorulardan birisi bu. Bu korkunç katliamları bu insanlar nasıl yapabildi? Yani o insanlarda hiç akıl, vicdan yok muydu ki bu fecaati fark edemedi? Oysa bunu yapanlar, yaparken bunun doğru olduğuna inanıyor. Alman toplumu dünyadaki en eğitimli toplumdu o zaman. Nazi dönemi toplumu haline nasıl geldi? Sessiz kalarak.
SORU: İnsanı önce kadın ve erkek olarak alıp onların yani kadınların ve erkeklerin hakları üzerinden mi problemlere bakalım yoksa aile olarak mı bakalım? Bunlar her zaman örtüşmüyor.
CEVAP: Bunlar arasında zaman zaman çatışma söz konusu. Bu da bir ahlâki tercih gerektiriyor.
İsveç’te bir markette kasiyerlik yapan bir Müslüman hanıma müşteri aldığı içkiyi getirip kasadan geçirmek istiyor. Kasiyer Hanım “Ben bunu geçiremem kasadan, bu benim inancıma aykırı.” diyor. Beklenen nedir? İşten çıkarmak ya da işini değiştirmek. Ama öyle olmuyor. O hanımın görev yaptığı saatlerde o kasaya içki götürmeyi yasaklıyorlar. Bu kadarı da fazla gibi görünüyor. Ama sebebini sorduğunuzda cevabı çok önemli. “Ben onun hakkını ve hürriyetini korumazsam başkaları da benim hakkımı, özgürlüğümü korumaz” yaklaşımı. Eşcinselliğe yaklaşım da buna benziyor.
İnsanlar artık kendi hakları ihlal edile edile şu noktaya geldi: Ben başkasının hakkını hukukunu savunmazsam benim hakkım da riske girecek diye düşünüyor. Bugünlerde biz de yaşıyoruz. İç siyaset olarak ya da dünya görüşü olarak taraftarı olmadığımız hakları savunma noktasına geliyoruz. Burada baskıcı yönetimlerin vebalini göz ardı etmemek lazım.
SORU: Ahlâkın kamusal boyutuyla bu işin ilgisi nedir?
CEVAP: Batıda önemli bir yaklaşım da bu. Adam dışişleri bakanı ve eşcinsel. İnsanlar bundan çok da rahatsız olmuyor. Ama aynı adam kamu malından beş lira çalsa bunu çok büyük bir ahlâksızlık olarak görüyor. Yani özel alanda yaptıkların seni ilgilendirir ama kamusal alanda yaptıkların da beni ilgilendirir diyor.
Bir de eşcinsellikle eşcinselleri birbirinden ayırmak lazım. Burada öne çıkarılması gereken birey olarak kişiler değil yaptıkları eylemin bizatihi kendisi.
İlginçtir; eşcinsel “evlilik” legalleştirildiğinde heteroseksüel evlilik statüsü ile eşitlenmiyor. Mesela İsviçre kayıt koyuyor, diyor ki: Bu şekilde oluşmuş birliktelikler vatandaşlığa geçişte kullanılamaz. Çünkü biliyorlar ki bu amaçla kolayca kötüye kullanılabilecek bir araç bu. ABD’de heteroseksüel ailelere tanınan bazı vergi muafiyetleri eşcinsel “ailelere” tanınmıyor. Onun da farkındalar.
Otoriter liderler eşcinsellik meselesini geleneksel değerleri koruma söylemi üzerinden araçsallaştırıyorlar ve kendi otoriter yönetimlerini haklılaştırmak için bunu kullanıyorlar. Orban Macaristan’da böyle yaparak seçim kazandı. Putin bunu kullanıyor, LGBT faaliyetleri yasaklandı Rusya’da. Popülist liderler bu meseleyi kendi otoriterliklerini meşrulaştıran bir araç olarak kullanıyorlar.
SORU: İslamiyet ahlâk doğurmuyor mu?
CEVAP: Din bir imtihan. Dolayısıyla teklif-i ilahi bir tecrübe ise bir dinin değerlerini benimsemek, o değerleri otomatik olarak davranışa aktarmakla sonuçlanmaz. İnsanın da orada bir seçimi, tercihi var. Allah’la aldatmak en ağır aldatmadır. İslamiyet’in ahlâk oluşturabilmesi, Müslümanların İslâmî değerlere değer atfetmesi, bu değerleri içselleştirmesi, birbirlerine o konuda yardımcı olması ve uyarmasıyla mümkün. Gerçekten birisinin hakkı ihlal edildiğinde ona Allah için siz müdahale edebiliyor musunuz?
Mehmet Akif, İstibdat adlı şiirini niye yazıyor biliyor musunuz? Sadece Yıldız’da bir tanıdığı olduğunu söylediği için herkesin gözü önünde fail-i meçhule götürülen bir adamın karısının feryatlarıdır, o İstibdat şiirini yazdıran.
Dini ölçüleri araçsallaştıran liderler her zaman en büyük zararı dine ve İslâmiyet’e veriyorlar. Şunun üzerinde çalışmamız ve düşünmemiz gerekiyor. İslâm’dan gelecek güzel ahlâkı biz niye hayatımıza taşıyamıyoruz? İslâmiyet yalan söylemeyi mi emrediyor? İslamiyet kendi kişisel çıkarlarını kamu çıkarı olarak sunmayı mı emrediyor? Bu bir problem alanı. Buradan İslamofobik yaklaşımlar İslam’ın zaten hayata transfer edilemeyecek bir din olduğu sonucunu çıkarıyor. Oysa bu doğru değil.
SORU: Konuşmanızdan dünyadaki genelde post modern aile yapısını anlayabildik. Türkiye’nin şu anda ve gelecekteki durumu nedir? Nereye doğru gidiyoruz? Alınması gereken tedbirler var mıdır, varsa nelerdir?
CEVAP: Türkiye’de aile Batı’daki kadar kötü durumda değil, çökmüş de değil. Her şeye rağmen aile temel toplumsal birim. Ama ailede çok ciddi sıkıntılarımız var. Mesela aile içi iş bölümü meselesine bakalım. Bir Alman filmi izlemiştim, adını da unuttum. Bir mutfak sahnesi vardı. Baba önlüklü, yanında çocuğu ile sohbet ediyorlar. Çocuğun gideceği bir kurs ya da okulla ilgili bir karar alacaklar. Baba yemek yapıyor, konuşuyorlar, “Bir de annene soralım.” diyor. Birlikte annesine gidiyorlar. Bir oto tamirhanesinde, anne arabanın altından tamirci tulumu ile çıkıp arz-ı endam ediyor. Yani kadının tamirci olması, otobüs şoförü olması, kamyon şoförü olması, kadın haklarına bir katkı mıdır? Kadının statüsünü iyileştiren bir durum mudur? Kadınları her türlü zor işe koşmak, kadının da yapabileceğini göstermek adına, onlara ne kazandırıyor? Aslında kadını kapitalist iş gücü piyasasının bir dişlisi haline getirmiş oluyorsunuz. Kadını daha da özgürleştirmek böyle bir şey mi?
Şiddet hiç azalmadı, üstelik de aile dışı şiddet de, cinsel taciz de daha fazla. Kültürel evrenseller olarak adlandırabileceğimiz ensesti ve pedofiliyi çok zorluyorlar şu anda Batı’da. Batıda toplum varlığını göçmenler olmadan devam ettiremeyecek halde.
SORU: Bediüzzaman’ın da kısmen belki kabullenerek atıf yaptığı “bilgilendirilmiş çoğunluğun demokratik değerlere sahip çıkarak yaptığı müzakerenin, şura’nın, meşveretin sonucunda aldığı kararların ortak iyiye ulaşmaya hizmet edebileceği” varsayımının bugünkü konu açısından hem toplumun koyduğu kurallar ve sınırlar bağlamında hem de devletin hürriyetlere koyduğu sınırlar bağlamında pek işlemediğini görüyoruz. Bu nasıl izah edilebilir? Dönüştüren, toplumların demokratik çoğunluğunu bu kararları almaya yönelten, yönlendiren başka şeyler var mı, yoksa sadece basitçe “Hürriyetimiz elimizden gitmesin, bunun için de onların hürriyetini de verelim.” diyebileceğimiz çok basit, çok temel bir refleksten mi kaynaklanıyor?
CEVAP: Yahudilerde şöyle bir gelenek varmış; günah çıkarmanın biraz değişik bir versiyonu, kendi günahlarını keçilere yüklerlermiş. Sonra onları kurban ederlermiş tevbe ve keffaret aracı olarak. Almanya’da Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik ve siyasi krizin sorumlusu olarak Naziler Yahudileri gösterdi. Alman toplumu böyle bir şeye nasıl inandı ve Nazileri nasıl iktidara taşıdı? Naziler darbeyle gelmedi. Sonrasında darbe yaptılar ama seçimlerde birinci parti olarak parlamentoya girdiler. Kendi eksik ve kusurlarıyla yüzleşemeyenler, günah keçileri üretir ve kaygı ve korkularını onlar üzerinden gidermeye çalışır.
Şimdi belediye otobüslerine kadın şoför aldılar. Şoförlük çok ağır bir iştir. Hele bir de otobüs şoförlüğü yapan o kadından annelik rolünü ne kadar yerine getirmesini beklersiniz? Çok zor bir şeydir onu. Bu bütünlük içerisinde mesela toplumsal adalet, cinsiyet adaleti derseniz bu fıtrata uygun bir yaklaşım değil. Bu kadının hakkını ötelemek anlamını taşımıyor, fırsat eşitliğini ortadan kaldırmıyor ama kadın erkek gibi olmak zorunda değil ki erkek de kadın gibi olmak zorunda değil. Cinsiyetleri akışkan hale getirdiğinizde ise bunların hiçbir anlamı kalmıyor.
SORU: Böyle bir süreci dünya ilk defa mı yaşıyor?
CEVAP: Evet, bu süreci bence dünya ilk defa yaşıyor. Zaten insan rasyonelleştirmenin demir kafesi içerisine sekülerleşme ile sokuldu. Daha önceki dünyada, dinlerin resmettiği dünyada melekler var, cinler var, kötü ruhlar var, iyi ruhlar var, cadılar var vesaire vesaire. Bu dünya sihirli bir dünya idi.
Modernleşme ve bilim o dünyanın büyüsünü aldı, sihrini çözdü, bilimle her şeyi açıklar hale getirdiğini iddia etti. Her şey sebeplere bağlandı. Dolayısıyla ilişkisel ya da nedensel olarak her şeye bir açıklama getiriyoruz. Hangi meselemizi çözdü peki bu?
SORU: Bediüzzaman “Evlenmeli” başlıklı bir yazısında şunları söylüyor: “Bekarlık bîkarların kârıdır. Bakire iki sülüs kadın bir sülüs erkektir. Bekâr iki sülüs erkek bir sülüs çocuktur. İzdivaç tasfiye, tehzib eder.” Ne anlamak lazım bundan?
CEVAP: Cinsiyetin gelişimini kemale erdirmede evliliğin çok önemli bir rolü var. Evlenmeyen kadınlar biraz erkek kalıyor. Evlenmeyen erkekler de biraz çocuksu bir karakter taşıyorlar. Bu psikolojik ve duygu durumuyla ilişkili bir şey. Evlenmek insanı olgunlaştırıyor.
Karşı cinsle kurduğunuz meşru ilişki, insanın hemcinsinde huzur ve sükûn bulması meselesi çok önemli bir hikmete işaret ediyor. Önemli bir fonksiyon. İnsan ilişkileri açısından düşündüğümüzde erkek kadın birlikte kemal buluyor. Birbirinden ayrı ve bağımsız olmaya insanın yaratılışı müsait değil. Çünkü erkek ve kadın olarak insan bir bütün olacak şekilde yaratılıyor. Kadın erkeğini ve eşini bulduğunda erkeklikten kurtuluyor. Erkek ise eşini, hanımını bulduğunda çocukluktan kurtuluyor. Bu hikmetli ve muhteşem bir şey.
SORU: Ahlâksızlığı kınamak bir hak mıdır?
CEVAP: En büyük hak ahlâksızlığı kınama hakkıdır. Bu haktan vazgeçtiğimizde ahlâksızlık bizi de kuşatır. Dik durmak lazım. Çünkü ayet-i kerime var bu konuda. Siz insanlar içinden çıkarılmış vasat, müstakim bir ümmetsiniz. Diğer ümmetlerden sizi farklı kılan özellik bu. Çünkü siz hayrı tavsiye eder, kötülükten sakındırırsınız. Yani kötülüklere kayıtsız kalamayız. Yok sayamayız. “Bana ne?” diyemeyiz. Ama biz kötülüğü işleyenden çok kötülüğün kendisine dönük bir eleştiri ortaya koyarız ki bu da o fiili işleyen kişinin belki daha sağlıklı düşünmesine vesile olabilir. En azından zararını azaltmaya dönük bir sınır koyma eylemi olur.
SORU: Bu meseleleri yakınımızda gördüğümüzde ne yapmamız lazım?
CEVAP: Ebeveynlerin birbirleriyle ve çocuklarıyla sağlıklı diyalog kurması gerekiyor. Gerçekten onlarla iletişim içerisinde, aile içinde sağlıklı bir biçimde sosyalleşmelerini sağlamak gerekiyor. Kadınlık erkeklik rolleri, anne babalık ve çocuk ilişkisi üzerinden önümüzde duruyor. Bunun üzerinden bizim de sorumluluk almamız gerekiyor. Anne ve baba dışında anne-baba ilişkisinin kendisi de üçüncü bir ebeveyndir. O yüzden çocuk ailenin aynasıdır.
SORU: Toplumsal cinsiyet kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz?
CEVAP: Bir örnekle cevap verelim: Şimdi bir form önünüze çıkıyor size diyor ki cinsiyetinizi belirtin: “erkek, kadın, diğer”. Oysa biyolojik cinsiyeti siz kuramazsınız. Üçüncü cinsiyet yok, saçma bir şey, saçma olan bir şey bile bu kadar cesaretle nasıl karşılık buluyor? Toplumsal cinsiyet, kadınlık ve erkeklik rollerinin kültürel belirlenmesini ifade eder. Bunun eşitliği baz alması gerekmez. Bence, adalet eşitlikten daha önemli ve öncelikli bir değer burada. Bu bakımdan toplumsal cinsiyetin parametrelerini eşitlikten çok adalet üzerinden düşünmeli.
Eskiden babalar çocuklarını büyüklerin yanında sevmezmiş. Ya da, büyüklere saygıyı ifade etmenin aracı olarak el öpme yaygın bir şey. Padişahların eteklerini öpermiş ya da bazı toplumlarda onlara taparlarmış insanlar. Bunlar kültürel normlardır.
Bizim inancımız net olarak kadınlık ve erkekliği birbirinden ayırıyor, kadının kadın, erkeğin erkek olarak kalmasını istiyor. Kadın ve erkek ayırımı üzerindeki bu vurgunun, cinsiyetin ayırımcılık kaynağına dönüştürülmesi ile bir ilgisi yok şüphesiz.
Beden üzerinde furyaya dönüşen dövme vb. gösteri etkisi, insanın kendisine ait olmayan beden üzerindeki temellük eğiliminin bir tezahürü. Liberal öğreti insanın kendi kendisine malik olmasını esas alıyor. Müslüman olarak bunu diyebilir misiniz? Beden sana emanettir; hiçbir şey sana ait değil ki. Öyleyse emanet sahibini nasıl istiyorsa sen ancak öyle kullanabilirsin, onun dışında tasarruf edemezsin.
Dolayısıyla cinsiyeti fıtrattan da yola çıkarak inşa etmeye yönelik bu davranışların “seküler” olmayan bir iması var. Allah inancıyla ilişkileniyor ve oradan vahyi ve sünneti referans alıyor. Buradan ahlâki bir davranışa, yani iyinin kötünün ölçüsüne dönüşüyor. Hepsini bir arada değerlendirmiş oluyoruz.
SORU: Seçim hakkının sosyal boyutlarında da adaletsizliğe ve zulme sebep olan şeylerden de bahseder misiniz?
CEVAP: Şöyle bir teori var: Bir çocuk hayaletlere inanırsa uyuyamaz, uykusu kaçar. Buna Thomas teoremi denir. Eğer bir durumu gerçek olarak tanımlarsanız onun sonuçları sizin hakkınızda gerçek olur. Dolayısıyla hayaletlerin varlığına inanıyorsanız, uykudan korkuyla uyanmak durumunda kalabilirsiniz.
Bizler gerçekliği algılarımızla inşa ediyoruz. Dolayısıyla o algıyı biçimlendirebildiğiniz ölçüde etkili olursunuz, o davranışa dönüşür. Bu açıdan eğer algıyı biçimlendirebilecek güce sahipseniz, oluşturuyorsanız bu insanlar da buna inanıyorlar. Alman toplumunun Nazilere inanması gibi yani problemlerin çözümü aslında çok farklı bir noktada olduğu halde problemin kaynağı olarak Yahudileri dolayısıyla çözüm olarak da Yahudilerin eliminasyonunu gösteriyor ve toplum da bu çizginin peşinden gidiyor ve buna inanabiliyor.
İnsanları korkular çok daha fazla biçimlendiriyor. Kaygılar çok daha fazla biçimlendiriyor ve bunları bir tarafa bırakamazsınız. Makyavel Prense öğüt verirken, “İktidarı elde tutma açısından insanların sevgilerine itimat etmeyin.” der. Sevgiyle iktidar elde tutulmaz. İnsanlar sizden korkmalı. Sadece kendinizden nefret ettirmeyin, yeter. Bir de “sakın miras hakkına dokunmayın, insanlar bunu çok önemserler” diyor. Dolayısıyla insanların korkuları ve kaygıları üzerinden politikalar geliştirirseniz, bunun gerçek olup olmaması önemli değil, bu korku bir karşılık bulur.